Kırkambar yazıları
(1/2) > >>
Muhtazaf:
Selim GÜNDÜZALP
sgunduzalp@yeniasya.com.tr
Kırkambar yazıları
Saatlerce bir bulmacayı çözmek için emek sarf edenleri görüyorum ve doğrusu kıskanıyorum. Acaba yaratılışımızın sırrını ve gayesini çözmek için aynı emeği, aynı gayreti gösterebiliyor muyuz?
Vereceğimiz cevap maalesef ‘hayır’ olacak. Niye esirgiyoruz bu heyecanı? Bu ulvî gaye uğrunda niye kullanmıyoruz acaba heyecanımızı, gayretimizi diye üzülüyorum doğrusu…
***
Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ RasulALLAH… Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ HabibALLAH… Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Emîne vahyillah…
***
Niyeti olmak yetmiyor. Niyetine uygun amel için o yolda yürümek de gerek. Dostlarımız tembelliğimizden değil, gayretimizden ders almalılar.
***
Çalışana bir şey var, ama yatana yok. Tembellik hiçbir şekilde ödüllendirilmiyor. İnsanın eline hiçbir şey verilmiyor. Yazık ki, hâlâ ondan medet umanlar var, nefsin gölgesinde yatanlar var.
Nefsin en büyük oyunlarından biri, bildiği şeyi yapmaması değil, onu sürekli ertelemesidir. Bize kimse mani olmuyor bizden başka. Rakibimiz dışımızda değil, içimizdedir. Rakibimiz kendimiz, nefsimiz…
***
Ölümü düşünmek zorlaştı. Gazete haberlerinde bile ölümün hikmeti ve mahiyeti değil de, ölenin başına ölümün nasıl geldiği anlatılıyor, istatistikî bilgiler veriliyor. Bu seviyeye düştü artık ölüm. İyi de, öldükten sonra ölenin başına neler geleceğini bilmemenin ne kadar büyük bir tehlike olduğunu düşünmek gerekmiyor mu acaba? Biri çıkıp bunu ders vermeli, anlatmalı.
Hani Hz. Ali’ye sorarlar, derler ki:
“ALLAH mahşer günü insanları nasıl hesaba çekecek tek tek?”
Nasıl tek tek rızıklandırıyorsa, öyle hesaba çekecek tek tek.” diyor.
***
Hiç kimse kendi malının sahibi değildir. Ne varsa üzerinde, her şey ona emanettir. Malın da canın da sahibi O'dur, mülkün sahibi olan ALLAH’tır. Malik-ül Mülk, O'dur.
O zaman karşımızdaki insanlara mallarının bekçisi, sorumlusu olarak, her kuruşundan yarın hesaba çekilecekleri duygusuyla bakmalı, onları öyle görmeliyiz. Onlara yük değil, yardımcı, duâcı olmalıyız.
Her çoban sürüsünden sorumludur. Dolayısıyla her insan da sahip olduklarından sorumludur. Bu, isterse akvaryumundaki balık olsun, isterse saksısındaki çiçek, isterse başında göz, isterse ağzında dil olsun; ne varsa elinde, çoluğundan çocuğundan, saçından, tırnağından, bahçesindeki ağacından, her şeye karşı her şeyden sorumludur insan.
İşimiz kolay mı sanıyorsunuz?
***
Kâbe’ye bakarken, kalbe bir nur geliyor. O nuru yakalayan, Kâbe’yi Kâbe olarak değil, ALLAH’ın yönelmemiz için seçtiği şerefli bir mekân ve bir ev olarak görmeye başlıyor. Niyet ve nazar, tefekkürle en güzel düşünceyi dokuyor, simyacı gibi çalışıyor Kâbe-i Muazzama’nın üzerinde.
Çok anlar, çok feyizler kalbe Kâbe-i Muazzama’dan akıyor çeşmeden açınca suyun aktığı gibi, aynayı güneşe tutunca ışığın geldiği gibi, Kur’ân’a muhatap olunca kalbin ve aklın nurlandığı, feyz aldığı gibi… Çeşmeyi açmayana su yok... Aynayı güneşe tutmayana ışık yok… Kâbe’ye de boş gözle bakana pek fazla bir şey yok.
