BilgininEfendisi.Net
31 Temmuz 2014, 17:24:56 *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.
E-posta adresinize aktivasyon iletisi gelmediyse lütfen buraya tıklayın.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
 
   Ana Sayfa   Yardım Ara Takvim Kuran Dinle Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: 1 [2]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Günlük, Bir Ayet,bir Hadis yorumu  (Okunma Sayısı 4063 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
ehlibeytin_izinde
Süper Üye
*

Puan: 48
Çevrimiçi Çevrimiçi

Mesaj Sayısı: 1,024

Açtığı Konular:26
51 Mesajına Toplam
54 Kere Teşekkür Edildi

16 Mesajına Toplam
16 Kere Karma Verildi

« Yanıtla #20 : 23 Eylül 2010, 16:31:30 »

Günün Ayeti: Rabbimiz, şüphesiz Sen, bizim saklı tuttuklarımızı da, açığa vurduklarımızı da bilirsin. Yerde ve gökte hiç bir şey ALLAH a gizli kalmaz.(İbrahim-38)
Günün Hadisi: İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: Değiştirmeye gücü yetmediği halde ALLAH'a isyan edilen bir toplantıya katılması mümine yakışmaz. (el-Kafi, c. 2, s. 374)

Günün Ayeti: Rabbimiz, şüphesiz Sen, bizim saklı tuttuklarımızı da, açığa vurduklarımızı da bilirsin. Yerde ve gökte hiç bir şey ALLAH a gizli kalmaz.(İbrahim-38)
İbrahim a.s.'ın bu duası Eşi ile Oğlu İsmaili ekin bitmez yiyecek içeceğin olmadığı bir vadide bırakmasından sonra oradan hüzün dolu kalple ayrılışında yaptığı dua.. öyle bir kalp ki zaten yufka yürekli yumuşak kafirlere bile acıyan bir kalp. içinde kin ve düşmanlık adına hiç bir duygunun bulunmadığı bir kalp. ki bu ayetin geçtiği yerlerde bana uyan bendendir bana uymayan kafirler içinse sen istersen bağışla diye dua da geçiyor..
işte muhtemeldir ki İbrahim a.s. kendisine gelen vahiy gereği ailesini burada yapayalnız açlık ve susuzluğa mahkum bırakmasından dolayı bir eziklik hissediyor. her ne kadar denense de. her ne kadar peygamber olsa da. her ne kadar imamet gibi en yüce makama ulaşabilmek için bu ağır sınavı geçmesi şart olsa da..
sınav ağır, çünkü vahiy siz en zayıf noktanızdan (tabiri caizse) vurmuş yakalamış. kendisine düşmanlık etmiş, canına kastetmiş kafirler için bile azap duası edemeyen kin güdemeyen bir kalp ailesini alıp uzak bir vadiye bırakması istenmiş. hem de burda hiç kimse yok ve ALLAH'ın yardımı dışında bir yiyecek ve içeceğin gelmesi mümkün değil. Gayba imanın tam da sınandığı an. bakalım alışılmış dünya kalıplarına göre mi davranıyor yoksa bunları aşıp ALLAH'a güvenebiliyor mu?..
İbrahim a.s. kararlı bu sınavı da diğerleri gibi aşacak. ve duygularının dünyaya ait sahtelerini yenerek, bekaya ait olanları canlandırıyor ve bu doğrultuda sorumluluğunu yerine getiriyor ilahi emri uyguluyor, yıllardır sahibi olamadığı çocuğunu sevdiği eşi ile bu ıssız yerde bırakıyor. ve sonra da geri dönerken sanki:
Rabbim ben gizlesem sanki Sen bilmeyecek misin? işte kalbim buruk aklım orada kaldı, kendimden bir parçayı sanki orada bırakmış gibi eksik dönüyorum sana güveniyorum ama şartların beni etkilemesinden de kendimi alamıyorum ne yapayım.. daha bu seviyedeyim. ama bu şekilde de ....
işte bu İbrahim a.s.'ın zor durumdaki sınavı bize bir örnek.. Gayba iman konusunda yapmamız gereken fedakarlıklar alanında bize rehber. bir aşk denizinde yolculuğa çıktık ilahi feyz sofrasından gıdalanmaya başladık mı sanmayalım ki o zaman ayaklarımız yerden kesilecek göğü billur nurları arasında pembe dünyaların insanı oluvereceğiz...
hayır hayır tam tersine. işte ilahi alemde ne kadar yükselmişse makamımız ayaklarımız bu dünyaya o kadar daha bağlanacak. ilahi sınavlar derecemizi kimi zaman ölçmek kimi zaman yükseltmek için bizim başımıza daha ne dertler açacaktır. ne zor şartlarla karşılaşacağız. cihad çıkacak karşımıza, çoluk çocuğumuza bir maaş bir ev bıraktığımız halde ibrahimi sınavdaki gibi başaramayacağız kim bilir? daha dünyayı onlara zimmetlemedik diye cihada çıkamayacağız. İbrahim'in ailesini yokluklar içinde bırakıp ayrılmış hüzün dolu kalbinden belki de habersiz olarak...
"yerde gökte hiç bir şey" ifadesi ile muhtemeldir ki, yerdeki kendi yaşadıklarıdır. göktekilerse onun dünyadan arınmış duaları iyi niyetleri ve zikirleridir. ya da yer ve gök tavan ve tabanıdır varlıklar aleminin.. bunların arasındaki sınırsız şeyler gibi.. bu sınırsız şeylerin arasında İbrahim a.s.'ın düşünce ve duyguları da vardır. Hatta ibrahim a.s.'ın kendi zihninde netleşmemiş ve dolayısıyla kendisinin bile daha tam çözüp emin olamadığı ama ALLAH'a çok açık olan duyguları bile... yerden göğe kadar haklsın cümesinde olduğu gibi insanın bildiği bir ucu (yer) hakkında malumat sahibi olduğu, diğer ucu (gök) ise bilmediği gayb alemini içeriyor da olabilir. Ama tüm bunların en iyisini yerde ve gökte hiç bir şeyin gizli kalmadığı ALLAH bilir..
***********
Günün Hadisi: İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: Değiştirmeye gücü yetmediği halde ALLAH'a isyan edilen bir toplantıya katılması mümine yakışmaz. (el-Kafi, c. 2, s. 374)

sanırız bu hadis daha önce geçmişti ve biz bunu açıklamıştık... eğer hafızam beni yanıltıyorsa kardeşlerimiz uyarsınlar üzerinde bir iki söz ederiz inşaALLAH...



Kayıtlı
ehlibeytin_izinde
Süper Üye
*

Puan: 48
Çevrimiçi Çevrimiçi

Mesaj Sayısı: 1,024

Açtığı Konular:26
51 Mesajına Toplam
54 Kere Teşekkür Edildi

16 Mesajına Toplam
16 Kere Karma Verildi

« Yanıtla #21 : 23 Eylül 2010, 16:37:32 »

Günün Ayeti: ALLAH a kulluk edin, O ndan korkun ve bana itaat edin.(Nuh-3)
Günün Hadisi: İmam Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: İlim öğrenin; zira ilim öğrenmek iyiliktir. İlim taleb etmek ise ibadettir. (Bihar'ul-Envar, c. 78, s. 189)


Günün Ayeti: ALLAH a kulluk edin, O ndan korkun ve bana itaat edin.(Nuh-3)
Ayet Nuh a.s.'ın sözlerinden bir parça. kavmine böyle buyuruyor. ... itaat edin ki ALLAH sizlere günahlarınızın bir kısmını bağışlasın ve beli bir zamana kadar sizleri ertelesin... (Nuh 4) diye devam ediyor o Hazretin sözleri..
uzun zaman yaşamasıyla ünlü bu Peygamberimiz a.s. yukarıdaki sözleri gemi yapımından önce söylüyor. çünkü ayetlerin devamında "keşke bilselerdi" gibi yani bu nasihatları dinlemediler anlamına gelen bir açıklama var. yine devamında da zaten: Rabbim ben uyardım onlar dinlemediler şeklinde ALLAH'a münacaatı da var.
kulluk etmek: boyun eğmek onun yaşam standardına teslim olmak kendini ona göre ayarlamak demek. yani hani derler ya eşler birbirlerine benim hiç özel hayatım olmayacak mı sen beni, sana köle olayım diye mi aldın.. şeklinde.. işte buradaki anlam tam olarak kulluk etmek boyun eğmek anlamına geliyor. yani siz artık hayatınızla ilgili bir tasarruf hakkına sahip değilsiniz. ne yiyeceğinizi nasıl yaşayacağınızı bile o kulluk ettiğiniz varlık belirler. bir nefesinizi kendiniz alırsınız insanlara kulluk ettiğinizde ama diğer her şeyinizi başkası belirleyebilir. Ama kulluk ALLAH'a olduğunda kul o kadar bu kulluk şuurunu ilerletebilir ki der ki nefesimi de ALLAH için onun verdiği kadar ona kulluk edebilmek için gerekli sağlığım için alıyorum der.. onu da kulluk kapsamında o şuur ve ihlasla alabilir.
ALLAH'a kulluk edin bana itaat edin şeklindeki bir ayırım tüm peygamberlerde var diyebilecek kadar çok örneği olan bir husus Kur'an'da. ALLAH'a kulluk etmenin yani hayatının tamamını ona adamanın onun belirleyip gönderdiği inanç ve yaşam ilkelerine uymanın yolu aracı olan Resul'e itaat etmek.
burda ALLAH'a kulluk (ibadet) ile peygamberine itaat şelinde ayırım olsa da kulluk peygamberlere edilmesi emredilmiyor ama başka ayetlerde, itaatin hem ALLAH'a hem de Peygambere edilmesi gerektiği ile ilgili emirler mevcuttur. itaat daha çok emrini dinleme ve onun çizdiği sınırlardan aşmama gibi sınırlı bir fiili durumu ortaya koyarken kulluk ise bundan geniştir. varlığın her alanında ALLAH'a boyun eğmesi anlamına gelir. örneğin Peygambere itaat, ALLAH tarafından emredilmesi ile meşruluk kazanır oysa ALLAH'a kulluk için bir başkasının ne izni ne de emrine bakılır.
konuyu böyle çok kavramsal soyutluklara hapsetmek yerine daha somut konuşacak olursak.. ALLAH ne soyut ne somut bir varlıktır. O yeryüzünde şekle girip bizimle iletişime geçmez. Bunun için onunla iletişimi aracı olan elçiler vasıtasıyla kurarız. Ve ALLAH her kuluna kendine nasıl kulluk edileceğini bu elçileri vasıtasıyla göstermektedir.
ALLAH'a kulluk etmenin yolu elçiye itaat etmektir. itaatta sınır yoktur. Peygamberin şu sözlerine itaat edin ama şunlara itaat etmeyebilirsiniz diye hiç bir sınır çizilmediği gibi "ALLAH ve Resulünün haram saydığını haram saymayan", ya da "ALLAH'a ve Peygamberine itaat edin" gibi ayetlerde Resul ALLAH ile birlikte anıldığı ve ALLAH için emredilenin REsul için de emredildiğini görüyoruz. yani böylece Peygambere itaatte dünyevi dini işler gibi bir ayırım olmadığı gibi tersine her işte itaatin olduğuna dair kesin kanıtlar mevcuttur.
daha da somut konuşacak olursak yani ALLAH'ın gönderdiği bu din, sünnilerin iddia ettiği gibi bilgi merkezli bir din değildir. Evet Kur'an en temel ve birinci kaynağımızdır. Ancak Kur'an'ı alıp hadis kitaplarını da onun altında bavula koyup bir köyde tek başına yaşanacak bir din değildir İslam. Tersine bu öğretileri getiren canlı insanın her emrine itaat etmek için devamlı gözü kulağının onda olduğu bedeninin onun emirlerine ve çizdiği sınırlara daima bağlı olduğu bir hayat biçimini kesin olarak bize söyleyen bir dindir. Benim Peygamberle işim olmaz diyen bir insanın Kur'an ve hadislerle bu dini yaşaması mümkün değildir. ÇÜnkü örneğin cihad vardır ki ona katılmayanların münafıklarla bir tutulduğunu ve müslümanların arasından atıldığını görüyoruz. Onlar öylesine tevbe ediyorlar ki ancak bağışlanıyorlar yoksa kafir olarak hayatları bitecek..
Peygamber s.a.a. zamanında böyle olan bu dinin tabiatı O hazretin ölümünden sonra değişikliğe uğramış değil. Din öyle kalmış da insanlar Peygamber s.a.a.'ten sonra bu ALLAH ile kendileri arasında aracıya muhtaç olmayacak kadar tekamül etmiş gelişimiş de değil. Öyleyse bu ilişki biçimi aynen devam edecektir. Yani sadece bireysel bir yaşamdan ve vicdanlara hapsedilmiş bir inanç sisteminden ibaret olmayan bu din toplumsal boyutlarda yaşanacak bir cemaat dinidir. bunun için insanın Peygamber s.a.a gibi derleyici toplayıcı dinin ahkamını yanılmaz şekilde ileten bir otoriteye ihtiyaçları her zaman olmuştur ve olacaktır. böyle bir otorite olmadığında bu dinin insanlara hakim olması mümkün değildir. eğer ALLAH'a kulluk edilmek isteniyorsa bir masuma itaat şarttır. ALLAH bunun için her zamanda bir masum var etmiştir ve onu bu hükümle görevlendirmiştir. Zamanının bu imamını tanıyıp ona biat etmeden ölenlerse cahiliye ölümüyle ölmüş olurlar.
cahilye değerlerinden menfaatleri gereği hicret etmeyip dinin her ilkesini alıştığı yaşam tarzına uydurup bir başına ya da ayrı cemaat olarak dini yaşayabileceğini sananların, Mekke'den Medine'ye hicretin kesin emir olmasını anlamayıp Medineye hicret etmeyen ve müşriklerin arasında kalan müslümanlardan hiç bir farkları yoktur. Artık hicreti sona erdiren ayetten sonra bunların imanlarının kendilerine fayda vermeyeceği ve mekkeli müşrikler gibi onlarla da savaşılacağı açıklanmış oldu. Çünkü onlar ALLAH'a kulluğun şartı olan Peygambere (derleyici toparlayıcı ALLAH'a nasıl kulluk edileceğinin çizgilerini çizen canlı ve yanılmaz bir insana) itaat etmediler. Çünkü onla bulundukları toplumun cahilye değer yargılarından hicret etmediler. Tağuta kulluklarına devam ettiler böylece aslında şirkten çıkamadılar çünkü şirkte de zaten ALLAH inkar edilmiyor ama ona denkler tutuluyor...

