BilgininEfendisi.Net
28 Temmuz 2014, 06:05:38 *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.
E-posta adresinize aktivasyon iletisi gelmediyse lütfen buraya tıklayın.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
 
   Ana Sayfa   Yardım Ara Takvim Kuran Dinle Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: [1] 2 3   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: GÜNCEL MESELELER...  (Okunma Sayısı 11101 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
HAFİ
Dedim ya; Yusuf olmak zor çok zor.. Yusufken sultan olmakta zor Hele Yusuf’un Yakup’u olmak, işte o hepsinden zor…
Süper Üye
*

Puan: 190
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 4,681

Açtığı Konular:639

DAVASININ DELİSİ OLMAYAN GERÇEK İMAN ETMİŞ OLAMAZ


4 Mesajına Toplam
4 Kere Teşekkür Edildi

« : 21 Eylül 2008, 21:50:29 »


PROF. DR. MAHMUD ES'AD COŞAN


İMAN

Soru:

--ALLAH-u Teâlâ Hazretleri insanı ne maksatla yarattı?


--Kur'an-ı Kerim'de buyuruluyor ki, ALLAH-u Teâlâ Hazretleri insanı yaratacağını meleklere bildirdiği zaman:
(Ve iz kale rabbüke lil melâiketi innî câilün fil ardı halîfeh) "Yeryüzünde ben bir halife yaratacağım! Yeryüzüne hakim olan, orada idare eden, orada iş ve fiiliyatta bulunan varlıklar yaratacağım!" deyince, melekler de anlamamışlar ve demişler ki:
(Kàlû etec'alü fîhâ men yüfsidü fîhâ ve yesfiküd dimâe ve nahnü nüsebbihu bihamdike ve nükaddisü lek) "Biz sana ibadet ederken, sana tesbih ederken, seni takdis eylerken yâ Rabbi; orada kan döken, can yakan varlıkları mı yaratacaksın?.."
Biz insan cinsinin böyle savaşacağını, kan döküleceğini filân da Levh-i Mahfûz'dan görmüşler demek ki...
(Kàle innî a'lemu mâ lâ ta'lemûn) ALLAH-u Teâlâ Hazretleri buyuruyor ki: "Ben sizin bilmediğiniz şeyleri bilirim! Bunu böyle murad eyledim, böyle istedim, böyle diledim." diyor.
Demek ki, melekler dahi sormuşlar bu soru gibi... Hikmetleri var... ALLAH-u Teâlâ Hazretleri imtihan için insan neslini yaratmış.

Ama, bir söz vardır hadis-i kudsî gibi... Eski ümmetler tarafından söylenmiş de, bizim İslâmî literatürümüze de geçmiş... Belki, Dâvud AS veya Benî İsrâil peygamberlerinden birisi tarafından söylendiği rivayeti var:
(Küntü kenzen mahfiyyen feahbebtü en u'rafe ve halaktül halka liya'rifûnî) "Ben gizli bir hazineydim, bilinmeyi istedim. Mahlûkatı beni bilsinler, bana ibadet etsinler diye yarattım." diye eski ümmetlerden gelme bir söz vardır. Tabii, onların da kaynakları hak kitaplar, semâvî dinler olduğu için, böyle bir rivayeti bizimkiler de almışlar. İsmâil Hakkı Bursevî Hazretleri de Kenz-i Mahfî diye bir kitap yazmış. Mutasavvıfların bu husustaki merakları ve onlara cevapları vardır.
Yâni, ALLAH-u Teâlâ Hazretleri, "Kendisi bilinsin ve kendisine ibadet olunsun, kulları kendisini bilsinler ve kulluk etsinler!" diye insan neslini yaratmış. Onlara cenneti hazırlamış ve kötülük yaptıkları takdirde de ceza vereceğini bildirmiş oluyor.

Soru:

--"Nefsim yed-i kudretinde olan ALLAH'a and olsun ki" diye yemin ederken, bu 7 kudret nedir?


--Bu yanlış anlaşılmış. Bu yed-i kudret demek, altıdan sonra gelen yedi (7) mânâsına değil... Arapça'da yed, el demektir. "Yed-i kudretinde olan ALLAH'a and olsun ki" demek, "Kudreti elinde olan ALLAH'a and olsun ki" demek...
--Canımız kimin elinde?..
--ALLAH'ın elinde...
Peygamber Efendimiz de diyor ki: "Şu benim canım, elinde olan ALLAH'a..."
--Bizi yaşatan kim?..
--ALLAH!..
--Öldüren kim?..
--ALLAH!.. ALLAH'ın kudreti elindeyiz, yed-i kudretindeyiz.
Tabii, ALLAH-u Teâlâ Hazretleri'nin eli deyince, sakın bizim elimiz gibi parmaklı, etli, kemikli, sinirli, eklemli bir el de hatırınıza gelmesin! Onun için, kudret eli deniyor. Kudreti mânâsına tefsirî bir tamlamadır bu...

Soru:

--Niçin "İslâm'ın şartı beştir." denilmiştir? Bu söz İslâm'ı sınırlıyor. Oysa, İslâm'ın şartları çoktur. Çocuklarımıza böyle öğretiyoruz.


--İslâm'ın şartları çoktur; doğru... Farzları çoktur ve onların hepsini yapmamız lâzım!.. Yalnız Peygamber SAS Efendimiz'in hadis-i şerifi vardır bu hususta:
(Büniyel islâmi alâ hamsin) "İslâm, beş temel esas üzerine bina olunmuştur." diyor. Daha başka şeyler de var fikrini de taşıyor zâten bu ifade... Ama, "Çok önemli beş şey üzerine dayanmaktadır." demiş oluyor.
Peygamber Efendimiz'in öğretim metodunu bilmek lâzım!.. Peygamber Efendimiz, farzların hepsini bir oturuşta sıralamazdı. Al sana 54 tane farz... Tıkır tıkır, tıkır tıkır... Kim hatırında tutacak?.. Kâğıt kalem yok o devirde... Sonra ümmî adam... Meselâ bugün yirminci yüzyılda bile, adam bana geliyor da bir Elemneşrahleke Sûresini ezberleyemiyor. Ezberleyemiyorum diyor. Beş satır, altı ayet sûreyi ezberleyemiyor.
O bakımdan, Peygamber Efendimiz herkesin anlayabileceği bir dilden konuşurdu. Bazan ifadesini üç defa tekrar ederdi ki, hatırda kalsın diye... Yerine ve karşısındaki şahsın anlayışına göre hitab ederdi.

Bu hadis-i şerif sahihtir. İslâm beş esas üzerine bina edilmiştir ama, bu söz tahsis için söylenmemiştir. Yâni, "Bu beş şey İslâm'dır, başkası İslâm değildir." mânasına değil!.. "Bunlar çok önemlidir, bilhassa bunlara dayanır." demek...
"Namaz kılmazsa bir insan, çok kötü bir iş yapıyor... Oruç tutmazsa, çok büyük eksikliği var... Zekât vermezse, çok büyük eksikliği var..." mânâsına geliyor. Yoksa, başka farzlar yok mânâsına değil... İslâm'ın bir çok emirleri var... İslâm'ı böyle öğretelim.
Yine eğitim maksadıyla 32 farz demişler. kitaplara, kâğıtlara basmışlardır. Evlerin duvarlarına levha edip asmışızdır. 54 farz denmiştir, şerhleri yapılmıştır. Tabii, 54 tane de değildir farzlar, daha da fazladır ama, başlıcaları demek oluyor. Bunu böylece bilin, çocuklarınıza da böyle öğretin. "İslâm sadece şundan ibaret!" gibi bir yanlış kanaate düşmemelerini sağlayın.

Soru:

--"İyyâke nestaîn" ile ÇhimmetÈ çatışmıyor mu?

--"İyyâke nestaîn"
demek, "Yâ Rabbi, ancak senden yardım isteriz!" demek... Evet, ancak ALLAH'tan yardım isteriz ama, ALLAH-u Teâlâ Hazretleri'nin bize emrettiği şeyleri de yaparız. Meselâ, "Şu duayı yapın!.. Şu namazı kılın!.. Şunu okuyun!.." gibi tavsiyeleri oluyor.
Yine bazı kullarına vermiş olduğu salâhiyetler oluyor. Meselâ, Peygamber SAS Efendimiz'e gelip dua isterlerdi. O da dua ederdi; o kulların o istediği olurdu.
O bakımdan salih kulların himmeti, "İyyâke nestaîn"e aykırı değildir. O salih kullar ehlullah olduğu için, ricâlullah olduğu için, ALLAH onlara salâhiyet vermiş olduğu için; yine ALLAH sevgisinden dolayı onlara hürmet edildiğinden dolayı olur. ALLAH müsaade ederse, olur; ALLAH müsaade etmezse, onlar bir şey yapamaz.

Soru:

--Kore'de ölen kişilerin şehadeti hakkındaki görüşünüz nedir?


--Dünyanın her yerinde ölen insanların şehid olması için şart: Mü'min olması, bir... Bu da yetmez; ALLAH rızası için çarpışması, iki...
(Litekûne kelimetullahi hiyel ulyâ) "ALLAH'ın dini yüce olsun diye, o niyetle, o maksatla yapılan bir çalışma cihad olur. Öteki cihad olmaz. Mal için olsa, olmaz; şöhret için olsa, olmaz; daha başka bir sebeple olsa, olmaz!.. Ancak ALLAH rızası için olursa, olur.
Şehid sayılabilmesi için, çarpışan kimselerin, bir kere imanlı kimseler olması lâzım!.. İkincisi de yaptığı savaş, ALLAH'ın rızasını düşünerek, dinî bir sebeple yapılmış olması lâzım!.. Meselâ, Kıbrıs'ta bir savaş yaptık. Ordaki kardeşlerimize zulm ettiler. O mazlumları kurtaralım diye İslâmî bir niyetle oldu.
Kore'de de, işte beynelmilel bir anlaşma olmuş, zamanın yöneticileri de, "Biz de asker gönderelim!" demişler. Bu taraftaki kâfirlerle bir olunmuş, öbür taraftaki kâfirlerle çarpışılıyor. İki kâfirin arasındaki bir savaşta, bizim işimiz neydi?.. Orda ne oldu; ne sebeple, ne maksatla gitti?.. Orası biraz cevabı karanlık kalıyor.
ALLAH kusurlarımızı affetsin... Kararlarda bu gibi şeyleri iyi düşünmek lâzım!.. Ayetleri, hadis-i şerifleri düşünmek lâzım!..
Şimdi meselâ, Ortak Pazar'a girme konusu var... Sabahleyin ayet-i kerimeleri okudum, Mâide sûresi'nde... ALLAH-u Teâlâ Hazretleri Kur'an-ı Kerim'de, "Yahudileri, hristiyanları kendinize dost ittihaz etmeyin!" diyor. Onun için, yaptığımız işlere dikkat edelim; yoksa, boşa gitmiş olabilir her şey...

Soru:

--Kur'an-ı Kerim'de ALLAH-u Teâlâ Hazretleri niçin bazı ayetlerde ben demiyor da, biz diyor?


--Arapça'da azamet nunu denilir, nun harfi vardır. Fiil sîgalarının baş tarafına geldiği zaman, o çoğulu göstermez; söyleyen kimsenin azametini, ululuğunu gösterir.
Onun için ALLAH-u Teâlâ Hazretleri, kendisiyle ilgili ayet-i kerimelerde ifade olarak azamet nunuyla, o sîga ile "Biz azîmüş şân" diyor. Yâni, "Ben azamet sahibi ALLAH şöyle emrediyorum." demektir o... Arap dilinin bir inceliğidir, özelliğidir. Ordaki bizden maksat, müteadditlik değildir, çok çok olmak değildir. Kudretinin sonsuz olması, gücünün sonsuz olması mânâsına gelir. O bakımdan öyle ifade ediliyor.

Soru:

--İmanı götüren vesveselerden nasıl kurtulurum?


--Kur'an okursunuz, akaid kitaplarını okursunuz, zikre sarılırsınız; bunlar korur, kurtarır.

Soru:

--Şeytanın vesvesesinden kurtulmak için ne tavsiye edersiniz?


--Şeytanın vesvesesinin imanı bütün olanlara ve ALLAH'a tevekkülü sağlam olanlara tesir etmediğini ayet-i kerime bildiriyor.
Onun için ALLAH'a tam inanacaksınız, tam güveneceksiniz. Yarım yamalak bir şey değil de, "Rabbim beni görüyor, bana rızkımı o veriyor... Her şey ondan, güç kuvvet onun..." diye böyle, ona karşı bağlılığınızı arttırdınız mı, şeytan küçülür küçülür, bir şey yapamaz.
Ezan okundu mu, kaçıyor... Zikir edenden de kaçıyor. Ezan okundu mu, ezanın duyulmadığı yere kadar ufalıyor, ufalıyor, ufalıyor, kaçıyor gidiyor. Namazda şaşırtmak için, ezandan sonra geliyor. Demek ki adam zikir erbabı olsa, gelemeyecek yanına... Hep ALLAHu ekber, hep Lâ ilâhe illalah diyen bir kimse olsa, yanaşamayacak.
Onun için zikre sarılıp, imana sarılıp, tevekküle sarılıp onun tesiri engellenir.

Soru:

--Son nefeste imanlı gitmek, ömrümüzde "Lâ ilâhe illlALLAH, MUHAMMEDer rasûlüllah" dememize mi bağlı, yoksa son nefeste demekle mi olur?


--Şimdi muhterem kardeşlerim! Bir insan ömrü boyunca müslüman gibi yaşasa, yaşasa da, en son bir-iki saatinde kâfir olsa; küfür bütün amellerini hebâen mensûrâ eder, kâfir olarak gider. Bütün işler sonuna, akıbetine göre değerlendirilir. Kişinin en son durumu önemlidir.
Yâni --lâ teşbih velâ temsil-- iki takım maç ediyor; birisi 85 puan almış, ötekisi 92 puan almış... Daha dur bakalım, maçlar devam ederken belli olmaz. Bir atak yapar, ötekisini geçebilir.
Ömür bitmedikçe, kötü durumda olanın üzülmesine lüzum yok; belki durumunu düzeltir, ALLAH'ın sevgili kulu olabilir. İyi durumda olanın da güvenmesine sebep yok; ayağı bir kayarsa mahvolabilir. İşin sonu önemlidir. Onun için, en son nefesimiz şu dudaklarımızdan çıkıp da ruhumuzu teslim edinceye kadar, ALLAH'ın yolunda gitmeye gayret edeceğiz. En son nefese göredir itibar... En son nefesdeki durumuna göredir.
Yalnız, en son nefes derken iki şeyi istisnâ etmek lâzım: Hâlet-i ye's denilen, gözden perdeler kaldırıldıktan sonra olan uyanışın kıymeti yoktur. Asıl ayıkken olan imanın kıymeti vardır. Ötekisinin kıymeti olmadığına dair ayetler vardır; bu bir...
İkinci söyleyeceğim nokta da: Ömrü boyunca insan neye gayret ederse, son nefesini ALLAH ona göre lütfediyor. Bir de o durum var. Bu da şu hadis-i şeriften çıkıyor:

(Temûtûn, kemâ taîşûn) "Nasıl yaşarsanız, o yaşayışınıza münâsib bir şekilde ölürsünüz!" diye bir şey var. Onun için ayıkken, aklı başındayken, mantığı muhakemesi çalışıyorken insanın, ALLAH'ın istediği kul olmağa gayret etmesi ve öyle yaşaması lâzım!..
--Ama hocam, bazılarını görüyoruz, iyi gibi oluyor da kötü hâtime ile, sû-i hâtime ile gidiyor?!..
--Onun içi bozuktur da, yine yaşantısına uygun olarak öyle gidiyordur. Yâni, içinde bir bozukluk vardır da ondandır.
O bakımdan dışa değil, kalbinize önem vereceksiniz. İçinizin, imanınızın sağlam olmasına, kalbinizin pâk olmasına dikkat edeceksiniz. ALLAH yolunda çalışacaksınız. Zikirde devam edeceksiniz, ibadette devam edeceksiniz, Koşturacaksınız, koşturacaksınız, son nefese kadar çalışacaksınız. ALLAH, bu çalışmanıza uygun olarak size güzel sonuç nasib eder.

Soru:

--ALLAH'ın dostu olmak için ne yapmalıyız?


--Çok kısadır bunun cevabı... ALLAH'ın dostu olmak için, ALLAH'ı seveceksin, sayacaksın; emrini tutacaksın, yasaklarından kaçacaksın!.. "Ne emrettiysen yâ Rabbi, başım gözüm üstüne; yapacağım!" diyeceksin. Ne yasaklamışsa, "Hoştur bana senden gelen; yasakladığını da kabul ediyorum, ona uyacağım yâ Rabbi!" diyeceksin, ALLAH yolunda yürüyeceksin... Zikriyle meşgul olacaksın.

Soru:

--Zikirlerimi yapıyorum. Ama içimden bir ses bana, yaptığım güzel ibadetlerin elimden gideceğini söylüyor ve elimden gidiyor. Bunu ben hiç anlamıyorum. Çok zor bir durumdayım, tavsiyelerinizi bekliyorum.


--Bu bir vesvesedir. Vesveseye itibar etmemek lâzım! KulhüvALLAH, Kul eûzü birabbil felak, Kul eûzü birabbin nâs sûrelerini okumak lâzım.
İbâdetleri, ALLAH emretti diye yapıyoruz, elimizden gitmez. ALLAH-u Teâlâ Hazretleri buyuruyor ki:

(Fe men ya'mel miskàle zerretin hayren yerahû ve men ya'mel miskàle zerretin şerren yerahû.) "Zerre kadar hayır işleyen, hayrının sevabını, karşılığını görecek; zerre kadar şer işleyen de cezâsını çekecek!"
Hatta, yapılan iyilikleri ALLAH kat kat katlayıp artıracak, küçücük bir hayır, Uhud Dağı kadar büyük olacak. İnsan küçücük bir hayır verse, sanki Uhud Dağı kadar vermiş gibi, ALLAH sevabı artıracak, fazl ü keremiyle cennetine sokacak. O bakımdan ALLAH'ın fazlıyla, lütfuyla cennete girecek, böyle vesveseye lüzum yok!..

Soru:

--Bizim askerimiz, Güneydoğu'da yapılan operasyonlarda öldürülse şehid olur mu?


--Şehid olmak bir kaç çeşittir. Birincisi, ALLAH rızası için yapılan savaşta çarpışıp ölen şehittir. Buna şehid-i hakîki derler; ahirette ALLAH bunu bigayri hisab cennetine koyacak, mükâfat verecek.
Bir de boğulan, yanan, duvar altında kalan, karnında kolera hastalığı gibi bir hastalık olup da ölen kimseler gibi bazı kimseler; lohusa, çocuk doğururken ölen kadın gibiler; bunlar da şehid sevabı alır diye hadis-i şeriflerde bildirilmiştir.
Amma, şehid olmak veya şehid sevabını kazanmak, şehid hükmüne girmek imana bağlıdır. Yâni o ölen şahıs mü'minse, o sıfata sahip olur. Kendisi mü'min değilse, münkirse, kâfirse, inançsızsa, olmaz! İnançlı olması lâzım ve yaptığı şeyi de ALLAH rızası için yapması lâzım!.. Meselâ savaşa gitti, savaştı, öldü. "Kahraman adam desinler." diye çarpıştıysa, şehid değildir. Veyahut, "Gitmezsem, korkak derler bana!" diye itham olunmamak için gitmiş de ölmüşse, şehid değildir.

(Velitekûne kelimetullahi hiyel ulyâ) "ALLAH'ın dini yayılsın, ALLAH'ın dinine hizmet olsun." diye çarpışan şehiddir. Bu noktalar önemli...
Bu noktalardan sonra gelelim bugünkü Doğudaki operasyonlara... Normal, bizim bildiğimiz şu vatandaş kardeşlerimiz gidiyorlar, askerlik hizmeti yapılıyor. Karşı tarafla çarpışılıyor, ölüyor. Bunun durumu nedir?..
Bu kardeşlerimiz namaz kılsa da kılmasa da, genellikle mü'mindir. İstisnası, belki bir iki tane zıpırı çıkar içinde... "Ben inanmıyorum, bilmem ne..." diyen ya vardır, ya yoktur ama umumiyetle mü'mindir bu kardeşlerimiz... Karşı taraf da, köy basıyor, adam öldürüyor... vs. Haksızlık yaptığı için onlara karşı bir hareket, yâni halkı korumak namında bir hareket yapmak da gerekiyor. Ötekiler "Ben istiklâl için yapıyorum!" bile dese, mü'mine böyle bir sebepten silâh çekmeğe, İslâmî bakımdan hakkı yoktur.
Binaen'aleyh böyle bir savaşı başlatmış olan kimselerle mücadele eden kimseler, bu vazife içinde şehid hükmüne --ALLAHu a'lem-- dahil olurlar.

Soru:

--"Yâ Rabbi, filânın yüzü suyu hürmetine hastama şifâ ver!" diye dua etmenin sakıncası var mıdır?


--ALLAH'ın sevgili kulları vardır. Sevgili kullarının hatırına da böyle dua etmek vardır. Olur. ALLAH'ın sevgili kulları hürmetine ALLAH'ın bazı kullarına ihsanlarda bulunduğunu biliyoruz. O bakımdan mahzuru yoktur.

Soru:

--"Ben itikad ve amelde selefîyim!" sözü neyi gerektirir, gerçeği nedir?