***
Her namaz, son namaz. Kıldığımıza sevinsek mi? O vakit bir daha hiç, ama hiç gelmeyecek diye üzülsek mi? Acaba hangi hal ile hallensek? Ellerimizi dizlerimize vurmalıyız. Geçti gitti bir kıymetli vakit daha bir daha gelmemek üzere. Belki de bunda tövbe bile var, istiğfar bile var. İstiğfar, sadece bir kusurun karşılığı olarak yapılan temizlenme ya da haddini bilme değildir. ALLAH’a karşı daima o halde olmamız gerektiğinin nefsimize kabulü için yapılan ciddî bir ameliyedir. O da bir ibadettir. İstiğfar için ille de kusur ve günah gerekmiyor.
ALLAH’ın sonsuz sübhaniyeti, münezzehiyeti karşısında sonsuz derecede kusurluyuz, lâyıkıyla ibadet yapmaktan sonsuz derece uzak bir halimiz var. Onun için estağfirullah makamındayız. İstiğfar ve duâya onun için muhtacız.
***
Muhtazaf:
Ömrün, hayatın hakkını vermek, değerini bilmek, her vaktin değerini bilmekle eş değer. Vakit namazlarını vakitlice kılanlar, sadece o günün değil, bir ömrün de hakkını ve değerini verme çabası ve çalışması içinde olanlardır.
***
Eşkıya, yol kesene verilen isim. Öyle değil mi? Oysa ALLAH’a giden yolda yolumuzu kesen o kadar çok eşkıya var ki… Eli silâhlı olunca eşkıyadan korkuyoruz. Oysa eli silâhsız olanların hayatımızda yaptığı tahribat ve yıkım, ondan çok daha fazla.
Nefsin ve şeytanın yolumuza serdiği her tuzak, bundan bin beter… Gıybet mi, suizan mı, dedikodu mu? Boş işler, boş konuşmalar mı? Malımızla, hayatımızla gurura, kibre sapmak mı? Boş işler yolunda hayatımızı tüketmek mi? Şöhret uğrunda dökülmek mi? Kuru kuru alkışların kurbanı olup bir hiç uğruna hayatı bitirmek mi? Mü’minler arasındaki bağları zayıflatıp düşmanlık duygularını körüklemek mi?
Hangi birini sayayım? Gerisini siz tamamlayın. Sınırda ya da yolda mayın taraması yapmak kadar zor bir iş bu. Eh, düşman içerde olunca, kurt, gövdenin içine girince, her şey daha da zor oluyor.
Kulluğun kolaylığı burada gizli. Zorluğu gören, kolaylık için Rabbine iltica eder. Rabbine iltica eden de, bu zorluklardan inşALLAH kurtulur.
***
İçtiğimiz bir bardak çayın bile ağzına süzgeç koyuyoruz içine çerçöp girmesin diye. Öyle diyordu Hekimoğlu İsmail Ağabey. Acaba konuşurken de ağzımıza, dilimize, şuurumuza bir filtre, bir süzgeç koyabiliyor muyuz?
***
Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ RasulALLAH… Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ HabibALLAH… Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Emîne vahyillah…
***
Bir kardeşimizin anne ve babası hacca gitmişler. Şeytan taşlamada en önde oldukları için arkadan başlarına taş yağmaya başlamış. Geriye dönüp bakmışlar. Taşları üzerine yağdırana demişler ki:
“Evlâdım, biraz da şeytana atar mısın?”
İnsan önce kendi şeytanını taşlamalı, sonra dışındaki şeytanı dışlamalı ya da taşlamalı.
***
Şefkatsiz bir insan her ne kadar bilgi sahibi de olsa, fiilî bir yardımcı olamaz, yol gösterici olamaz. Yapmaktan çok bilmek vardır onda. Bilmek akıl işi, yardımcı olup yol göstermek ise kalp işi… Oysa bilgiyle yapma duygusunu da buluşturmak gerekiyor. Asıl olan da bu. İkisini bir araya getirmek gerek.
***
Zararına çalışan çok. Ebû Leheb’in hanımı da çalışıyordu, ama cehennemine odun taşıyordu. Hakikat yoluna mayın döşeyenler de çalışıyorlar. “Hammâletel hatab” olan Ebû Leheb’in hanımı gibi.