****************
Günün Hadisi: İmam Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: İlim öğrenin; zira ilim öğrenmek iyiliktir. İlim taleb etmek ise ibadettir. (Bihar'ul-Envar, c. 78, s. 189)

ilim ile öğrenmek kelimeleri aynı anlama gelen birbirinden türemiş kelimeler. hepsi de bilmek anlamına geliyor. bilmeyi bilin gibi de tercüme edilebilir hadisin bu kısmı. yani haddinizi bilin yani ilmin önemini bilin. çünkü bunu bilmek haddini bilmek iyiliktir. yani hem kendine hem de diğer varlıklar için ilim bir iyliktir. ki dünyada insan türü tüm varlıklara ilmiyle üstünlük kurmaktadır. ALLAH'a ilmiyle ibadette bulunmaktadır.
ilim sahibi olmak ibadettir. çünkü ilim insanda davranış değişikliğine neden olur. günümüz psikolog ve pedegogları öğrenmeyi insanda meydana gelen istendik (önceden planlanmış) davranış değişiklikleridir diye tanımlamaktadırlar. Böylece nerde bilgi ve öğrenme varsa orada davranış değişikliği vardır. bunun tersi nerede davranış değişikliği yoksa orada da öğrenme yoktur ilim yoktur..
çünkü bilginin bizzat kendisinin cazibesi ve kendini uygulamaya sevketmesi gerçeği vardır. bir insanın normal şartlarda bir doğruyu öğrenmesi le onu uygulamaması mümkün değildir. Eğer doğruyu öğrendiği halde uygulamıyorsa aslında orada tam bir öğrenme vardır diyemeyiz. o bilginin bağlantılarında mutlaka bir bilgi eksikliği bir gizleme vardır. Örneğin namaz kılmayanan cehennemde yanacağını öğrenen biri kesinlikle namazsız duramaz. duruyorsa bu bilgisinde eksiklikler vardır. mesela cehennem eteşinin yakmayacağını düşünmek, ya da ALLAH'ın bağışlayacağından kesin emin olmak gibi yanlış bilgiler olabilir. kaynağı şeytan olan bu yanlış bilgiler diğer namaz kılmayanın yanacağına dair doğru bilgiyi götürmekte ve onu etksiz kılmakta onun insan kalbiyle arasına girmektedir.. ki böyle bir durumda bilgi sadece ağız dil ve zihinde kalır kalp tarafından özümsenmiş olmaz.
işte bu yüzden bir işin yolunda olmak o işi yapmak gibidir kuralınca ilim öğrenmek gerçekte ibadete bir vasıta olduğu için kendisi de bir ibadet olmuş olur..
Rabbim faydasız ilimden bizi korusun. yaşanmayan bir bilginin bizi saptıracağını ve bize yük olacağını da hiç unutturmasın...

Kayıtlı
ehlibeytin_izinde
Süper Üye
*

Puan: 48
Çevrimiçi Çevrimiçi

Mesaj Sayısı: 1,024

Açtığı Konular:26
51 Mesajına Toplam
54 Kere Teşekkür Edildi

16 Mesajına Toplam
16 Kere Karma Verildi

« Yanıtla #22 : 23 Eylül 2010, 17:24:51 »

Sayın ehlibeytin izinde ,aktardığınız yazılar sizemi ait yoksa alıntımı.?
Burada yazılanlar ehli şia'yımı baglar yoksa yazının hükmü tüm müslümanlar için gecerlimidir. (Bu çümle ISLAM ümmetini büyük bir ümmet aile olarak idrak eden ,benim için biraz çelişkili ve tutarsız oldu ama malesef bunu,konuyu  net anlamak için sormak zorunda kaldım.)
Bunların cevaplarına göre ,bazı meseleleri anlamak için başka sorularım da olaçak.

kardeşim öncelikle sorularınızı net ve açık şekilde sorduğunuz için teşekkür ediyorum..

burdaki yazılarım acizane bana ait. Ancak hiç kimse için hiç bir bağlayıcılığı yoktur. ne şiiler ne sünniler için. bu hadisler velayet com sitesinde ana sayfada yayınlanan ve benim bile kimin yayınladığını bilmediğim ayet ve hadislerin tarafımda uyandırdığı duygu ve düşüncelerdir. Bu hadisleri ben günlük olarak alır velayette bu adla açtığımız başlıkta yorumlarım. Yanımda Kur'an dışında hiç bir kaynak ve ön hazırlık olmaksızın o an hissettiklerimi ve bende çağrıştırdıkları düşnceleri yazarım.. ve aynı şekilde de buraya aktarırız...

ben bir alim olmadığım için bunlar ne şiiler ne de sünniler için bir bağlayıcılık ifade etmez. Tersine velayette bu ayet ve hadisleri yorumlayın diye de ara ara tekrar ederim.. çünkü ben bu işin ehli değilim, ama alimlerimiz de çok meşguller böyle bir işle ilgilenemeyecek kadar. bu durumda ayet ve hadisleri dileyen kardeşlerim için açıklamaya çalışıyorum o kadar...

sorularınızı cevaplayabilirsem ne ala ilginiz için teşekkür ederim..
Kayıtlı
ehlibeytin_izinde
Süper Üye
*

Puan: 48
Çevrimiçi Çevrimiçi

Mesaj Sayısı: 1,024

Açtığı Konular:26
51 Mesajına Toplam
54 Kere Teşekkür Edildi

16 Mesajına Toplam
16 Kere Karma Verildi

« Yanıtla #23 : 23 Eylül 2010, 17:43:24 »

Günün Ayeti: ALLAH, gece ile gündüzü evirip çevirir. Gerçekten bunda basiret sahipleri için birer ibret vardır. (nur-44)
Günün Hadisi: İmam Sadık(a.s) şöyle buyurmaktadır: Gece namazını asla terk etme! Gerçek zarara uğramış kimse, gece namazından mahrum kalan kimsedir. (Bihar'ul Envar, c.83, s.127)


Günün Ayeti: ALLAH, gece ile gündüzü evirip çevirir. Gerçekten bunda basiret sahipleri için birer ibret vardır. (nur-44)
gece ve gündüz dünyadakiler için vardır belki de bu şekildedir. dünyanın her yerinde de aynı değildir. mevsimler de aynı şekilde değişiktir coğrafyalara göre. kutuplarda gece ve gündüzler uzundur. böylece orada farklı hayat oluşur ekvatorda sıcaklık yüksektir orada farklı hayat ve canlılar yaşar.
dünyadaki bu düzen akıllı insanlar için ibretlerle doludur. bu düzeni koyan yüce bir ALLAH vardır. güneş doğmasından gecikmez erken doğmaz, gece gelmesini unutmaz.
gece ve gündüz birer canlıdır. Gece dinlenme gündüz çalışma vaktidir. buna göre düzenlenmiştir. köylerde yazın gündüzler uzundur çünkü yazın yapılacak çok işler vardır. buna oranla kışın ambarlar dolduğu için yapılacak daha az iş vardır ve çalışmaya uygun olan güneş ışığının bulunduğu gündüzler daha kısadır. ve dinlenmek için geceler daha uzun..
gece ve gündüzün bir ayet olduğuna dair sayısız deliller örnekler vardır. yeter ki insan ibret gözüyle bir keşfe çıksın. ALLAH bunu basiret sahibi diye tanımlıyor.
basar görmek demek. ancak bu gözün görmesi olan rae fiilinden daha geniş kapsamlı olan kalbin hissetmesi anlamında bir görmek tabiri caizse kalbin görmesi demek.
öyleyse gece ile gündüzün birer ayet olduğunu ibretlerle dolu olduğunu görebilmek için kalp gözünü açıp çalıştırmak ve onunla bakmak gerek..
gündüz herkesin gözü açıktır ve görür. öyleyse geceye bakmak lazım..
gece kimileri için kimi zamanlar ve mekanları için ürkütücü ve şerler doludur. gece bir varlıktır. o yüzden bastığı zaman gecenin şerrinden (Rabbe sığınırız) diye ifade edilir. demek ki gecede gündüzde olmayan şerler var..  karanlıkta değişen hiç bir şey yok yoksa evde sokakta dış dünyada.. ama insanın içine bir ürperti giriyor.. işte bu gecenin şerri diye nitelenebilir. bu insanın vehim ve hurafelerine göre boyut alan bir şer...
buna karşın ALLAHu Teala, gecenin bir kısmında kalk namaz kıl Kur'an oku çünkü bu saatler kalp hassastır, gündüzün seni meşgul edecek iş gücü yoktur (yaklaşık anlam olarak) buyuruyor. Gece gerçekten insanın kalp gözü açılmakta insanın hissiyatı derinleşmekte insn melekut alemine yolculuğa başlamakta nurdan damlalar içine sızmakta insan hırsı dünyavei arzuları bir kenara bırakarak Rbbine ve hakikatlere daha da yaklaşmaktadır.
işte bu güzden gece ibadeti çok daha övülmüştür. çünkü insan ruhu, ibadetin amacı için olgun kıvamdadır..
ALLAH böyle işte gündüzü bedenin dolması geceyi ruhun dolması için dizayn etmiş. bunları da çevirip duruyor durmadan..
"eğer bir yerde insanlar yağmurun yağması için duaya çıkıyorlar ama örneğin güneşin bir noktada sabit kalması için duaya çıkmıyorlarsa; bu orada meteorolojinin astronomi kadar gelişmediğinin göstergesidir, başka bir şeyin değil" diyecek kadar ruhunu öldürmüş mataryalistlerin asla kavrayamayacakları bir husustur gece ile gündüzün sürekli dönüşen birer ayet oldukları...
*************
Günün Hadisi: İmam Sadık(a.s) şöyle buyurmaktadır: Gece namazını asla terk etme! Gerçek zarara uğramış kimse, gece namazından mahrum kalan kimsedir. (Bihar'ul Envar, c.83, s.127)
Rabbim bize gece namazını nasip etsin.. gece namazlarına kalkmadığım için gece namazı hakkında bir şey yazamam.. yoksa yazacak çok şey var...
bu yüzden bizim zararımızı ölçmemiz imkansız.. hadisten anlaşıldığına göre.. beşki de zalimlerden korkumuz onlar karşısında pısırık ve boynu bükük durmamız sessiz kalmamız, onların yüzüne hakkı haykıramamamız, günahlardan vazgeçemememiz hep bu zarardandır....
gece abid (ibadet eden olmayan) gündüz mücahid olamaz denmiştir. gece mana havuzunu aküsünü dolduramayan gündüz nerden neyi yiyecek.. iman kalesini gece sağlamca kurmayn gündüz esen sınav, küfür fıskı fücur fırtınalarından nasıl nerede koruyacak kendisini..
Rabbim gece namazını kılabilecek bir günlük yaşam çizelgesi uygulamayı mümkün kılsn bize..çünkü kapitalizm bizim akşamlarımızı bırakın gece namazına kalkacak, sabah namazına bile kalkamayacak şekilde çizip bize dayatmıştır. her şey akşam geç saatlere kadar sürmek üzre planlı.. işler, tv programları.. neden sabah haber programları yok.. neden sabah çalışma saatleri namazdan hemen sonra hiç yatamayacak şekilde planlanmaz?...


Kayıtlı
ehlibeytin_izinde
Süper Üye
*

Puan: 48
Çevrimiçi Çevrimiçi

Mesaj Sayısı: 1,024

Açtığı Konular:26
51 Mesajına Toplam
54 Kere Teşekkür Edildi

16 Mesajına Toplam
16 Kere Karma Verildi

« Yanıtla #24 : 23 Eylül 2010, 17:52:03 »

Günün Ayeti: ALLAH a kulluk edin, O ndan korkun ve bana itaat edin.(Nuh-3)
Günün Hadisi: İmam Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: İlim öğrenin; zira ilim öğrenmek iyiliktir. İlim taleb etmek ise ibadettir. (Bihar'ul-Envar, c. 78, s. 189)


Günün Ayeti: ALLAH a kulluk edin, O ndan korkun ve bana itaat edin.(Nuh-3)
Ayet Nuh a.s.'ın sözlerinden bir parça. kavmine böyle buyuruyor. ... itaat edin ki ALLAH sizlere günahlarınızın bir kısmını bağışlasın ve beli bir zamana kadar sizleri ertelesin... (Nuh 4) diye devam ediyor o Hazretin sözleri..
uzun zaman yaşamasıyla ünlü bu Peygamberimiz a.s. yukarıdaki sözleri gemi yapımından önce söylüyor. çünkü ayetlerin devamında "keşke bilselerdi" gibi yani bu nasihatları dinlemediler anlamına gelen bir açıklama var. yine devamında da zaten: Rabbim ben uyardım onlar dinlemediler şeklinde ALLAH'a münacaatı da var.
kulluk etmek: boyun eğmek onun yaşam standardına teslim olmak kendini ona göre ayarlamak demek. yani hani derler ya eşler birbirlerine benim hiç özel hayatım olmayacak mı sen beni, sana köle olayım diye mi aldın.. şeklinde.. işte buradaki anlam tam olarak kulluk etmek boyun eğmek anlamına geliyor. yani siz artık hayatınızla ilgili bir tasarruf hakkına sahip değilsiniz. ne yiyeceğinizi nasıl yaşayacağınızı bile o kulluk ettiğiniz varlık belirler. bir nefesinizi kendiniz alırsınız insanlara kulluk ettiğinizde ama diğer her şeyinizi başkası belirleyebilir. Ama kulluk ALLAH'a olduğunda kul o kadar bu kulluk şuurunu ilerletebilir ki der ki nefesimi de ALLAH için onun verdiği kadar ona kulluk edebilmek için gerekli sağlığım için alıyorum der.. onu da kulluk kapsamında o şuur ve ihlasla alabilir.
ALLAH'a kulluk edin bana itaat edin şeklindeki bir ayırım tüm peygamberlerde var diyebilecek kadar çok örneği olan bir husus Kur'an'da. ALLAH'a kulluk etmenin yani hayatının tamamını ona adamanın onun belirleyip gönderdiği inanç ve yaşam ilkelerine uymanın yolu aracı olan Resul'e itaat etmek.
burda ALLAH'a kulluk (ibadet) ile peygamberine itaat şelinde ayırım olsa da kulluk peygamberlere edilmesi emredilmiyor ama başka ayetlerde, itaatin hem ALLAH'a hem de Peygambere edilmesi gerektiği ile ilgili emirler mevcuttur. itaat daha çok emrini dinleme ve onun çizdiği sınırlardan aşmama gibi sınırlı bir fiili durumu ortaya koyarken kulluk ise bundan geniştir. varlığın her alanında ALLAH'a boyun eğmesi anlamına gelir. örneğin Peygambere itaat, ALLAH tarafından emredilmesi ile meşruluk kazanır oysa ALLAH'a kulluk için bir başkasının ne izni ne de emrine bakılır.
konuyu böyle çok kavramsal soyutluklara hapsetmek yerine daha somut konuşacak olursak.. ALLAH ne soyut ne somut bir varlıktır. O yeryüzünde şekle girip bizimle iletişime geçmez. Bunun için onunla iletişimi aracı olan elçiler vasıtasıyla kurarız. Ve ALLAH her kuluna kendine nasıl kulluk edileceğini bu elçileri vasıtasıyla göstermektedir.
ALLAH'a kulluk etmenin yolu elçiye itaat etmektir. itaatta sınır yoktur. Peygamberin şu sözlerine itaat edin ama şunlara itaat etmeyebilirsiniz diye hiç bir sınır çizilmediği gibi "ALLAH ve Resulünün haram saydığını haram saymayan", ya da "ALLAH'a ve Peygamberine itaat edin" gibi ayetlerde Resul ALLAH ile birlikte anıldığı ve ALLAH için emredilenin REsul için de emredildiğini görüyoruz. yani böylece Peygambere itaatte dünyevi dini işler gibi bir ayırım olmadığı gibi tersine her işte itaatin olduğuna dair kesin kanıtlar mevcuttur.
daha da somut konuşacak olursak yani ALLAH'ın gönderdiği bu din, sünnilerin iddia ettiği gibi bilgi merkezli bir din değildir. Evet Kur'an en temel ve birinci kaynağımızdır. Ancak Kur'an'ı alıp hadis kitaplarını da onun altında bavula koyup bir köyde tek başına yaşanacak bir din değildir İslam. Tersine bu öğretileri getiren canlı insanın her emrine itaat etmek için devamlı gözü kulağının onda olduğu bedeninin onun emirlerine ve çizdiği sınırlara daima bağlı olduğu bir hayat biçimini kesin olarak bize söyleyen bir dindir. Benim Peygamberle işim olmaz diyen bir insanın Kur'an ve hadislerle bu dini yaşaması mümkün değildir. ÇÜnkü örneğin cihad vardır ki ona katılmayanların münafıklarla bir tutulduğunu ve müslümanların arasından atıldığını görüyoruz. Onlar öylesine tevbe ediyorlar ki ancak bağışlanıyorlar yoksa kafir olarak hayatları bitecek..
Peygamber s.a.a. zamanında böyle olan bu dinin tabiatı O hazretin ölümünden sonra değişikliğe uğramış değil. Din öyle kalmış da insanlar Peygamber s.a.a.'ten sonra bu ALLAH ile kendileri arasında aracıya muhtaç olmayacak kadar tekamül etmiş gelişimiş de değil. Öyleyse bu ilişki biçimi aynen devam edecektir. Yani sadece bireysel bir yaşamdan ve vicdanlara hapsedilmiş bir inanç sisteminden ibaret olmayan bu din toplumsal boyutlarda yaşanacak bir cemaat dinidir. bunun için insanın Peygamber s.a.a gibi derleyici toplayıcı dinin ahkamını yanılmaz şekilde ileten bir otoriteye ihtiyaçları her zaman olmuştur ve olacaktır. böyle bir otorite olmadığında bu dinin insanlara hakim olması mümkün değildir. eğer ALLAH'a kulluk edilmek isteniyorsa bir masuma itaat şarttır. ALLAH bunun için her zamanda bir masum var etmiştir ve onu bu hükümle görevlendirmiştir. Zamanının bu imamını tanıyıp ona biat etmeden ölenlerse cahiliye ölümüyle ölmüş olurlar.
cahilye değerlerinden menfaatleri gereği hicret etmeyip dinin her ilkesini alıştığı yaşam tarzına uydurup bir başına ya da ayrı cemaat olarak dini yaşayabileceğini sananların, Mekke'den Medine'ye hicretin kesin emir olmasını anlamayıp Medineye hicret etmeyen ve müşriklerin arasında kalan müslümanlardan hiç bir farkları yoktur. Artık hicreti sona erdiren ayetten sonra bunların imanlarının kendilerine fayda vermeyeceği ve mekkeli müşrikler gibi onlarla da savaşılacağı açıklanmış oldu. Çünkü onlar ALLAH'a kulluğun şartı olan Peygambere (derleyici toparlayıcı ALLAH'a nasıl kulluk edileceğinin çizgilerini çizen canlı ve yanılmaz bir insana) itaat etmediler. Çünkü onla bulundukları toplumun cahilye değer yargılarından hicret etmediler. Tağuta kulluklarına devam ettiler böylece aslında şirkten çıkamadılar çünkü şirkte de zaten ALLAH inkar edilmiyor ama ona denkler tutuluyor...
***************
Günün Hadisi: İmam Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: İlim öğrenin; zira ilim öğrenmek iyiliktir. İlim taleb etmek ise ibadettir. (Bihar'ul-Envar, c. 78, s. 189)
ilim ile öğrenmek kelimeleri aynı anlama gelen birbirinden türemiş kelimeler. hepsi de bilmek anlamına geliyor. bilmeyi bilin gibi de tercüme edilebilir hadisin bu kısmı. yani haddinizi bilin yani ilmin önemini bilin. çünkü bunu bilmek haddini bilmek iyiliktir. yani hem kendine hem de diğer varlıklar için ilim bir iyliktir. ki dünyada insan türü tüm varlıklara ilmiyle üstünlük kurmaktadır. ALLAH'a ilmiyle ibadette bulunmaktadır.
ilim sahibi olmak ibadettir. çünkü ilim insanda davranış değişikliğine neden olur. günümüz psikolog ve pedegogları öğrenmeyi insanda meydana gelen istendik (önceden planlanmış) davranış değişiklikleridir diye tanımlamaktadırlar. Böylece nerde bilgi ve öğrenme varsa orada davranış değişikliği vardır. bunun tersi nerede davranış değişikliği yoksa orada da öğrenme yoktur ilim yoktur..
çünkü bilginin bizzat kendisinin cazibesi ve kendini uygulamaya sevketmesi gerçeği vardır. bir insanın normal şartlarda bir doğruyu öğrenmesi le onu uygulamaması mümkün değildir. Eğer doğruyu öğrendiği halde uygulamıyorsa aslında orada tam bir öğrenme vardır diyemeyiz. o bilginin bağlantılarında mutlaka bir bilgi eksikliği bir gizleme vardır. Örneğin namaz kılmayanan cehennemde yanacağını öğrenen biri kesinlikle namazsız duramaz. duruyorsa bu bilgisinde eksiklikler vardır. mesela cehennem eteşinin yakmayacağını düşünmek, ya da ALLAH'ın bağışlayacağından kesin emin olmak gibi yanlış bilgiler olabilir. kaynağı şeytan olan bu yanlış bilgiler diğer namaz kılmayanın yanacağına dair doğru bilgiyi götürmekte ve onu etksiz kılmakta onun insan kalbiyle arasına girmektedir.. ki böyle bir durumda bilgi sadece ağız dil ve zihinde kalır kalp tarafından özümsenmiş olmaz.
işte bu yüzden bir işin yolunda olmak o işi yapmak gibidir kuralınca ilim öğrenmek gerçekte ibadete bir vasıta olduğu için kendisi de bir ibadet olmuş olur..
Rabbim faydasız ilimden bizi korusun. yaşanmayan bir bilginin bizi saptıracağını ve bize yük olacağını da hiç unutturmasın...