--Suudî Arabistan'da mezheblere karşı bir hareket meydana geldi. Bazı insanlar çıktılar, "Biz selefiyiz, selefin yaptığını yapıyoruz." dediler. Halbuki selef demek, bu mezhebleri kuran kimseler; İmam-ı Azamlar, İmam Ahmed ibn-i Hanbeller, İmam Şafîler ve onların kendilerinden hadis aldığı kimseler... Onlar kendilerinden dinî bir şey ortaya koymadılar. Yalnız, topladıkları bilgileri yorumlarken ortaya çıkan ictihadları farklı oldu. Sahabenin bile ictihadlarının farklı olduğu yerler var...
İnsanlar bir şeye karar verirken, herkes aynı kararı veremiyor. Meselâ, Peygamber Efendimiz buyurmuş ki: "Filânca kaleye doğru gidiyoruz, kaleye gidene kadar kimse namaz kılmasın!" demiş. Bazıları demişler ki, "Rasûlüllah Efendimiz böyle söyledi, kılmayalım!"; oraya kadar kılmamışlar. Bazıları da demişler ki, "Bunu şu maksatla söylemiştir; biz kılalım!" demişler. Dinlememiş oluyor Rasûlüllah'ı ama, bir ictihad, bir yorum... Buna benzer şeyler olabiliyor.
Meselâ, Peygamber Efendimiz bir keresinde, "Seferde iken oruç tutmayın!" buyurmuş. Bazıları demişler ki, "Rasûlülah Efendimiz tutmayın dedi, tutmayız."; tutmamışlar, söz dinlemişler. Bazıları da demişler ki, "Efendimiz biz dayanamız diye, bize acıdığından tutmayın dedi. Biz dayanabiliriz, tutalım!" demişler. Tutmuşlar ama, baygın düşmüşler, halsiz düşmüşler, başkalarına yük olmuşlar. Yâni, Sahabe-i Kirâm'ın Peygamberimizin hayatında bile bir mesele konusunda çeşitli görüşleri, anlayış farkları olabiliyor.
Ashâbından bir zâtı Yemen'e gönderirken Peygamber Efendimiz soruyor:
"--Orada sana bir mesele sordukları zaman, neye göre cevap vereceksin?"
"--Yâ RasûlALLAH, Kur'an'a göre halledeceğim." diyor.
"--Peki, Kur'an-ı Kerim'de özel bilgi yoksa o konuyla ilgili, ne yapacaksın?"
"--Senin sünnetine göre halledeceğim, yâ RasûlALLAH!" diyor.
"--Peki, orda da bir özel bilgi, kaynak bulamazsan o konuda?.."
"--O zaman, düşünür taşınır, kararımı veririm." diyor.
Demek ki, Peyfgamber Efendimiz'in vali olarak, kadı olarak, hâkim olarak gönderdiği kimselerin dahi, o anda mevcut olmayan bir mesele hakkında soru sorulduğu zaman, düşünüp karar vermesi olabiliyor. Peygamber Efendimiz bu cevabı beğenmiş, o zât için dua etmiş.

Anlayış farkları olabilir. Tabii kararlar da farklı olur. Kararların farklılığı, alınan bilgilerin farklılığından kaynaklanabilir, zihnin başka türlü çalışmasından olabilir, zevklerden olabilir, niyetlerin farklılığından olabilir. Bunlar, Peygamber Efendimiz zamanında bile olmuşsa, ondan sonraki devirlerde hadis-i şerifler çoğalınca, hadis-i şeriflerin sıhhati, rivâyetlerin kuvveti bahis konusu olunca, adamların güvenilirliği bahis konusu olunca, çeşitli meselelerde alimlerin karar vermelerinde farklılıklar olmuştur.
Gene de olur. Benim bugün size anlattığım şu dersi, siz yarın öbürgün başkasına anlatırken, biriniz başka türlü anlatır, ötekisi başka türlü anlatır. Bu insanların kavrayışındaki farktandır.
Bilimsel çalışma yapmışlar. Bu işin mütehassısı, mezheb imamı olmuşlar, önder olmuşlar. Bunları hiçe sayıp, "Biz selefîyiz!" dediler. Sanki onlar selefî değil mi?.. Yâni bu İmam Şafî, Ahmed ibn-i Hanbel, İmam Mâlikî... Selefe en yakın insanlar onlar... İmam Malikî'den daha selefî kim olabilir?..
Sanki bunlar hak değilmiş gibi, bir de selefîlik diye bir şey çıkardılar; o da bir mezhep oldu. Onlar da bir konuda şöyle veya böyle yaparak, ayrı bir baş çekmiş oldular, ayrı bir mezheb oldu.

Şimdi bize, dışardaki cereyanların hepsinin nümûnesi geliyor maşaALLAH... Blue-jean modası da geliyor, saç modası da geliyor, kıyafet modası da geliyor... Fikrî cereyanlar da geliyor, komünizm de geliyor, bilmem ne de geliyor... Tabii Mısır'da, Suud'da, Suriye'de, Irak'ta, Pakistan'da ve sairede okuyan insanlar da, oranın çeşitli fikirlerini getiriyorlar buraya... Ondan sonra:
"--Selefîyim!.." diyorlar.
--Peki ama niye selefîsin, hayr ola?.. İmam-ı Azam Ebû Hanife Hazretleri'nin mezhebinde ne zarar gördün?.. Yâni ne var?.. Sen İmam-ı Azam'dan daha mı alimsin, çok mu daha iyi biliyorsun?.. Veya o selefîyim diyen adamlar, selefî cereyanını çıkartanlar, İmam-ı Azam kadar biliyorlar mıydı bu meseleleri?..

Öyle bir şey çıkmış, şimdi taassupla onu götürüyorlar. İtikadda ve amelde selefiyim diyorlar. Hele itikadda selefîyim diyorsa, bayağı bir tehlikededir. Çünkü, o selefî olanlar mücessimeye doğru kayıyor. "Arş, istivâ, vechullah, yedullah..." gibi tabirlerin izahında mücessimeye kayıyorlar.
Hattâ İbn-i Teymiye, "Gecenin şu kadarı geçtikten sonra ALLAH-u Teâlâ semâ-i dünyaya nüzûl eder." hadis-i şerifini izah ederken, kürsüden inmiş, "Şöyle benim kürsüden indiğim gibi, aşağıya iner." demiş. Öyle şey olur mu?.. ALLAH'ın nüzûl etmesi, senin kürsüden inmene benzer mi?.. Öyle şey olur mu?.. Bu tamamen mücessimeye kayan, alimlerimizin tasvib etmediği bir izah tarzı olmuş oluyor.
O zamanın alimleri de tasvib etmemişler. İbn-i Teymiye'yi bu sözünden dolayı muhakeme edip, hapsetmişler.

O bakımdan selefîyim demek, "Ben babamın, dedemin yolunu hiç bir şey anlamadan, falanca yerden esen rüzgâra göre değiştirdim; şimdi yeni bir modayı tutturuyorum." demek... Yâni, dinî cereyanlar da, Amerika'dan gelen blue-jean modası gibi bir şey bence...
İnsan çok büyük alim olur da, İmam-ı Azam'ı okur, anlar; İmam Şafî'yi okur, anlar; İmam Malik'i anlar... Ondan sonra da, "Şu şurda hata etmiş, ben şu kanaatteyim!" der. Tamam, olabilir; bu bir ictihad meselesidir. Bunlar, sanki kendileri ayrı bir din çıkartmışlar gibi, selefîyim deyince bunların hepsini inkâr ediyorlar. Yâni, İslâmî gelişmeyi sıfırlayıp tekrar geriye almak demek, selefîyim demek...
Koca koca kitaplar yazmış alimlerimiz, ince ince izahlar yapmışlar. Sil!.. İmam Matüridî'ye düşman... İmam Eş'arî'ye düşman... Selefî itikadı dedikleri, kendi ayrı itikadları var... İmam-ı Azam'ı çok büyük hasım görüyorlar. Filân filân... Güyâ asla dönüş...

Bizim lise mezunu, Arapçası olmayan, ama okuma heveslisi, biraz eli kalem tutan ukelâ takımı İslâmcı yazarlar, çizerler vardır; onlar getirdiler bu modayı... Bir de oralarda okuyup, oralardan burs alıp, maaş alıp, oralardan mezun olup, o lafları duyup, karşısında ecdadımızın müdafaasını duyma imkânını bulamamış tahsilliler var... Onlar kalktılar, buraya geldiler. Orda duydukları sözleri burda tekrar ediyorlar, bilmeden...
Halbuki orda konuşturmuyorlar. Türkiye'de devletin devrimbazlığı telkin ettiği gibi, orada devletin ideolojisi selefîlik... O onu telkin ediyor. Ona göre propagandayla yetişmiş, karşı fikri kabul etmiyor. İmam Gazalî'nin kitaplarını sokmuyor... Bazı yazarları okutmuyor... Kaside-i Bür'e'ye bilmem ne diyor... Başlarında bazı alimler var, dünyanın düz olduğunu iddia ediyor. Kafaları böyle...
Olmaz ki!.. İnsanın bilimsel gelişmeleri, söylenen sözleri anlaması, gelişmenin hepsini inkâr edip geriye gitmemesi lâzım!..

Soru:

--Hadis-i Şeriflerde sahabiler için, "Onlar seçilmiş kimselerdir." deniliyor. Neden onlar seçilmiş kimseler de, bize bu nasib olmamış; açıklar mısınız?


--ALLAH herkese başka nimetler veriyor. Herkesin gözü başka, kaşı başka... Boyu başka, posu başka... Memleketi başka, meziyetleri başka türlü oluyor. Bir farkı yok, önemi yok... Önemi var ama kader bu... ALLAH onlara sahabe olmayı nasib etmiş.
Yalnız bir müjde var: Peygamber SAS buyurdu ki:
"--Ah ne olaydı benim ihvânıma bir kavuşsaydım!.. Ne olurdu kardeşlerime bir kavuşsaydım!.."
Sahabe-i Kirâm bu sözü duyunca dediler ki:
"--Yâ RasûlALLAH, biz senin ihvânın değil miyiz?.. İşte biz yanındayız senin!.. Kavuşacağım dediğin kimler yâni?.."
"--Hayır! Siz benim ashabımsınız. Benim ihvanım o kimselerdir ki; benden asırlarca zaman sonra gelmiş ama beni tanıyor, bana iman etmiş, beni seviyor ve benim için canını verecek gibi olan kimselerdir. İşte ihvânım onlardır. Ben onlara kavuşmayı istiyorum." dedi.
Rasûlüllah'ın ihvânı olmağa çalışın!.. Yâni, böyle özlediği, kavuşmak istediği kimse olmağa çalışın!.. Takdir-i ilâhi bizi yirminci yüzyılda dünyaya getirmiş, Peygamber Efendimiz'in asrında gelmemişiz. Her şey hikmetle...

Soru:

--Haram yemiş bir kimsenin okuduğu Kur'an, kıldığı namaz, yaptığı ibadet kabul olur mu?


--Olmaz. Hadis-i şeriflerde bildiriliyor, burda okuduk; "Kırk sabah namazı kabul olmaz!" diye bildiriliyor. Haram yememeğe çok dikkat etmek lâzım!.. Bir müddet, o haramın tesiri geçinceye kadar kabul olmuyor. Onun için harama bulaşmamağa dikkat etmek lâzım!..

Soru:

--Gayr-i müslimler Kur'an-ı Kerim'e el sürebilirler mi?


--Hayır! Gereken hürmeti göstermeyecekleri için, onlara mümkün olduğu kadar vermemek lâzım. Ama tabii, okuyup anlamaları için Kur'an-ı Kerim'in tercümeleri verilebilir.

Soru:

--Hem dünya, hem ahiret için çalışma konusunda hadis-i şerifler var; bunu bize biraz açıklar mısınız?


--Muhterem kardeşlerim! Müslüman bu dünyaya gönderilmiş bir insandır. Müslüman bu dünyaya neden gönderilmiştir?.. Müslüman bu dünyaya imtihan için gönderilmiştir. Ayetler sarih bu konuda, kesin ve açık...

(Liyeblüveküm eyyüküm ahsenü amelâ.) gibi ayet-i kerimelerle imtihan için gönderildiği kesin...
Dünyaya imtihan için gönderilmişiz. ALLAH'ın sevdiği şeyleri kazanarak imtihanı kazanacağız. Sevmediği şeyleri yaparsa, imtihan başarısız olacak, cezaya uğrayacak insan; bu belli... Onun için, bu dünyada ana faaliyetlerimiz ahireti kazanmağa yönelik olacak!..
Ana gaye bu; fakat, bunu yapayım derken insanlar, sorumluluklarını da unutuyorlar bazan... Yüklendikleri sorumluluklar var... Nedir o sorumluluklar?.. Onları da hadis-i şerifler göstermiş. İşte zâten dinde fakih olmak, yâni gerçek alim olmak, her tarafını bilmekle mümkün oluyor işin... Yâni, bir nasihatı duyup ona göre hareket edip, bir tarafı yapıp öbür tarafı yıkmakla olmuyor. Her tarafı düzeltmek lâzım!.. O da hadis-i şeriften... Bir ayet-i kerimede şöyle bir hüküm varsa, şu tarafta da şu hüküm var... İkisini birden bilirse tam alim oluyor.

Şimdi insan ahiret için çalışacak ama, vücudunun kendisi üzerinde hakkı var... Yâni şu vücut, sahibi iyi kullanmazsa, yıpratırsa, ondan davacı olabilir. Meselâ; ben acıyorum sigara içenlere, vücudunu yıpratanlara, vücuduna bakmayanlara... Neden?.. Vücut bir emanettir. Emaneti iyi kullanmadı, koruyamadı diye sorgu sual olacak. Yıpratmağa hakkı yok...
Ailesine karşı sorumlulukları var... Meselâ evin reisi ise; hanımın, çocuğun, evdeki insanların nafakası, iaşesi, ibadesi, giyimi, kuşamı, tahsili, terbiyesi bunun boynuna borç... Şimdi bunu ihmal ederse, sorumlu olur. Çünkü, ALLAH o vazifeyi vermiş:

(Erricâlü kavvâmûne alen nisâ') buyurmuş. Bu vazifelerin yapılması lâzım!.. O halde, bunlara helâl lokma getirilmesi gerekiyor.
Sonra, annesinin babasının hakları var; onlara riayet etmesi lâzım!..
Sonra, ALLAH'a karşı ibadet borçları var; onları yerine getirmesi lâzım!..
İçinde bulunduğu cemiyete, topluma karşı görevleri var... Meselâ, düşman hücum etti; ne yapıyoruz?.. Ordu kuruyoruz, düşmana karşı çarpışıyoruz. Herkes cihada gidiyor... Neden yapıyoruz bunu?.. Topluma karşı vazifemiz var, onun için yapıyoruz. Yâni, toplumu korumak için... "Ben Ankara'da oturuyorum. Düşman Edirne'ye gelmiş, bana ne?.." demiyoruz. Kars'ta bile olsak, askere gidiyoruz, çarpışıyoruz. Topluma karşı vazifeler var... Bunların hepsi hakkında ayetler, hadis-i şerifler var...

"Ben ALLAH'ın rızasını kazanacağım!" diye ahirete çalışıp, öteki görevleri ihmal ederse bir insan; o zaman, çoluk çocuk perişan oluyor, aç kalıyor, açık kalıyor... Ölüyor hattâ... Çocuğunu doktora götürmüyor, çocuk hastalıktan ölüyor; sorumlu... "Niye tedavi ettirmedin, niye bakmadın, niye tedavisini sağlamadın?" diye sorumlu olur.
Cihada çağrıldı, savaşa çağrıldı; gitmese sorumlu olur. Hattâ evinde karısına karşı sorumlulukları var, vazifeleri var; yapmasa sorumlu olur. "Efendim, ben evlendim ama, zâhidâne bir hayat yaşamak istiyorum. Hanım öbür odada dursun, ben de bu odada durayım!.." Olmuyor, o da doğru değil...
İşte bütün bunları dengeli bir şekilde götürmek gerektiğinden, demişler ki, --hadis-i şerifte de böyle buyurmuş Peygamberimiz, alimlerimiz de bunu açıkça beyan etmişler-- "Dünyevî bir takım şeyler için de çalışmak lâzım!.."
Sahabe-i Kirâm'ın da mesleği vardı. Ebûbekr-i Sıddîk Efendimiz bezzâz idi; yâni, manifaturacıydı. Hazret-i Osman Efendimiz'in kervan getirip sattığını biliyoruz. Peygamber Efendimiz'in kervan yönettiğini biliyoruz. Herkesin Medine çarşısında işi gücü vardı, gelip gidiyorlardı... Tarlası bahçesi vardı... Hurmalara bakıyorlardı, aşılıyorlardı, topluyorlardı, satıyorlardı. Yâni, bu vazifelerin de yapılması lâzım!..
Peygamber Efendimiz buyurmuş ki, bir meşhur hadis-i şerifinde:

(Feâti külle zî hakkın hakkahû.) "Senin etrafında sana bağlı olup, hepsine karşı görevin olan kimselerin hepsinin hakkına riayet et, hepsinin hakkını ver! Hiç birinin hakkını vermekte kusur işleme!.." diyor.
Çocuğuna karşı görevi var, hanımına karşı görevi var... Ana-babasına karşı görevi var... Kendi canına karşı, vücuduna karşı görevi var... vs. İşte bu, hem dünya için, hem ahiret için çalışmakla olur.
Etrafındaki sorumlu olduğu insanların gıdasını, yiyeceğini, içeceğini sağlamak; ta'lim ve terbiyesini sağlamak, beşerî bir takım münâsebetleri gerektiriyor. Bunları ihmal edersen, târik-i dünya oluyorsun. Ruhbanlık yok İslâm'da, doğru değil!.. Bunları yapacağım diye cumayı bırakmak, namazı bırakmak, helâli bırakmak, ahireti bırakmak; o da yok!.. Onun için onu da, onu da yapacaksın.

Soru:

--İncil'in aslının bulunduğu söyleniyor; doğru mu?


--Hayır, İncil'in aslı bulunmuş değil!.. Yalnız, İncil'in aslından bazı parçalar, Lût Gölü'nün kenarındaki bazı mağaralarda, rutubetten birbirine yapışmış tomarlar halinde bulunmuş. Onları elektronik usüllerle birbirinden ayırmışlar. Parçaları dağılmış. Ürdün Müzesi'nde, Biritish Museum'da, Avrupa'da, Amerika'da bazı parçaları varmış. Oralarda bazı gerçeklerin yazılı olduğu söyleniyor.
Bir de Barnabas İncili diye bir İncil var ki, o tahribata uğramamış İncillerden birisidir diye tanınıyor. Onda Peygamber Efendimiz ile ilgili haberler tahrifata uğramamış, silinmemiş, kazınmamış diye söyleniyor. Ama İncili'in tam aslı maalesef elde değil...
Kur'an-ı Kerim'den başka kitabın aslı elde değil... Elhamdü lillâh, ALLAH bize Kur'an-ı Kerim'i nasib etmiş... Bizi en sevgili kulu Peygamber Efendimiz'e ümmet eylemiş.
Kayıtlı

Orjinali için tıkla

BİZ TARTIŞIRKEN NEFSİMİZİ DEĞİL DAVAMIZI HAKLI ÇIKARMAYA ÇALIŞIRIZ...
HAFİ
Dedim ya; Yusuf olmak zor çok zor.. Yusufken sultan olmakta zor Hele Yusuf’un Yakup’u olmak, işte o hepsinden zor…
Süper Üye
*

Puan: 190
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 4,681

Açtığı Konular:639

DAVASININ DELİSİ OLMAYAN GERÇEK İMAN ETMİŞ OLAMAZ


4 Mesajına Toplam
4 Kere Teşekkür Edildi

« Yanıtla #1 : 21 Eylül 2008, 21:51:29 »

ŞİRK
Soru:

--Cennet-cehennem kaygısıyla ibâdet etmekle şirke bulaşılmış olur mu?


--Bulaşılmış olmaz. Şirk demek, ALLAH'a ortak koşmak demek... Burda ALLAH'a ortak koşma yok! Yalnız, bir ahiret hesabı yapılıyor, "Cehenneme düşmeyeyim, cenneti kazanayım!" diye... Bu hesabı Kur'an-ı Kerim'de ALLAH kendisi teşvik ettiği için, "Bakın, cehennemden korkun! Cehennem ateşinden korunun!" dediği için;
(Ve sâriû ilâ mağfiretin min rabbiküm) diye cenneti teşvik ettiği için, bunda bir şirk bahis konusu değildir. O düşünce doğru değil!..
Şirk ne zaman bahis konusu olur. Meselâ, "Ben burda namaz kılacağım ama, hem namazımı kılayım, hem de genel müdür görsün, bana müdürlük versin!" derse, o zaman şirke düşer. Yâni, namazı bir ALLAH için kılıyor, bir de genel müdürden bir mevkî koparmak için kılıyor; o şirk olur.
Bu onun gibi değil!.. Cennet ve cehennem düşüncesi ile kendisine çeki-düzen vermek Kur'an-ı Kerim'de de teşvik edilen bir durum olduğundan, bu normal bir şeydir, bu şirke girmez.

Yalnız, büyüklerimiz demişler ki: "Asıl muhlis kullar, hâlis kullar cennet için de değil, cehennem için de değil, ALLAH rızası için her şeyi yaparlar."
Meselâ; evliyâullahtan bir zâta birisi gelmiş, demiş ki:
"--Levh-i Mahfûz'da ben senin ismini cehennemliklerin arasında gördüm; ne diye namaz kılıyorsun, ne diye ibâdet ediyorsun?.."
Demiş:
"--Ben o yazının kaç sene önceden beri orda olduğunu görüyorum." Yâni, kendi ismini Levh-i Mahfûz'da cehennemlikler arasında görüyormuş. "Ama, ben ibâdeti cennet için, cehennem için yapmıyorum ki, ALLAH rızası için yapıyorum; yapmağa devam edeceğim! Cehenneme düşsem de yine yapacağım; bu benim vazifem!.." demiş, ibadete devam etmiş.
Ertesi gün bakmış ki, kendisiyle bir gün önce konuşan kimse gelmiş, demiş:
"--Yâhu, bugün bir şey oldu!"
"--Ne oldu?.."
"--Baktım, senin ismin cehennemliklerin arasından silindi, cennetliklerin arasına yazıldı." demiş.
Burdan güzel bir şey öğreniyoruz: Ne olursak olalım, ALLAH rızası için yapacağız her şeyi... Cennet için, cehennem için değil, ALLAH rızası için yapacağız. Yüksek olan duygu budur.

Soru:

--Kur'ân-ı Kerim'de:
(Men amile sâlihan felinefsihî) "Kim sâlih amel işlerse, kendi nefsi için işliyor; (ve men esâe fealeyhâ) kim günah işlerse, o da kendi aleyhine işliyor." diyor. O zaman nefsimiz için, kendi canımız için yapmıyor muyuz bu ibâdeti; bu şirk olmaz mı?