Bugün yola mayın döşeyen teröristlerle dün Hz. Peygamber’in (asm) yoluna diken döşeyenler arasında pek bir fark gözükmüyor. Her ikisi de, bir dâvânın, bir hayatın yok olmasını istiyorlardı. Ama yaptıkları yanlarına kâr kalmadı. “Hammâletel hatab” olarak gittiler. Cehennemine odun taşıyarak… Demek ki, zararına çalışan çok, pek çok bu dünyada.
***
Tekrar, önemlidir; önemsiz değil… Tuğlaları üst üste koyarsınız, duvar olur. İkinci kata çıkarsınız, yine duvar, yine tuğla… Üçüncü, dördüncü kat… Ustayı sorguya çekmezler niye tuğlaları tekrar ettiriyorsun diye… Bilâkis, tuğlaların tekrarı, duvarın ve binanın yapımı içindir. Hayatımızın hemen her safhasında tekrar söz konusu. Aldığımız nefes, doğan güneş, doğan gün ve gelen mevsimler… Aldığımız her nefes, tekrar gibi gözüküyorsa da, birbirinden mukaddestir. Asla birbirinin aynı değildir.
***
Bir resim sergisine gittim. Dolaşıp gezdim. Tabloları tek tek inceledim. Sonra kendi kendime dedim ki:
“Ne kadar sessiz bir ortam. Her şey sakin.”
Ama resimler sessiz değildi. Konuşuyordu benimle. Sessiz sedasız dursalar da, ressamını o sessiz sedasız halleriyle öyle güzel anlatıyorlardı ki, sormayın. Her bir kare, her bir renk, beni öylesine meşgul etti ki, ressamını tanımak duygusu içimde hakim oldu.
İşte gözümüzü çevirip kâinata baktığımızda da, tabiat denilen şu ilâhî san'at da, yaratılan her şey, ne varsa, Rabbimizi bize sessiz sedasız dilleriyle anlatıyor. Bazen bir ağaç, bazen bir bulut, bazen bir dalın üstündeki yaprak oluyor bu, bazen ağacın başındaki meyve… Sessiz sedasız akıp giden her şey, çok sesli düşünceler bırakıyor geride.
***
Hepimizin yakından şahit olduğu bir konu. Çocuklar iki–üç yaş arasında konuşmaya başlıyorlar. Daha önce hiçbir konuşma emaresi göstermeyen çocuk, birden konuşmaya başlıyor. Cenâb-ı Hakk’ın kudretinin en büyük mu'cizelerinden biri olsa gerek.
Ama bunu da ıskalıyoruz. Neden? Annesinin veya babasının dilini konuşmaya başladı diye. Oysa annesinin, babasının dilini değil, ALLAH’ın kendisine ilham ettiği bir dili öğrenip konuşmaya başlıyor. Böyle bakmalıyız buna.
Çocuk iki–üç yaşında yeni bir dil öğrense, bu mu'cizeyi ıskalamamak lâzım. Oysa on yedi sene sonra, yirmi yaşına geldiğinde, binlerce lira sarf ederek yeni bir lisan öğrenemiyor bu çocuk. Peki, arada geçen on yedi sene içinde çok daha fazla bilgiye sahip olmasına rağmen bunu niye beceremiyor diye sorarsak, işte ilhamın en yükseğinin acizlere, zayıflara, çocuklara geldiğinin de bir işareti oluyor bu.
***
Bu tarz yazı ve notlara ve çalışmalara kabul görürse inşALLAH zaman zaman devam etmek düşüncesindeyiz. Sizlerin dilek ve duâlarınızı bekliyoruz. İstişare nevinden nazarlarınıza arz ediyoruz.
***
Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ RasulALLAH… Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ HabibALLAH… Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Emîne vahyillah…
18.09.2011
Muhtazaf:
Kırk ambar yazıları-2
Yıllar önce adamın biri hac ibadetini devamlı erteliyor. Çocukları da hassasiyetleri icabı hatırlatıyorlar babalarına:
   


Selim GÜNDÜZALP
sgunduzalp@yeniasya.com.tr
“Babacığım, hâlâ gitmeyecek misiniz?” diyorlar.