Kayıtlı
Ali Kemal
Yeni Üye
*

Puan: 2
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 4

Açtığı Konular:0
« Yanıtla #25 : 23 Eylül 2010, 18:06:55 »

ALLAH razi olsun emeklerinizden,yorumlarinizdan dolayi
Kayıtlı
neccar
Süper Üye
*

Puan: 560
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 1,819

Açtığı Konular:404


24 Mesajına Toplam
32 Kere Teşekkür Edildi

4 Mesajına Toplam
4 Kere Karma Verildi

« Yanıtla #26 : 23 Eylül 2010, 19:25:04 »

Sayın ehlibeytin izinde , ilim ve fetva ile ilgili şu tesbiti yapmışsınız:
 
Alıntı
İlim, bilmek demektir. Varlığa ait doğru tespit ve bilgilerin sistemli şekilde beyinde depolanmasıyla oluşan bir kazanımdır ilim. Alem kelimesi buradan gelmektedir. her tür varlığı içine alır. O zaman ilim her tür varlığa dair elde edilen mahiyet ve olgular bilgisidir.
Fetva ise ALLAH adına konuşmak demektir. Fetvada hüküm söylenir dile getirilir.  Hüküm söyleyen kişi kendi hükmünü söylemez. Beşeri kanun ve yasaları söyleyen birisi için fetva verdi denmez. Bir insan fetva verdi mi o konuda ALLAH'ın hükmünü söyledi, ALLAH adına konuştu ALLAH'ın o konudaki hükmünü iletti demektir. Zaten böyle olduğu için fetva ciddi ve bağlayıcı (yani kullarca uygulanması şart olan) hüküm olur.

 
Bu tesbitten sonra ehli şianın ilim ve fetva ile ilgili detay açıklama yapmışsınız. Bunların hepsine farklı birinin düşünçesi, kişiye ve düşünçeye saygı sadetinden degerlendiririm.Sizin açınızdan anlamaya çalışırım. Ama sonradan başka şeylerde demişsiniz:
 
Alıntı
İmamlar gaybet döneminde kimlerin bize fetva verebileceğini de uzun uzun açıklamışlardır. ALLAH sevdiği kimseyi dinde fakih kılar, hepinizin cihada çıkması olası değildir, bir kısmınız geride kalmalı ve dinde derinleşmeli ki dönüşte diğerlerini uyarsınlar, şeklindeki yaklaşık anlama sahip ayetler ilim sahibi olanların dinde derinleşen fakihler olduğunu açıklamaktadır. Öyleyse fetva makamı bunlardır. Bunların dışındakiler veremez. Yine bunların hadisler gereği Ehlibeyt mektebinden olması şarttır.

Şimdi bu tesbitiniz anladık  sizin açınızdan yazılmış yazı ama hükmü nasıl degerlendirilecek. Sizcede bu yazıda açıklanması gereken, bulundugunuz alan dışında bulunan ,sizin gibi düşünmeyen insanların hukukuna ihlal yokmu? Tamam ehlişia için kendinden biri ,tabi oldukları imamların fetvalarına itibar edilmesini anlamaya çalışırım ama sonradan yazdıklarınızı anlamakta zorluk çektim.
 
Alıntı
Peki neden ehlibeyt mektebinden olmayanların fetvaları kardan çok zarar getirir? Ramazanın başında Hayrettin Karaman'a orucu bozan şeylerin neler olduğuyla ilgili sorular sordular. o da açıkladı. ve fetva vermiş oldu. şimdi çokları çıkıp diyebilir ki ne var bunda adam yıllarını bu işe vermiş ilmi de var çok şey biliyor sırf şii değil Ehlibeyt mektebinden değl diye verdiği fetva neden geçersiz olsun ya da neden zararı karından çok olsun, o zaman ehlibeyt alimleri her yere yetişebilir mi yetişsinler bakalım gibi sözler sarfedebilir hatta bunların arasında cahil şiiler bile olabilir.

Burada , bizim saygı duyduğumuz bir islam aliminin sorulan sorulara verdiği yanıtlar (ben bu cerceveden degerlendiriyorum) sizi kimin adına endişelendiriyor. Burada hitabınız , sizin gibi  inananlar arasında gecerli olmasını belirttiğiniz düşünçeler , yoksa   ehli şiadan farklı alanda duran müslümanların alanınada mı bir fikri dayatma içerisindesiniz.?
 
Bu soruma açıklık getirirmisiniz? Sonra anlamak adına sorularım olacak.
 
 
 
 
Kayıtlı

Orjinali için tıkla
ehlibeytin_izinde
Süper Üye
*

Puan: 48
Çevrimiçi Çevrimiçi

Mesaj Sayısı: 1,024

Açtığı Konular:26
51 Mesajına Toplam
54 Kere Teşekkür Edildi

16 Mesajına Toplam
16 Kere Karma Verildi

« Yanıtla #27 : 23 Eylül 2010, 19:26:16 »

ALLAH razi olsun emeklerinizden,yorumlarinizdan dolayi

ALLAH sizden de razı olsun kardeşim.. Rabbim cümlemizi Ehlibeyt a.s.'ı şefaatine layık bir yaşama ulaştırsın...
Kayıtlı
ehlibeytin_izinde
Süper Üye
*

Puan: 48
Çevrimiçi Çevrimiçi

Mesaj Sayısı: 1,024

Açtığı Konular:26
51 Mesajına Toplam
54 Kere Teşekkür Edildi

16 Mesajına Toplam
16 Kere Karma Verildi

« Yanıtla #28 : 23 Eylül 2010, 20:36:07 »

Sn Neccar kardeşim,

bu çok hoş ve yerinde alıntılarla meselenin esasını oluşturan noktayı yakalamış ve gözden kaçırmamışsınız. Bu arada avatarınızda koyduğunuz resmi daha önceden sizin kendi resminiz sanıp yaşınızın hep genç olduğunu düşündüm. Ama mesaj sonundaki avatarınızdan bu resmin diğer ihh gemilerinde şanlı direnişçiler olduğunu gördüğümde meseleyi anladım.. Çünkü o yaşta birisinin böylesi güzel sistematik soruyu sorabilmesine şaşırmıştım açıkçası..

sorunun temelinde şia ile sünni düşünce sisteminin farklılığına dayanan farklı bakış açıları var olaya.. Sünniyken biz de sizin gibi bakar bir gurubun kendi doğrularını nihayet görüp başkalarına doğru değil şeklinde bakmaları (bu mezhepler sadedinde olmasa da bizim içinde bulunduğumuz cemaat (radikal) hakim bir düşünce idi. yani biz doğrunun tek olması müslümanların bu doğru çerçevesinde bulunması gerektiğini düşünürdük.. ancak sünni öğretilere göre diğer düşüncelerin de hak olması ancak birbirine zıt öğretilerin hepsinin hak sayılması zihnimizde sorunlar oluşturuyordu. ve sonunda bu konuda vahiy yok ALLAH buna izin vermiş (haşa) der yerimize otururduk.

Ehlibeyt mektebini esas alan şia'da ise böyle değil. doğru tektir. ALLAH nahl suresi 64' ve daha bir çok ayette beyan ettiği gibi insanları ihtilafa düştükleri ayrılıklardan kurtarmak için tek doğruyu yazan Kur'an gönderilmiştir. Gönderiliş amacı dini konularda tek hüküm ve fetva olan bu din o halde nasıl insanların farklı hüküm ve ictihadlara ayrılmasında etken olur? O yüzden şiada mezheplere bölünmek, birbirine zıt doğruların hepsinin birden hak olması mümkün değildir. ALLAH bir konuda hanefilerin şafilerin birbirine zıt fetva hükümlere uymalarını murad ediyor değildir. böyle bir sistemi koymaktan münezzehtir. tersine O bunun seçtiği dinin sahiplerini birbirinden ayırarak güçlerinin dağılacağı ve kafirler karşısında zillete düşeceklerini biliyor ve bunu da: ayrılığa düşmeyin gücünüz dağılır diyerek yine kitabında belirtmiştir.

bu gün mezhepler yetmemiş cemaatlere bölünmekle de hız kesmemiş cemaat içi gurup ve fırkalarla bile yetinmeyen bu "değişik ve zıt görüşlerin hepsinin birden hak olabileceği" görüşü müslümanların küfür emperyalizmi karşısında her gün kanlarının akıtılacak zillete düçar oluşlarının en önemli nedenidir. Eğer müslümanlar bu ihtilaf içinde olmasalar küfrün her gün (af edersiniz) köpek kanından daha değersizmiş gibi, oysa bir damlasının toptan tüm kafirlerin kanlarına değişmeyeceğimiz müslüman kanlarını akıtabiliyorlarsa bunun nedeni ihtilaflar değil de nedir?

Hayrettin Karaman ve diğerleri bu ayrılığı meşrulaştıran konumdadırlar. böyle yüzler hatta binlerce alim sayılan insanlar vardır sünni dünyada. ben küçükken saf bir sünni iken bu adamların çok daha bilgili olduklarını düşünür, benim cahilken gördüğüm bu ayrılıkların nelere fatura olduğu durumunu onların da görmesine rağmen neden birleşmediklerini bir türlü aklıma sığdıramazdım.

Şimdi bu şekilde sünni toplumlara yön veren bilgili insanlar en doğru fetvaları bile verseler bu sadece bu parçalanmışlığı meşrulaştırmak ve devamlı kılmaktan başka bir işlev görmeyecektir. Tağuti bir hükumette sünni fetvalar vermek imamet inancını iptal edece ve ona muhtaçlık durumunu ortadan kaldıracağı için asla hastalıkların iyileşmesine katkısı olmayacaktır. Bu çark içerisinde insanlardan uyanış ve şuur beklemek hiç bir işe yaramayacaktır. Çünkü zirvedekiler tek inançta birleşemiyorsa halk hiç birleşmez ya da birleşmeleri bir fiili faydaya dönüşemez..

İşte şia bu yüzden tek doğru ilkesini gerekli görür. tek peygamber olduğu gibi insanların tamamını da yöneten tek lider anlayışı vardır şiada. Bu da zamanın İmamıdır. Sözde tek peygambere inanmasına rağmen, farklı yaşantılara peygamber örneklikleri inanç ve yaşam ilkelerini belirleyen toplumlar gerçekte birleştirici bir peygambere iman etmiş olmazlar. Bu gün sünni dünyada radikallerin peygamberleri cihadcı ve savaşçı iken sufilerin peygamberleri  (bu tabirimi hoş görün sadece durumu izah için kullanmak zorunda kalıyorum) züht ve takva ile yaşamış, buna karşın ilahiyatçıların fıkıhçı ve hadisçilerin peygamberi ise ilimle meşgul olmuştur. bu şekilde Peygamberin farklı yönlerini örnek alan fırkalar ortak bir yaşam ve hedef alanında birleşememektedirler.