--Bu da şirk olmaz, bu da normal... İnsanoğlu kendisini dünyada zararlardan koruduğu gibi, günahlardan, ahiretin zararlarından da korumağa gayret edecek; bu onun vazifesi... Kulluk vazifesi bu!.. Kulluk ne demektir?.. ALLAH'a güzel ibâdet etmek ve yasaklarından kaçınmak, emirlerini tutmaktır. Bu da şirk değil!..

Soru:

--İslâm mükemmel bir hayat nizamı... Ben de bu dini mükemmel olduğu için seçip, ibâdet etmekle şirke bulaşmıyor muyum?


--Hayır! Bunların hiç birisi şirk değil, bunlar normal duygular... Ama, daha yüksek duygular:

(İlâhî ente maksûdî ve ridâke matlûbî) "Yâ Rabbi benim maksûdum sensin, ben senin rızân için yapıyorum!" diye, her şeyi sırf ALLAH rızâsı için yapacak hâle gelmek... Ahiret hesâbı yapmamak, dünya hesâbı yapmamak...

Eskiden her tarikatin bir başlık şekli varmış, kavuk şekli varmış; sarığın rengi varmış, sarılış şekli varmış. Nakşibendî tarikatının da külahları dört dilimli, dört parçalı oluyormuş. Dilime terk diyorlar. Dört terkli oluyormuş, başa giyilen başlık... Ondan sonra onun üzerine sarık sarılıyormuş. Şimdi bir şâir diyor ki: "Nakşibendîlikte dört terkli külâh giyilir; çünkü, Nakşibendîlikte dört terk vardır." diyor. Terk dilim demek, bir de bırakmak demek... "Dört dilimlidir, çünkü dört şeyi terkediyorlar." diye nükte yapıyor:
1. Terk-i dünya: Dünyayı terkedecek.
2. Terk-i ukbâ: Ahireti terkedecek.
3. Terk-i hestî: Varlığı terkedecek.
4. Terk-i terk: Terkettiklerini de terkedecek.

Yâni, şöyle demek istiyor:
Terk-i dünya: İbâdeti dünya menfaati için yapmayacak. Şöyle yaparsam işten atarlar, böyle yaparsam işe alırlar... Böyle şey yok... Dünya menfaatine meyletmeyecek.
Terk-i ukbâ: Ahiret hesabı yapmayacak. "Şöyle olursa, böyle olursa, şu kadar sevap kazanırım..." filân diye hesap yapmayacak. O hesapların hepsi, ALLAH'ın fazl ü keremi karşısında yok olur. Gazaba gelir cehenneme atar, lütfa gelir affeder; o hesaplar tutmaz.
Terk-i hestî: Her çeşit varlığı terkedecek. Zenginse, zenginliğinden kibirlenmeyecek... Alimse, alimliğinden kibirlenmeyecek... Mevki-makam sahibiyse, mevkiinden, makamından kibirlenmeyecek. Her türlü varlıktan sıyrılacak. Sanki hiç bir şeyi yokmuş gibi mütevâzi olacak.
Terk-i terk: Bu şeyleri terkettim diye böbürlenmeyecek, bunları da unutacak. Üç şeyi terkettiğini de unutacak, hiç hatırına da getirmeyecek. Çünkü, ondan da kibirlenir insan... "Yâ ben öyle olgun insanım ki, öyle yüksek insanım ki; terk-i dünyâ ettim, terk-i ukbâ ettim, terk-i varlık ettim..." filân diye yine böbürlenir, yine ALLAH'ın sevmediği kibre düşebilir diye, dört terk vardır diye söylemişler. Hatırınızda kalsın...
Demek ki, asıl iyi müslümanlık, asıl ALLAH'ın sevdiği şey, her şeyi ALLAH rızası için yapmak... Hesapla değil de, menfaat kaygısıyla değil de, ALLAH rızası için yapmak... Ama hesapla yaparsa, o da yasak değil; onu da bilin!.. Kimisi ondan anlar, kimisi daha yüksektir. O da câiz...

Soru:

--Cami yaptırdıktan sonra, ismini koydurmak şirke girer mi? Cami yaptırmanın mükâfatı nedir?


--Cami yaptırmanın mükâfatını Peygamber Efendimiz, "Cennette bir köşktür." diye bildiriyor. Yâni, "Kim dünyada bir cami yaparsa, ALLAH cennette ona bir köşk bina eder." diye bildiriyor.
Tabii, kendi ismini koymazsa daha iyi olur. Çünkü, isim şöhrettir. Tasavvuf büyükleri, "İbadeti başkası görsün, bilsin diye yaparsa, bir bakıma mânevî bakımdan bu şirke girer." demişler. Tabii, o camiyi onun yaptığını ALLAH biliyor, başkası o ismi bilmese bile yine ALLAH o sevabı verecek. Onun için isimden sakınmak takvâya daha uygun oluyor, şöhret olmasın diye... Sahabelerin birisinin ismini koysalar veya başka bir isim koysalar, kendi isimlerini saklasalar daha iyi olur.

Soru:

--"Şirkin tevbesi yoktur." diyorlar; ne dersiniz? Kul hakkının, adam öldürmenin tevbesi var mıdır? Kötü huyu olan bir kadının, kötü huyu olan bir erkeğin --cinsel sapıklıkları kasdediyor-- tevbesi var mıdır?

--Şirkin tevbesi imana gelmektir. İnsan mü'min olursa, kelime-i şehadet getirirse, ALLAH'ın varlığını birliğini kabul ederse, müslüman oldum derse, ALLAH affeder. Onun tevbesi imana gelmektir.
Kul hakkının tevbesi; gidecek hakkı sahibine verecek, ondan sonra helâllik dileyecek.
Bir müslümanı bir kimse öldürmüşse; "Bir müslümanı kasden, bile bile öldüren bir kimsenin cezası, ebediyyen cenennemde kalmaktır!" diye ayet-i kerime vardır. Fakat, pişman olmuşsa; onun da tevbe yolu kapalı değildir.
Yaptığını işin kötülüğünü anlayıp, kesilip, kat'î olarak bir daha yapmamağa azmetmekle, her günahın affolacağına dair Kur'an-ı Kerim'de ayet-i kerime var:
(İnnALLAHe lâ yağfiru en yüşreke bihî ve yağfiru mâ dûne zâlike limen yeşâ') "ALLAH şirki, kendisine ortak koşmayı elbette bağışlamaz; bundan başkasını dilediğine bağışlar."
Bu ayet-i kerime, ALLAH-u Teâlâ'nın şirkten başka her günahı affedeceğine dair bir kapı, ihtimal bıraktığı için, sıdk ile tevbe ederse, ondan sonra doğru yolda yürürse, ALLAH-u Teâlâ Hazretleri affeder. O, şirki affetmez dediği, o günah ile ölenlerin ahiretteki durumlarıdır. Dünyada iken yanlış yoldan dönüp de imana gelirse, hepsi affolur.
Kayıtlı

Orjinali için tıkla

BİZ TARTIŞIRKEN NEFSİMİZİ DEĞİL DAVAMIZI HAKLI ÇIKARMAYA ÇALIŞIRIZ...
HAFİ
Dedim ya; Yusuf olmak zor çok zor.. Yusufken sultan olmakta zor Hele Yusuf’un Yakup’u olmak, işte o hepsinden zor…
Süper Üye
*

Puan: 190
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 4,681

Açtığı Konular:639

DAVASININ DELİSİ OLMAYAN GERÇEK İMAN ETMİŞ OLAMAZ


4 Mesajına Toplam
4 Kere Teşekkür Edildi

« Yanıtla #2 : 21 Eylül 2008, 21:52:13 »

PEYGAMBER EFENDİMİZ
Soru:

--ALLAH-u Teâlâ Hazretleri'nden sonra sevgili Peygamberimiz Muhammed-i Mustafâ SAS Efendimiz'i mi, yoksa ana-babamızı mı sevmemiz gerekir?


--Şeksiz, şüphesiz önce Peygamber Efendimiz'i sevmemiz gerekir. Hadis-i şerifte böyle geçiyor. Diyor ki Peygamber Efendimiz: "Nefsim elinde olan ALLAH'a yemin olsun ki, sizden biriniz beni anasından da, babasından da, evlâdından da, bütün insanlardan da daha çok sevmedikçe gerçek mü'min olamaz!" buyuruyor. Demek ki, Rasûlüllah sevgisi olmadan iyi müslüman olunmuyor.

Soru:

--"ALLAH der ki: Önce rasûlüme git, ona kendini kabul ettir, benimle muhatap olamazsın!" diye söylediniz. ALLAH'la kul arasına hiç kimse giremez prensibi var... Burayı biraz açıklar mısınız?


--Peygamber Efendimiz'e müracaat etmeden yollar kapalıdır. Peygamber SAS Efendimiz, ALLAH'la kul arasında mânî değil, engel değil... ALLAH'ın elçisi olduğundan, ona gitmek gerekiyor. Onsuz olmuyor. Ezanımız onsuz olmuyor, namazımız onsuz olmuyor, ona salât ü selâm getirmeyince olmuyor. Rasûlüllah'a bağlılık çok önemli!..
Peygamber SAS diyor ki: "Sizden biriniz, ben kendisine anasından, evlâdından ve bütün insanlardan --başka rivayetlerde de sahib olduğu her şeyden-- daha sevgili olmadıkça, o kimse gerçek mü'min olamaz!" diyor.
Peygamber Efendimiz bilmez miydi, kul ile ALLAH arasına kimse giremez prensibini?.. Kul Peygamber Efendimiz'i sevecek, bağlanacak, hayatını öğrenecek, sünnetini belleyecek, terbiyesine girecek, izini takib edecek; cennete öyle girecek!.. Onun dışında başka yol yok!.. Yol bir tane; o da Rasûlüllah Efendimiz'in sünnet-i seniyyesi yoludur. O çok önemli!..
Orda öyle ufak tefek tereddüde bile hiç yer yoktur. Orda ALLAH ile kul arasına girmek gibi bir şey yoktur. ALLAH ile kul arasında Rasûlüllah Efendimiz fazla değil... Yoldur, halkadır, götürücüdür. Onun için, onu başka türlü anlamasınlar.
Soru:

--Şeytan ayetlerinin aslı var mıdır?


--Müşrikler, kâfirler İslâm dini çıktığı zamandan beri müslümanlarla uğraştılar. Peygamber Efendimiz'e iftira ettiler, mecnun dediler, şair dediler. Öldürmeğe çalıştılar, şehirlerinden dışarı çıkarttılar. Müslümanlara işkence ettiler. Bu arada da çeşit çeşit yalanlar uydurdular. Bu ayetlerin hiç aslı esası yoktur. Ama, İslâm'ın düşmanları şimdi yirminci yüzyılda da olduğundan, eski kâfirlerden, eski şeytanlardan, şeyâtînül insten kalmış olan şeyleri tekrar tekrar ortaya atıp, milletin kafasını karıştırmağa çalışıyorlar.
ALLAH-u Teâlâ Hazretleri Kur'an-ı Kerim'de Peygamber Efendimiz için buyuruyor ki:
(Velev takavvele aleynâ ba'dal ekàvîl) "Eğer bu peygamber, biz kendisine vahyetmediğimiz halde kendiliğinden ALLAH böyle söylüyor diye bazı sözler ortaya atsaydı; (Leehaznâ minhü bilyemîn. Sümme lekata'nâ minhül vetîn) onu yakalar, onun şah damarını parçalardık, müsaade etmezdik!" buyuruyor.
ALLAH-u Teâlâ Hazretleri, Peygamber Efendimiz'i hak peygamber olarak gönderdi. Söylediği sözler hak sözdür. Peygamberler ma'sûmdur; yâni hıfz u himâye olunmuşlardır, korunmuşlardır. Şeytan sokulamaz, şeytan tesir edemez. Günahlara düşmezler, günahlı işler yapmazlar.
Peygamber Efendimiz daha küçük çocukken, arkadaşları bir düğün seyretmeğe gittiler. Bir keresinde "Bu bu gece de ben düğün seyretmeğe gideyim!" dedi. Yarı yolda ona ALLAH bir uyku verdi, düğün yerine gidemedi. "Düğün seyretmek, çalgı sana gerekmez!" diye...
Yâsin Sûresi'nde hepiniz biliyorsunuz, Peygamber Efendimiz için:
(Vemâ allemnâhüş şi'ra vemâ yenbağî lehû) "Biz o Peygamber'e şiir öğretmedik, şiir ona gerekmezdi. Ancak gönderilenler vahiydir, Kur'an-ı Kerim'dir." buyuruluyor.
ALLAH-u Teâlâ Hazretleri bir ayet-i kerimede de buyuruyor ki:

(İnnâ nahnü nezzelnez zikre ve innâ lehû lehâfizûn) "Kur'an-ı kerim'i biz indirdik; onun hıfzedilmesi, korunması da bize aittir. Kıyamete kadar onu biz koruyacağız."
(Yürîdûne liyutfiû nûrALLAHi biefvahihim, vALLAHu mütimmü nûrihî velev kerihel kâfirûn) "ALLAH'ın nurunu ağızlarıyla üfleyerek söndürmeğe çalışıyorlar. Kâfirler hoşlanmasa da ALLAH nurunu tamamlayacaktır." ALLAH'ın nurunu üflemekle kimse söndüremez! Amma, işte böyle fitne karıştırırlar, eski rivayetlerden bir şeyler bulmağa çalışırlar. Eski zamanın müşriklerinin sözlerini ortaya atarlar.

Meselâ; Mekke'de gelmiş As ibn-i Vâil... Eline çürümüş kemiği almış, şöyle ufalıyor Peygamber Efendimiz'in karşısında... "ALLAH bu çürümüş kemiği de mi diriltecek?" diyor.
(Kul yuhyihellezî enşeehâ evvele merreh) "O kemiği ALLAH ilk başta nasıl yarattıysa, o ALLAH o kemiği diriltecek!.." (ve hüve bikülli halkın alîm) "O her çeşit yaratmaya kadirdir!" Yoktan da yaratır, kemikten de yaratır, toprakdan da yaratır, nurdan da yaratır... Öldükten sonra da diriltir, ahiret hayatını da yaratır. ALLAH her şeye kadirdir.
--Çürümüş kemikler nasıl dirilecek?
--Senin üzerine vazife mi?.. ALLAH yaratacak. Her çeşit yaratmaya kàdir!..
Televizyonda bir filim görsen, aklına "Hiç böyle şey olur mu?" diye gelmiyor. Adam uzay gemisinin hücresinde duruyor, içeri giriyor, bir ışınlanıyor; "Hoop..." ayın yüzeyine geçiyor. Hiç itiraz geliyor mu içinizden?.. O zaman "Gık..." demiyorsunuz. Ama öbür tarafta, "ALLAH-u Teâlâ Hazretleri yaratacak." deyince, çeşit çeşit seyler oluyor.

Şimdi, bu da bir iftira!.. Bunun hiç kitaplarımızda aslı, esası yok... Bu adamların iddiası ne?.. "Peygamber Efendimiz'e şeytan tesir etmiş de, bazı sözler söyletmiş..." filân gibi... Yok öyle bir şey!.. Şeytan tesir eder mi Peygamber Efendimize?.. ALLAH-u Teâlâ'nın Peygamberine, mümkün mü böyle bir şey?..
Bunlar İslâm'ı zedelemek için, müslümanların imanını sarsmak için ortaya atılmış yalanlar, dolanlar... Kim yapıyor?.. En meşhur gazeteler yapıyor. Bir birisi yazıyor, bir birisi yazıyor, bir ötekisi yazıyor. Maksad ne?.. Dertleri, karınlarının ağrıları, müslümanların Türkiye'de kuvvetlenmesi... Müslümanların kuvvetlenmesini hazmedemiyorlar. Gençlerin camileri doldurmasını hazmedemiyorlar. Kızlarımızın başlarını örtmesini hazmedemiyorlar.
Niye plajdaki çıplakla, fahişeyle uğraşmıyorsun da; benim namuslu kızkardeşimle, benim bacımla uğraşıyorsun?.. Niye o fahişeyi fahişelikten alıkoymağa çalışmıyorsun da, bu namuslunun başını açmağa çalışıyorsun?.. Hİç akıl mantık kabul etmeyecek işler...
--Neden böyle yapıyorlar?..
--İslâm'dan korkuyorlar, müslümanlardan korkuyorlar.
--Kim korkuyor?..
--Kâfirler korkuyor.
--Peki burdakilerin korkusu ne?.. Kâfirler korksun, titresin!.. Rus korksun, Yunanlı korksun, Bulgar korksun...
Korkmayınca, bak neler yapıyorlar!.. Bizim eski devletimiz olsaydı, Fransa'ya mektup yazıp da kralları hapisten çıkarttığımız zamanda, Bulgaristan'da böyle isim değişikliği yapabilirler miydi?.. Yunanistan bu zulmü yapabilir miydi?.. Mâsumları banyo küvetinde öldürüp öldürüp de, üst üste yığabilirler miydi?.. Yapamazlardı ama, biz zayıflayınca yapıyorlar.

Şimdi biz kuvvetleniyoruz, müslümanlar dinine sarılıyor, imam-hatip okullarının adedi çoğalıyor diye, Kanada üniversitesinde araştırma yapıyorlar ve tehlike işareti, sinyali veriyorlar. Kanada üniversitesinin, Mc. Gill Üniversitesi'nin, bizim imam-hatip okullarıyla ne ilgisi var?.. Türkiye'de müslümanlık gelişiyor diye, ödleri patlıyor.
Haydiii, bu sefer bizimkiler de: "İmam-hatip okulları açılmasın, adedi dondurulsun, meslek okullarına ağırlık verelim!" bilmem ne diyorlar. Seni güdüyorlar koyun gibi!.. Enayi, güdülüyorsun sen!.. Sen kendi menfaatini düşüneceksin.
"Benim memleketimin menfaati nedir? Şunu yaparsam nereye gider, bunu yaparsam bu nereye gider?" diye, yapılan işin faydasının kime geleceğini, zararının kime gideceğini hesaplamak lâzım!.. Şu memleketin sahibi olan insanların, "Şu memleket bize emanet edilmiştir." diye düşünmesi lâzım!..
İmam-hatip okullarının açılmasından endişe ediyorlar. Kur'an kursları açılıyor diye kıyamet kopartıyorlar. Peki Kur'an kursu ne?.. Kur'an-ı Kerim'i, dinî bilgileri öğreten kurslar... Bir sene... Zâten eti ne, budu ne; bir senede insan ne öğrenir?.. İmam-hatip okulunu, ilâhiyat fakültesini, bilmem neyi 20 sene okumuş olan insan bile kolay kolay bir şeyler öğrenemiyor. Bir senede ne olacak ama, onu hemen yaygara yapıyorlar.

Şu memlekette kötülük şu kadar arttı, ahlâksızlık bu kadar arttı, rüşvet şu kadar arttı... Anarşi bu kadar arttı, adam öldürme şu kadar fazlalaştı... Hayâlî ihracat şu kadar arttı... Bilmem bir sürü böyle şey... E bunlarla uğraşalım!.. Hayır; müslümanın başörtüsüyle, müslümanın imam-hatibiyle, müslümanın Kur'an kursuyla, müslümanın ayetleriyle, müslümanın hadisleriyle uğraşıyorlar.
Hocamız bir kitap yazmıştı, ÇYemek AdâbıÈ diye, hadis-i şeriflerle... "Sağ elinizle yeyin, üç parmakla yeyin..." bilmem ne... Gazeteler onların her birini bir alay mevzuu yaptı, yazdı. Sen ALLAH'ın Rasûlünün hadisleriyle alay edersen, kâfirsin!.. Peki, kâfir böyle diyor; müslüman niye ona kulak veriyor?.. Cahil de ondan... Dost kim düşman kim bilmiyor da ondan...

Bir Japon, Japon güreşinde Japonlara mahsus bir kıyafet giyiyor, beline kuşak takıyor, kimse bir şey demiyor da; biz kendi kıyafetimizi giyemiyoruz!.. Japon kimonosunu giyiyor, öyle yaşıyor da, biz yaşayamıyoruz!.. Olmaz ki!.. Eğer hürriyet varsa, eğer demokrasi varsa, eğer din ve vicdan hürriyeti varsa, eğer eğitim hürriyeti varsa, eğer bunlar anayasal düzende de imzalanmış, tasvib görmüşse; o zaman herkesin uyması lâzım!.. Bir şey diyememesi lâzım!.. Sen de hakkını, hukukunu korumalısın!..
--Efendim, kâfirin elini tutamazsın, kalemini tutamazsın!.. Memlekette hürriyet var.. Herkes isterse dinin aleyhine yazar, ister lehine yazar.
--Haa, o zaman da paranı dökeceksin çuvalla orta yere... Gazeteni kuracaksın, mecmuanı kuracaksın, bunlara cevap vereceksin!.. Dağıtım müesseseni kuracaksın, Türkiye'nin en uzak köşesine kadar senin mecmuaların, gazetelerin dağılacak. Senin fikirlerini okuyacak, bunların cevaplarını okuyacak millet...
Bak, gündemi onlar tesbit ediyorlar. Yâni hangi konunun münakaşası yapılacak, onlar seçiyorlar. Ortaya bir fitne atıyorlar, bizim kardeşimiz de bir not veriyor; "Şeytan ayetlerinin aslı var mı?" diye... Biz de camide tutup onu anlatmak zorunda kalıyoruz.

Halbuki, sen Hazret-i İsâ'ya nasıl ALLAH'ın oğlu dersin?.. ALLAH'ın peygamberi... Nasıl sen buna ALLAH'ın oğlu dersin?.. Evlendi mi, karısı mı vardı, doğumla mı doğdu, izdivaç mı oldu, gerdek mi oldu?.. Bu nasıl saçmalıktır yirminci yüzyılda?.. Gündemi biz tesbit etsek, bunu söyleyeceğiz. O zaman ne papa kalacak, ne papaz kalacak, ne kilise kalacak!..
Ona fırsat gelmesin diye, müslümanın Kur'an'a bağlılığı zayıflasın diye, şeytan ayeti, bilmem nesi... Hintli öyle demiş, bilmem ne böyle demiş... Hintli zâten tenâsül aletine tapıyor, öküze tapıyor... Adamın aklı olsaydı, doğru düzgün bir şeye inanırdı. Gündemi biz tesbit etsek, bunu söyleyeceğiz.
Hindistan'da öküz kutsal... Neresi kutsal bunun?.. Biz bunu yatırıyoruz, kırt kırt kesiyoruz, etini de yiyoruz. Pirzola yapıyoruz, pastırma yapıyoruz, yumurta kırıyoruz, yiyoruz. Neresi kutsal bunun?.. Bunun boynuzuna mı tapıyorsun, derisine mi tapıyorsun?.. Derisinden de pabuç yapıyoruz; ayağımızın altında... Senin taptığın bu mu?.. Senin taptığın benim ayağımın altında!..
Hintli bilmem ne yazmış bu kitabı... Yâ sen ilkönce kendine bak, bir kere senin kendi dinin ne?.. Hindistan'da 400 kadar mezheb var... Kimisi Buda'ya tapar. Buda'nın heykeline baksan, sekiz tane kolu var... Sekiz tane kollu adam gördünüz mü hiç şimdiye kadar?.. Yok... Sonra, tenâsül aletine tapıyor Hintlilerin bir kısmı...