Babaları da “İnşALLAH gideceğim, ama dâvet bekliyorum.” diyor. Hep bu tarz ifadelerle erteliyor gidişini. Soru her sene soruluyor:
“Babacığım, hâlâ gitmeyecek misiniz?” Cevap:
“Daha dâvet gelmedi.”
Çocuklarından biri dayanamayıp evin çatısına çıkıyor:
“Filan oğlu filan! Hacca dâvetlisiniz.” diyor.
Adam ertesi sabah gidiyor, hacca kayıt yaptırıyor. Çocuk diyor ki:
“Babacığım, akşam çatıdan ben seslenmiştim.”
Babası şöyle cevap veriyor:
“Sen seslenmiştin de sana söyleten kimdi?!”

Hac yolculuğuna çıkanlara hayırlı yolculuklar diliyoruz, duâlarını bekliyoruz. Hacları mebrur olsun inşALLAH.
***
Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ RasulALLAH…
***
Annem geçen Pazar günü eline telefonu almış, bakıyormuş. “Nerede kaldı bu çocuk?” diye söyleniyormuş. Tam o sırada ben aradım kendisini. Telefonda sesi neşeli geliyordu.
“Hayrola?” dedim.
“Oğlum, telefona bakıp gülümsüyordum.” dedi. ‘Kalp kalbe karşıdır’ derler, doğruymuş. Anneyle oğlun kalbi birbirine bakınca cennete akarlar.
***
Abdullah bin Abbas’a soruyorlar:
“Azrail (as) hem doğuda hem batıda ruhları nasıl alıyor, kabz ediyor?” diye.
“Siz sofrada elinizi uzatıp yemeğinizi bir sağdan bir soldan nasıl kolaylıkla alıyorsanız, ona da o iş o kadar kolaydır.” diyor.
***
Özellikle öğle ve ikindi namazlarını kaçırmamaya çalıştığım Orta Camimizin dışarıya açılan camından yaz bahar aylarında dışarısını seyretmek çok hoşuma gider.
 Eski yapılar ve sıvası dökülmüş tuğlalar gözüme çarpıyor. Tuğlalara dalıp gidiyorsunuz…
Aklıma Mevlânâ Hazretleri’nin bir sözü geliyor:
“Gençlerin hayata bakıp gördüklerinden daha fazlasını ihtiyarlar bir tuğla parçasında görürler.” diyordu. Evet, öyle de oluyor her halde. Tuğla parçası. Kim bilir, sevdiklerinizin, bilmem kaç asır önce yaşamış insanların kemiklerinin karışıp gittiği toprağın parçalarından yapılmıştır her halde. Hayata bakıp bir şeyler göremeyenlere nispetle bir tuğla parçasına bakıp hayatı ve her şeyi görmek, her halde ihtiyarlara has, imanlı ihtiyarlara ve tefekkür düşüncesi incelmiş olanlara mahsus bir hal olsa gerek.
***
Koca halam geçtiğimiz yıllarda rahmetli oldu. Vefatına yakın senelerde bile hastalıklı haline rağmen orucunu terk etmedi. Hastalığının arttığı o yılda, oğlu Muammer Ağabey’e der ki :
“Bu sene orucu tutamayabilirim. Ne kadar fidye veriliyor?”
Bir hesap yaptırır. Oğlu:
“Anne, senin yediğin içtiğin belli. On liradan hesaplayalım. Ortalama üç yüz lira.” der.
Halam şöyle bir düşünür:
“Aman oğlum, çok fazlaymış.” der. “Ben tutarım bu orucu.”   
Elhamdülillah, tutar da.         
***
Kunduracı Halit kardeşimin rahmetli babaannesi terziymiş. Halit kardeşin çocukluğunda, Ramazan günlerinde babaannesi:
“Sen bugün yarım gün tut. Yarın da bir yarım daha tutarsın, ben onları ekler, dikerim, bir gün yaparım.” dermiş.