şia bunu bildiği için insanları birleştirebilecek yegane inanç esası olan İmamete vurgu yapmaktadır. İmamet inancı şianın uyduruk bir inancı değildir. Sünniler doğuşlarından itibaren inanç esaslarında bunu görmediklerinden okumadıklarından bu inancı Kur'an dışı sayabilirler bidat ya da ayrıntı görebilirler. Ama bu (bir an için tüm kalıplardan sıyrılarak düşünün şayet imamet haksa /ki hak) imamete inanmadıklarında onları kurtaracak bir mazeret değildir. Bu durumda onların hali nice olacaktır. Gözünü kapamakla güneş mi kaybolur. Güneş yine vardır. insanların bu gün fetva alanında farklılıklar olabileceğini yanlış fetvalara uyduklarında zarar görmeyeceklerini inanmaları, onları bu gün fiili dünyada hakikat ahirette ise hesap karşısında geçerli mazeret sahibi kılacak değildir.. hakikat hakikattir ve bir gün kendini görmeyenleri hiç hesaba almadıkları konularda sorgulayacaktır...
Kayıtlı
ehlibeytin_izinde
Süper Üye
*

Puan: 48
Çevrimiçi Çevrimiçi

Mesaj Sayısı: 1,024

Açtığı Konular:26
51 Mesajına Toplam
54 Kere Teşekkür Edildi

16 Mesajına Toplam
16 Kere Karma Verildi

« Yanıtla #29 : 09 Ekim 2010, 14:46:07 »


Günün Ayeti: Gerçekten bundan 'içi titreyerek korkacak kimse için elbette bir ibret (ders) vardır. (Naziat-26)

Günün Hadisi: Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: Kur'an ALLAH'ın okuludur, ALLAH'ın okulundan gücünüz yettiğince ilim öğrenin. (Bihar'ul-Envar, c. 92, s. 19)

                                       
                     
                     
Günün Ayeti: Gerçekten bundan 'içi titreyerek korkacak kimse için elbette bir ibret (ders) vardır. (Naziat-26)

ayetteki bundan kelimesi yerine bunda kelimesi olacaktır. Ve bu diye kastedilen ise öceki ayetlerden anladığımıza göre, Ben sizin en büyük Rabbinizim diyen Firavnun denizdeki feci ölümüdür..
işte bunda ibret olmayacak da neyde biret olacak.. ancak tabi ki tüm şeyler kalplere bağlıdır. her türlü korku haşyet kalple ilgilidir. çünkü bu dış dünyada korkunç bir şey yoktur. dış dünya varlıklar ve olaylar vardır ve bu olayların hiç birisi korkunç değildir.
korku görecelidir. ancak buna geçmeden önce ayette geçen korku takva sakınmak anlamında sınırları çiğnemekten korkmak sakınmak anlamında bir korku değil insanın ürperti duyacağı bir ruh hali olan korkudur.
ki insanlar bazen hayvanlaşırlar. ne yaptıklarını bilmezler.. söz onlara ulaşmaz.. nasihat edeni duymazlar bile o an. çünkü insanlıktan çıkmış hayvan gibi olmuşlardır. onları bu durumda sözle uyarmak imkansızdır çünkü duymazlar.. ciddiye almazlar şaka yalan her zamanki alışılmış ve bıktıkları kendilerine peşin olark dünyada kar getirmeyen nasihat sanarlar.. işte bu durumlarda onları sarsmak gerekir. tıpkı çobanın dediği kelimelerden anlamayan koyun sürüsüne çobanın bağırıp da sesinin tonundaki kızgınlıkla onlara yön vermesi gibi..
işte Firavn gibi insanı dehşete düşüren bu olayın bile uyaramayacağı insanlar vardır. Çünkü uyarının oluşup yaratılacağı ve korkuya dönüşeceği yer kalptir. kalp ölmüşse korku nerede oluşacak?
dış dünyada hisler yoktur iyi kötü korkulacak cesaret alınacak olaylar yoktur dedik. bu yüzden tüm bu olaylar insandan insana değişen görecelilik arzeder. örneğin babanın ölümü oğlu için korku verici iken, onun hasmı olan ve kendisini öldürmekten çekindiği düşmanı içinse bir rahatlama vesilesidir.
Firavn zalim zorba idi. ALLAH'ın kalbine iman yazdıkları hariç herkes ondan dehşete düşerdi gücünden ordularından saltanatından.. bu yüzden o ben sizin en büyük rabbinizim derdi. rabbinizim de değil.. Ama o rezil şekilde Musa'nın a.s. Rabbine inanıyorum dediği zamanda can verdi.. son andaki pişmanlığı tevbe kapısı kapandığı için fayda etmedi.. rezil şekilde öldü.. ALLAH o yüzden iman ve tevbeyi erteleyenleri bunun korkunç cesediyle korkutmakta kalplerini ürperterek onları sarsmaktadır..
tabi bundan da korkcaklar yine ALLAH'a kul olanlardır. ataistler ya da bu olaya inanmayanlar hiç de korkmaz. o hadle burada ALLAH neden kendisine kulluk edenleri korkutmak istiyor bu örnekle?..
işte sır burda saklı.. çünkü her ne kadr Firavn siyaset ve dış dünyada zulum egemenliğini kurmuşsa tanrılık taslamışsa insan da ALLAH'a kul bile olsa kendi dünyasında firavunlaşabilmektedir. zamn zaman böyle sarsmak lazım ki onu o haddini ve sınırlarını bilsin.. kimseyi küçümsemesin kendine tapacak kullar olarak görmesin kimseyi. kulları israiloğullarını köle gören firavun gibi köleler sanmasın..

"Günün Hadisi: Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: Kur'an ALLAH'ın okuludur, ALLAH'ın okulundan gücünüz yettiğince ilim öğrenin. (Bihar'ul-Envar, c. 92, s. 19)

ne kadar güzel bir benzetme ne kadar veciz bir anlatım. ne kadar ölmez bir nasihat..
Kur'an ALLAH'ın okuludur. ve onda ilimler vardır. her insanın gücü değişiktir. ve ondan öğreneceği ilimler de değişecektir. her insanın gücünün azamisini kullanması gerekir Kur'andaki ilimleri öğrenmek için..
insan evde de ilim öğrenebilir. kitabı açar okur.. Ama Peygamber s.a.a burada Kur'an'ı evin kütüphanesine benzetmiyor. Okula benzetiyor çünkü okulda ilim ile ilmi alan arasında bir vasıta daha vardır: Öğretmen...
işte sır bırada.. Kur'an'ın kaynağı ALLAH'tır. ALLAH kelamıdır. İlmin kaynağı da öyle.. insana bilmediğini de O öğretir. öyleyse okulda nasıl insanın kendisi öğrenirken öğretmen yönlendirirse öğrenciyi aşamaları gösterirse. burada da yol gösterici olmalıdır. bunlar da imamlar a.s. alimler akıl ve diğer bilimlerdir..
Her insanın Kur'an'dan öğrenebileceği ilimler vardır.. insan türü her şeyi biriktirdiği gibi ilmi de biriktirir ve kuşaktan kuşağa aktarır. okullar bu kültürü en iyi şekilde aktaran yerlerdir. ve sistemli olarak yeni nesillere hayatı öğretir. İşte Kur'an  da her insana hayatı öğretmek üzere Peygamber s.a.a. tarafından ilim kaynağı olarak gösterilmektedir..
öyleyse toplum olarak Kur'an'a yönelmeliyiz. önceden tr futbol takımı dış ülkelerle maçlarda hiç bir varlık gösteremezdi. çünkü toplum olarak futbola yönelmemiştik. ama daha sonra küçük çocuklar için bile futbol bir oyun oldu sokaklar oyun sahası, evde yeni yürüyen çocuk için limon bile top olup da toplum olarak topa düşünce insanlar bu yönde eğitildiler ve büyüdüklerinde iyi futbol oynadılar.. şimdi dünyada futbol alanında varlıkları görülüyor.. (sanki görülüp de ne oluyorsa..yani dünyamıza ahiretimize dinimize ne fayda getiriyorsa..o da başka bir konu.. ) Ancak toplum olarak yönelinip değer verilen bir konu nasıl başarı getiriyor sonuçlanıyorsa Kur'andan ilim almak da böyledir. okullarda Kur'an dersi olmalı herkesin günlük Kur'an okuma programı olmalı esnaf çarşıda işçi iş yerinde günlük okudğu ayetleri mütalaa etmeli insanların sohbetlerinde ayetlerden öğrendikleri ilimler yerini almalıdır. Böyle olduğunda kültür oluşacak ve Kur'an okullar gibi işlev görecektir.. İnşaALLAH..
Kayıtlı
ehlibeytin_izinde
Süper Üye
*

Puan: 48
Çevrimiçi Çevrimiçi

Mesaj Sayısı: 1,024

Açtığı Konular:26
51 Mesajına Toplam
54 Kere Teşekkür Edildi

16 Mesajına Toplam
16 Kere Karma Verildi

« Yanıtla #30 : 12 Ekim 2010, 15:36:36 »

Günün Ayeti: Hiç şüphesiz ALLAH, mü'minlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar ALLAH yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler; (bu,) Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da O'nun üzerine gerçek olan bir vaaddir. ALLAH'tan daha çok ahdine vefa gösterecek olan kimdir? Şu halde yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz. İşte 'büyük kurtuluş ve mutluluk' budur. (tevbe-111)

Günün Hadisi: Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: Kavminden (yakınlarından) salih bir insandan utandığın gibi ALLAH'tan utan. (Müstedrek'ül Vesail, c.8, s.466, 10027.hadis)


Günün Ayeti: Hiç şüphesiz ALLAH, mü'minlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar ALLAH yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler; (bu,) Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da O'nun üzerine gerçek olan bir vaaddir. ALLAH'tan daha çok ahdine vefa gösterecek olan kimdir? Şu halde yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz. İşte 'büyük kurtuluş ve mutluluk' budur. (tevbe-111)
Euzu billahi mineş şeydanir racim bismillahirrahmanirrahim
Hamd Alemlerin Rabbi ALLAH'a salat u selam onun kutlu Habibine ve Ehlibeytine lanet onların kıyamete kadar düşmanlarına olsun..
bir süredir hadisler sitede tekrar olduğundan idi sanırım bu bölümde hadis göremiyordum.. Ve bu yüzden ayet ve hadisleri günlük bir tane olacak şekilde yorumlayamıyordum.. ALLAH'ın yardımı ve feyziyle umarız buna devam eder muvaffak oluruz. Onun verdiği ilmin ve aklın sorumluluğunu böylece ödemiş oluruz.
Bu ayet muhteşem şekilde gençlik yıllarımızı süsleyen ve bize müthiş ideal kazandıran, tabiri caizse bizi tam anlamıyla devrimci yapan ayetlerden biri idi. Sadece ALLAH için yaşamayı sadece O'ndan korkmayı ve sadece O'nun uğruna ölmeyi vücudun en ücra hücrelerine kadar ileten bir bilin. Onları da coşturan bir bilin..
Zalimlerin sultası ve saldığı sahte korkulara asla kul olmayan bir özgürlük kazandırır bu ayet kendisini doğru okuyanlara.. Çünkü artık ALLAH bu ayetteki pazarlık, alışveriş gereği insanın korkusuna gerek kalmayacak şekilde antlaşma yapmıştır kuluyla. Canını almak. Can gittikten sonra ne kalır ki? Canını insan severek verdikten sonra onu göze aldıktan sonra korku mu kalır..
Siyaset bilimciler kaybedecek bir şeyi olmayan insan kadar tehlikeli hiç bir bomba var edilmemiştir demişlerdir. Ve tarihte hiç bir bilimsel icad insanın bizzat içindeki ölümü öldürmesi kadar etki yaratmamış tehlike oluşturmamıştır karşıdakiler için..
Zalimlerin en büyük silahları her dönemde dünya sevgisi olmuştur. Bu yolla nice cesaret dağının zirvesindeki erlere bile boyun eğdiren tarihin egemen güçleri ancak böyle bir antlaşmada sarsılmışlar inancı uğruna şehadete gülerek koşan insanlara karşı önlerine çekecek set malzemesi icad edememişlerdir..
Bunun tersi ise zillettir. Topunuz tüfeğiniz çok olmuş paranız siyasetiniz güçlü olmuş beş para etmez. Nitekim Peygamberimiz sünni kitaplarda rastladığım bir hadiste müslümanlara hitaben şöyle buyurur (hafızamdan yaklaşık anlam)
öyle bir dönem gelecek ki sayınız çok olduğu halde olayları belirlemede hiç bir etkiniz olmayacak. Sanki selin önündeki çer çöp gibi akıntıya kapılıp gideceksiniz..
Sahabe bunun nedeni nedir diye sorunca Peygamber s.a.a.: bunun nedeni vehndir.
Vehn nedir Ey ALLAH'ın Resulü. Peygamberimiz:
Dünya malını sevmek suretiyle dünyaya bağlılık ölümden korkmak sebebiyle ölümden nefret etmek..
işte bu iki tutsaklık halkasını geçirdiler mi boynunuza verdikleri eğitim ve izlettikleri holivood filimleriyle artık azrail sizi uyarana kadar tağutların kulu kölesi olursunuz..
Ancak mü'minler öyle midir? ALLAH onlarla kesin bir antlaşma yapmıştır. Verdiği canı alma karşılığında cennet.. hiç bir anltaşmada sözünde ALLAH kadar duran olmuş mudur. O halde insan yapısında kazanmaya karşı var olan sevinç ve mutluluk burda olmayacak da insan böyle bir antlaşmadan dolayı iyi bir kar elde ettiğini düşünüp gururlanmayacak da nerde gururlanıp sevinecek!..
Cenneti vermek ALLAH'a bir borç olduğunda, kula da canını vermek bir borçtur. Kul artık canı üzerine hak sahibi değildir. ALLAH ister alır ister ona bağışlar. Nitekim Ali a.s. kaç kez canını ALLAH'a böyle bir antlaşma karşılığı satmışsa da ALLAH onun canını emirlik dönemine kadar o ağır sorumluluğa kadar almamıştır. O büyük insana yük üzerine yük yüklemiş ve onun gerçek seviyesinin ne kadar yüce olduğu ortaya konana kadar onu gam ve kederle imtihan etmiştir. Ali a.s.'ın hicrette Peygamber s.a.a. yatağına yatmasıyla başlayan bu sınavlar silsilesi, artık onun: And olsun ki Kabenin Rabbine; Kurtuldum! deyişiyle kemal bulmuştur. Ve o daha önce   "İnsanların öylesi de var ki ALLAH rızasına nail olmak için âdeta kendisini satar, ALLAH rızasını alır. ALLAH kullarını pek esirger." Bakara 207 ayetiyle bağışanan can artık: "gir cennetime" hükmüyle itminan bulmuştur.
Ne mutlu O Hazretin taraftarlarına..