Bizim dedelerimiz bunların hepsini gördüler. Bizim dedelerimiz kaç asır Hindistan'da yönetici olarak bulundu, imparatorluk kurdu. Onların dinini de biliriz, hristiyanları da biliriz, yahudileri de biliriz, ateşperestleri de biliriz. Hak din İslâm!.. Elhamdü lillâh, alâ ni'metil İslâm... Bizi müslüman yapan ALLAH'a hamd olsun...
Ama gündemi tesbit etmek meselesi var ya; hangi mesele konuşulacak?.. Hak din konuşulacak!.. Hangi din haktır, hangi din batıldır?.. Öyle kıyıdan kenardan hık mık deme, çık bakalım karşıma!.. Saklandığın yerden bir karşıma dikil bakalım!.. Sen hangi dindensin?.. Sen Hint dinlerinden birisinden misin; senin dinin iki para etmez!.. Neyin var senin?.. Sen hristiyan mısın; senin dinin muharref!.. Sen ALLAH'ın sana gönderdiği peygambere, tanrının oğlu demişsin. Bundan saçma şey mi olur?..
(Lekad keferellezîne kàlû innallàhe hüvel mesîhubnü meryem) "ALLAH Meryem'in oğlu Mesih'tir diyenler kâfir oldu." diye Kur'an-ı kerim bildiriyor. ALLAH transandantal varlıktır, müteâlî varlıktır diye filozoflar bile İslâm'ın çizgisine geliyor. Neden hristiyan filozof geliyor, müslüman oluyor?.. Aklı almadığı için...
Neden filânca papaz hâlâ hristiyan kalıyor; hem de kitap yazmış ilim adamıymış?.. "Ben labaratuara geldiğim zaman kilisenin kitabını kapatırım; kiliseye gititiğim zaman labaratuarın kitabını kapatırım." diyor. Orada öyle, burada böyle; öyle şey mi olur?.. İki çatal, birbirine zıt iki şey... Hadi bakalım, bir birliğe er bakalım; ikisinden hangisi doğru, bir anla!.. O zaman Prof. Moris Bükey (Maurice Bucaille) gibi, bir onu inceliyor, bir onu inceliyor; bu yanlış diyor, müslüman oluyor. Başka çaresi yok!.. O yanlış, bu doğru... İslâm'a gir!..
Papazlardan, piskoposlardan, hahamlardan, komünistlerden, filozoflardan, doktorlardan, yazarlardan nice insan müslüman oluyor. Ramazan geliyor işte, bir ay sonra... Yine gazetelerde görürsünüz; şu müslüman oldu, bu müslüman oldu...
O adamlar durup dururken mi müslüman oluyor?.. Kolay mıdır; bir insanın yaşayıp dururken, bir cemiyete muhalefet edip başka bir dine girmesi kolay bir şey midir?.. Çok büyük hadisedir. Anasıyla darılacak, babasıyla darılacak, toplumuyla ters düşecek, başka bir ülkeye gitmesi gerekecek... Onu yapıyor. Bak, sen müslüman doğmuşun, müslüman yaşamakta zorlanıyorsun; o dinini değiştiriyor, İslâm'a geliyor. Bütün topluma karşı gelerek, büyük bir kahramanlık gösteriyor.
O bakımdan, Müslümanlar olarak İslâm'ı tanıtacak vasıtalara sahib olmamız lâzım!..
Kayıtlı

Orjinali için tıkla

BİZ TARTIŞIRKEN NEFSİMİZİ DEĞİL DAVAMIZI HAKLI ÇIKARMAYA ÇALIŞIRIZ...
HAFİ
Dedim ya; Yusuf olmak zor çok zor.. Yusufken sultan olmakta zor Hele Yusuf’un Yakup’u olmak, işte o hepsinden zor…
Süper Üye
*

Puan: 190
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 4,681

Açtığı Konular:639

DAVASININ DELİSİ OLMAYAN GERÇEK İMAN ETMİŞ OLAMAZ


4 Mesajına Toplam
4 Kere Teşekkür Edildi

« Yanıtla #3 : 21 Eylül 2008, 21:52:43 »

NAMAZ
Soru:

--Bir insan İslâm'ı biliyor, kendisi müslüman ama, namazlarında ihmalde bulunuyor. Ne dersiniz?


--Namaz, oruç, hac, zekât veya diğer ibadetlerden bir tanesi yapılmadığı zaman, farz yerine getirilmediği zaman, ALLAH onu cezalandırır, günah yazar. Ama ne kadar ceza verecek, ne yapacak, kendisi bilir. Bazen bir küçük terbiyesizlikten dolayı, çatır çatır cehennemde yakar. Bazen de kulun gönlünün paklığından, temizliğinden dolayı affedebilir.
Yalnız, fıkıh kitaplarında, itikad kitaplarında yazılan şudur ki: Bir insan ibadetleri yapmasa, inancı itikadı olsa, İslâm'dan çıkmaz. Müslümandır ama, günahkâr, kusurlu, eksikli, suçlu müslümandır. İşi ALLAH'a kalmıştır. Sonradan tevbe edip doğru yola geldiği zaman, eğer ALLAH affederse, affeder. Affetmezse; o ihmali kadar cehennemde yanar, azabını görür. Ondan sonra, imanı dolayısıyla kurtulur amma, Peygamber Efendimiz SAS'in bir hadis-i şerifini bu sözümün arkasından hatırlatıvereyim; diyor ki:
"Cenenneme düşmemeğe çalışın!.." Çünkü, cehenneme insan bir kere düştü mü, sonunda çıkacak bile olsa, --öyle bir şeyler söylüyor ki Peygamber Efendimiz, hesaplıyoruz-- milyonlarca sene kalıyor. En aşağı ikiyüzelli sene sene kalıyor.
Sonra, cehennemdeki azabları küçük görmemek lâzım!.. Cehennemde meselâ, cehennem ehlinin zakkum yiyeceği söyleniyor. Zakkumun dünyada bile zehir olduğunu artık gazetelerden anladınız. "Cehennemin zakkumundan bir damla dünya denizlerine damlasaydı, bütün dünya denizlerini zehir gibi acı yapardı." diye bildiriyor Peygamber Efendimiz... Cehennemde onu böyle, sabah akşam yiyen bir insanın ne ızdırab çekeceğini, ne azablar göreceğini tahmin edebilirsiniz.

O bakımdan cehenneme düşmeyecek şekilde tedbir almak, akıllı insanların yapması gereken doğru iştir. Cenneti kazanmak için çalışmak çabalamak, akıllı insanların işidir. Günaha ancak cahiller cesaret eder. Yoksa, "Günahın büyüğü küçüğü olmaz!" diyor bazı büyüklerimiz... Çünkü, günahı kime karşı yapıyorsun?.. Kime asi geliyorsun?.. ALLAH'a...
Asi geldikten sonra, bakarsın ALLAH bir sille tokat indirtir ki, helâk olursun!.. İnsanın malına geliyor, arabasına geliyor, evine geliyor... Vücuduna amansız hastalık geliyor. O zaman diyar diyar şifa arıyor, çare arıyor. "Bunun çaresi nedir?" diye gözyaşları içinde arıyor. Sen ilkönce edepsizlik yaptın, bu ceza ondan geldi.
Onun için dünyada da çeker, ahirette de çeker. Bu hususlarda hiç bir kimse gevşek olmasın!..

Soru:

--Kıldığım namazdan feyz alamıyorum; ne tavsiye edersiniz?


--Feyz almak için çok şeyler lâzım; başta, lokmanın helâl olması lâzım!.. Haram lokma ile feyizli ibadet yapılmaz. Lokma haram... Midesinde duruyor... ALLAH sevmez ki!..
Sevilmeyen bir kimse senin kapına gelmiş, kapıyı çalmış, içeri girmek istiyor. Nasıl bakarsın?.. Düşün, ordan anla!
Lokma helâl olacak; bir... Abdesti tamam olacak; iki... Yüznumaraya gidiyorlar, doğru düzgün istibrâ, istincâ olmuyor. Üstleri, başları temiz olmuyor. Paçalı pantolonların paçaları yerleri süpürüyor. Şimdi bizim pantolonlarımızın hepsi, --moda dolayısıyla-- paçaları arkadan yerleri süpürür. Temiz şeyler gelir, pis şeyler gelir. Elbisesi temiz olmayınca, namaza tesir eder.
Bilgisi az, söylediği söz hakkında bilgisi yok, tekbir hakkında bilgisi yok... Tabii ordan huzur alamaz.
Onun için bir kere helâl lokma yesin!.. Ondan sonra, abdestini düzgün alsın!.. Ordan başlıyor iş... Dualarını yapa yapa güzel abdest alsın!.. Temiz olsun; hem kalbi temiz olsun, hem elbisesi temiz olsun!.. Ondan sonra, biraz dinî bilgi sahibi olsun, dinî kitapları okusun!.. "ALLAHu ekber" ne demek, "SübhânALLAH" ne demek?.. Fâtihâ'nın mânâsı ne, İhlâs'ın mânâsı ne?... Namazda rükû ne oluyor, secde ne oluyor; bunları düşünsün tefekkür eylesin!.. O zaman inşaALLAH feyzini çok alacak, ALLAH'ın lütfuyla...

Soru:

--İbadet ettiğimde bile içimde bir boşluk var; bunu neyle doldurayım?


--Bu içindeki boşluğun muhtelif sebepleri olabilir. Bir kere lokmanın helâl olmasına dikkat etmek lâzım!.. Ondan sonra, abdestin güzel alınmasına dikkat etmek lâzım!.. İbadeti tadını çıkarta çıkarta, duya duya, aceleye getirmeden yapmak lâzım!.. O zaman, ALLAH insanın içine ibadetin tadını verir.
O ibadetin tadını ALLAH'ın insana vermesi için hadis-i şerifte buyuruluyor ki: "ALLAH'ı ve Rasûlüllah'ı her şeyden daha çok sevecek ve günaha dönmemek azminde olacak! Günaha, tekrar eski haline dönmektense, ateşe atılmaya razı olacak bir halde olacak!.." Bu duyguları taşıdığı zaman, ibadetin tadını duyar diye hadis-i şeriflerde bildiriliyor.

Soru:

--Namazda aklımıza olmadık şeyler geliyor; bunun sebebi nedir, çaresi nedir?


--Abdesti güzel almaktır. Olmadık şeyler şeytandandır. Namazda huzuru bozmağa çalışıyor, ibadetten sevap kazanmamasını sağlamağa çalışıyor.
İradesine hakim olup kendisini söylediği söze, yaptığı ibadete verecek ve güzel şeylerle meşgul edecek... "ALLAH'ın huzurundayım!" diyecek, "Kâbe'nin karşısındayım!" diyecek... "Elhamdü lillâhi rabbil âlemîn" derken mânâsını düşünecek, kendisini okuduğu şeylerle meşgul edecek.

Soru:

--Namazda vesvese gelince tekbiri tazeleyelim mi?


--Hayır! Öyle yaparsanız, işin sonunu alamazsınız. Vesvese gelir tekbir alırsınız, bir daha tekbir alırsınız, bir daha alırsınız, bir daha... Çünkü şeytan insanı ordan yakalar. Kat'iyyen vesveseye hiç yüz vermeyeceksiniz. Aldın tamam, yürüyeceksin.
Vesveseye bir kere itibar ettin mi: "Namaz pek iyi olmadı... Oldu galiba ama?.. Yok, yok olmadı. Haydi bir daha kılayım!.." Bir daha kılarsan, bir daha bir vesvese gelir. Onu kılarken bir daha bir vesvese gelir, batağa saplanırsın.
Sakın vesveseye hiç yüz vermeyin!.. Doğru olduğuna kanaat ettiğiniz şeye göre devam ettirin işi, olsun bitsin.

Soru:

--İmsaktan 15 dakika sonra, ezan okunmadan sabah namazın kılabilir miyiz?


--Kılınabilir. Şimdiki takvimlerin tertibi, imsak bittiği andan itibaren sabah namazının vaktidir. Hattâ, orucu oraya kadar bırakmamak bile lâzım, daha önceden yemeği kesmek lâzım! O tam sabahın girdiği saattir. Arada boşluk bırakmamışlardır, ihtiyatı kaldırmışlardır. Ondan sonra 15 dakika geçince, haydi haydi kılınır.

Soru:

--Öğle namazı, ikindi okunduktan sonra 45 dakika geçinceye kadar kılınabilir mi?


--Aslında ikindi ezanı okundu mu, ikindinin vakti girmiş olur ama; bir asrı evvel var, bir asr-ı sâni var... İmamlarımızın rivayetine göre: Dik bir çubuğun öğle üzeri bir gölgesi var, diyelim 30 cm... Bu 30 cm üzerine, çubuğun boyu kadar daha gölge uzadığı zaman ikindinin vakti girer diyenler var; gölge çubuğun boyunun iki katı kadar daha uzadığı zaman ikindinin vakti girer diyenler var... Bu ikisinin arasında yarım saat -kırkbeş dakika bir zaman olduğundan, "Bu ihtilâftan faydalanarak acaba kılabilir miyiz?" demek istiyor. E kaçırmışsa, kılıversin; olur.
Aslında ikindi vaktine kadar tehir etmesi doğru değil... "En faziletli amel nedir?" diye soruyorlar Peygamber Efendimiz'e...
(Essalâtü lievveli vaktihâ) "Evvel vaktinde kılınan namazdır." buyuruyor. Namazı evvel vaktinde kılmak sevaptır. Tâ o vakte kadar tehir, zaten kusurdur, kabahattir. Ama baktı, öyle bir durum oluverdi; yine kılsın!..

Soru:

--Namaza yeni başlayıp da kaza namazları çok olan bir kimse, vakit namazlarındaki sünnetleri terkedip kaza namazı kılabilir mi?


--Câiz değildir. Vakit sünnetlerini kılacak. Ayrıca bizim tarif ettiğimiz işrak namazı, duha namazı, evvâbin namazı, teheccüd namazı ve sâireyi de kılacak, onları da bırakmayacak. Ötekisini de ödemeye geçecek. Bizim mezhebimiz --Hanefî mezhebi-- böyledir.
Bazı başka kaviller var... Şafiî mezhebinde, "Önce farzları ödesin!" demişler ama, bizim mezhebimizde büyüklerimiz diyorlar ki: "Bu namazları vaktinde kılmadın, bir edepsizlik yaptın, bir günaha girdin, bulaştın. Şimdi o günahı telâfi edeceğim derken, bu sefer Peygamber Efendimiz'in sünnetlerini kılmayıp, oradan bir başka kusur yapıyorsun; uygun olmuyor.
Sen onları kıl; ötekilerini de belirli bir plan dairesinde, yavaş yavaş ödemeğe giriş. ALLAH nasıl olsa, rûz-i mahşerde kulların namaz ibadetlerini hesaplarken, farzlarını hesaplayacak; farzlarda eksik varsa, sünnetlerle tamamlayacak. Ondan sonra nafilelerle tamamlayacak. Hesabı ALLAH'a ait... Sen ALLAH'a güzel kulluk et; o hesabı doğrultur. Yoksa, kimse ameliyle cennete girecek değil...
Büyüklerimiz bu kanatte, bizim mezhebimiz bu... Başka mezheblerde, başka türlü düşünceler olabilir.

Soru:

--"Kazası olan kimse, akşamdan sonra evvabin namazını ve diğer nafile namazları kılamaz; kılsa bile ALLAH kabul etmez!" diyorlar. Lütfen bunun hakkında açıklama yapar mısınız?


--Muhterem kardeşlerim! Akılla mantıkla gelin bu meseleyi çözelim. "Kılsa bile ALLAH kabul etmez!" diyormuş. Yâhû sen ALLAH'ın vekili misin?.. Bir kul namaz kılıyor, "Kılsa bile ALLAH kabul etmez!" diyor. Kimsin sen yâhu, ALLAH'tan mesaj mı aldın?.. Bu ne biçim laf?..
Bizim ulemamız, "Kılsa kabul olur." diyor, niye kabul olmayacakmış?.. Kabul olur kardeşlerim. Peygamber Efendimiz'in hadis-i şerifte, "Kılın! Denizlerin köpüğü kadar günahınız olsa bile affeder." diye teşvik ettiği bir namazı, "Rasûlüllah emretmiş, tavsiye etmiş; ben de kılayım!" diye kılsam, niye kabul etmesin ALLAH?.. Bu nerden çıkıyor, bu ne biçim laf?..
Bizim Hanefî mezhebimizde böyle bir mesele yok... Kılınan nafile namazlar sevaptır, kılınır.
--Kaza borcu varsa hocam?..
--Kaza borcu varsa, kaza borcunu ödesin!
Zaten namazı vaktinde kılmamış, kazaya bırakmış, bir günah işlemiş; şimdi onu ödeyeceğim diye bu sefer burdaki sevaplı işleri bırakıyor. Olur mu?.. Bir kabahat işlemiş, o kabahati temizlemek için, bir çok iyi şeyi yapmıyor. Olur mu?.. Olmaz!..

Onun için, kardeşlerimiz duha namazını kılacak, işrak namazını kılacak, evvâbin namazını kılacak, gece namazını kılacak, teheccüd namazını kılacak. Ondan sonra ALLAH'tan öteki borçlarını da ödemesi için yardım isteyerek, fırsat buldukça ötekileri de kılmağa girişecek. Mâdem zamanında kılmamış, bir edepsizlik etmiş; onu yavaş yavaş ödemeğe gayret edecek. Hadis-i şeriflerde kılın diye Efendimiz'in tavsiye ettiği namazları kılmamak sûretiyle, ikinci bir edepsizlik yapmayacak. İkinci bir fırsat kaçmış oluyor bu sefer elinden...
O bakımdan bu mantık mantık değildir. Bizim mezhebimizde böyle şey yok... Onları kılacak!.. Hem, kabul olmaz sözü bayağı ayıp...
--ALLAH bunu kabul etmez!..
--Nerden bildin?.. Sen ALLAH'ın vekili misin?.. ALLAHın gönderdiği selâhiyetli şahıs Peygamber Efendimiz, "Şu namazları kılın!" diyor. Sen de dikilmişsin kılacak insanın karşısına: "Sen kılma, kabul etmez ALLAH!.." diyorsun.
Tövbe estağfirullah... İnsanların aklı karıştı mı, nasıl karışıyor. Sen bizi akıl nimetinden mahrum etme yâ Rabbi!..

Soru:

--Kaza namazına nasıl niyet edilir?


--Kaza namazına niyet edilirken, "Yâ Rabbi, kılmam gereken, üzerime borç olan, kazaya kalmış olan en son öğle namazını ödemeye... En son ikindi namazını ödemeye..." diye sondan da başlayabilir; "En evvelki borcumu ödemeye..." diye baştan ödemeye de başlayabilir.

Soru:

--Nafile namazlarda, sağlıklı ve sağlam olduğu halde oturarak kılınması efdal olan var mı; varsa, hangileridir?


--"Ayakta kılınacak bir namaz, oturarak kılındı mı, fazileti %50 azalır, yarı yarıya iner." diye hadis-i şerif var... Yalnız Pakistanlı kardeşlerimizde gördüm, burda da bir iki defa söyledim; bizim Rahmetullahi Aleyh Hocamız da gece yatma namazında bazan yapardı. Yatsıdan sonra abdest alıyor, yatacak. O yatmadan evvel kılınan namazı, oturarak kılıveriyorlar.
Peygamber Efendimiz'den öyle bir rivayet var da, ondan yapıyorlarsa, o rivayete uygun olsun diye yapıyorlarsa; o zaman uygun olur. Peygamber Efendimiz'e uyma aşkıyla yapmış oluyorlar.

Soru:

--Namazda otururken, Ettahiyyatü'yü okurken şehadet parmağını kaldırmak nasıl olacak?


--"Eşhedü en lâ ilâhe" derken parmak kalkacak, ondan sonra inecek. Hadis-i şerifte bildirilmiştir. Peygamber Efendimiz de böyle parmağını kaldırırdı.

Soru:

--Sehiv secdesini Tahiyyat'tan sonra mı yapacağız, yoksa ALLAHümme Salli ve Barik'ten sonra mı; bilgi verir misiniz?


--Sehiv secdesine varmak için, ALLAHümme Salli'yi, Bariği okuyup, ondan sonra selâm verip secde etmesi gerekiyor.

Soru:

--Memleketimiz Konya... Okulumuz Ankara'da... İstanbula üç ay için çalışmağa geldik. Ankara'ya birkaç günlüğüne gittiğimizde namazlarımızı seferî olarak mı kılacağız. mukim olarak mı kılacağız?


--Bir insanın asıl vatanı, doğduğu, evinin olduğu yerdir. Onbeş günden fazla durmak niyetiyle gittiği ve ikamet ettiği yer de vatan-ı ikamettir. Yâni, ikametten dolayı vatan olmuş oluyor; ordan ikameti kalkarsa vatan değildir. Bir insan vatan-ı ikametten ayrıldığı zaman, vatan-ı ikamet bozulur; onun vatan-ı ikametliği kalmaz
Onun için, şimdi İstanbul'a gelmiş, üç aylığına burada mukim olmuş. Kendisi Konyalı olduğu için, iki-üç günlüğüne Ankara'ya gittiği zaman seferî olur.

Soru:

--Namaz kılmayan bir kadının yaptığı yemekler yenir mi?.. Namaz kılan bir kimse, namaz kılmayan eşiyle bir arada yatabilir mi?..