Eh, terzi hep sökük dikecek değil ya… Küçük bir çocuğun yarım günlerini ekleyip bir oruç yapana ve bu inceliği yakalayana rahmet duâsı olsun…
***
Rahmetli Osman Demirci Hocam, öğrencilik yıllarından şu hatırayı anlatmıştı:
Muhtazaf:
“Bir gün eski medresemizde Kültür Bakanı Rıfkı Danışman’ın babası, hocam Sadık Danışman ile beraber yemek yiyordum. Bir iki kaşık alınca sordu:
‘Bu lezzetli çorbayı kim yaptı? Nereden geldi?’
‘Hocam, sizin evden geldi.’ dedik. Hoca durdu, şöyle bir baktı bize:
‘Ben kırk yıldır bizim evde bu kadar lezzetli bir çorba içmedim.’ dedi. Sözünü şöyle tamamladı:
“Demek ki bir nimet medreseye gelince ona melekler üflüyor, bereketleniyormuş.”
***
Sevgi sarmaşık gibidir. Bir gönüle girmek için yol bulur daima. Hele sevdiyse, yol bulamazsa da tırmanır.
***
Efendimiz’den (asm) bir hadis:
“En üstün duâ, Rabbinden dünya ve ahirette af ve afiyet dilemendir. Çünkü bunlar dünyada ve ahirette sana verilirse, kurtuldun demektir.” (Cami’us Sagîr, no: 728)
“Rabbenâ âtinâ fi’ddünya haseneten ve fi’l âhireti haseneten vegınâ azâben-nâr.”
***
Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ HabibALLAH…
***
“Kimseye borcum yok.” diyenlere inanmayın. Öyle bir borçları var ki, bir yerden alıp da ödenecek gibi değildir bu borçlar. İnsan olmak ve iman nimetine sahip olmak ve dahi bunca nimet… Hangisi borç hanemizde yazılı değil ki? Gırtlağımıza kadar borca batmışız aslında. Doğarken de borçlu doğuyor insan. Niye dünyadayız? İşte bu borcun bedelini ödemek için. İnsan olarak, mü’min olarak, bu borcun şuuruyla yaşamalıyız.
***
Bir gün yolda giderken bir arabanın arkasındaki bir yazıyı okumaya çalışıyordum. Ne yazmışlar biliyor musunuz?
“Boşuna okumaya çalışmayın, Cam kırıktı, yapıştırdık.”
Başka bir defasında da bir yerde küçücük harflerle yazılmış bir yazı gördüm. Ancak yakın mesafeden okunabilirdi. İyice yaklaştım. Şöyle yazıyordu:
“Çok yakından okuyorsunuz.”
Bu iki olay bize şu dersi veriyor:
Okunması gerekenleri okumayanlara işte böyle boş şeyleri okuturlar. İkra’dan hemen sonraki âyeti de hatırlayalım. “Oku!” diyor ama “Nasıl”ın da cevabı var. “ALLAH’ın adıyla” diyor.
***
Sanki hemen her konuda geçerli... Evlâdımız, öğrencilerimiz, yanımızda çalışanlar ya da bir yakınımız istediğimizi yapmıyorlar ve bize itaat etmiyorsa, biz de ALLAH’a karşı olan itaat ve ibadetlerimizi gözden geçirmeliyiz her halde. Mâlum ya:
“Men dakka dukka.”
***
Mersinli Ahmet Amca bir yaz tatilinde misafirimizdi. Gençlik yıllarında ölümcül bir hastalığa yakalanıp doktora gitmiş. Doktora sormuş: “Ne kadar yaşarım?” Doktor: “Bu hastalıkla sen ancak bir iki sene yaşarsın.” demiş. O da “Madem öyle, gideyim de bir Kur’ân kursunda öleyim.” demiş. Sonunda imam olup çıkmış. Yirmi sekiz yıl bu mesleği yapmış ve emekli olmuş. Halen hayatta. MaşALLAH, hizmete ve Risâlelere dört elle sarılmış bir insan.
Bir ara sordum:
“Risâle-i Nur’dan sizi en çok çarpan cümle nedir? diye.
Şu cevabı verdi:
“Helâl dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur.” (Sözler, 33)
Belki bizi de çarpar.