"Günün Hadisi: Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: Kavminden (yakınlarından) salih bir insandan utandığın gibi ALLAH'tan utan. (Müstedrek'ül Vesail, c.8, s.466, 10027.hadis)"
insan yapısı itibariyle somut dünyevi şartlanmışlık içinde yaşayan bir varlık. Her ne kadar gayba iman eden mü'minlerin imanları güçlü olduğunda her şeyin üstünde bir şuur bakış açısı ve fedakarlık kazanıyorlarsa da bu çok az sayıda ALLAH erleri ve masumlar için geçerlidir. bunun ötesinde bizim gibi sıradan insanlar ise davranışlarını gördükleri ve beş duyularıyla algıladıkları somut varlıklara endeksli planlamaktadırlar.
bu yüzden belki de ALLAH sebepler dünyasını insana göstermekte ve böyle bir hayatı yaşatmaktadır. Bir çok işi artık kavranamaz mahiyeti ile kendisi yapma yerine meleklere yaptırmaktadır.
insan yakınlarından çok çekinir. Özellikle insanın içinde iyi olma iç güdüsü vardır. Bu iç güdü yakınlarına karşı özellikle saygı duyduğu insanlara karşı çok dah güçlü ve yaptırım gücüne sahiptir. yabancıya karşı insanlar çoğu zaman vurdumduymaz olur seçtikleri dünya görüşlerine zıt şekilde davranışlar sergileyebilirler. Ama yakınlarına karşı asla.. Hele hele yakınlarından takdir beklediği, onun olumlu şahitlikte bulunmasını istediği iyi insanlardan çekindiği kadar hiç kimseden çekinmez desek yeridir. İşte hadisiş şerifte bu hassas nokta ele alınmakta..
ALLAH korkusunun ve ondan çekinmenin insanın şehadet alemindeki korku ve endişlerinden bir anda gayb alemine geçmesi zor olabilir. İşte bu noktada ara merdiven olarak bunun nasıl olması açıklanıyor burada: yabancı değil her gün yüzüne baktığın yakınlarından salih bir insan.. öyle ki günah işlesen seni bir eleştirisi sana bin oktan daha şiddetli olumsuz etki etsin. Sanki sen benden daha mi iyisin diyeceğin bir insan olmasın.. Gerçekten de bu haklı diyeceğin ve böylece eleştirisi hatta kınaması tüm maddi cezalardan daha ağır şekilde ruhunda iz bırakacak biri olsun. Zaten seni kınamasından korktuğun vicdanına işleyecek şeklde sözlerini sana batıracak canının ta ortasına işleyecek etkilere sahip bir salihlikte ve her an seni bulup sana hesap sorabilecek yakınlıkta olmalı bu kişi..
İşte böyle olduğunda düşün ki ALLAH bu kişiden daha yakın sana hem de şah damarından bile.. seni her an göreceğini düşündüğün yakınından daha yakın ve salihlikten daha salih.. vicdanını içini dışını geçmişini geleceğini zaafını unuttuğunu her şeyini en iyi bilen biri... olma anlamında o kişiden daha üstün..
işte böyle kork ve çekin ALLAH'tan..
hiç hesabı gelmeyecek hiç görmeyecek ve hiç kınamayacakmış gibi gayb ve uzak bir ALLAH inancıyla değil..
Kayıtlı
ehlibeytin_izinde
Süper Üye
*

Puan: 48
Çevrimiçi Çevrimiçi

Mesaj Sayısı: 1,024

Açtığı Konular:26
51 Mesajına Toplam
54 Kere Teşekkür Edildi

16 Mesajına Toplam
16 Kere Karma Verildi

« Yanıtla #31 : 13 Ekim 2010, 16:12:55 »

Günün Ayeti: Yine de ALLAH'a tevbe edip bağışlanma istemeyecekler mi? Oysa ALLAH bağışlayandır, esirgeyendir. (Maide-74)
Günün Hadisi: Emir'el Müminin Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: Gözlerini önüne dikmek (kapamak) şehvetlerden/günahlardan en güzel koruyucudur. (Gurer'ul Hikem/321)


Günün Ayeti:Yine de ALLAH'a tevbe edip bağışlanma istemeyecekler mi? Oysa ALLAH bağışlayandır, esirgeyendir. (Maide-74)ayetin daha doğru anlamı şu şekilde: Niçin ALLAH'a dönüp tevbe etmez ve O'ndan bağışalanma dilemezler?! Oysa ALLAH, çok bağışlayandır ve sürekli merhamet edendir.(M. Turabi Meali)
Önceki ayetlerde hristiyanlardan şirke giren ve üçlü ALLAH inancına sahip olanlardan söz ediyor ve onlardan neden tevbe etmedikleri soruluyor..
ALLAH elbette her şeyin nedenini en iyi bilendir. Onların neden dönmediklerini de bilendir. Burda bir nevi dolaylı anlatım vardır. Yani tevbe edin bakın delilleriniz çürük kendinizi şirke batmış kurtuluşu olmayan insanlar gibi görmeyin bağışlanacağınızın garantisi var. ve bu hemen de şart değil. İleride de tevbe edip dönebilirsiniz size kredi
hem de sizin inançlarınızdan daha fazla bağışlayıcı bir ALLAH var.. neden dönmüyorsunuz?
Ancak burda günah psikolojisinden ve insanları şeytanın bu psikolojiyle nasıl aslı olmayan boş bir kuruntu ile ebedi esir olarak aldığından söz ediliyor. Yani hristiyanlar da diğer günahkarlar gibi aslında delilleri görüyorlar vicdanlarında bu doğrular var. Ama vicdanlarının: "doğruya teslim olup tevbe etmelisin" sözlerine karşın bastırmak için bağışlanmayız biz böyle doğmuşuz böyle gideriz artık bizim halimiz bu başka yolumuz yok.."
Halbu ki ayette bu durum onlara yalan söyledikleri ile açıklanıyor. Bu sahte günah maskesi düşürülüyor. İşte ALLAH bağışlayacak hadi tevbe edin. Yok etmiyorsunuz ve etmeyeceksiniz de.. çünkü sizin hedefiniz tevbe ya da gerçek düşünceniz ALLAH'ın bağışlamayacağı şeklinde değil. Siz içinde bulunduğunuz bozuk inancınızı gerçekte çıkarlarınız ve nefsinize hoş geldiği için günahlarınıza devam edebilmek için sürdürüyorsunuz.. Bunu da tevbe kapısı kapanmış gibi göstererek hakikatin üstünü örtüyorsunuz.. O kadar koyu küfür ki bu haliniz, ALLAH'ın sürekli garantisi ve tevbe kapsınını zamansız olarak açık tuttuğuna dair güvencesi bile sizi bu koyu günah işleme arzunuz ve bu pis yaşantıdan çekip alamıyor.
Artık siz suçu kendiizde bulun. Bağışlanma dilemeyen nefsinizden. aşağılık olduğu halde kibirli baş eğmez halinizden.. Öyle ki sahibiniz ve bağışlayacak olanınız bulunduğu halde ALLAH'a boyun eğmiyorsunuz. Aklınız çıkıyor bu kadar mı günaha batılır.. bu kadar mı nefse tapılır.. Sizin taptığınız üçlü tanrı anlayışı bile değil düpedüz nefsiniz çıkarlarınız ve kötü yaşantınız..
Ayrıca dikkatlerden kaçmayacak bir başka ifade ise ayette üçüncü tekil şahıs kullanılması ve sanki Peygamberler ve doğru inanç sahiplerine diyor ALLAH: "onlar şöyle şöyle ..." diye.. Yani onlar görmek istemezlerse ALLAH'ı ALLAH onlar neden görsün muhatap alsın ki... Sanki ALLAH mı onlara muhtaç...
Ve müslümanlara yönelik bir başka ibret mesajı.. işte siz de günahlara saplanırsanız böyle batıl kendinizin bile inanmadığı ama tüm bu açık batıllığına rağmen bir türlü vazgeçemeyeceğiniz inançlarınız olacaktır. Günahlara karşı hırslı olmayın. Günahlar sürekli hale geldiğinde, nefsinize ve çevrenize sürekli zulme dönüştüğünde işte artık ALLAH'ın sizi bağışlayacağına dair garantisi bile sizi ayıltamaz... kendinize dikkat edin..

Günün Hadisi Emir'el Müminin Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: Gözlerini önüne dikmek (kapamak) şehvetlerden/günahlardan en güzel koruyucudur. (Gurer'ul Hikem/321)
Hadis günümüzde ne büyük anlamlara geliyor ve ne büyük fayda yollarını açıklıyor bizlere..
bir çok günah gözden girer insanın beynine. Şeytan gözlerin giriş kapısının ardına pusu kurmuş dış dünyadaki görüntüleri vesveseleriyle filitreleyip necis şekilde beyine iletmektedir adeta.. Gördüğü necis görütüler olduğu halde gerçekte; kişiye nefis görüntüler olarak ilham etmede öyle algılatmaktadır.. ALLAH'ın hakiki inanmış kulları hariç... Rabbin basiret verdiği kulları hariç...
günümüzde cahiye sistemlerinin hakim olduğu toplumlarda müslümanlar azınlıkta gibidir. Güçleri kesinlikle bir şeylere yetmez ve inançlarını yaşayabilmek için büyük çaba sarfetmeleri gerekir. Ve günahların çoğu göz yoluyla insan gündemine düşer..
sadece dışarıda değil evinde bile rahat değildir müslüman dışarıda aldığı zehirler yetmiyormuş gibi evinde de tv yoluyla bu günahlar vakit sınırı tanımaksızın kişiye özel yaşam alanı vermeksizin tüm zaman ve mekanlarda zehir gibi atıkıtlmaya devam edilir..
işte bu ortamda göz kapamak gerekir. ALLAH dert vermiş dermanını da vermiş, göz vermiş göz kapağı da vermiş. Vücut bazen göz kapağını refleks olarak size sormadan bile kapatır mesela göze yönelmiş bir tehlike batacak bir şeye karşı... yine her bi kaç saniye içinde göz kapakları gözü örter.. İnsana hiç sormadan. Sanki her an insana hatırlatır ki bir gün bu gözler kapanacak, bu yaşam hiç sona erdirilecek sana bile sorulmadan.. ondan önce tedbirini al kendini düzelt diye..
öyleyse hadiste anlatılmak istenen göz kapatmak sadece dışarıda haram fuhuş görüntüsüne karşı olmaz.. Evden tv yi atmak, gazeteni doğru seçmek iş yerini ona göre ayarlamak..
müslümanlar bu gün öylesine günahlara alışmışlar ve onları kanıksamışlar ki bir abimizle kasaba gittik et almaya. neyse aldık çıktık, benim et alma konusunda çok ince kural ve endişelerim sebebiyle hiç bir yere güvenemediğimi bildiğinden sordu çıkışta nasıl beğendin mi kasabı diye.. yok dedim. neden dedi.. bir çok neden var ama çok açık olanı ben diyeyim: açık bayan vardı kasada.. Eğer bir patron kesimde İslami kurallara dikkat ettiğini ve domuz eti kullanmadını söylüyor iddia ediyorsa bu dini hassasiyeti sebebiyle evine helal para girsin ve bu konuda hassas olanlara yardımcı olmak içindir. o halde neden açık bayan çalıştırıyor?
açık deyince bazıları saç açıklığını anlamıyor bile. o kadar ölçüler bozulmuş ki.. zaten arkadaşım hiç dedi dikkatimi çekmemişti, doğru.. neden hiç dikkatini çekmiyor çünkü her yerde bu var. evde tv de varsa zaten bundan kurtuluşu mümkün değil.. gözlerini sadece uykuda kapamış oluyor günahlara karşı.. bu kadar saldırıya karşı hangi kalp bozulmadan sağ kalabilir..
Patron diyorduk, eğer helal kazanç getirmek istiyorsa neden açık byan koymuş kasaya o kadar kapalı bayanın iş aradığı ve her yerden kovularak işsiz kaldığı bir dönemde acaba kapalı bayan bulamadı mı??.. Bu gün türkiye o kadar bozulmuş ki bazı bayanlar bir çok iş yerinde kapalı bayanlara iş verilmediğini ifade ediyorlar.. Bu ne haldir.. burası müslüman bir ülke midir?... Peki insanların dindar ve kesime dikkat ediyor helal para kazanma peşinde dediği kasap açık bayanı nasıl çalıştırabilir.. Çalıştırırsa orda gün boyu çalıştırdığı işçileri ve dindar diye kendini tercih etmiş müşterilerini günaha sokar bu vebale girer mi girmez mi.. göz kapama emri, sadece çok aşırı hiç bir imanı kalmamış şeytani görüntüler için mi geçerlidir...
İş yerinde böyle işçi çalıştırıp İslami standarda bağlı kalmayan kişilerin çoluk çocukları aynı duruma düşmez mi.. nasıl baş edebileceklerdir bu durumda aileleriyle.. kızlarına nasıl İslami terbiye vercekler nasıl kapanmalarını söyleyebileceklerdir.. "Patronun haberi yoktur oranın müdürü mü böyle bir elemanı işe almış mıdır?" o zaman patron etlerin kontrolünü nasıl yapacaktır bunu yapabilecek midir?...
İmam Ali a.s., gözleri kapattık mı günahlardan şehvetlerden büyük oranda korunduğumuzu ifade ediyor. Gerçekten de harama baktıktan sonra artık kalbimizin onunla başa çıkması çok zordur ve günahlar daha büyüklerini ve sonrakileri tetikler.. oysa gözleri kapadık mı yolda yürürken önümüze bakarak yürüdük mü, şeytanın vesvesesi karşısında hayır o günah ben ona bakarsam ALLAH'ın rızasını Peygamberin ve İmamların şefaat ve sevgisini yitiririm zamanın imamını üzmüş olurum dedik mi ALLAH içimizde lezzetini alacağımız bir iman zevkini verecek kendimizin temiz kaldıdığımız duygusu tüm ruhumuzu sıcacık sarıverecek böylece günahtan elde edilecek geçici sahte zevkin aslında hiç de bunun kadar sahi ve mutluluk verici olmadığını keşfedeceğiz..

Rabbim gözlerimizi sağlıklı olarak dirileceğimiz şekilde emanete sahip çıkabilenlerden eylesin..
Kayıtlı
ehlibeytin_izinde
Süper Üye
*

Puan: 48
Çevrimiçi Çevrimiçi

Mesaj Sayısı: 1,024

Açtığı Konular:26
51 Mesajına Toplam
54 Kere Teşekkür Edildi

16 Mesajına Toplam
16 Kere Karma Verildi

« Yanıtla #32 : 14 Ekim 2010, 12:01:41 »

Günün Ayeti: Hiç şüphesiz, zikri (Kur'an'ı) biz indirdik biz; onun koruyucuları da gerçekten biziz. (Hicr-9)

Günün Hadisi: İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: Hastalarınızı sadaka ile tedavi edin ve bela kapılarını dua ile kendinizden uzaklaştırın. (et-Tehzib, c.4, s.112)