--Bir kimse namaz kılmıyorsa, mü'minse, imanı varsa inkâr etmiyorsa... "Namaz da ne imiş?" derse kâfir olur. "Namazın rükûsu da ne imiş?.. Kıraat de ne imiş?.." derse yine kâfir olur. Neden?.. Farz olduğunu biliyoruz çünkü... Bir farzını inkâr etse bile yine kâfir olur, dinden çıkar. Çünkü ALLAH'ın belli olan bir emrini, belli olduğu halde reddetmiş ve inkâr etmiş oluyor; kâfir olur. Ama red ve inkâr etmiyor da, alışmamış, tenbel, haylaz, şeytana uyuyor, nefse uyuyor, kılamıyor; günahkâr olur. O zaman kâfir olmaz. Aradaki farkı iyi bilmek lâzım!..
Günah-ı kebâir, yâni büyük günahlar insanı imandan çıkartır mı?.. Çıkartmaz. İşlediği günahlardan dolayı boyundan büyük veballer yüklenir, çok günah yüklenir ama; imandan çıkmaz. Kâfir diyemeyiz, müşrik diyemeyiz, günahkâr müslümandır deriz. Tevbe edebilir. ALLAH affederse affeder veya cezâlandırır; onu Rabbimiz bilir.

Binâenaleyh, bir kadın namaz kılmıyorsa... Mü'min ama kılmıyor. Keşke, küçükten anası babası öğretseydi. Alışkanlık haline gelmeyince, sonra nasıl zor oluyor. Küçükten öğretmek lâzım!.. Büyüyünce şimdi, kocası zorlasa kılmaz, babası zorlasa kılmaz. Evlendim der, sana ne der... İş işten geçmiş oluyor. Bu bir ayrı facia... Çocuklarımızı namazı seven, Rasûlüllah'ı seven, sünneti seven insanlar olarak yetiştirmek gayretinde olmalıyız.
Ama, bir kadın sırf tembelliğinden, şeytana uymasından namaz kılmıyorsa, bundan dolayı kâfir olmaz. Yaptığı yemek yenir. Namaz kılan eşiyle bir arada yatabilir.

Soru:

--Müslümanım deyip namaz kılmayan kimseyi, namaz kılması için zorlamak var mıdır?


--Vardır. Çocuğu ise, döğecek bile... İlkönce ikaz edecek, biraz korkutup alıştıracak. Büyük insanda, mezheplere göre târikus salâtın, namazı terkedenin hükmü nedir diye çeşitli görüşler olmakla beraber, kılmamakta ısrar ederse hapis bile edilir; sen niye kılmıyorsun diye... Hattâ bazı sert mezhepler vardır; "Kılmamakta ısrar eden öldürülür!" diye hükmedilmiştir. İmâm-ı Ca'fer-i Sâdık'ın mezhebinde, Ca'ferî fıkhında öyle yazar.

Soru:

--Kısa kollu elbise ile namaz câiz mi?


--Kısa kollu elbise ile namaz câizdir (erkekler için). Hem de kerahatsiz caizdir. Ama şu şartla: "Bir insanın üzerindeki elbisenin kolu uzun olup da, kolunu kıvırır da namaza öyle durursa; mekruh olur. Çünkü uzun koldu, kıvırdı, kısa yaptı; bu, saygısızlık alâmeti... Ama, elbisenin biçilişi kısa kolsa; kısa kollu olduğu için, onda kerahat yoktur." diyor. Ömer Nasûhî Bilmen kitabında böyle yazmış.
Fakat, genel bir kaide olarak kardeşlerimiz şunu bilsinler: Cami ibadet yeri olduğundan, ALLAH'ın huzuru olduğundan;
(Yâ benî âdeme huzû zîneteküm inde külli mescidin) Her mescide giderken, insanın en güzel, en temiz, en alımlı şekilde giyinmeğe çalışması, ibadete saygısının gereğidir. O bakımdan, camiye mümkün olduğu kadar ciddî kıyafetle gelmeye çalışmak da tavsiye edilir.
Benim temennim, arkadaşlara tavsiyem --kendi de öyle yapıyorum, görüyorsunuz-- uzun kollu giyinmeleridir. Hem çocuklarınıza, hem kendinize, hem bebelere, kim olursa olsun mümkünse uzun kollu giydirmeğe çalışın!..
Uzun kollu yazlık elbise arıyoruz çarşıda pazarda; bulmakta bayağı zorluk çekiyoruz. Suudî Arabistan'a gidiyorsun; etekler uzun, kollar kısa... Biz uzun yapalım!..
Ama bir insanın gömleği kısaysa, onunla camiye gelmişse, namaz kılmışsa; namazı caizdir. Bunu da peşin olarak söylüyoruz. Yâni, alacağınız zaman uzun kollu almanızı tavsiye ederim, fakat bunun da mahzuru yok...

Soru:

--Sarık sardığımız ve secdeye gittiğimiz zaman, alnımız ve burnumuz yere değmiyor; namaz kabul olur mu?


--Peygamber Efendimiz'in, sarık üzerine secde ettiğine dair hadis-i şerif geçen derslerde okuduk. Sarık alınla yer arasına girmişse, bir mahzuru yoktur. Ama, tamamen sarığa dayalı olarak secde yapılıyorsa, o zaman olmaz. Alnın, burnun yere değmesini sağlamak lâzım. Arkaya ittirirsiniz, sağlarsınız.

Soru:

--Sandalyede namaz kılınır mı? Bugün bazı camilerde ön safa sandalye konulması doğru mu?


--Bir insan namazı ayakta tam kılabilirse ayakta kılar. Kılamazsa, oturarak kılması caizdir. Kılamazsa, başıyla imâ ederek kılması olur. Mazereti ağırlaştıkça, namazı da hafifler, rahatlaşır.
Onun için, insan oturarak namaz kılabilir. Fakat, sandalyeyi camiye getirmek ve camide sandalyeyle namaz kılmak doğru değildir. Adam sandalyesini yükleniyor sırtına, camiye getiriyor, kenara koyuyor, orda kılıyor. Arkada kılıver, ayağını uzatarak otur. Yâni, sandalye olmadığı yerde, eğilemeyen insan başka türlü oturabilir.
Camilerin tertibini bozmayalım, bid'atlar çıkarmayalım!..

Soru:

--Yatsı namazından sonraki tesbihler bid'at mıdır?


--Hayır! Namazlardan sonraki bütün tesbihler sünnet-i seniyyedir. Peygamber Efendimiz'den tavsiyedir. Bizim sabah ve yatsı namazından sonra bu camide yaptığımız özel zikir de hatm-i hâcegândır. Hatm-i hacegân da Hızır AS'ın öğrettiği bir sevaplı zikirdir.

Soru:

--Namazlardan önce camide ihlâs okumanın bir mahzuru var mıdır? Bazıları mekruh diyorlar, bazıları da okumayınca karşı çıkıyorlar.


--Yoktur, çünkü Kur'an suresidir, sevaptır. Bu bizim camilerde daha önceleri böyle aşikâre okunuyordu. Bunun faydası şu oluyor: "Bak artık sünnet kılma zamanı azaldı, biraz sonra kamet getirilecek!" gibi bir mânası, işareti oluyordu. O bakımdan faydalı... Ama, Kur'an okumak sevap olduğundan, aynı zamanda da sevaplı...

Soru:

--Uyumadan seher vakti kılınan namaz da teheccüd namazı olur mu?


--Tabii, teheccüd namazı uykuyu bölüp, uykudan kalkıp kılınan namazdır ama; işin oldu, uyuyamadın, geç geldin... vs. O vakitte kılınınca yine teheccüd namazı olur.

Soru:

--Bir arkadaş hem namaz kılıyor, hem içki içiyor. "Bu kötü alışkanlığını bırak!" dediğimizde, "Onun yeri ayrı, onun yeri ayrı..." diye cevap veriyor. İkisinin bir arada yapılması hakkında bilgi verir misiniz?


--Aziz ve muhterem kardeşlerim, bu çok büyük bir hastalıktır. Bizim Türkiye'de müslümanlar, fikrî bakımdan çok çeşitli hastalıklara tutulmuşlardır. Kimisi veremden beterdir, kimisi kanserden beterdir, kimisi aidsten beterdir. Bir büyük meşhur fikir hastalıklarından bir tanesi budur. "Onun yeri ayrı, onun yeri ayrı..." Öyle saçma şey mi olur?.. Bu kadar saçma şey olamaz yâni... İnsan ALLAH'ın emrini tutacak, ALLAH'a teslim olacak. Müslüman ne demek, müslim ne demek?.. Kendisini ALLAH'a teslim eden kul demek...
Hani geliyor askerlik şubesine, 19 yaşında - 20 yaşında delikanlı... Diyor ki: "Tamam, ben geldim; filâncanın oğlu falancayım, askerlik yapmağa geldim!" diyor ya... Müslim ne demek?.. Kendini ALLAH'a teslim eden... Onun emrini tutacak; onun emrine razı, buyruğuna razı... Haramlarını haram belleyecek, haramlardan sakınacak... Helâlleri helâl belleyecek, emirleri emir belleyecek, yapacak... Müslüman bu demek... "Yâ Rabbi ben senin buyruğunu tutmağa razı oldum. Tevbe ettim, yanlış yolu bıraktım, doğru yola geldim." demek...

Şimdi böyle söyleyen insanların hali ne olur, biliyor musunuz?.. Sonunda imansız gider. Çünkü oyuna gelmez bu iş, oyuncak değil; alaya gelmez!.. İnsan elinden geldiğince ALLAH'ın yolunda gitmeğe çalışacak, her günahtan kaçınmağa çalışacak!..
Hattâ büyüklerimiz demişlerdir ki: "Günahın küçüğü bile olmaz."
--Canım küçük günah aldırma!..
--Hayır! Küçük günahlar bile yapıla yapıla büyür, ejderha gibi olur. Solucan gibiyken ayağınla def edebilecekken, ejderha gibi olur, yedi başlı olur. Ondan sonra, padişahın oğlu gelse kesemez kafasını...
O bakımdan bu kötü huyları atmak lâzım!.. Bu çok fena bir hastalıktır.
--Onu da yaparım, onu da yaparım... Onun yeri başka, onun yeri başka...
--Haa, böyle yaparsan cehenneme gidersin. Çünkü bu, ALLAH'ın diniyle alay etmek gibidir. İnsan elinden geldiğince ALLAH'ın yolunda gitmeğe çalışacak da, nefse uyarsa, şeytana uyarsa, ayağı kayarsa kayacak; o ayrı... Kayarsa, yine tevbe edecek, yine yola gelecek. Ama "Onun yeri başka, onun yeri başka..." diye haramı helâl sayarsa, o zaman kâfir olur insan... Bu, küfür kokan bir duygudur, çok tehlikeli bir hastalıktır.

Bir de "Zaman sana uymazsa, sen zamana uy!" diyorlar. Bu da "Bu zaman küfür zamanıdır, gel kâfir ol!" demenin bir başka ifadesidir. Öyle şey yok!.. İslâm'ın emirleri 1400 yıldır hep aynıdır. Kâinat var olduğu müddetçe, kıyamet kopuncaya kadar hep aynı olacaktır, hiç değişmeyecektir. İçki haramsa, haramdır. Namaz farzsa, farzdır.
--Üç vakte indiremez miyiz?
--Hayır! Dörde de indiremezsin, üçe de indiremezsin, bire de indiremezsin.
--Pazar günleri kılsak olmaz mı?..
--Hristiyanlar öyle yapıyor. Onlar dinlerini kestiler, kestiler, kestiler... Onların dinleri artık işe yaramaz hale geldiğinden, ALLAH İslâm'ı gönderdi. Bozdukları için gönderdi. Bozmasalardı devam edecekti. Kâfirler gibi, hristiyanlar gibi olmayalım!.. ALLAH'ın emirlerini ciddiyetle uygulamağa çalışalım.
Eğer ciddiyetle uygulamazsa insan, bir edepsizlikten, bir böyle şapşal konuşmaktan, bir böyle edepsizce düşünceden dolayı --ALLAH saklasın-- öyle bir felâkete uğrar ki, belini doğrultamaz. Sülâlesinin beli doğrulmaz. Onun için bu gibi hallere düşmeyin!..

Müslüman nasıl olacak?.. İmana geldikten sonra tekrar günah işlemekten, tekrar o eski hale gelmekten, ateşe atılmaktan korkar gibi korkacak!..
Bunlar züğürt tesellisidir, beynamaz özrüdür. Günaha devam etmek için şeytanın uydurduğu bahanelerdir. Şeytan insana çok bahaneler bulur, insanları çok aldatır. Zâlimi zulüm yönünden aldatır, âbidi ibadet yönünden aldatır; ille bir kusura, günaha sokar. Bu kardeşimizi de demek ki öyle aldatıyor. "Onun yeri ayrı, onun yeri ayrı..." O zaman insan mahvolur. ALLAH saklasın...
Kur'an-ı Kerim'de buyuruyor ki ALLAH-u Teâlâ Hazretleri:
(Efetü'minûne biba'dıl kitâbi ve tekfurûne biba'd) "ALLAH'ın bazı ayetlerine, kitabının bazı cümlelerine inanıyorsunuz da, ba'zılarına kâfir mi oluyorsunuz?.. Bunun cezâsı ne kadar büyüktür, biliyor musunuz?" diye ALLAH-u Teâlâ Hazretleri, böyle ikili, kaypak, oynak olanların cezâsının büyüklüğünü bildiriyor bu ayet-i kerimede... Sakın ha, böyle cahilliklere düşmeyin!..
Kayıtlı

Orjinali için tıkla

BİZ TARTIŞIRKEN NEFSİMİZİ DEĞİL DAVAMIZI HAKLI ÇIKARMAYA ÇALIŞIRIZ...
HAFİ
Dedim ya; Yusuf olmak zor çok zor.. Yusufken sultan olmakta zor Hele Yusuf’un Yakup’u olmak, işte o hepsinden zor…
Süper Üye
*

Puan: 190
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 4,681

Açtığı Konular:639

DAVASININ DELİSİ OLMAYAN GERÇEK İMAN ETMİŞ OLAMAZ


4 Mesajına Toplam
4 Kere Teşekkür Edildi

« Yanıtla #4 : 21 Eylül 2008, 21:53:10 »

İMAMLIK
Soru:

--Filânca yere imamlık görevim çıktı; ne tavsiye edersiniz?


--"İmamlık kadar yüksek meslek olmaz!" derdi bizim Hocamız... En yüksek meslek, imamlıktır. İmamlıktan sonraki ikinci yüksek meslek, müezzinliktir. Ömerül Fâruk efendimiz, "Halife olmasaydım, müezzin olurdum." demiş. Çünkü, sevabı çok... Kıyamet gününde şerefi çok olacak o müezzinlerin...
Dinî bir hizmet nasib olmuş; ne mutlu, maşaALLAH!.. Vazifesini güzel yapsın! Sadece namaz kıldırmakla yetinmesin, aynı zamanda mahallesindeki çocukları, gençleri, halkı İslâm'ı öğretmek için camisine çağırıp, belli vakitler koyup eğitim hizmeti yapsın camide... Cami, sadece namaz kılınıp da kapısı kapatılan yer değildir. Kadınlara ders koysun, çocuklara ders koysun, erkeklere ders koysun!.. Camide o eğitimleri de yapsın, ecri sevabı çok olsun...
Çok sevaplı bir şeye girmiş, imreniyorum yâni, maşaALLAH!..

Soru:

--Diyanetin tayin ettiği imamların arkasında namaz kılınır mı?


--Kılınır. Çünkü, Peygamber SAS Hazretleri buyurdu ki:
(Sallû halfe külle birrin ve fâcirin) "İyi olsun, kötü olsun, her imamın arkasında namaz kılın!" buyurdu. Çünkü, Peygamber olduğundan bildi ki, bu çeşit fitne kapısı bir açıldı mı, insanlara imam beğendiremezsin. Hepsi peygamber olsun diye ister imamını... Ondan sonra, kimse camiye gelmez. Herkes bir bahane bulur: İmamın burnu eğri, kaşı kalkık, ağzı yamuk, bilmem ne... Bir bahane bulur, camilerde cemaat kalmaz.
Onun için çok kesin söylemiş Peygamber Efendimiz: "İyi olsun, kötü olsun, her imamın arkasında namaz kılın!" demiş. Ne diyeceksin yarın rûz-i mahşerde: "Yâ Rabbi! Peygamber Efendimiz böyle buyurdu; ben de imamın arkasında namaz kıldım." diyeceksin. Bu kadar kolay...

İkincisi: Bu Diyanet'in imamları bizim kardeşlerimizdir. Biz nasıl bu beldenin halkı isek, bu kardeşlerimiz de bu beldenin halkı... Tarihen böyle gelmiş, böyle gidiyor. Yönetim iyi olursa, Diyanet de iyi olur; imamlar da, herkes de rahat eder. Yönetime siz iyi insanları seçmezseniz; o zaman, kendi başınıza belayı kendiniz alıyorsunuz. Ondan sonra da, o belâdan dolayı namazdan, camiden ve sâireden de uzaklaşmağa başlıyorsunuz.
Bu kardeşlerimiz de --çoğunu tanıyoruz, kimisi İlâhiyat Fakültesi'nden bizim talebemizdir-- sizin bizim gibi benî Ademdir. Cin değildir, bilmem ne değildir. İyi insanlardır, yüreği ALLAH korkusuyla çarpan kimselerdir. İçlerinde tek tük kusurlu varsa, onun da kusurunu biliyorsan; o camide kılmazsın, öbür camide kılıverirsin.
Ama, "Diyânet'in imamlarının arkasında namaz kılınmaz!" dersen, o zaman "Türkiye'de namaz kılınmaz!" demek gibi bir noktaya gelirsin. Çünkü, bütün camiler Diyânet'e bağlı... Onun için, Diyânet'in camilerinde, imamlarının arkasında namaz kılınır; ittifakla, hiç tereddüt yok!..

Soru:

--Bu düzen küfür düzeni mi?.. Küfür düzeniyse, Diyânet küfre hizmet etmiyor mu?


--Bu düzen senin benim düzenim... Sen ben iyi olursak... Bu düzenin kanunları meclisten çıkıyor, milletvekilleri yapıyor, belli bir prosedürü var... Ona göre iyi insanlar milletvekili seçilirse, iyi kanunlar çıkar. Sen kenara çekilirsen, bu işlerle ilgilenmezsen, öteki sahtekârlar da kendi sahtekârlıklarına yarayacak kanunlar çıkarmağa çalışırlar. Şöyle olur, böyle olur.
Çalışacaksın, memleketine sahip olacaksın! Elinde imkânların vardır, camilerin vardır, halkın vardır, bir sürü gönüldaşın vardır. Sen şu memleketine sahip olacaksın, yanlışlıkları engellemeğe çalışacaksın. Sen bu memleketin sahiplerinden birisin! Sen de bir sahibisin, ben de bir sahibiyim.
Biz tarlanın sahibiyiz. Hisseli bir tarla... Sahiplerinden birisi sensin, birisi benim, birisi şu kardeşim... Hepimiz sahipleriyiz. Bu tarlaya ne ekelim, ne biçelim?.. Diken ekersen, diken biçersin. Bizim ekmemize bağlı... Tarla bizim... İyi şeyler ekelim, tarlayı güzel kullanmağa çalışalım... Etrafını duvarla çevirelim; domuzlar, tilkiler, bilmem neler girmesin... İyi meyvalar ekelim, iyi meyvalar yetiştirelim. Şöyle biraz aktif olalım!..

ALLAH-u Teâlâ Hazretleri, gökten bize melek indirmemiş; beşerden bir Peygamber göndermiş. Hayatı nasıl tanzim edeceğimizi bize peygamberle göstermiş. ALLAH-u Teâlâ Hazretleri'nin o hak Peygamberi de nice terler dökmüş, sıkıntılar çekmiş... Uğraşmış, çalışmış, çabalamış, cihad etmiş... Tamâmen küfür ve şirk diyarı olan bir diyarda İslâmı yerleştirmiş, geliştirmiş, bütün dünyaya da yaymış. Sen babaların, dedelerin, ecdadın müslüman iken; bu diyar İslâm diyarı iken, niye gevşek durdun?..
Sonra, İslâm diyarı iken nerden küfür diyarı oluyor?.. Ulemanın bu hususta çeşitli kavilleri var... İmam-ı Azam'a göre küfür diyarı olmuyor. İmam Şafiî'ye göre diyar-ı küfür olmuyor. Ben doğrusu burda en çok İmam-ı Şafiî'yi seviyorum. İmam Şafiî Hazretleri demiş ki: "Bir diyar bir zaman İslâm diyarı ise, ebediyyen orası İslâm diyarıdır. İslâm boyası ile bir boyandı mı, bir daha diyar-ı küfür olmaz!" demiş. Çok hoşuma gidiyor bu söz... Bütün tereddütleri de kaldırıyor.
İslâm diyarıdır. İslâm'ın tam hakim olması için, her şeyin ahlâk ve adabca, senin gönlünce olması için gayret edeceksin!.. Uğraşmak iyi... Dükkânında uğraşmadığın zaman nasıl para kazanamıyorsan; çalışma dünyası, ter dökeceksin, uğraşacaksın, gayret sarfedeceksin. Meseleyi böyle anlamalı, ipin ucunu kaçırmamalı...

Diyanet küfre hizmet etmiyor; şek şüphe yok!.. Küfre hizmet eden bir tane Diyanet mensubu gösterilemez, zor gösterilir. Umumiyetle ellerinden geldiğince dinî kitap neşretmeğe çalışıyorlar, namaz kıldırmağa çalışıyorlar, hutbe okumağa çalışıyorlar, vaaz vermeğe çalışıyorlar... Bunlar küfre hizmet değil!..
Ama birisi çıkar da, "İslâmı bırakın, kâfir olun!.. Müslümanlığı bırakın, hristiyan olun, yahudi olun!" filân derse, o küfre hizmet etmek olur. Veyahut, "Bırakın bu Kur'an'a uymayı, bırakın bu dine uymayı, bırakın bu şu kadar asırlık eski şeyleri!.." filân diyen olursa içlerinde, o kâfir olur. Ama ben böyle diyen bir kimseyi görmedim. Hani gazeteciler içinden, profesörler içinden tek tük böyle söyleyenler çıkıyor da; Diyanet'te hoca olup da böyle diyen bir kimseyi ben hiç duymadım. Duyan varsa içinizden, beni haberdar etsin!..
Böyle bir şey duymadık; hepsi dine hizmet etmek istiyorlar. Onlar hizmet etmek isteyip dururken, biz de ille, "Yok sen dine hizmet etmiyorsun, kâfirsin!" filân dersek, haksızlık olur. Bir de mü'mine kâfir derse insan, tehlikeli olur. Bir mü'mine kâfir demenin çeşitli zararları, tehlikeleri vardır; o duruma da düşmemeğe çalışalım!.. Yumuşak olalım, dikkatli olalım!..