***
Belki elli, belki yüz sene çalıştılar. Halen de durmuyorlar. Dilimize kendi kelimelerini sokmak için. Yazarı, çizeri, oyuncusu, senaristi el ele verdiler, aynı noktayı vurdular. Ve maalesef o kelimeleri, o zehirli kelimeleri dilimize soktular. Önce ‘tabiat’, ardından ‘doğa’, ‘yaratmak’ vs… Biliyorsunuz bunları.
Yüz sene önce Osmanlıca yazılmış olan eski bir ders kitabı elime geçti. Sayfalarını karıştırdım.
Aman ALLAH’ım, Fiziğinden Matematiğine ve Geometrisine kadar her dersi anlatan her cümle buram buram tevhid kokuyordu. Nasıl bir iklimde gezindiğimi tahmin edemezsiniz. “Oh, elhamdülillah” dedim. Kendimi ilk defa yabancı bir dünyada dolaşmıyor gördüm.
Göz göre göre bu hırsızlık yapıldı kâinatta. ALLAH’ın mülkü sebeplere, tabiata taksim edildi. Şükür ki bu talana, bu yalana “dur” diyen biri çıktı. Hortumlama girişimlerine karşı bayrak açtı Üstad. Sessiz sedasız... Ama çağladı Risâleleriyle. Önce Haşir Risâlesi, ardından Tabiat Risâlesi... Adeta “dur” dedi bu bozuk gidişe. Maneviyatı soyulan, elinden alınan nesiller, onun eserleri sayesinde hayata tutundular, uyandılar, neler olup bittiğinin farkına vardılar.
Risâle-i Nur Külliyatı her bir bahsi ile aynı zamanda bozuk bir devrin fikirlerine karşı koruyucu bir iman aşısıdır. Ne mutlu o aşıyı vaktinde yapanlara ve yaptıranlara...
***
“Havalar soğumaya başladı.” demek, içimden gelmiyor. Cümle, tevhid açısından problemli. Bu tarz konuşmalar bir kere başladı mı, makasın ucu gitgide açılıyor. Rabbimizin fiilinden, icraatından haber vermiyor. Oysa: “Salabet (sağlamlık) ve hararet (sıcaklık) dahi emir tahtında hareket ediyorlar.” deniyordu Birinci Söz’de. (Sözler, 12)
Bunu iyice yer ettirmemiz gerekiyor içimizde. Evet, “Rabbim havaları birden değiştiriverdi.” demek nerede, “Havalar soğumaya başladı.” demek nerede... “Rabbim havaları birden değiştiriverdi.” desem, içim rahatlıyor. Ama öteki cümlede özne yok, faili belli değil, sıkıntı var. İlkinde ise faili belli, yapanı belli, öznesi belli.
Vicdanımız içimizdeki bu gidişe hep “dur” diyor. “Rabbimizden uzak cümleler, Rabbimizi hatırlatmayan cümleler kurma” diyor aslında. Ama iman hassasiyeti her gün aynı kıvamda değil.
Evet, cümleler, kelimeler O'nu bildirmeli, diller O'nu söylemeli. Zaten kelimeler ve diller niçin var ki?
***
Hüsnü Bayram Ağabey’den bir hatıra:
Üstad kırlara çıkacağı zaman, “Keyif için değil, temaşa için.” dermiş.
***
Bedduâ değil, vedduâ et.
Vedduâ…
“Duâlarımız sizinle beraberdir” mânâsına gelen bu kelime, evvelce mektupların altına yazılırmış.
***
Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Emîne vahyillah…

Vesselâm, vedduâ…
02.10.2011
Muhtazaf:
Kırk ambar yazıları (3)
Her âyet gibi, Maide Sûresi’nin 97. âyeti de binler hikmet ve ibretle dolu:
   


Selim GÜNDÜZALP
sgunduzalp@yeniasya.com.tr
“Hürmetli Beyt olan Kâbe’yi, haccın yapıldığı haram ayı, gerdanlıklı ve gerdanlıksız kurbanları, ALLAH insanların din ve dünyalarına bir dayanak yaptı. Böylece siz de bilmiş olursunuz ki, ALLAH gökte olanı da bilir, yerde olanı da; çünkü ALLAH herşeyi hakkıyla bilendir.”