    Günün Ayeti: Hiç şüphesiz, zikri (Kur'an'ı) biz indirdik biz; onun koruyucuları da gerçekten biziz. (Hicr-9)
Zikr Kur'an'da Kur'an için kullanılan adlardan birisi. Veya Zikr Kur'an'da Kur'an'ı da kapsayan bozulmadan günümüze kadar gelen vahiy bilgisi kesin değişmeyen bilgi anlamında düşünüldüğünde en iyi anlamalardan birini yakalamış bulunuyoruz. sözlük anlamı ise hatırlama anma gibi anlamlara geliyor. Sözcük olarak bu kelime hatırlamak anmak dünür düşmek, zikretmek şükretmek tenkit etmek, kusurunu söylemek, bildirmek gibi anlamlara geliyor. (arapça türkçe kamus B. Topaloğlu, H. Karaman)
hatırlamak ve anmak anlamında kullanılıyor bu kelime.. Ancak su kelime her ne kadar Ehlibeyt ve sünni kaynaklarda Kur'an anlamına geldiğini görsek de, bu anlamla sınırlandırmak şart olmasa gerek. Eğer sadece Kur'an anlamına gelseydi bu ve diğer ayetlerde Kur'an kelimesinin bizzat kendisi kullanılırdı..
Bu zikri biz indirdik derken sadece Kur'an kastedilmiş olamaz. Çünkü Peygamberimiz hadislerinde: "bana Kur'an ve benzeri başka rivayetlerde bir o kadarı daha ya da daha fazlası verildi (indirildi) ayetlerde ise biz sana Kur'an'ı ve hikmeti indirdik buyrulmakta. Dolayısıyla İslam aleminde çok az ve zikre değmeyecek bir gurubun dışında neredeyse ümmetin tamamı Peygamberimiz s.a.a.'e Kur'an'ın dışında da vahiy indirildiğinde hem fikirdirler.
Öyleyse Kur'an'da Kur'an kelimesi kullanılıyorken, bu ayette zikr kelimesi kullanılmasının Peygamberimize Kur'an'ın dışında da indirilen bilgileri kastetmesi anlamı önemli bir noktadır. Eğer ALLAH Kur'an dışında da vahiy indirdiyse bunları sadece Peygamberimiz s.a.a. zamanı için indirmiş olması gerekmez, O Hazretin vefatıyla birlikte kıyamete kadar çok daha uzun bir süre vardır bu zamanlarda bu vahiylere aynen onun döneminde olduğu gibi ihtiyaç duyulacaktır. Bu açıdan aynen Kur'an'ın korunduğu gibi zikir kapsamında indirilen tüm Kur'an dışı vahiylerin de korunması gereklidir.
Dinin mahiyeti hükümleri ve uygulamaları açısından da olaya bakacak olsak aynı sonuca çıkmaktayız. Çünkü Kur'an dinin tüm hüküm ve ugulamlarını hatta inançlarını açıklamak ve anlamak için gerekli tüm bilgileri anlatıyor değildir. Daha doğrusu her ferdin anlayabileceği şekilde bunları açıklamış değildir. Ama Peygamberimiz s.a.a. ve Ehlibeyt imamlarının hadislerine baktığımızda dinin tam mükemmel şekilde açılandığını ve bunların bir beşerin keşfinin mümkün olmadığı bilgi türlerinden olduğunu görmekteyiz.
Öyleyse ayetin tam doğru anlamının Kur'an'ı ve onun anlaşılması, dinin yaşanması için gerekli olan tüm bilgilerden oluşan ve hepsine zikir verilen bu bilgileri indiren biziz. Ve onları koruyacak olan yine biziziz.
Çok ilginç bir şekilde ayette benim demiyor ALLAH. Biziz diyor.
Bu vahyin iniş ve ifade biçimiyle ilgli açıklamayı gerekli kılmakta. ALLAH vahiy bilgilerini Levhi Mahfuzda yaratmıştır. Cebrail vakti zamanı geldiğinde onlardan ALLAH'ın dilediği kadarını dilediği elçisine iletmektedir. Ancak iletirken anlamları kendi söz kalıplarına koymaktadır. Yani anlamı ALLAH'a kelimeleri Cebraile ait vahiy şeklinde ulaşmaktadır ALLAH'ın elçilerine bu vahiyler. Örneğin ihlas suresine bakalım: De ki O ALLAH birdir.... Bu sözler ALLAH'ın sözleri olsaydı kelimelerin: "De ki Ben ALLAH birim" şeklinde olması gerekirdi. Kur'an'ın ekseriyetiinin bu şekilde cerail sözü olduğunu görmekteyiz. Bu hakikat Kur'an'da şu ayetle ifade edilmiştir:
69 / HÂKKA - 40
إِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ
38-40 Görebildiklerinize ve göremediklerinize yemin ederim ki, o (Kur’an), hiç şüphesiz çok şerefli bir elçinin (ALLAH’tan alıp tebliğ ettiği) sözüdür.
Burda elçiyle kastedilen Cebrail olduğu çok açıktır... Ancak bazı ayetler de vardır ki bunlar direkt olarak ALLAH'ın elçilerinin kalbine indirdiği aracı elçi kullanmadığı vahiylerdir. Örneğin insanları ve cinleri ancak bana kulluk etmeleri için yarattım ayetinde olduğu gibi..
şimdi demek ki indirme işi tek başına ALLAH'ın direkt olarak yaptığı bir eylem değildir vahyin sadece ALLAH'ın seçtiği elçilere değil tüm insanlığa ulaşması birden çok fail/özne tarafından gerçekleştirilen bir iştir. Biz indirdik deyişinin anlamı budur. Ve onu koruyacak olan da biziz bölümü ise yine çoğuldur.
Kur'an ve Kur'an dışı vahiyler korunmaktadır. İnsanlığın her tür tahribatından temizlenmekte sürekli yenilenmekte gerçek vahyin insanlara ulaşması sağlanmaktadır.
Koruma eylemi sadece ALLAH'ın yaptığı bir eylem değildir. Burada kastımız ALLAH'ın gücü değil ve mutlak olarak bu işi başkalarından yardım alarak gerçekleştirdiği de değildir. ALLAH elbette sınırsız güce sahip en yüce Varlık olarak hiç bir varlık olmaksızın vahyini indirir de korur da kulların kalplerine sokar da.. Ancak burada verilmek istenen çoğul kelimelerle bu anlamın ötesindeki mesajlarda saklıdır. Yoksa ALLAH birinci tekil şahıs kullanarak ben indirdim ben koruyacağım derdi iş biterdi. Biz de bu süreçte başka fail/özne aramaz ve bunlara bağlı bir sürü hikmet çıkarmazdık..
Tüm kainat işlerinde olduğu gibi vahyin korunması işinde de meleklerin pay ve görev sahibi olduklarında kuşku yoktur. Ancak zikrin mahiyeti ve kapsamı itibariyle koruma eyleminin sadece ALLAH ve Meleklerde yürütüldüğünü söyleyemeyiz. bu süreçte insan türünün de payı vardır.
Ehlibeyt mektebi sisteminde dünyada hiç bir zaman yoktur ki ALLAH'ın tertemiz vahyinin hiç şüphe bulunmayacak şekilde açıklayacak bir elçi imam olmamış olsun. Peygamberimiz s.a.a.'ten sonra 12 imam tüm zamanlarda bu görevi görecek olan merciilerdir. Ve zamanımzda da Veliyyi emr İmam Mehdi a.f. bu işlevi görmekte vahyi şaşmaz şekilde insanlığa ulaştırmakta insanlığın tüm soru ve sorunlarına yanıt vermekte ihtiyaçlarını dine göre çözüme kavuşturmakta, gerek insanların elinde olsun gerekse onların ulaşamadıkları bir boyutta olsun ilahi vahyi her türlü tahrif ve anlam kaymasından korumaktadır..
Bunun nasıl olduğu Ehlibeyt kaynaklarında doyurucu ve geniiş şekilde izah edilmiş değerli alimlerimiz şüpheye mahal kalmayacak şekilde bunları açılamışlardır. Biz bu noktayı açacak değiliz merak edenler ilgili kaynaklara netten de yayınevlerinden de ulaşabilirler..
Ancak konumuz itibariyle ilahi vahyin nasıl tahrifattan korunduğu hususunda şunu belirtmekte yarar görüyoruz. Vahiy sadece lafız olarak tahrif olmayıp mana olarak da tahrif olunduğundan ayette sözü edilen ilahi koruma da aynı şekilde hem lafzi korumayı hem de anlamsal korumayı içermektedir, içermelidir. Yoksa vahyin lafızları korunamsa ama içeriği tahrif olsa vahiy yine tahrif olunmuş olur.. Çünkü bu durumda vahyin var oluşsal amacı olan insan hayatını hidayet etme işlevi yok olur.. Temel varoluşsal işlevi yok olan vahyin lafızlarının korunması korunmuş olması içinse yeterli değildir. bu durum ilahi hikmete aykırıdır.
Vahiy gerçek anlamıyla İmamı zaman a.f. tarafından günümüzde korunmaktadır.. Rabbim onun zuhurunu acil etsin..

*************

Günün Hadisi: İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: Hastalarınızı sadaka ile tedavi edin ve bela kapılarını dua ile kendinizden uzaklaştırın. (et-Tehzib, c.4, s.112)
Sadakalar yoksullara verilir. Ve yoksulların Rabbi ALLAH onların dualarını ve ihtiyaçlarını sadaka verenler eliyle karşılar.. Yine bu nedenle hastalar da yoksulken duaları bu sadakalar karşılığında karşılık bulur. ALLAH böylece zayıflar arasında denge kurmaktadır. Sağlık ve mal yoksulluğuyla sınava aldğı insanları birbirleriyle dayanışmaya sokarak zengin ve mağrurları bu güzel atmosfere, rahmetinin tecelli ettiği sürece dahil etmemekte onların necis riya ve müstağni hallerini tedavi etmemetkedir.
Bela kapılarını da dua ile kendinizden uzaklaştırın.. Kim nerden bilebilir ki nice musibetler vardır ki bize doğru yönelenler; "dua ettim duam kabul olmadı" dediğimiz dualar sayesinde bizden uzaklaştırılmaktadırlar.
Bela sınav anlamında kullanılıyor, hadisin arapçasını görme imkanım olmadığından bunun da o anlamda olduğunu düşünerek anlıyorum. Bu durumda hayatta ALLAH'ın denemek için verdiği ağır sınav olayları kastediliyor olabilir. Rabbim bizi altından kalkamayacağımız şeylerle deneme. Bizi kafirlere oyuncak etme bize taşıyamayacağımı yükü taşıtma cinsinden dualarla bu sınavların daha kolay olmasını ve ayağımızın kaymayacağı şekilde bizden muaf tutulmasını isteyebiliriz..
Nitekim İbrahim a.s. zamanına kadardı sanırım, Ehlibeyt kanalından gelen hadislere göre o zamana kadar ALLAH tüm mü'minleri yoksul, tüm kafirleri zengin kılarmış.. Peygamber a.s. Rabbim bizi kafirlere karşı oyuncak ve alay konusu olacak sınavlarla deneme diye dua edince o zamandan sonra kafirlerden de müslümanlardan da zengin ve fakirler çıkarmış..
Biz her zaman için dayanamayacğımız yükleri bizden affetmesi için ALLAH'tan yardım dilemeliyiz. bu sayede ALLAH bizim zayıf bedenimiz ve aciz nefsimize lutfuyla muamele edecek sair zamanlarda ALLAH'tan gafil olup müstağniliğimizin gerektirdiği adaletin ağır denemeleriyle bizi karşı karşıya bırakmayacaktır umarız. İşte bela kapıları sık sık yapılacak dualarla insanın acizliğini ve haddini kavraması açısından da çok önemli ve aşamayacağı bir engeli de etmek ya da kolay kılmak anlamına gelecektir...
Kayıtlı
ehlibeytin_izinde
Süper Üye
*

Puan: 48
Çevrimiçi Çevrimiçi

Mesaj Sayısı: 1,024

Açtığı Konular:26
51 Mesajına Toplam
54 Kere Teşekkür Edildi

16 Mesajına Toplam
16 Kere Karma Verildi

« Yanıtla #33 : 15 Ekim 2010, 15:11:37 »

Günün Ayeti:  Diri olanlarla ölüler de bir değildir. Gerçekten ALLAH, dilediğine işittirir; sen ise kabirlerde olanlara işittirecek değilsin. (Fatır-22)

Günün Hadisi: İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: Dua etmekten gaflet etmeyin; zira hiçbir şey dua gibi sizi ALLAH'a yakın kılmaz. (el-Kafi, c.2, s.467)

Ayet:
Diri olmak: hisleri alıcıları açık olmak.. insan ruhunun fonksiyonu olan ruh beden ilişkisinin var olması olayı.. nitekim insanın bedeninin alıcıları kapalı olduğu rüyada da insan diridir. Ölü de bunun tam tersi. Bedenle ruhun irtibatını kestiği bu yüzden bedenin cesede dönüştüğü ruhunsa kendini sınırlayıp frekanslarını algılayabileceğimiz dünya ölçütleri içinde çözmediği sınırlamadığından dolayı yine ölü konumundadır.
Vefat kelimesi de ölü ama tam bir mevta/ölü değil. ALLAH İsa a.s. için seni vefat ettireceğim ve katıma yükselteceğim derken:

O vakit ki, ALLAH Teâlâ buyurdu: «Ya İsâ! Muhakkak seni vefat ettirecek olan Ben'im ve seni Bana yükselteceğim ve seni küfredenlerden tertemiz kılacağım ve sana tâbi olanları kıyamete kadar seni inkâr edenlerin fevkinde bulunduracağım. Sonra dönüşünüz Bana olacaktır. İşte o zaman, kendisinde ihtilâf etmiş olduğunuz şeyler hakkında Ben hükmedeceğim.» Âl-i İmran 55.
burda dünya ölçülerine göre ruhun frekanslarını dünya ölçüleri dışına taşıma bedenin fonksiyon ve kapladığı mekan bakımından yine dünya ölçüsü dışına taşımayı ifade ediyor olsa gerek...
diri olanlardan kasıt ruhun bedenle ilişkisini sürdürmesi dedik. Ruh insanda ALLAH'a ait iyi ve güzelliklerin, insanın kalıcı olmasını sağlayacak inanç ve işlerin kaynağıdır. Bedense bunları dünyanın kalıplarına göre algı alanına çıkışını gözükmesini sağlayan insanlar arası ortak standartları olan bir kaptır. Alimler ruhu bir cisme, bedeni ise ruhun kendisinde yansıdığı aynaya benzetmişlerdir. Ayna ne kadar korunmuş ve temiz tutulmuşa görüntüyü o kadar güzel yansıtır aynen yansıtır, beden de işte ne kadar olgunlaşmış ve kötülüklerden arındırılmışsa ruha ait güzellikleri o kadar güzel yansıtır hakikati yansıtır hakikat ruha etki eder alıcılar hakikate karşı açık olur.
Bedenin dış dünyaya açılan, oradan tepkileri alan beş duyu organları gibi alıcıları olduğu gibi ruhun da aynı alıcıları vardır. Ruhun da gözleri kulakları kalbi beyni vs. vardır. Bedenin bu dışarıdan kendine gelen etkileri alan organlarının eskidiği yıprandığı hatta fonksiyonunu tamamen kaybettiği gibi ruhun da bu organları etksini kaybeder. Bedenin organları sağlık maddi alem kurallarına uyulmadığında, ruhun organlarıysa İlahi yasalara uyulmadığında bozulur yıpranırlar.