Peygamber Efendimiz'in şairi Hassan ibn-i Sâbit hatırıma geliverdi. Müşrikler Peygamber Efendimiz'in aleyhine şiir tanzim etmişler. Hicvetmişler Peygamber Efendimiz'i... Şiir makbul Arap diyarında... Onlar şiirle hicvetmişler, şiirle cevap vermek lâzım!..
Onun üzerine Peygamber Efendimiz de Hassan ibn-i Sâbit'e diyor ki:
--Sen de cevap ver!.. Ama sakın ha, onlara cevap vereceğim derken, soysuz filân deme, dedelerine dil uzatma!..
Çünkü soyu bir zaman sonra Peygamber Efendimiz'le bağlantılı oluyor. Akrabası ama, o kâfir olmuş; Peygamber Efendimiz de o kabileden çıktığı halde, ALLAH'ın sevgili peygamberi olmuş.
O da diyor ki:
--Yâ RasûlALLAH, sen hiç merak etme! Ben senin şanını, şerefini tereyağından kıl çeker gibi ayırırım, ona bir şey dokundurmam!"
Siz de mü'min kardeşlerimize bir şey dokundurmayın!.. Biraz idareli kelâm edin, böyle haksız ithamlar yapmayın!..

Kızacak insan çok, kâfir çok... İslâm'ın aleyhinde alenen bayrak açmış söyleyenler çok... Kur'an'la alay eden, Peygamber'le alay eden insanlar çok... Bunları biliyoruz. Buyurun serbest, onlara cevap verin!.. Ama, "Ben mü'minim!" deyip duran, namaz kılıp duran, Kur'an okuyup duran insanlara da; "Acaba bu kâfir miydi, değil miydi?.." diye sûizanda bulunmayın!..
Bir insanın namaz kıldığını görüyorsun, "Lâ ilâhe illALLAH" dediğini görüyorsun; mü'mindir, tamam... Bununla uğraşma!.. "Kâfirim!" diyen varsa, buyur onunla uğraş!.. Onu hakla, sırtını yere getir; ondan sonra, daha başka var mı diye etrafına bakın!.. Babayiğitsen böyle yap!..
Bizimkiler böyle yapmıyor, nerde mü'min varsa, ona böyle el-ense çekmeğe çalışıyor, "Sen kâfir misin, gel bakalım nesin?" diye... Karşında kâfirler bağırıp duruyor; niye onunla uğraşmıyorsun?.. Yazılı kitapları var, mecmuaları var, açıkça dinimize saldırıyorlar. "Bu din neyimiş?.. Şurası saçma, burası saçma, aslı yok, esası yok..." diyorlar. Nice iftiralar yapıyorlar. Hakaret ediyorlar Peygamber Efendimiz'e, Kur'an-ı Kerim'imize... "İslâm kadına ne hak vermiş?" diyorlar, bilmem neler söylüyorlar. Tamam, onlara cevap ver!..

Yanlış hareket ediyorlar kardeşlerimiz, bir oyuna geliyorlar. Belki bazıları onları oyuna getirmek için kışkırtıyor. Bu kışkırtmalara kapılmasın, "Acaba bu mü'min mi, kâfir mi?" diye mü'minlere sûizanda bulunmasın.
Eşyada aslolan taharettir. Yâni:
--Acaba benim şu namaz kıldığım halı pis midir, temiz midir?.. Ben bunun üstünde namaz kılsam mı ki, kılmasam mı ki?..
--Yâ üstünde pislik var mı?..
--Yok...
--Temiz görünüyor mu?..
--Görünüyor.
--Kokusu çirkin mi?..
--Değil...
--Herhangi bir emare var mı?..
--Yok...
--O zaman buyur, "ALLAHu ekber" de, kıl namazını!..
--Acaba öyle mi ki?..
--Olmaz! Tereddüt olmaz!.. Yakîn, şek ile zâil olmaz!..
Ama öbür taraftan alenen, açıkça, "Ben kâfirim!" diye bangır bangır bağıranlar var... Buyur, onlarla uğraş!.. İşte kâfir, işte kadınlarımızı öldüren, işte soydaşlarımızı kırıp geçiren Ermeni... İşte Avrupalı, işte filozof, işte dinsiz, işte imansız... Buyur onlarla uğraş!.. Onları yendikten sonra, daha başka kusurlulara yönelirsin.
Herhalde yanlış hareket ediyorlar. Bu gibi şeylere takılmayın, boş yere oyalanmayın!...

Soru:

--"Bu düzenin görevlendirdiği imamların arkasında namaz kılınmaz!" diyenler var; ne dersiniz?


--"Yanlış!.." derim. Kılınabilir. O zaman iş, namaz kılmamağa kadar gider. Bu kardeşlerimiz bizim kardeşlerimizdir, sizin kardeşlerinizdir, akrabanızdır. Bunlar bizim yabancımız değil, casus değil, hain değil, zâlim değil; niye kılınmasın arkasında?..
Sonra, bu düzenden önce bir zamanlar her şey güzeldi. Baştaki insanlar gelir geçer, değişir. Kötüler gider, iyiler gelir... Cami yıkanlar gider, cami yapanlar gelir.
O bakımdan, yukarıdaki adam bir zaman için kötü olduysa, bütün hocaların hepsinin kötü olması gerekmez. Bu memleket hepimizin olduğuna göre, sizin de şu memleketi yönetmekte söz hakkınız olduğuna göre, iyiliğin hakim olması için çalışırsınız; iyilik hakim olur. Gevşek durursanız; caminizi de yıkarlar, mezarlığınızı da yıkarlar, evinizi de yıkarlar!..
Onun için memleket sizindir. Dedelerimizin size ve bize emanetidir. Memleketimize sahip çıkalım. "Ben buraya küstüm, ben buraya darıldım." diye nereye gideceksin?.. Gidecek başka yerin yok!.. Burayı güzelleştireceğiz; başka çaresi yoktur. Beğenmediğimiz birtakım şeyler varsa, beğenmediğimiz şeyleri söyleme hakkına da sahibiz. Seçme hakkına da sahibiz, seçilme hakkına da sahibiz. Çalışalım!.. Çalışılsın ki, bu eksiklikler tesbit edilsin.
--Efendim haksız kanunlar var, adaletsiz kanunlar var, İslâm'a aykırı kanunlar var!..
--Tamam, tesbit edelim, düzeltilmesine çalışalım! Söyleyelim milletvekillerine: "Biz seni şunun için seçtik. Sen bizim vekilimizsin. Şunun değişmesini istiyoruz, şunun yapılmasını istiyoruz." diyelim.

Yüzaltmışbin tane mi ne, diyanet görevlisi var... Bu kadar insanı karalamak ayıptır, günahtır yâni!.. Bunların hepsi de bizim kardeşlerimiz... Ayet okuyorlar, hadis okuyorlar, ALLAH'ın emrini tebliğ ediyorlar. Bu camiler olmasa, bu vaazlar olmasa, şu kürsüler olmasa, müslümanlar dini nerde öğrenecek?..
Bir zamanlar buna mani olunmuş, millet hiç bir şeyi bilmez duruma gelmiş. Kadın, kollarını sıvıyor, erkeklerin yanında abdest alıyor. İyi niyetli ama, bilmiyor.
Gittikçe, müslümanlar çalıştıkça, istediklerini yaptırabiliyorlar demektir. İmam-hatip okulları açıldı; dörtyüze yakın... İlâhiyat fakülteleri açıldı... Yeni yeni camiler yapıldı... Kur'an kursları yapılıyor... Çalışacağız, bastıracağız.
Nasıl Peygamber Efendimiz'in zamanında, kâfirlerle Peygamber Efendimiz mücadele etmişse, Sahâbe-i Kirâm mücadele etmişse, biz de mücadele edeceğiz.
(Vel akıbetü lil müttakîn) "Sonuç müttakî insanlarındır. Güzel akıbet müslümanlarındır." Galibiyet, zafer inşALLAH bizimdir. Haksız bir şey varsa ortaya koyacağız, anlatacağız, konuşacağız, düzelteceğiz. Küsüp de gidecek bir yer yok ki!..

Sonra, iyi olduğunu bildiğimiz insanlara böyle bir kara leke vurmanın lüzumu yok... Onların aldıkları maaşlar, bizim keselerimizden kesiliyor, bizim vergilerimizden kesiliyor. Binaen aleyh, onlar bizim kardeşlerimiz...
--Onlara maaş vermesek, ALLAH rızası için yapsalar?..
--İyi ama, ALLAH rızası için yaptığı zaman, o bir dükkân açacak, orda çalışacak. O zaman, burdaki işleri aksar. Burdaki işleri güzel olsun diye maaş vermemiz caiz oluyor onlara... Mecbûrî oluyor. Onun için maaşı biz veriyoruz. Bütçemizden, yâni, bizden kesilen paradan veriliyor. Ellibeş milyon ahalinin %99'u müslüman... O müslüman ahaliden alınan vergilerden veriliyor.
Binaen aleyh, bizim paramızdır. Helâl hoş olsun, yesinler içsinler, din-i mübîn-i İslâm'a hizmet etsinler. Bu işi böyle ters tutturmağa lüzum yok!.. Anlatırsın, mücadelesini verirsin. Bak, camileri kurtarmak mümkün oluyor, uğraştığın zaman... Haksız işler yapıldığı zaman, alaşağı edersin o idareyi, güzel idare seçersin; o zaman o da güzel şeyler yapar.

Bir vakıflar müdürü geliyor, bomba konmuş camiyi yeniden tamir ediyor; bir vali geliyor, yapılmış camiyi bombayla tahrib ediyor. Çalışın; çalıştığınız zaman değişebiliyor.
O bakımdan, bu işi başkası yapacak değil; biz yapacağız! Halk yapacak, hepimiz yapacağız!.. "Bu başörtüsüne karışmayın!" diyeceğiz. "Bu haksızlıktır!" diyeceğiz, "Bu günahtır!" diyeceğiz. "Şu şöyle olacak!" diyeceğiz, "Bu böyle olacak!" diyeceğiz. "Biz içki fabrikası istemiyoruz, motor fabrikası istiyoruz!" diyeceğiz. Haramların engellenmesine çalışacağız ve başaracağız bunu!.. Mâdem ellibeş milyonun %99'u bizmişiz, başaracağız. Bu çalışmayı tavsiye edin!.. İmamların arkasında namaz kılmamaktan bir fayda yok ki!..
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:

(Sallû halfe külle birrin ve fâcirin) "Kim olursa olsun, her imamın arkasında namaz kılın!"
Eğer imam olmasa burda, yine cemaat önüne bir imam sürer, namazı kılar. Burası ALLAH'ın evidir, burda ALLAH'a ibadet ediliyor. Ama, bu kardeşlerimizin kimisi hafız, kimisi Arapça okumuş, kimisi ilâhiyatı bitirmiş... Eğer içlerinde dinsiz, imansız varsa, tabii onun arkasında namaz kılmak caiz olmaz ama; açıkça söylemedikçe, milyonda bir tanesi de imanlı olmadığı halde "Ben imanlıyım." dese bile, cemaat mes'ul değildir ondan... Cemaatin kıldığı namaz, namazdır. Ötekisinin cezasını ALLAH ahirette verecek.

Soru:

--Yaşlı başlı bir adam bana, "Şimdiki camiler mescid-i dırardır; çünkü, imamları devlet tayin ediyor." dedi; ne dersiniz?


--Peygamber Efendimiz Medine'ye geldi, Kubâ Mescidi'ni kurdu. Orda namaz kılınmağa başlandı. Münafıklardan birisi de bir cami kurup etrafına münafıkları toplamağa çalıştı. ALLAH ona "Mescid-i dırar'dır; müslümanların birliğini parçalayacak ve münafıkların kümelenmesine sebep olacak zarar verici bir mesciddir." diye Kur'an-ı Kerim'de aleyhte ayet indirdi.
Bu camiler öyle değildir. Camilere bu sözü söyleyen o yaşlı, çok büyük hata ediyor, iftira ediyor. Yanlış bir şey bu... Camilere kimler gelir?..

(İnnemâ ya'müru mesâcidALLAH, men âmene billâhi vel yevmil âhir...) ALLAH'a iman edenler, ahirete iman edenler, hayrı isteyen insanlar gelir. Onun için, bu mescidlere mescid-i dırar denmez.
Ama bu mescide gelmeyip, bunun dışında bozguncu bir mescid kurulacak olsa, o mescid-i dırar olur. O bakımdan, onun bu kanaati yanlıştır.

Şimdi diyorlar ki:
--Devletten para alıyor!..
--Devlet parayı nerden buluyor?.. Devlet parayı vergi olarak bizden alıyor. Yüzde doksandokuzu müslüman olan halktan vergiyi alıyor, biz de istediğimiz için, bizim imamımıza bizim paralarımızla teşekkül eden bütçeden para veriyor. Biz istiyoruz, bizden alıyor parayı... Yâni, ne mahzuru var?..
--İmamlar hiç para almasın devletten, ALLAH rızası için yapsın!..
--İyi ama, sen dükkâna gidiyorsun, para kazanıyorsun... Otomobilin var, dairen var... Bu zavallı adamcağız ticaret yapsa, caminin işi aksar. Ticaret yapmasa, maaş da almasın diyorsun, ne yiyecek ne içecek bu adam?..

Nasreddin Hoca bir köye gitmiş. Kimse ilgilenmemiş, aç kalmış. Camiye geldiği bir günde birisi sormuş:
"--Hocam, merak ettim; Hazret-i İsa AS göğe çıkmış, orda gökyüzünde ne yer, ne içer?" demiş.
Nasreddin Hoca'nın da burasına gelmiş, zaten cemaate kızıyor:
"--Be adam, ben buraya geldim, şu kadar zamandır vaaz ediyorum, teravih kıldırıyorum, vazife yapıyorum. Bu adam ne yer, ne içer diye sormuyorsunuz. Gökyüzünde ALLAH'ın misafiri, ALLAH'ın peygamberi ne yer, ne içer diye merak ediyorsunuz!" demiş.

Soru:

--Harem-i Şerif'te kılınan namazları, onlar vahhabî olduğu için daha sonra iade etmek doğru bir hareket midir?


--Bir namaz Kâbe-i Müşerrefe'de, o kadar mü'minlerin gittiği bir yerde, namaz kıldığı bir yerde kabul olmazsa artık, daha ne diyelim!.. Bilmeyiz, ALLAH-u Teâlâ Hazretleri dilerse hiç bir kulunun hiç bir amelini kabul etmez, zorlayamayız ama; Kâbe'de kılınan namazı da iade etmek gerekmez. Çünkü, ALLAH-u Teâlâ Hazretleri imamların veballerini kendi boyunlarına yüklemiştir. Vebali kendisine aittir, cemaatin namazı makbuldür.
Diyelim ki, o imam kusurlu bir imam olsun. Cemaat onu bilmiyor. Hacca gitmiş, orda o namazı kılacak... Buraya gelmiş, burda imamın arkasında namaz kılıyor. İmamın ev hayatından haberi yok, iç hayatından haberi yok... Eğer imamda bir hıyanet varsa, bir eksiklik varsa, bir kusur varsa; cemaatin namazı namazdır, imamın vebali kendisine aittir.
O bakımdan iade etmek doğru değildir. Kılmak lâzım, iade etmemek lâzım!.. Kabuldür diye düşünmek gerekiyor. İade etmek yanlış!..

Soru:

--Mahallemizdeki imam, sakala karşı, i'tikâfa karşı... Büyük büyük kız çocuklarını okutuyor, "Mahzuru yok!" diyor. Bu imamın arkasında namaz kılınır mı?..


--Sakal, sünnet... İ'tikâf; bütün ilmihal kitaplarında bahsi olan bir ibadet... İ'tikâfa nasıl karşı olur. Ramazanın son on gününde Peygamber Efendimiz i'tikâf ederdi. Demek ki, adamın kafası sakat...
Başka yakın yerde cami varsa, orda kılması daha uygun olacak; çünkü, adamın kafasında eksiklik, sakatlık var... Nasihat edip, "Bu yaptığın şey yanlıştır. Bak, Büyük İslâm İlmihali'nde, Diyânet'in neşrettiği filânca kitapta şöyle şöyle var..." demek; onu müftüye gidip söylemek ve o kimsenin ıslahına çalışmak da uygun olur.
Mümkünse, daha başka bir kimsenin arkasında kılmağa çalışır. Mümkün olmadığı takdirde, cemaati terketmez. Kendisi sevap kazanır, ötekisinin vebali kendisine kalır.
Peygamber Efendimiz:
(Sallû halfe külle birrin ve fâcirin) "İyi kötü kim olursa olsun, arkasında namaz kılın!" diye buyurmuş. Çünkü, herkes imama bir kusur bulur, camiye gelmez; darmadağın olur iş diye cemaati önemli tutmuştur. Veballer imamlarındır, cemaatin değildir. Ama bu gibi âşikâre hataları olanları da söyleyip, düzeltmeğe çalışmak lâzım!..

Soru:

--Günahkâr bir imamın arkasında namaz kılmak caiz midir? Eğer cemaat imamımn karıştırdığı haltları bilmiyorsa, ben biliyorsam, cemaatten ayrı olarak namaz kılmam caiz midir? Cemaate imam hakkında bilgi vermem caiz midir?


--Mühim bir mesele... Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde buyurmuş ki: "Günahkâr da olsa her imamın arkasında namaz kılınız!"
(Sallû) "Kılınız!" (halfe küllü berrin ve fâcirin) "İyi adam da olsa, fâcir adam da olsa, arkasında namaz kılınız!" İmamın vebali kendisine gider, cemaat sevabını alır.
Amma, bir imamın karıştırdığı haltları birisi biliyor. Bunu gidip ilkönce imama söyleyecek: "Yâhu ben şöyle bir şey yaptığını duydum, gördüm; sen bu işi yapma!" filân diyecek. Mümkünse onu nasihatle yola getirmeğe çalışacak. Nasihatla yola gelmesi mümkün değilse, daha başka tedbirlere baş vurabilir. Eğer civarda, yakında başka bir güzel cami varsa, orada namaz kılabilir. Cemaatten ayrılmak doğru değil... Yoksa, onun arkasında namaz kılabilir. Çünkü, Peygamber Efendimizi, "Kılabilirsiniz, kılın!" diye emir buyurdu.
ALLAH cemaatlerimizi de, imamlarımızı da ıslah etsin... Yâni, öyle bir devirdeyiz ki, bu söz eski devirde olsaydı, "Kıyamet alâmeti!" diye cemaat hüngür hüngür ağlardı. "İmamlar da mı bozuldu yahu?.." diye hüngür hüngür ağlarlardı. ALLAH hepimizi ıslah eylesin...

Soru:

--İmamın namazı bozulursa, cemaatin namazı da bozulur mu?


--İmamın namazının bozulması birkaç türlü olur. Meselâ, imamın burnu kanadığı zaman, yerine başkası geçer, arkadaki devam ettirir; olur.
Ama, imam kendisi namaz kılarken, namazın fesadına sebep olacak bir iş yapmışsa, o zaman imamın ve cemaatin namazı birlikte bozulur.

Soru:

--Bizim camide imam gelmediği zaman birisi namaz kıldırıyor, tecvidi yok; kıldırabilir mi?


--Bu zamanda cahillik o kadar yaygın ki, o caminin içinde belki kurcalasak, tecvidi ile, erkânı ile, imamlığın şartları ile her şeyi bilen insan az bulunabilir. Ne yapalım; cahilin cahile böyle imamlık yaparak beraberce namaz kılmaları, yalnız kılmalarından iyi olabilir. Daha iyisinin, daha bilgilisinin öne geçirilmesi şart... Ama yoksa, birbirlerine imamlık yapabilirler.

Soru:

--Kur'an okuma, öğretme gibi dinî bir sebeple yapılan iş karşılığında para almak doğru mudur?


--Bu işi para ile yapmak doğru değildir. Peygamber Efendimiz'in çok hadis-i şeriflerinde yasaklanmıştır. Dinin işleri ALLAH rızası için yapılır.
Ama şu durum da var: İmamlık ALLAH rızası için yapılacak; kabul, tamam... Herkes işe gider, şu camide bir cuma namazı kıldıracak adam bulamazsın; ne olacak?.. Sabahın erken vaktinde herkes horul horul yatakta yatar. Şu minareye çıkıp ezan okuyacak bir insan bulamazsın; ne olacak?.. Devlet bu işler yürüsün diye, İslâmî devlet zamanından beri böyle vazifeliler tayin etmiştir; o da caizdir. Ona da fetvâ verilmiştir. Çünkü aksi halde, işler yarıda kalacak, dinin işleri, işlemleri de yürütülmeyecek..
Amma bunların, mümkünse zengin kimseler tarafından ALLAH rızası için yapılması daha uygundur. "Muhtaç olan kimseler de, ALLAH rızası için yapmak şartıyla yine böyle bir maaş bağlanırsa, alırsa; o da caizdir." diye fetvâ verilmiştir. Çünkü başka çıkar yol yok, başka çare yoktur. O bakımdan câiz olabilir. Bu, kişinin niyetine bağlı bir durum olmuş oluyor.