Bu âyet ile ilgili olarak, Ümit Şimşek’in açıklaması dikkat çekici. Paylaşayım dedim:
“Bakara Sûresi’nin başında anlatıldığı gibi, Hazreti Âdem’in yaratılışını meleklere haber verirken ALLAH: ‘Ben sizin bilmediğinizi bilirim.’ buyurarak, insan neslinin gelecekte kazanacağı önem ve değere işarette bulunmuştu. Kâbe’yi ve haccı konu alan bu âyette de ALLAH’ın ilim sıfatına üç defa atıfta bulunulmakta. Üstelik konu gökler ve yerle irtibatlandırılmakta. Böylece, Kâbe’nin ve haccın dünyayı âlemde seçkin hâle getiren bir işlev göreceğini haber vermektedir.
O gün bu gündür, Kâbe’nin etrafında tavaf edenler hiçbir zaman eksik olmaz. Her an yeryüzünün dört bir köşesinde milyonlarca insan saf tutarak ona yönelir. Hac mevsimde ise her sene orada bir haşir provası yaşanır. Bütün bunlar göklerden ve manevî âlemlerden hazla ve gıpta ile seyreldiğinde, kuşku olmayan muhteşem manzaralardır.”
MaaşALLAH, barekâllah diyelim.
***
Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ RasulALLAH…
***
ALLAH’ım, yarattığın her şeye muhtacız. Her şeyi bizim için yaratmışsın. Sana yarattıkların sayısınca hamd olsun.
***
Şair Yahya Kemal’e sorarlar:
“Sizce Ankara’nın en güzel tarafı ne?”
“İstanbul’a dönüşüdür.” der.
Bize de sorsalar: “Bu dünyanın en güzel tarafı ne?”
Her halde: “Ahirete dönüşü olsa gerek.” diye cevap vermeliyiz, değil mi?
Çünkü dostlar orada. Anne baba, orada. Nur yüzlü dedeler, nineler orada. Sevdiklerimiz, bizden önce geçen ahbap, akraba, hepsi orada. Sevgililer sevgilisi Hazreti Peygamberimiz (asm) orada. Orada o varken, burada bırakılmayacak ne var ALLAH aşkına?
Ama işte gölgeler gölgesi dünya, ayak bağı olacak bin bir olaylar, hepsi ama hepsi yolumuzun önündeki engeller. Oysa sevdiğinizin bulunduğu yeri, beldeyi özlemek, sevenin şanından değil midir? Engelleri aşmak için tek çare, ahirete olan imanımızı canlı tutmak, oraya karşı olan iştiyakımızı arttırmaktır. Madem sonsuz merhamet sahibi, son derece şefkatli bir Rabbimiz vardır, madem ölüm ile O’na kavuşmak var, madem O var, her şey var...
O zaman sıkıntı yok, dert yok keder yok...
Ne güzel demiş Necip Fazıl Kısakürek:
“Neye baksam, ardında hasret çektiğim diyar,
Kavuşmak nasıl olmaz, madem ki ayrılık var.”
***
Sevdiğim bir dostum, bir cümle söylemişti yıllar önce. Hoşuma gitmiş, not almışım:
“Doğduğumuz gün, öldüğümüz gündür.”
***
Yurt dışındaki hizmetlerle ilgilenen fedakâr bir ağabey var. Almanya’da tanışmıştık kendisiyle. İlahiyatçı Halil Bey. Bir gün diş doktoruna gitmiş. Doktor dişlerinin temiz ve sağlıklı olduğunu görünce, sebebini sormuş. O da:
“Meslek sırrı” demiş.
“Nasıl yani?” deyince, Halil Bey:
“Efendim, biz ilahiyatçıyız.” demiş. “Zaman zaman sohbetler yaparız. Her sohbet sonrasında da cemaatimizden insanlar yanımıza gelip ‘Ağzınıza sağlık’ diyorlar. Her halde onun bereketi olsa gerek.” diye cevap vermiş.
***
Kardeş, “İnsanı şeytan azdırır” dersin. Ya şeytanı kim azdırdı? Şeytan durup dururken kendi kendine azmadı. Şeytanı azdıran nefis, seni rahat bırakacak mı sanıyorsun?
- Eşrefoğlu Rûmî
***
Navigasyon
Mesajlar
Sonraki Sayfa