Ey inananlar! Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, ALLAH ve Resûlüne uyun. Ve bilin ki, ALLAH kişi ile onun kalbi arasına girer ve siz mutlaka onun huzurunda toplanacaksınız. Enfal 24.
Ayette kastedilen hayat verecek şeyler bedeni hayatı sağlayan şeyler olmayıp ruhun hayat bulmasını sağlayacak diriltici inanç ve eylemlerdir. ve bunlara çağrı da ilahidir. yani ruhun kaynağından. Sizi diyerek tüm insanlığa olmayıp sadece inananlara yapılan çağrıdan, bu çağrıyı ancak iman üzerine kurulu sistemlerin kavrayıp alabileceğini, hayatın da mertebeleri olduğunu anlıyoruz.
insan günah işleye işleye ruhi alıcıları olan göz kulak ve kalpler işlevini yitirir. Artık o nasihatı dinlemez uslanmaz biri olur. İşte ayette kastedilen kabir bu haldir. Ruh her ne kadar güzel ve iyi fonksiyonunu yitirmese yok olmasa bozulmasa dahi, onu taşıyan onun bu işlev ve görüntüsünü ifade edece alıcıları yok olduğunda beden böylebir ruh için kabir hükmündedir. Artık hiç bir iş yapamaz hiç bir güzellik alamaz ve veremez olur. Tutsak olur o bedende.. İşte "sen bunlara duyuramazsın" denerek bunlar ölü gibi tasvir edilmektedirler.
burdaki meal de mealler(in belki de tamamı) gibi Şâe kelimesine, "erade" anlamı olan "dileme" anlamı verilmesi yüzünden ayette anlam sapmasına neden olmaktadır. Bu iki kelime de "dileme" diye tercüme edilmektedir. Oysa "irade" "dilemek" anlamına gelse de, "şae" bu anlama gelemez. Çünkü "şae" kelimesinin kökü olan "şey'" (şey'un) kelimesi her tür varlıkları kapsayan ve hepsi için kullanılan bir ad. "Şae" de "her türlü olgu" anlamı içermesi gerekirken tercih etmek istemek gibi anlama indirgenmiştir.
Ayetlerden bir araştırma yapan Prof. Abdülaziz Bayındır ve ekibi "şae" kelimesi için, yaklaşık olarak "start vermek" anlamını veriyorlar. Ki bu da "şa'e"nin hidayet ile kullanıldığı yerler için gayet uygun bir anlam. Çünkü böyle olduğunda kulun iradesi (seçimleri ve tercihleri) yok olmuyor. Eğer siz burada olduğu gibi ALLAH "dilediğine" işittirir dediğinizde, ALLAH'ın adaletini açıklamak için ek açıklamaya muhtaç oluyorsunuz, kişinin seçimini, sorumluluğuna engel olacak şekilde yok ettiği anlamı çıkabiliyor. Oysa "Şâe"ye her şeyin oluşumu için start vermek anlamı verilse, bu durumda ALLAH hidayet için start verir anlamına gelir bu tür ayetler. Yani kul layık olur diler ve ALLAH engel olmaz.. Hatta oluşum için gerekli her şartı sebebi yaratır anlamına gelir..
Evet ALLAH her hal u karda insanlara ister kabirde olsunlar ister hayatta arzu ettiğini işittirir. Ama Peygamber s.a.a için böyle bir güç ve olanak yoktur. Bu yüzden o sadece uyarmakla görevli olduğunu bilmelidir. Sonuca bakıp da üzüntüden kendini helak etmemelidir. Çünkü onun da bilmediği gaybi hususlar vardır. İman etmeyen hakikati görmeyen insanların bilmediği yönleri vardır. bunlara tam anlamıyla vakıf olan ancak ALLAH'tır.
İşte bu yüzden hidayet için gerekli son izni O vermektedir. Tüm görünür sebepler oluşsa da insanların hidayete girmemeleri işte ALLAH'ın, onlar hakkında layık olmadıkları gaybi sebeplerden dolayı start vermemesidir burda etkili olan. Yani ALLAH start vermiyor adam da müslüman olmuyor. Biz istediğimiz kadar; "her şeyi anlattık adam da anladı adam buna layık" diyelim.. Çünkü kalpleri ve bir insanın tüm inanç ve amelleriyle bunları yaparkenki niyetini sadece ALLAH bilir biz değil. Ve bunların da hidayete layık oluşla çok ilgileri vardır.
****************

Günün Hadisi: İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: Dua etmekten gaflet etmeyin; zira hiçbir şey dua gibi sizi ALLAH'a yakın kılmaz.
(el-Kafi, c.2, s.467)
çünkü dua çağırmak demektir. Dua alışkanlık olmayacak sadace niyetle yapılabilecek ve insanın mutlaka şuurlu yapabileceği belki de tek ibadettir. ve gösteriş olma ihtimali de kurallarına uygun yapılacak duada mümkün değildir. Dua soyut bir ameldir. Davranışları zamanı ve şartları yoktur. Örneğin namaz alışkanlığa dönüşebilir insan kıla kıla artık onu kanıksayıp bir alışkanlık gereği yapmaya başlayabilir. Ama duanın böyle bir alışkanlığa dönüşmesi asla mümkün değildir. Ancak uyanık bir şuur varken yapılabilir dua.
ALLAH'a ulaşan örneğin Kurban ibadetinde ne etler ne kanlardır ama salih niyet ve takva (sorumlulukta titizlik duygusu) ulaşır. (yaklaşık meal) bu ayette de geçtiği gibi ALLAH'a ulaşacak olan bizim maddi ibadetlerimiz ya da ibadetlerimizin maddi yönleri değildir. onlar dünyada kalır. örneğin sadakada verilen para bir insanın ihtiyacını görür ama samimi niyet ALLAH katında ödüllendirilir. Yine namaz da öyle. birlik olmayı ve günahlardan arınmayı sağlar. Ama namazdaki samimiyet ve niyet ALLAH katına yükselir..
İşte duada bu şuur en çok olan haldir. maddi yönü pek yoktur.
e duada kul kendinin acizliğini ALLAH'ın yüceliğini hisseder. Yani insan dua sayesinde haddini bilir. Duada isteriz. istediğimizi belirtiriz. oysa kalbimizi ve bizim istediğimizi bizden daha iyi bilen ALLAH, istek içimizden doğar doğmaz onu işleme koymuyor. Dua yoluyla onu dile getirmemizi ve kendi rahmet hazinesinden istememezi emrediyor. İşte bu sayede insan haddini bilsin.. ALLAH'ı eksiksiz görsün...
bu samimi ruhtur ki insanı ALLAH'a yakın kılar. Burdaki yakınlık da maddesel yakınlık değildir. bir güvencedir. bir yüce makamdır. yoksa ALLAH mekandan münezzehtir.



Kayıtlı
ehlibeytin_izinde
Süper Üye
*

Puan: 48
Çevrimiçi Çevrimiçi

Mesaj Sayısı: 1,024

Açtığı Konular:26
51 Mesajına Toplam
54 Kere Teşekkür Edildi

16 Mesajına Toplam
16 Kere Karma Verildi

« Yanıtla #34 : 18 Ekim 2010, 15:30:48 »

Günün Ayeti:  ALLAH'ın ayetlerini ve O'na kavuşmayı 'yok sayıp inkâr edenler'; işte onlar, benim rahmetimden umut kesmişlerdir; ve işte onlar, acı azab onlarındır. (Ankebut-23)

Günün Hadisi: Emir'el Müminin İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: bir çok defa ALLAH'tan bir şey istersin de sana o şeyi vermez, ondan daha hayırlısını ihsan eder. (Gurer'ul-Hikem/185)


Ayet:
Ayet kesin delil işaret anlamına gelir. Bu anlamda bizi doğru ALLAH inancına taşıyan ve O'na yaklaştıran her araç ve işaret ayettir. Bu tanıma uygun olarak Kur'an ayetlerden oluşur. Bunlar sessiz ayetlerdir. Tabiatta da sayısız ayet vardır. Bunların dışında her zmaan bizi hakikate ileten bir imam vardır ki o da zamanın konuşan ayetidir. Kur'an'ı doğru okur ve tevil eder.. ALLAH'ın o zamanla ilgli vahyi ve hükümleri tek doğru şekilde ancak ondan alınır. Hüccet onunla tamamlanır. Yollarını uçsuz bucaksız evrende kaybedenler onunla doğrulturlar. O ALLAH'a ulaştıran deliller ve işaretlerle doludur.

Hangi türden olursa olsun ALLAH'a ulaştıran ayetler/işaretler, kişinin ahiret düşüncesi ve inancıyla ilgili, bu alandaki merak ve sorularının bir ürünü olarak ulaşılan cevaplardır. Ahiret son demektir. Yani insanın son yaşamı, ölümden sonraki hayatıdır. ALLAH'a kavuşmayı inkar edenler derken ölüm değil ahirette yeniden dirilmek kastediliyor olmalı. Çünkü ölümü kim inkar edebilir ki..

O halde yeniden diriliş ve hesabı inkar edenler yani var olduğuna kesin inandığı bunu bildiği halde çıkarlarıyla bir arada barınmayan bu inancı içlerine gömüp gizleyen ve bu alanda vicdanlarını bastıranlar ALLAH bu ayetleri göremeyenler/görmeyenlerdir. Görmemek için bu ayetlere kullanıp işleyen delilleri yok ederler gözlerini kulaklarını kalplerini tıkarlar. Her gün duydukları ne ezan ne ölüm haberi sala sanki onlara hiç ulaşmıyormuşçasına kapalıdır kulakları..

bunların bu hale düşmeleri kolay olmamıştır. Çünkü bunlar kendilerini: zaten ben çok günahkarım bu halimle artık kurtulamam ALLAH beni bağışlamaz diye kendilerini kandırmışlar ve bari bu dünyada eğlenelim canımızın istediği gibi yaşayalım diyerek her türlü kötülüğün yolunu açmış, her tür ayete de kendilerini kapatmışlardır..

Ayeti bu şekilde yorumlamak ve anlamak hem çok kolay hem de hiç kimseyle didişmeye kavgaya neden olmayacak bir yol. Ancak ayette Ehlibeyt mektebini kabul edenlerin anlayabileceği ve çok açık olarak görebileceği bir yön daha vadır o da İmamların ALLAH'ın ayetleri olmaları konusunda saklıdır.

İnsanların kendilerini kandırma yolları sadece sapan ve dini inkar edenlerin ve bu yolla her türlü mel'aneti nefsi ve şeytani kötülükleri mübah görenlerin hatta helal haram kelimelerini sözlüklerinden silenlerin davranışları gibi olmamaktadır. Tersine insanlar dindar olarak bile hakikati örtebilmektedirler. Hakikati örtme yolları konusunda bir çalışma yapılsa çok hayrete düşürecek bulgulara ulaşılacağı ve bunların da sanılandan çok daha zengin bol malzemeli olacağını düşünmekteyiz..

Örneğin bireysel olarak dini yaşamak ya da kendi günlük yaşantısını alışkanlılarını cahili değer yargılarını bozup zorlamayacak bir din anlayışı insanlarda sıkça görülen bir hastalık olarak günümüzün ayetlerine kendini kapama açısından büyük bir sorundur karşımızda. İnsanlar sadece kul ile ALLAH arasındaki inanç ve yaşamdan ibaret bir din algısı geliştirmişlerdir. Toplumun ıslah olmayacağını dünyanın düzelmeyeceğini hiç olmazsa kendini kurtarmanın gereğini bilmiş buna inanmışlardır.

Artık buna Mehdi a.f.'i tanıtsanız, dinin hakim olacağına bunu inandırsanız, Zamanın imamsız olmayacağını dinin bireysel başı boş yaşanamayacağını zamanın imamının tanıyıp ona biat etmeden ölenin cahiliye ölümüyle ölmüş olacağını anlatamazsınız buna.. Bu artık dinde ihtilaflardan beslenir. Çünkü böylece kendi yolunun da meşruluğunu canı istediği gibi dini yaşayaması konusunda serbest bırakılacağını bilir. ona göre hakikat diye ortak ortada objektif bir şey yoktur. hakikat kişilere göre değişir. Nitekim onun tuttuğu din yolu da hakiatlerden biridir binlercesi gibi..

Oysa bu yol insanı ALLAH'a götürmez.. bunlar ALLAH'ın, dinini tüm dünyaya hakim kılıp nurunu tamamlayacağına dair rahmet yardım ve gösterdiği yoldan ümidini kesmiş kişilerdir. Ama sözde değiş pratikte. Yoksa dini siyasetten kopuk bir anlayışla bireysel yaşayan bu insanlara sorsanız
dini eninde sonunda hakim olacağına inanırlar da.. Ama bunun nasıl ve ne zaman olacağı konusunda sanki asla olmayacak bir ideal ütopya gibi değerlendirirler. Bir imama çağıramazsınız bunu bu yüzden. Pratikte öyle bir din yaşar ki asla birleşme vahdet ve sömürüye engel olacak nitelikte değildir.. ALLAH bu hayata müstekbirler kadar karışmaz bu din anlayışına göre. Çünkü ihtilaflar öyle doğal ve güçlüdür ki müslümanlar asla birleşemezler..

bize göre bu hal ALLAH'ın ayetlerini (İmam Mehdi a.f.) gizlemek onun zuhurunu inkarla ALLAH'ın bu dünyadayken de ahiretteyken de dinini ve dindarını unuttuğu anlamına gelmektedir.

**************


Günün Hadisi: Emir'el Müminin İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: bir çok defa ALLAH'tan bir şey istersin de sana o şeyi vermez, ondan daha hayırlısını ihsan eder. (Gurer'ul-Hikem/185)

güzle bir hikaye var. Adam çiçekle kelebeği çook severmiş. ama çölde yaşadığı için hasret kalmış bunlara. ALLAH'tan öyle bir inanç ve samimiyetle istemiş ki bu ikisini.. ALLAH kendisine bir vesileyle bir kaktüs vermiş. kaktüsün dikenlerine bakınca adam bir de tırtıl/kurtu görmüş hareket halinde.. ve içinden geçirmiş ki ALLAHım hikmetin elbette sorgulanmaz ama ben çiçek ve kelebek isterken sen diken ve kurt gönderdin..

Neyse demiş bu da kabulümüzdür kaktüsü sulamış ve duasına devam etmiş. Aradan bir kaç gün geçince kaktüs o kadar güzel çiçekler açmış ki.. bu arada tırtıl da tekamülünü tamamlayıp kelebeğe dönüşmüş..

Böylece ALLAH tam da o adamın istediğini vermiş ama adam bunu anlayabilmek için biraz sabretmesi gerekiyormuş ve zamana muhtaçmış..

Hadiste de buna yakın bir anlam var. şöyle ki..

biz bir duayla istekte bulunduk ama ALLAH daha azını verdi. deriz ki duam kabul olmadı acaba ALLAH'ın sevmediği bir kul muyum benim isteğime, büyüklüğüyle orantılı bir karşılık vermedi..

biz olayları sadece dünya ve görünen açıdan değerlendiririz. Oysa her olayın görünmeyen boyutu vardır bir de. Ve işin daha da önemlisi esas o olayı değerli kılan asıl yön de o bize kapalı olan görünmeyen boyutudur yüzüdür.

Örneğin ALLAH'tan bir ev isteyen kiracıyı düşünelim. Ama ALLAH ona ev vermediği gibi kirada oturduğu evi de elinden alarak göçmeyi verdi diyelim Kula şeytan gelir ve burda ALLAH'a isyan etmesi onun rahmeti ve sevgisinden ümitsizliğe kapılması için vesvese verir. Oysa melekut aleminde onun için ne büyük ödüldür bu verilen.

bir kere yeni kiralayp gideceği evde iyi komşuları olacak dini daha iyi yaşayıp bol sevap alacağı bir ortam yaklayacaktır. yine oraya giderken eşinin başı açık olarak çalışmak zorunda olduğu iş yeri uzak kalabilecek ve böylece o da ev hanımı olarak hayatını sürdürecek böylece ailece günahtan kurtulacaklar ve evlerinde daha huzur olacaktır. Ve en önemlisi yeni bir ev sahibi olmanın ahirette getireceği hesapla hiç bir şekilde muhatap bile olmayacaklardır..

buna züğürt tesellisi de dersiiz başka şey de.. ama biz ayet ve hadislerden bunun gerçekten yüce bir makam olduğunu anlıyoruz.

Çünkü bu adam ALLAH'tan ev istemiştir. Ev verse hadise göre istediğini almış olur. Oysa ondan daha hayırlı bir şey gerekir o kula.. Bu da ancak yorumladığımız yolla ya da benzer şekilde mümkün görünmektedir..

Yine çünkü, hiç bir dua boş, geri çevrilip kabul olmuyor değildir. kabul olmadı diye baktığımız duaların öteki dünyada ödülleri çok olacaktır. Hatta hadiste, eğer kul bu dünyada yapıp karşılığını göremediği duaların öteki dünyada ne büyük karşıklıklara sahip olduğunu gördüğünde diyecek ki: keşke dünyada hiç bir duama karşılık verilmemiş olsaydı da hepsi buraya kalsaydı... ne büyük ödül verilirmiş...