Bir de şu var... "Ben ALLAH rızası için dinî işlerimi yapacağım, iyi güzel ama; evde hanım var, çoluk çocuk var... Evin kirası var, elektriğin parası var, suyun parası var... Vasıtaya bineceksin, para lâzım!.. Evet, ben burda ALLAH rızası için yapıyorum ama, evde de çoluk çocuk cıyak cıyak ağlıyor." der meselâ... Sen kurnazlık ediyorsun, gidiyorsun ticarete... Ticaret yapıyorsun, parayı kazanıyorsun, cebine dolduruyorsun paraları... Sen rahatsın, kimseye muhtaç olmuyorsun. Bu, "ALLAH'ın dinine hizmet edeceğim!" diye tahsil yapmış, "İbadetleri yürüteceğim, dinî hizmetleri yürüteceğim!" diye bu tarafa yönelmiş, ticaret yapamamış... Bunun da o zaman, biraz bir şey alması hakkı oluyor.
Ama kalbini temiz tutması lâzım!.. "Ben bu işi ALLAH rızası için yapıyorum ama; ne yapayım, ihtiyaçlarımın da görülmesine fetvâ verilmiş." diyecek. Sırf dünya kazanmak için, din satılıp da dünya kazanılmaz. O yasak, doğru değil...
Böyle ALLAH rızası için yapılmak şartıyla, onlara da hediyeler filân verilmesi veyahut yaptığı çalışmanın maddi bir tarafına para verilmesi uygun olur. Meselâ müezzin, caminin ihtiyaçlarını gördüğü, camiyi koruduğu, bekçilik yaptığı için parayı almış olur; ama, ezanı ALLAH rızası için okur. İmam, caminin yönetimiyle, eksikleriyle meşgul olduğu için parayı alır; ama, namazı ALLAH rızası için kıldırır. "Ben bu ibadeti para için yapmıyorum, bunu ALLAH rızası için yapıyorum." diye düşünebilir. Veren de o maksadla verebilir.
Kayıtlı

Orjinali için tıkla

BİZ TARTIŞIRKEN NEFSİMİZİ DEĞİL DAVAMIZI HAKLI ÇIKARMAYA ÇALIŞIRIZ...
HAFİ
Dedim ya; Yusuf olmak zor çok zor.. Yusufken sultan olmakta zor Hele Yusuf’un Yakup’u olmak, işte o hepsinden zor…
Süper Üye
*

Puan: 190
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 4,681

Açtığı Konular:639

DAVASININ DELİSİ OLMAYAN GERÇEK İMAN ETMİŞ OLAMAZ


4 Mesajına Toplam
4 Kere Teşekkür Edildi

« Yanıtla #5 : 21 Eylül 2008, 21:53:37 »

CUMA NAMAZI
Soru:

--Türkiye'de cuma namazı kılınır mı?


--Türkiye'de de cuma namazı kılınır, Almanya'da da kılınır, Fransa'da da kılınır, Belçika'da da kılınır... Tarih boyunca Bizans'ta da kılınmış, başka ülkelerde de kılınmıştır. Cuma namazı kılacak kadar bir kalabalık, bir yerde toplanır da kılabilirlerse, cuma namazı kılarlar. Memleket kâfir memleketi, mü'min memleketi, şu veya bu, ne olursa olsun kılınır muhterem kardeşlerim!
Cuma ile oynamayın!.. Cuma namazı önemli bir namazdır, oyuna gelmez!.. Üç defa cumayı kılmayanın kalbi bir mühürlenir; kafası ondan sonra doğru düzgün çalışmaz olur. Feleğini şaşırır, ne yapacağını bilemez, doğruyu göremez. Kalbi mühürlendi mi, gönlü mühürlendi mi, çok fena duruma düşer insan... Cuma namazını kılın!..
ALLAH-u Teâlâ: "Benim huzuruma geldiniz, namaz kıldınız. Ben size:

(Yâ eyyühellezîne âmenû izâ nûdiye lis salâti min yevmil cumuati fes'av ilâ zikrillâhi ve zerül bey') 'Ey imân edenler! Cuma günü namaza çağrıldığınız zaman, alışverişi bırakın da benim huzuruma gelin!' diye emretmişim. Ondan sonra huzuruma gelmişsiniz, namaz kılmışsınız, ben sizi cezalandırır mıyım?" demez mi?.. ALLAH'ın huzuruna gelip, camiye gelip namaz kılmak ceza mevzuu olur mu?..
--Efendim, rejim kâfir rejimiyse, şöyleyse, böyleyse?..
--O iş başka... "Almanya'da bile kılınır." diyorum anlasana!.. Almanya'da bile kılıyorlar, kabul olmuyor mu?.. Fenâ mı oluyor, Almanya'da kardeşlerimizin gidip de camilerde namaz kıldığı?.. Çok iyi oluyor.
Bizans'ta da kılmışlar. Arap Camii'ni daha İstanbul fethedilmeden önce yapmışlar da orda cuma namazı kılmışlar. Her yerde kılınır, fırsatı buldu mu, kılınır.
Cuma namazı konusunda bazı sözler çıktı, kimisi kılınmaz dedi, herkesin aklı karıştı. Kimisinin de keyfine uygun geliyor, zaten kılmakta zorluklar var; "Kılmayalım!" deyiveriyorlar. Bir de ona ibadet süsü verildi şimdi, bu devirde... Bazıları o havaya girdiler ama, sonra çoğu helâk oldu. Yavaşladı, azaldı bu akım ama, hâlâ bazı şeyler olabiliyor.

Soru:

--İslâm alimleri niçin cuma meselesini kendi aralarında halletmiyorlar?


--Halledilmiş bir mesele... Bizce halledilmemiş bir tarafı yok... Gazetelerde yazıldı; büyük, itibarlı hoca efendiler "Cuma namazı kılınır." diyorlar. Yâni ittifak var, halledilmiş durumda... Kılınmaz diyen bir kimse bilmiyorum ben... Bazı kimseleri söylüyorlardı, "Şu hoca kılınmazmış demiş." filân diye soruşturduk; "Yok hocam, o da demiyor." dediler.
Tek tük istisnâî bazı kimseler olabiliyor. "Rejim küfür rejimi olduğundan kılmayalım!" filân diyorlar ama, rejimin öyle veya böyle olmasıyla bu işin bir ilgisi yoktur. Bu hususlar fıkıh kitaplarına dayanarak, kaynaklara dayanarak çözümlenir.
Bizim --ALLAH selâmet versin-- Ekrem Hoca bir kitap yazmıştır cuma namazı hakkında, şöyle bir parmak kalınlığında... Halledilmiş bir konudur. Kardeşimiz, o Ekrem Doğanay'ın cuma namazıyla ilgili kitabını okursa, daha geniş bilgi edinebilir. Gayet güzel fıkhî delilleri de toplamıştır.
Halledilmemiş bir mesele değildir, cuma namazı kılınır. Cuma namazınızı kılın!.. Almanya'da da olsanız kılın, Fransa'da da olsanız kılın!.. Çünkü ben Fransa'ya gittim; orda birçok camilerde cuma namazı kılınıyor. Kıldım ve huzur içinde elhamdü lillâh... Kabul olmadığına dair içimde hiç bir tereddüt belirmedi. Fransa'da da kılınır, Almanya'da da kılınır, Türkiye'de de kılınır, başka yerde de kılınır. "Armudun sapı, üzümün çöpü..." dersen, aç kalırsın; ayvayı yersin o zaman...

Soru:

--"Bu memlekette cuma namazı kılınmaz!" diyenler var; ne buyurursunuz?


--Cuma namazı kılınır. Peygamber Efendimiz'in Mekke'de bulunduğu sırada, müslümanlar daha Medine'de hakim değilken, daha cuma suresi inmeden, sahabe Medine'de cuma namazı kılarlardı. Peygamber Efendimiz Medine-i Münevvere'ye hicret ettikten sonra, henüz daha hakimiyet tamamen müslümanların eline geçmeden, Medine-İ Münevvere'ye doğru giderlerken, Kuba mescidinde Cuma suresi nazil oldu. Orda topluca cuma namazı kıldılar.
Onun için, Peygamber Efendimiz'in zamanında da, ondan sonraki zamanlarda da, müslümanların grup teşkil edebildiği yabancı ülkelerde de --meselâ Bizans'ta Konstantıniyye'de-- cuma namazı kılınmıştır. Halen Avrupa'da, Amerika'da, bir çok yerde, hakimiyet müslümanlarda olmadığı halde cuma namazı kılınıyor. Caizdir, kılınır. ALLAH kabul etsin, ecirleri çok olsun... Müslümanlar haftada bir toplanmış oluyor.
Ve cuma namazı çok muhteşem bir namazdır, çok yerinde bir namazdır. Her cuma müslümanlar bir araya geliyorlar. O kalabalık bir daha kolay kolay başka hiç bir şekilde toplanamıyor. Her cuma camiler tıklım tıklım doluyor.
Ankara'da hatırlarım caddeler dolar. Herkes birer kâğıt alır, karton alır; caddeler dolar. Hacı Bayram Camii'nin çevresinde vs. camilerde... O kalabalığı bir daha nerde yakalayacaksın?.. Cumayı kıldırmayacak olursan, halka tebliği nasıl yapacaksın?..
O bakımdan; ne hikmete uygun, ne akla uygun, ne nakle uygun, ne fıkha uygun, ne tarihe uygun, ne ayete uygun, ne hadise uygun!..
Kılınır, hiç korkmayın!.. O sözlerin hiç kıymeti yok...

Soru:

--Dârülharbde cuma namazı kılınır mı?


--Kılınır. Kılınmış; Abbasiler varken Bizans'ta, Bizanslılarla savaş edilirken bile, Karaköy'deki Arap Camii'nde cuma namazı kılınmıştır. Halihazırda Avrupa ülkelerinde vs. yerlerde de cuma namazları kılınıyor.
Cuma namazları, müslümanların toplanmasına vesile olduğu için, dağınık olmayıp toplu halde bulunmalarına vesile olduğundan faydalıdır. Kılınmasında hikmet vardır, fayda vardır. Tarihen de öyledir, naklen de öyledir, aklen de öyledir. O bakımdan cuma namazları kılınmalıdır.

Soru:

--Hristiyan bir ülkede cuma namazı kılmak mümkün olmuyorsa, o müslüman ne yapmalıdır?


--Hristiyan bir ülkede müslümanlar bir araya gelebilirlerse, kâfi miktarda iseler cuma namazı kılabilirler, kılmaları lâzım!.. Ama olmuyor, kılınamıyorsa; o zaman, öğle namazını kılacak.

Soru:

--Askeriyede cami yok; fakat, kendi aramızda bölükte bir oda ayırıp vakit namazımızı kılıyoruz. Orada cuma namazı kılabilir miyiz?


--Kılamazlar! Çünkü, cuma namazı kılınacak yerin herkese açık olması lâzım!.. Bir cemaat kapalı bir yerde, herkesin giremeyeceği bir yerde, halka açıklık vasfı tahakkuk etmediği için cuma namazı kılamaz!..
Orası kışla olduğundan da herkesi sokmazlar; "Yasak hemşerim, dur, giremezsin!" der kapıdaki... Onun için olmaz!.. Ama, halka açık, herkesin gelmesine uygun bir yer olsaydı, o zaman kılınabilir idi.

Soru:

--Ben üniversite öğrencisiyim. Okulda dersler yüzünden cuma namazına gitmekte zorluk çekiyoruz. Bazan derslere giremiyoruz; ne tavsiye edersiniz?


--Cuma namazını terketmemeyi tavsiye ederim. Cuma namazı için izin almayı tavsiye ederim. Cuma namazı için izin almalarında, o kardeşlerimize sizin de yardımcı olmanızı tavsiye ederim. Çünkü, bir kişi söylerse iş kolay yapılmaz ama, herkes kalkıp gider söylerse, "Haa, halk bunu böyle istiyor." diye yaparlar.
Bir hoca tam cuma saatine inadına ders kolyuyor, "Gelmeyene sıfır vereceğim!" diyor. Topluca gidilip söylenirse; veyahut milletvekillerine söylenip, "Cuma saatine bir şey konulmasın, ibadetlere engel olunuyor." filân denilirse; veya "Cuma günü tatil olsun!" diye baskı yaparsanız, yaptırtırsanız, milletvekiliniz vekilinizse; o zaman işler düzelir. Çalışmak lâzım!..

Soru:

--Cumadan sonraki zuhr-i ahir için mantıksızdır diyorlar; kılınmamalı mı?


--Bu bir ictihaddır. Fukahâmız öyle ictihad etmişler. Onun sebebi fıkıh kitaplarında yazılmıştır. Cumanın kabul olunmaması karşısında, "Kılmam gereken en sonuncu öğle namazını kılıyorum." diye kılınan bir namazdır.

Soru:

--Okula gidiyorum, cumayı kaçırıyorum; ne yapmalıyım?


--Tabii bu bir umûmî belâdır. Memleketin üzerine gelmiştir bu gibi şeyler... İbadetleri yapmakta zorluklar oluyor, şartlar zor oluyor. Bütün müslümanların bu zor şartları düzeltmeğe, değiştirmeğe çalışması lâzım gelir. Haksızlığı haklı tarafa götürmeğe çalışması lâzım gelir. Bu arada tabii, bu işi yapamayanlar yapabilmenin şartlarını araştırmalı!.. Mahzuru yoksa cuma günü o vakitlerde gidivermeli... Herhangi bir şekilde kılamıyorsa, o zaman o günün öğle namazını kılması gerekiyor. Kaçırmamağa çalışmalı...
Kayıtlı

Orjinali için tıkla

BİZ TARTIŞIRKEN NEFSİMİZİ DEĞİL DAVAMIZI HAKLI ÇIKARMAYA ÇALIŞIRIZ...
HAFİ
Dedim ya; Yusuf olmak zor çok zor.. Yusufken sultan olmakta zor Hele Yusuf’un Yakup’u olmak, işte o hepsinden zor…
Süper Üye
*

Puan: 190
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 4,681

Açtığı Konular:639

DAVASININ DELİSİ OLMAYAN GERÇEK İMAN ETMİŞ OLAMAZ


4 Mesajına Toplam
4 Kere Teşekkür Edildi

« Yanıtla #6 : 21 Eylül 2008, 21:54:04 »

İLİM
Soru:

--Dinî ilim öğrenip cihad etmek isteyen bir lise öğrencisiyim, nasıl bir yol tutmamı tavsiye edersiniz?


--Lise öğrencisi cihad etmek istiyor ALLAH yolunda; ne güzel!.. ALLAH razı olsun, çok güzel... Niyetine göre ALLAH büyük ecirler ihsan etsin...
İlim öğrensin; çünkü, ilim öğrenmeden olmaz!.. İslâm'ı güzel öğrensin! Ondan sonra cihadı da ona göre, ayetlere, hadislere göre güzel yapar.
Bir büyük alime sormuşlar ki:
"--Ömründen bir gün kaldı, yarın öleceksin deseler, ne iş yapardın o bir günlük zamanda?.."
"--İlim öğrenirdim!" demiş.
Çünkü, en sevaplı iş odur. İlim öğrensin; bir taraftan da, öğrendiğini tatbik etsin ve başkalarına da söylesin, emr-i ma'rûf neh-i münker yapsın!.. O da cihaddır. Emr-i ma'rûf neh-i münker yapmaya devam etsin; onun yaşı yok... Evinde olur, mahallesinde olur, arkadaşları arasında olur; emr-i ma'ruf nehy-i münkere devam etsin!..
MaşaALLAH, hoşuma gitti, ALLAH razı olsun...

Soru:

--Bir insan ilk önce fıkıh bilgisi mi öğrense daha iyi olur, yoksa Kur'an'dan ayet ezberlese mi kazançlı olur?


--İlim daha önce gelir tabii de, bu gibi şeylerde benim daima hatırlattığım nokta şu, muhterem kardeşlerim: İyi şeyleri birbirlerine tokuşturtmamak lâzım, onu da onu da yapmak lâzım!.. Deminki arkadaşımızın hani, "Dersime mi çalışayım, dinî bilgileri mi öğreneyim?" diye sorması gibi... Yâhu onu da yap, onu da yap! Mümkün... İlle birisini yapınca, ötekisini yapmamak diye bir şey yok...
Şimdi fıkıh bilgisi önemli... İnsan namaz kılmasını bilmiyorsa, ayet ezberlemesinin ne faydası var?.. Onu öğrenecek. Ama onu öğrenirken, Kur'an'ı ezberlemekten vaz geçse; o da doğru olmaz. Bir taraftan fıkıh bilgisini ilerletsin, hergün bir iki saat onu okusun; hergün bir iki sûre de ezberlesin! İkisini birden yapsın!
Güzel şeyleri birbirleriyle rakip haline getirmeyin, çatıştırtmayın, beraberce yapmağa çalışın!

Soru:

--Kur'an-ı Kerim ezberlemek konusunda ne tavsiye edersiniz?


--Kur'an-ı Kerim ezberlemek, bir kere şahıslara göre değişir. Her şahsın ezberleme kapasite ve kabiliyeti farklıdır.
İkincisi: Ezberleme ciddî bir iştir, konsantre olmak gerekir. Başarılı çalışma vs. kitaplarda deniliyor ki, "Zihninizde bir problem varsa onu halledin, işinizin başına öyle oturun! Yoksa, konsantre olamazsınız." Yâni, o içinden insanı meşgul eder, hafızası kuvvetli olmaz. İnsan yapacağı işe tam konsantre olup kendisini verirse, o zaman başarılı olur.
Aynıştayn --şu meşhur fizikçi-- çalışmaya bir otururmuş, yemeği filân unuturmuş. Uykuyu da unuturmuş. "Üstad gel! Yemek vakti geldi, yemek yiyeceğiz." derlermiş, sofraya gelir otururmuş. Yemek yemeğe başlarmış, bırakmayı da bilemezmiş, "Yeter artık!" dedikleri zaman bırakırmış. "Hadi şimdi uyu!" dedikleri zaman uyurmuş. Neden?.. Kafası adam akıllı meşgul, gecesi gündüzü, aklı fikri fizikte...
Yâni, konsantre olmak lâzım; çaresi odur.

Üçüncüsü: Tasavvufî yönden Risâle-i Kuşeyriyye'de yazar ki, "İnsanın gözü harama bakarsa, takılırsa hafıza zayıflar." Şimdi bu tehlike hepimiz için vardır. Meselâ bana, --dergilerimiz var, çeşitli faaliyetlerimiz var-- aktüaliteyi takib etmem için günlük gazeteler geliyor. Her sayfasında müstehcen haber, müstehcen resim... Yüz kızartıcı... Eve sokulacak şeyler değil yâni... Bunlar insanın hafızasını zayıflatır. Sokağa çıksa nâmahreme baksa, zayıflar.
Şöyle bir hikâye anlatırlar: Şeyh efendi ile müridi yolda gidiyorlarmış. Karşıdan böyle yakışıklı bir delikanlı geliyor. Mürid şeyhine diyor ki: "Şu gelen şahıs ne kadar yakışıklı yâ üstad! Bunu ALLAH bu kadar güzel yaratmışken, vücudunu bu kadar güzel yaratmışken, acaba ahirette cehenneme atıp cayır cayır yakmağa kıyar mı?.. Vücudu bu kadar güzel, yüzü bu kadar güzel... Acaba bu güzel yüzlü insanı, ahirette cayır cayır yakmağa kıyabilir mi ALLAH?" deyince, --tabii münâsebetsiz bir soru-- şeyh efendi başka tarafını anlıyor hemen işin... Dönüyor: "Sen onun yüzüne bu kadar dikkatli baktın mı?.. Cezâsını görürsün!.." diyor.

Halbuki bizim tarikatımızda --Nakşî tarikatında-- prensip nedir?.. Nazar ber kadem... Ayağının ucuna bak be adam, etrafa ne bakıyorsun?.. Karşıdan gelen güzelmiş, çirkinmiş, kızmış, erkekmiş; sana ne?.. Sen kendi işinle meşgul ol!..
ALLAH niye göze kapak yapmış?.. Gerektiğinde kapatılmak için... Niye ağıza dudak yapmış?.. Bazı lafları söylememek için... Ama burnun kulağın kapağı yok da, bunların var... Çok önemli... Çünkü, bundan çok günaha girer insan... Ekseriyetle bu dilinden dolayı günaha girer, bir de baktığından dolayı günaha girer.
Yâni, günahlar hafızayı zayıflatır, takvâ hafızayı kuvvetlendirir; bir... Bir de insanın yaptığı işe kendisini vermesi lâzım!.. Çeşitli işlerle meşgul olduğu zaman, iş uzar. Olmaz değil, olur ama uzar. Konsantre olmak lâzım!..

Soru:

--Hafızlığa çalışıyorum. Hafızam zayıf, ne tavsiye edersiniz?


--Zamanla, devam ettikçe açılır. İlk başta olmuyor gibi olur, sonra hafıza kuvvetlenir.

Soru:

--Bir arkadaşım, "Sen bir hadis okuduğunda onunla amel edemezsin, tek başına ondan hüküm çıkaramazsın; fıkıh kitaplarına başvurman lâzım!.." dedi. Bu konuda ne buyurursunuz?


--Hadis-i şerifler dökümandır. Fıkıh, dökümanların değerlendirilmesidir, hükümdür. Birisi mahkemeye ibraz edilmiş çeşitli vesikadır; ötekisi mahkemenin îlâmıdır, kat'î hükmüdür.
Binâen aleyh, ola ki o hadis-i şerif mensuh ola... Yâni hükmü neshedilmiş ola... Peygamber Efendimiz bir ara buyurmuş ki: "Benden hadis yazmayın!.." Neden?.. Kur'an'la karıştırırlar diye... "Yazmayın!" demiş; tamam, bir müddet yazmamışlar. Sonra demiş ki, "Yazmayın demiştim, şimdi yazabilirsiniz!" O zaman yazmışlar. Şimdi ilki okuyan, ikincisini duymamış bir insan sonucu bilmediği için şaşırabilir.
Sonra, Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde buyuruyor ki:
(Küntü neheytüküm an ziyâretil kubûr, fezûrul kubûr) "Ben sizi bir zamanlar kabirleri ziyaret etmeyin diye menetmiştim kabir ziyaretinden... Yasaklamıştım ziyareti... Artık şimdi gidebilirsiniz, müsaade ettim." diyor. Böyle şeyler olabilir.
Demek ki esas itibariyle fıkıh kat'î sonucu söylediği için, fıkhın ahkâmı doğru... Ama hadis kitaplarının yazarları da fıkhı bilen kimseler olarak izah ederek, bilgi vererek sunarlarsa o hadis-i şerifleri, onlarla amel edililir. Meselâ Diyânet'in yayınlamış olduğu Sahih-i Buhârî, açıklamaları olan güzel bir kitaptır.