Rabbim bize salih kullarının dualarından yaz.. onların istediklerinden istiyoruz...
Kayıtlı
ehlibeytin_izinde
Süper Üye
*

Puan: 48
Çevrimiçi Çevrimiçi

Mesaj Sayısı: 1,024

Açtığı Konular:26
51 Mesajına Toplam
54 Kere Teşekkür Edildi

16 Mesajına Toplam
16 Kere Karma Verildi

« Yanıtla #35 : 19 Ekim 2010, 15:53:11 »


Günün Ayeti: Hamd, göklerde ve yerde olanların tümü kendisine ait olan ALLAH'ındır; ahirette de hamd O'nundur. O, hüküm ve hikmet sahibidir, haber alandır. (sebe-1)

Günün Hadisi: İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: Bizim hakkımızda ihsan ve iyilik edemeyenler bizim salih dostlarımıza iyilik etsinler. Bizi ziyaret edip göremeyenler salih şiileri ziyaret edip görsünler. Böylece kendilerine bizi ziyaret etmenin sevabı yazılır. (Bihar'ul-Envar, c. 74, s. 354)


Ayet:
Hamd'ın iki anlamı vardır: Şükür ve sena (övgü). Şükür bize iyiliği dokunana karşı borç ödeme amacıyla yapılan eylem iken, sena ya da övgü, iyiliği dokunsun dokunmasın hiç bir şeye karşılık olmaksızın, sırf yüceltilmeye layık olduğundan dolayı birini yüceltmeye deniyor.
Hamd'ın sadece ALLAH'a ait olduğunu ona yapılması gerektiğini dolayısıyla başkasına yapılamayacağını daha Kur'an'ın başında ikinci ayetten anlıyoruz: Hamd alemlerin Rabbi ALLAH içindir. Fatiha 2.
Meşhur Ehlibeyt mektebi alimlerimizden sn Abdullah Turan, bir tefsir dersleri dizisinin başında daha ilk ders olan Fatiha'nın tefsirini yaparken bu konuyu açtı ve hal böyleyken biz yine Kur'an'a baktıığımızda hamd'in ALLAH'tan başkasına izafe edildiğini görmekteyiz: Muhammed kelimesi hamd edilen demektir. Bu kelimenin son Nebi Muhammed'e ad oluşunu yine Kur'an'dan görmekteyiz. (Örneğin Fetih suresinde) Bu durumda çelişki yok mu diyen Turan, devamla kendisi bu soruyu cevapladı. Hafızamda kaldığı kadarıyla aktarıyorum:
ALLAH'ın hamd'e layık oluşu ile Peygamberimiz s.a.a.'in hamde layık oluşu arasında fark vardır. ALLAH sınırsız bir hamde layık iken onun hamdinin sınırı yok iken Muhammed s.a.a.'e edilen hamd ise ALLAH'ın belirlediği ve sınırlarını çizdiği kadardır. Ama ALLAH'ın hamdinin sınırlarını belirleyecek yoktur.
ALLAH hiç bir varlık yok iken hamde layık idi. Ve ilk varlığı yarattığında o kendisine ham ederek ilk hamd edilen oldu. Oysa Muhammed s.a.a. yaratılan bir varlık olarak sonradan hamd edilen idi. Yine Muhammed'in de içinde bulunduğu tüm varlıklar ALLAH'a hamd ederler.
Bu tıpkı ALLAH'ta olan bazı varlıkların insanlarda da olması gibidir. Örneğin mutlak yaratma ALLAH'a ait iken bunun yine ALLAH'ın izniyle bu gücün sınırlı olarak İsa a.s.'a verilmesi ve onun da çamurlardan kuş yapıp diriltmesi gibi.. Sadece ALLAH'a ait olan mutlak fiillerin sınırlı olarak O'nun izin verdiklerinde de bulunması ALLAH'ın kudretinden hiç bir şeyi eskiltmediği gibi bu olayları anlatan ayetler ya da hadisler arasında bir çelişki oluşturmaz..
Öyleyse hamd insanlara ait değildir. Sadece ALLAH'a mahsustur. Çünkü sahip odur. Her varlık O'na boyun eğmiştir. Nice kral padişahların kendilerine övgü sözleri düzdüklerini kendilerine şakşakçılar tuttukları tarih okurlarının gözlerinden kaçmaz tarih raflarının kitaplarında tozlar arasındadır. Kendini nice hamdlara layık görenlerden ayak öptürenlerden örneğin Harun Reşit, bu dünyaperestlerin imrendikleri hayatının sonuna doğru amansız bir hastalığa yakalanmış ve tüm doktorlardan derman bulamayınca her şeyini verme karşılığı bir yıl yaşamaya razı olacağını açıklamış ama kaçınılmaz sondan kurtulamamıştır. Unutup unutturduğu, Hamd'ın gerçek Sahibine hesaba gitmiş zorunlu hamd etmeye tabi olmuştur.
İradeli insanın dilinin ve zihninin hamd edişi dışında tüm varlıklar zorunlu olarak O'nu hamd etmektedirler. Hamd'e layık olanın kendileri için çizdiği standarttan milim sapmayarak bunu her an gerçekleştirmektedirler. Nasıl ki bilinçli olsun bilinçsiz olsun bir robotun ya da bilgisayarın sahibi, bu aletlere yüklediğiyle kendi emri dışına çıkmamasından gurur duyuyorsa tüm varlıkların sahibi olan ALLAH da sonsuz ve en yüce Hamd'lerin hedefi durumunda yükseldiği en yüce makam olmaktadır.. İsterse insan nankörlükle kendi vücudunun bile sürekli O'nu hamd edişini görmesin inkar etsin. Onun vücudu bile İlahi yasalara uymakla bu hamdi her an tekrarlamaktadır.. Ve insanın nankörlüğü bile bunu engelleyememektedir.
Ancak işin garip olanı tüm hamdler ne kadar çok ne kadar nitelikli olursa olsun yine de Yüce ALLAH'ı layıkıyla tavsif ve tazim edememektedir. Bu yüzden İmamlarımız, hamd edenlerin hamdleri senin yüceliğinin yanında çok yetersizdir, ya da senin layık olduğun hamdle seni tesbih ederiz şeklinde dualar etmektedirler.
Hüküm ve hikmet sahibir cümlesi işte bundan dolayı Hamd'lerin sahibine aittir. Ancak böyle hamd'e layık olan hüküm verebilir ve hikmet sahibi olabilir. Hüküm karar anlamına gelmektedir burada. Hüküm ve hikmetle ilgili kavramsal açıklama daha önce geçmişti.

********

Günün Hadisi: İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: Bizim hakkımızda ihsan ve iyilik edemeyenler bizim salih dostlarımıza iyilik etsinler. Bizi ziyaret edip göremeyenler salih şiileri ziyaret edip görsünler. Böylece kendilerine bizi ziyaret etmenin sevabı yazılır.
(Bihar'ul-Envar, c. 74, s. 354)
İmam Cafer-i Sadık a.s. altıncı Ehlibeyt İmamımızdır. Hadislerin en çoğu ondan gelmektedir. Çünkü kendisi, ikisi de Ehlibeyt düşmanı olan Emevi ve Abbasilerin çatışma döneminde yaşamıştır. Emeviler zayıflamışlar Abbasiler kuruluş aşamasında Ehlibeytin intikamı sloganıyla kendilerine savaş açmış ve toplumları bu şekilde kandırarak etrafına toplamışlardır. bu iki zalim birbirleriyle uğraşmaktan Ehlibeyt imamıyla uğraşamamışlar diğer İmamlar gibi İmam Sadık a.s.'ı zindan ve göz altına alacak fırsatı bulamamışlardır. Bu 6. imamımız da olayı fırsat bilerek 4000 öğrenci yetiştirmiş ve Ehlibeyt ilimlerini yeryüzüne hiç silinmeyecek şekilde yaymıştır.. Bu yüzden diğer imamlarımızdan olmadığı kadar kendinden hadis nakledilmiştir.
İşte böyle bir dönemde İmam Sadık a.s.'ın ziyaretçileri çoktu. ancak yine de çeşitli sebeplerle kendini ziyarete gelemeyen dünyanın çeşitli uçlarındaki insanlar da onu ziyaret aşkıyla yanmaktaydılar. İmam bu yüzden sadece kendi zamanıyla da sınırlı kalmayıp diğer imamları da kapsayacak şekilde bu hadisi buyurmuştur:
Salih kişileri ziyaret edip görün. onlardan bizim ilimlerimizi doğruluğumuzu ve samimiyetimizi görüp onları örnek alın. Böylece bizim yanınızda olmamamızın getireceği sorunlardan uzak kalırsınız. Tıpkı bizimle beraber gibi olursunuz..
Sevap, miktarınca ahirette ödülü alınacak sayısal hesap değildir sadece. Amel defterine yazılır ve orada kalır dirilince çek gibi karşımıza çıkıp değerince cennetten arsa ödül alıncak soyut sayı değildir. Tersine karşılığı bu dünyada alınan ve hem amel hem de inançlara etki eden doğrular demektir.
işte İmamlardan ders almış onların hadislerini dinlemiş sorulan sorulara verdiği cevapları dinlemiş Pak Peygamber pınarını yansıtışını görmüş salih insanların onlarda şekillenen örnekliği insanlar üzerinde işte böylesi güzel bir yaşam oluşturur. onlarla beraber olunduğunda tıpkı İmam'ın şefkatli gözetimi altında gibi hisseder insan kendini..
İmam a.s. elbette 12. Ehlibeyt imamı, Veliyyi Emr'in (a.f.) gaybetini de biliyordu. Ve bu dönemde de bizlere ışık olacak şekilde bunu açıkladı. Artık böyle bir dönemde İmamların hadislerine vakıf olan salih insanlar İmamların velayetini yansıtacaklar ve insanlığa imametin icrası konusunda doğacak boşluklardan zarar görmeyecek şekilde fayda vereceklerdi.. İmam a.s. bunu mücdelemektedir.
İmam a.s.'ın bir diğer kullandığı kavram ziyarettir. Bu salih insanlar ve kutsal amaçlar için yok kat etmeyi ya da zaman ayırarak eylemde bulunmayı ifade etmektedir. Bunun için şiada ziyaret duaları vardır. Bu duaların dışında İmam kendi hadislerine vakıf bulunan salih insanlar için fedakarlık edip onları görmeye gitmeyi kastetmektedir.

Benzer hadis İmam ve vekillerin kabirleri için de buyrulmuştur. İmamların kabirlerini ziyaret etmek de tıpkı imamları hayatlarında ziyaret sevabı gibi sevap getirmektedir. Böylece Ehlibeyt mektebi mensupları diri kalmak için bir çok somut eylem ve proje ile desteklenmiştir. Günümüzde ziyaretler Ehlibeyt dostlarını diğer ekollerden farklı olarak dipdiri ayakta tutan çok önemli avantaj ve ayrıcalıklardır..

Elhamdülillah..
Kayıtlı
ehlibeytin_izinde
Süper Üye
*

Puan: 48
Çevrimiçi Çevrimiçi

Mesaj Sayısı: 1,024

Açtığı Konular:26
51 Mesajına Toplam
54 Kere Teşekkür Edildi

16 Mesajına Toplam
16 Kere Karma Verildi

« Yanıtla #36 : 10 Kasım 2010, 15:37:29 »

Günün Ayeti: ALLAH, gece ile gündüzü evirip çevirir. Gerçekten bunda basiret sahipleri için birer ibret vardır. (nur-44)

Günün Hadisi: ALLAH Teala kiyamet gününde söyle buyuracak; ``Benim celalim için birbirlerini sevenler nerede? Onlari benim gölgemden baska gölgenin bulunmadigi bu günde onlari gölgemde gölgelendirecegim.


Rahman ve Rahim ALLAH'ın adıyla.. Selam Resule ve Ehlibeyte, ve onlara uyanlara, lanet onların düşmanlarına..
Ayet hakkında daha önce yorumda bulunulmuştu... Tekrar olmasın diye hadise geçiyoruz..
çünkü diğer sevgiler geçicidir. batıldır menfaatseldir, ALLAH için değildir. batılsa suyun üstündeki köpük gibidir kalıcı değildir. Oysa cennet nimetleri kalıcı olduğundan sadece kalıcı amellerin karşılğında verilir adalet ve hikmet gereği..
ALLAH için birbirini sevmek.. İşte tüm eşyanın sırrı budur. Tüm eşyalar birbirilerine bu bağla zincirleme bağlıdırlar. kainattaki tüm varlıklar ALLAH aşkı ve onun koyduğu ilahi düzen gereği varlık sebepleri doğrultusunda yaşarlar böylece ALLAH için birbirlerine bağlanmış olurlar. Hatta bir doğal denge unsuru parçası olan İnsan bile. İsterse bunu inkar eden bir kafir olsun. yine de o biyolojik bir varlık olark bu doğal denge arasında ALLAH'ın koyduğu yasaya uymakta, yaşamını devam ettirirken oksjen karbondioksit dengesi gibi kainattaki bir çok dengede pay sahibi bulunmaktadır. bir tek kafir olmasa dünya dengesi bozulabilir ve varlıklar yok olacak bir fesada uğrayabilir.. Çünkü doğal somut dengeler bunu göstermektedir.
Ancak burda bu denge, sahiplerince ALLAH icin kurulmadığından ödülü de burda kalacak bu bağ gibi ödül de geçici olacak dünyada sahibini yaşama bağlayacaktır. Oysa ahirette sadece kalıcı olan ameller ödül bulacağından ALLAH gölgem dediği nimetleriyle istifade ettircektir sahiplerini..
Zaten ancak bu ALLAH için birbirini sevme neticesinde ALLAH'ın dini hakim olacak, böylece insan türünün yaratılma sebebi gerçekleşecektir. Meleklerin kıskandığı ve bu yüzden Ademe secdeyle emredildiği hakikat. Yani ALLAH'ın hükmünün iradeli varlıklar tarafından, başka hükümlerden üstün tutulması..
Tüm müslümanlar bu bilinçle birbirlerini sevseler ALLAH için kaynaşsalar öyle bir sağlam birlik oluşur ki şu dünyada hiç bir müstekbir kan içici şeytani sülük emperyalistler onların sırtlarında barınamayacaklardır. yakalarından düşecekler kirli elleri müslümanların bağrından kırılıp kendilerine fırlatılacaktır..
Ama hiç bir menfaat değil sadece ALLAH için birbirlerini sevmeleri sayesinde..
ALLAH somut sınırlı eksik bir varlık değildir. somut madde olması sınırlarının olmasını gerektireceğinden aynı zamanda onun eksik olmasını da beraber getirecektir. o yüzden gölgem kelimesi ALLAH'ın bağış ve ihsanları diye mecazi anlama hamledilmelidir. Tıpkı bizi koruyup kollayan babamıza ya da imkanlarıyla bizi barındırıp besleyen büyüğümüze ALLAH gölgeni üzerimizden eksik etmesin dememiz gibi..
celal ise yücelik anlamına gelmekte celle celaluhu adlı ALLAH'ın sıfatı ile aynı köktendir..
İşte ALLAH'ın onca yüceliğini görüp hakkında bilgi sahibi olup bunların üzerine bilinçli bir sevgi ile birbirlerini sevenler kastedilmektedir hadiste.. tercihli bir sevgi.. Aynı sahip tarafından var edilip aynı amaç için yaratıldığımızı ve aynı hükümlerle muhatap tutulduğumuzun bilinciyle birbirimizi sevmek.. aynı gaye için bir araya gelmek. Sevgimizi
Çünkü böyle olursa başarıya ulaştır tüm çalışma gayret plan ve ilahi hayaller.. Temelinde sevgi ve aşk bulunmayan zoraki uğraşlar kime hangi başarıyı getirmiş ki.. Ve ALLAH aşkı ve sevgisiyle  sevilmeyen insanların bu sevgileri ne kendilerine ne de sevdiklerine ne fayda getirmiş ki.. münafığın mumu yatsıdan önce söner.. Mü'minin mumu ise sevginin yöneldiği dünyadaki beşeri zirve olan zamanın İmamı a.f. ile ALLAH'a kadar ulaşmaktadır oysa..
Kayıtlı
Sayfa: 1 [2]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL Kullanıyor PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.19 | SMF © 2006-2011, Simple Machines XHTML 1.0 Uyumlu! CSS Uyumlu!
Bu Sayfa 1.141 Saniyede 73 Sorgu ile Oluşturuldu