Soru:

--Yaz tatillerinde bir kaç senedir, ilkokulu yeni bitirmiş talebelere bir şeyler öğretmeye çalışmaktayım. Köyümüzün imamı var; çocuklarla pek sohbet etmiyor. Ben de artık büyüdüler diye çekiniyorum. Müsaade eder misiniz, tatilde bunu yapmalı mıyım?


--ALLAH razı olsun... Boş durmayıp ilim öğretmek çok uygun bir şeydir. Kız erkek karışık anlaşılan... Mestûre olurlarsa olabilir. Caminin bir köşesinde kız çocukları durur, bir köşesinde erkek çocukları durur. İlim öğretir, hayırlı bir faaliyet yapmış olur.

Soru:

--Herhangi bir meseleyi öğrenmek için Kur'an-ı Kerim'den sayfa açmak doğru mudur?


--Olmaz, doğru değil!.. Müslümanın bir meseleyi kararlaştırması için pırıl pırıl ilim var... İlkönce ilim erbabına soracak!..
(Fes'elû ehlez zikri in küntüm lâ ta'lemûn) "Bilmiyorsanız, bilen insanlara, ilim erbabına sorun!" diyor Kur'an-ı Kerim...
İlkönce meseleyi, gideceksin soracaksın, "Hocam, bu hususta hüküm nedir?" diye... ALLAH'ın emri varsa, o da size bildirecek, mesele kalmayacak. Meselâ;
--Hocam, acaba ben içki içebilir miyim?
--Hocam ben acaba içki satabilir miyim?
Bir sor bakalım, o onun cevabını verir. İlkönce cevap ilimledir.

İlimden cevabını bulamazsa insan, meselâ;
--Ticaret yapacağım; acaba bakkal dükkânı mı açsam, manifatura dükkânı mı açsam?
Veyahut;
--Üç tane namzet var; ona mı, ona mı, ona mı?..
Bu gibi şeylerde istihâre yapılır. Abdest alırsın, istihare namazı kılarsın, elini açarsın, dua edersin: "Yâ Rabbi, sen bana hayırlısını göster!" dersin. Ama iştişâre; yâni müşavere etmek, istihareden önce gelir. İstihareye lüzum kalmadan, müşavere ile hallettiğin şeyi, istihareye bırakmak doğru olmaz!.. Çünkü, ilim önemlidir.
--Ya ilim adamı hata ediyorsa?..
--İlim adamının hatası bile sevaptır. Müctehid, ictihadında yanılsa bile sevap kazanır. Sen de onun ilmine hürmet ettiğin için, doğruyu bulmak için ona sorduğundan yine sevap alırsın.
O bakımdan ilmi ayaklar altına alıp da, işi hayallere, vehimlere bağlamayalım!.. İlkönce ilme, alime; ondan sonra istişareye, ondan sonra istihareye bırakırsınız. Ondan sonra artık bir şey çıkar tabii, insanın karşısına...
Kayıtlı

Orjinali için tıkla

BİZ TARTIŞIRKEN NEFSİMİZİ DEĞİL DAVAMIZI HAKLI ÇIKARMAYA ÇALIŞIRIZ...
HAFİ
Dedim ya; Yusuf olmak zor çok zor.. Yusufken sultan olmakta zor Hele Yusuf’un Yakup’u olmak, işte o hepsinden zor…
Süper Üye
*

Puan: 190
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 4,681

Açtığı Konular:639

DAVASININ DELİSİ OLMAYAN GERÇEK İMAN ETMİŞ OLAMAZ


4 Mesajına Toplam
4 Kere Teşekkür Edildi

« Yanıtla #7 : 21 Eylül 2008, 21:54:31 »

RÂMÛZ EL-EHÂDÎS
Soru:

--Bazı ilâhiyat mezunu öğretmenler Râmûzül Ehâdis'te zayıf hadislerin olduğunu söylüyorlar; ne buyurursunuz?


--Evet, Râmûzül Ehâdis'te zayıf hadis-i şerifler de var... Hocamız onların arkasından "Filâncadan rivayet edilmiştir, zayıf hadistir. İbnül Cevzî mevzû' demiştir. Falanca ravisidir. O râvî metrûktür..." filân diye işaretini yapmıştır. Bu gibi şeyler hadis alimlerine ait meslekî bir meseledir.
Bu hususta Keşfül Hafâ'dan bir rivayeti nakledeyim: Keşfül Hafâ, hadislerle ilgili meslekî çok ince bir kitaptır. Orada diyorki, bir hadis-i şerifte şöyle denilmiş: "Şunu şöyle yapan insan baras (alaca) illetine tutulur. Yâni derisi siyahlı beyazlı hastalık olur." diye yazılmış. O hadis alimi bunu dinlememiş, o hastalığa tutulmuş. Baras illetine müstelâ olmuş. Yalvarmış, yakarmış, Peygamber Efendimiz'e salât ü selâm etmiş. Rüyasında görmüş Peygamber Efendimizi... Efendimiz demiş ki:
"--Hadis-i şerifte şunu şöyle yaparsanız baras illetine tutulursunuz diye geçmedi mi?.."
"--Geçti ama yâ RasûlALLAH, benim meslekî bilgime göre, bir hadis alimi olarak benim incelememe göre o sahih hadis sayılmadığından ben ona itibar etmedim." demiş.
"--Yok, onu uygulaman iyi olurdu." demiş. Sonra eliyle meshetmiş.
Hakikaten uyandığı zaman o hastalık geçmiş. O hastalık geçtikten sonra da, o alim duyduğu her hadis ile amel etmeğe gayret etmiş ondan sonra... "Bana göre sabit değildir." filân diyerek terketmemiş. Her iyi şeyi yapmağa gayret etmiş.
O bakımdan bu hadis ilminin mevzû' hadislerini, zayıf hadislerini alimler bilirler. O hususta kitaplar yazmışlar. Bizim Hocamız da, son asrın en büyük hadis alimi... O da biliyor. Yazıyor zaten arkasında... Ama onların yazılmasında, okunmasında, cemaatinin onu tekrar etmesinde fayda görüyor.

Bir de şöyle oluyor: Aynı konuya ait üç tane, dört tane hadisi peşpeşe sıralıyor. Meselâ, "Birinci hadise İbnil Cevzî mevzû' demiştir ama, bana göre fikri isabetli değil!" diyor. Arkasından üç tane hadisi de ekliyor ki, "Bak bu konuda şu hadisler var; binâen aleyh, o doğrudur." diyor.
Bir profesör, "Yarın ölecekmiş gibi ahirete, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya çalışın!" hadisi hakkında, "Böyle bir hadis yok!" demiş ama; ben onun üç dört rivayetini buldum kitaplardan... Böyle şeyler olabiliyor.
Bu hadis alimleri hocalarımızın kanaatidir. Kitabın içine böyle hadisleri isteseler almazlardı. Dervişlerinin yetişmesi için o konunun bilinmesini uygun görmüşler. Biz de Hocamızın ilmine irfanına saygı duyuyoruz, o hadisleri okuyoruz.
Zayıf hadisler var, olabilir ama eserin genel yapısı okunduğu zaman, terbiyevî ana hattı itibariyle uygun oluyor. Nitekim bunu böyle, "Râmûzül Ehâdis hakkında ne dersiniz?" diye Urfa müftüsü Halil Günenç Hoca'ya sormuşlar."Güzel, mûteber kitaptır. Suyûtî'nin El-Camius Sağîr'i gibidir." filân diye hakkaniyetle cevap vermiş.

Soru:

--Râmuzül Ehâdis mecmuası hakkında "İçinde mevzû hadisler vardır." deniliyor; ne dersiniz?


--Râmuzül Ehâdis kitabı içinde çok hadis-i şerifler vardır, alfabetik sırayla dizilmiştir. Bu hadisleri Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddin Efendi Hocamız Cennet mekân, muhtelif kaynaklardan almış, bu kitabı meydana getirmiş. Mevzhu hadis denilen bazı hadis-i şerifleri de kendisi koymuştur ve arkasına da bunun alındığı yeri ve mevzû hadis denildiğini söylemiştir. Ama buna rağmen, niçin acaba o hadis-i şerifi oraya aldı?.. Demek ki, kendisi büyük hadis alimi olmak dolayısıyla, onun mevzû olduğu kanaatinde değil...
Hadislerin bazılarını, bazı şiddetli alimler, "Bu mevzûdur, bu mevzûdur, bu mevzûdur..." diye çizmişler üstünü... Mevzû, uydurma demek... Ama bazıları da, "Sen uydurma diyorsun ama, bak filânca kitapta var, filânca kitapta var..." diye onun aslının esasının olduğunu da isbat etmişlerdir.
Meselâ İmam Süyûtî'nin, bazı hanbelî alimlerinin böyle inkâr ettiği bir çok hadis-i şerifler hakkında inceleme yaparak, onların hadis olduğunu isbat ettiğini biliyoruz.
Gümüşhaneli Hocamız da, o hadis-i şerifi oraya almakla, "Bakın bu hadis-i şerif benim kanaatime göre mevzû değil; ben bunun sahih olduğuna kanîyim!" demiş oluyor. Bilimsel bir kanaattir o...

Soru:

--Ramûzül Ehadis'te, "Herhangi bir sıkıntı anında ALLAH'ın kullarından yardım isteyin!" diye hadis olduğu söyleniyor. Sahih midir? Mümkünse mâlumat verebilir misiniz?


--Bu hususta hadis-i şerif vardır. Peygamber Efendimiz SAS buyuruyor ki:
ÇBir çölde gidiyorsunuz. Hayvanınız elinizden kaçtı. Size yardım edecek bir kimse yok... Uçsuz bucaksız bir yer... Koşup yetişmeniz mümkün değil... Yiyeceğiniz, içeceğiniz hayvanınızda... Çaresizsiniz. Ne yapacaksınız şimdi?.. "Ey ALLAH'ın erenleri, evliyası; bana yardım edin! Bana medet eyleyin, inâyet eyleyin!" diye söyleyin! Çünkü, ALLAH'ın bazı vazifeli kulları vardır, yardıma gelirler.È diyor Peygamber Efendimiz... Râmûzül Ehâdis'te var bu hadis-i şerif...
Ben de hayatımda denemiş ve öyle olduğunu fiilen görmüş bulunuyorum.
Kayıtlı

Orjinali için tıkla

BİZ TARTIŞIRKEN NEFSİMİZİ DEĞİL DAVAMIZI HAKLI ÇIKARMAYA ÇALIŞIRIZ...
HAFİ
Dedim ya; Yusuf olmak zor çok zor.. Yusufken sultan olmakta zor Hele Yusuf’un Yakup’u olmak, işte o hepsinden zor…
Süper Üye
*

Puan: 190
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 4,681

Açtığı Konular:639

DAVASININ DELİSİ OLMAYAN GERÇEK İMAN ETMİŞ OLAMAZ


4 Mesajına Toplam
4 Kere Teşekkür Edildi

« Yanıtla #8 : 21 Eylül 2008, 21:55:00 »

BİD'AT / SÜNNET
Soru:

--Bir bid'atin bid'at olduğunu biz nereden anlayacağız?


--Bu ilim işidir, herkes anlayamaz. Karşına getirilen renkli parçanın cam mı, elmas mı olduğunu sen anlayabilir misin?.. Bir paranın kalp mı, hakîkî para mı olduğunu sen anlayabilir misin?.. Anlayamazsın. Her şeyin bir mütehassısı vardır, her işin mütehassısı vardır. Bid'ati anlamak için sünneti bilmek lâzım, dini bilmek lâzım, dinde fakîh olmak lâzım!...
Onun için müslümanların en kıymetli varlıkları alimlerdir. Hayrı şerri bilmez yanlış insanlara tabi olsalar, yanlış yollara götürürler. Onun için, bir alime sorulur; şu şöyle midir, böyle midir diye... Fakat, mümkün olduğu kadar da hadis-i şerifler okunur. İşte fetvâ kitapları var, muhtelif hocaefendilerin çıkarttığı... Meselâ, ÇGünümüzün Meselelerine FetvâlarÈ diye Halil Gönenç Hocaefendi'nin, sevdiğimiz hoca kardeşimizin kitapları var; üç cild çıktı. Merak edip bu meseleleri tâkib etmek lâzım, yazıp çizmek lâzım!..

Soru:

--Nazara karşı geleneksel olarak kurşun dökmek, muska yazmak gibi şeyler ve bu işleri yapanlara inanmanın hükmü nedir?


--Duanın, dualı çörek otu taşımanın hadis-i şeriflerde önemi anlatılmış. Kurşunu duymadım, okumadım. Kurşun dökmenin bir aslı olduğunu sanmıyorum. Ama dualar etmek olabilir. KulhuvALLAH, Kul eûzü birabbil felak ve Kul eûzü birabbin nâs sureleri okunabilir. Bu sûreler böyle her çeşit şeytanlardan, cinlerden gelecek mânevî musibetlere, şerlere karşı koruyucudur. Bunları okursunuz, ALLAH'ın lütfuyla korunursunuz.

Soru:

--Mezarlar üzerine mermer gibi maddelerden kasalar vs. yapılıyor; doğru mudur?


--Doğru değildir. Peygamber Efendimiz SAS, mezarlıkların sade olmasını tavsiye etmiştir. İsraftır, yazıktır. Öbür tarafta müslümanlar açıkta kalyor, açlıktan ölüyor; burda ev parasından fazla para veriliyor mezara... Yazıktır.

Soru:

--Bizim camide ezan okunurken, bir köpek devamlı uluyor; hayır mıdır, şer midir?


--Tabii, köpeğin işi ulumaktır, havlamaktır. Bir şey değil... Belki ezanın manâsından etkileniyordur. Onun da duygulandığı bir şeyler vardır. Ondan bir uğursuzluk çıkarmak yasaktır. İslâm'da uğursuzluğa yormak, teşe'üm yoktur. O bakımdan "Köpek uludu... Baykuş öttü..." gibi şeylerden ters mânâ çıkarmamak gerekiyor.

Soru:

--Bir ölünün arkasından cemaate yemek vermek var mı?


--Bu yapılmayacak bir şey değil, ölüye hayır olsun diye yapılabilir ama, "Hele hele vefat eden kimsenin o vefat ettiği günde, asıl cenâze evine yemek getirmek lâzım!.." demişti Mehmed Zâhid Hocamız Rahmetullahi aleyh... "Adamların felekleri şaşmış kalabalıktan... Cenâze çıkmış, yemek yapacak halleri kalmamış; bir de ona ziyafet yüklemek yerine, sen yemek getir! 'Siz bugün çok üzüntülüsünüz, bir tencere getiriverdim.' de, daha iyi olur." dediğini hatırlıyorum, böyle ikaz etmişti.
Ama hayır olsun, ölünün ruhu şad olsun filân diye, "Paramız var, hizmetçimiz var... Dayıyoruz parayı, yaptırtıyoruz yemeği... Dağıtıyoruz tatlıyı, helvayı..." deniliyorsa; olabilir.

Soru:

--Her toplumun örf ve adeti var. Peygamber Efendimiz'in zamanında da Arapların örf ve adetleri vardı. Bunların hepsi, Peygamber Efendimiz yapmışsa sünnet sayılır mı; yoksa, bazıları örf ve adete mi girer?


--Peygamber Efendimiz'in yaptığı şeylerin çeşitleri vardır, ayırımı vardır. Bir kısmı uyulması gereken şeylerdir, bir kısmı zamanla değişen şeylerdir; yeme-içme, alet-edevat, binek ve sâiredeki değişmeler gibi... İlle Peygamber Efendimiz merkebe bindi diye, deveye bindi diye, İstanbul'da deve kullanmağa çalışmak mümkün değil... Hayvan yaşamaz belki... Bunlar kitaplarda yazılıdır.

Soru:

--Gümüş yüzüğün sünnet olup olmadığını öğrenebilir miyim? Kardeşlerimizden bid'at olduğunu işittim.


--Hayır, bid'at değildir! Peygamber Efendimiz yüzük kullanmıştır. Kullandığı zaman da olmuştur, kullanmadığı zaman da olmuştur. Yüzük kullanmak câizdir, altın olmamak şartıyla... Ümmet-i Muhammed'in erkeklerine altın zînet eşyası ve altın yüzük kullanmak haramdır. Gümüş yüzük kullanabilir, mahzuru yoktur.

Soru:

--Başı tıraş etmek sünnet mi?


--Bir insanın saçını kesmesi veya uzatması serbesttir. Peygamber Efendimiz'den ikisi de rivayet edilmiştir. Bazı kereler kulağının ucu hizasına kadar uzattığı rivayeti var, bazılarında da tıraş ettiği rivayeti var... Her ikisi de olabilir.

Soru:

--Bir dergide okudum: Buharî'de mevcut olan iki hadise göre, Peygamber Efendimiz elenmiş undan yapılmış ekmek yememiş. İhyâ'da da, "Ümmetimin en kötüleri, buğdayın özünü yiyenlerdir." dediği görülüyor. Şir'atül İslâm adlı eserde de, İslâmiyette ilk bid'atlerden birinin unu elekten geçirmek olduğu ifade ediliyor. Aynı eserde satmak için değil de, ev için yapılan ekmeklerde buğday ile arpanın karıştırılmasında bereket olduğu naklediliyor. Sünnete uymak için arpa ve buğdayın dolap veya hayvanlar yardımıyla değil de, bizzat el ile öğütülmesi gerektiği dile getiriliyor. Bu konuyu açıklar mısınız?


--Şunu söyleyeyim ki, İslâm tevâzuu emrediyor. Giyimde, yemede itidali tavsiye ediyor. Peygamber Efendimiz'in hareket tarzı da öyle... Bu işlerde lükse, şatafata kaçmamayı tavsiye ediyor. O bakımdan, o zamana göre unun elenmesi lüks bir şey olması dolayısıyla --yâni elenmeyince kaba saba oluyor, elenince güzel bir has ekmek oluyor-- böyle buyrulmuş.
Bu meselelerde Peygamber Efendimiz'in doğrudan doğruya söylediği şeyi, tavsiye ettiği şekilde yapmağa çalışmak, en iyisidir. Çünkü, bazı şeylerin hikmetini biz anlayabiliriz, bazılarını anlayamayız. Meselâ; şimdi çok iyi anlıyoruz ki, aslında buğdayın ununu eleyenler, buğdayın kıymetli kısmını elekte bırakıyorlar, kıymetsiz kısmını yiyorlar. İşin aslı öyle... B vitamini, diğer vitaminler, kıymetli besleyici şeyler kepeğinin içinde...
Peygamber Efendimiz'in yaptığı şey daha güzel... Elbette, müslümanlar mânâsını anlasa da anlamasa da, tam Peygamber Efendimiz'in yaptığı şekilde hareket ederlerse uygun olur.

Yalnız bugün, bu işler fabrikasyon hale gelmiştir. Çok kimse ekmek yapmıyor. Halkın %95'i gidip fırından alıyor ekmeği ve bu işle meşgul olmuyor. Fırınlar da eliyorlar, elemiyorlar, şöyle oluyor, böyle oluyor... Bu mesele şimdi, bir lüks meselesi olmaktan ayrı bir mesele haline gelmiştir. Lüks meselesi değildir. Belki öteki türlü hareket etmek, bir başka külfet durumuna gelecektir. Halka kolaylaşmış olan bir şeyi tekrar yokuşa sürmek, zora götürmek, fıkhın kaidelerine aykırıdır. Doğru bir şey değildir.
Millet ekmeğini alsın fırından... Afiyetle yesin, ALLAH'a şükretsin; öbür ibadetlerine, taatlerine koşsun!.. Ama kendisi ekmek yapma durumunda olan kimseler varsa; köyde oturup, kasabada oturup bu imkâna sahip olan, zâten böyle yapmakta olan kimseler varsa; onlara da tavsiyemiz, kepeğini ayırmasınlar!.. Çünkü hem sünnete uygundur, ordan kârları var; hem de vitaminler bakımından, besleyicilik bakımından daha iyidir, ordan kârları var...

Soru:

--"Hoparlör ile ezan okumak, konuşma yapmak bid'attir." deniliyor; bu doğru mudur?


--Hoparlör ile ezan okumak ve konuşmak bid'at değildir. Bunun bir mahzuru yoktur. Bu faydalı bir cihazdır ve vaazın, ayetin, hadisin, nasihatın daha fazla insanlara duyurulmasına vasıtadır, vesilesidir.
Hayra vesile olan, hayra delâlet eden de hayrı işleyen gibidir. İnsan camide namaz için beklediği müddetçe bile namazda sayılıyor. Neden?.. Namaz için bekliyor... Kâbe yoluna çıksa bir insan; kapısından çıktıktan sonra caddede kazaya uğrasa, ölse; hac yolunda ölmüş oluyor, şehid oluyor. Daha Kâbe'yi görmedi?.. Görmedi ama yolunda...
Onun için hayra vesile olan şeyler, sevaptır. Bu hoparlör olsun, bu teyp olsun, bu bant olsun, vs. olsun; bunlar hayra vesile olan şeylerdir. Meselâ, geniş bir kalabalık... Diyelim ki Harem-i Şerif, Mekke-i Mükerreme... Hoparlör olmasa ne yapacağız?.. Çok zor olur. İmama uyup namaz kılmak çok zor olur. Mekke-i Mükerreme'de, Medine-i Münevvere'de imam önüne güzel mikrofonları koyuyor, okuyor; her yerden gümbür gümbür duyuluyor, namazı kılıyoruz.
Bunlar alet edevattır. Alet ve edevat Peygamber Efendimiz tarafından kullanılmıştır. Yemek yeme hususunda, bir şey kesmek hususunda o zamanlar da kullanılmıştır. Aletlerin bir zararı yoktur. Bunu duyuyorum hayret ediyorum. Hoparlörle ezan okumak bid'at değildir; ses daha uzaklara gider. Hoparlörle konuşmak bid'at değildir; herkes uzaklardan duyar.

Büyük mürşid hocalarımız, evliyâullah büyüklerimiz bizden önce bu mikrofonlardan konuştular. Camilerde namaz kılındı. Türkiye'nin her camisinde aşağı yukarı bu mikrofon vardır. Her yerde okunuyor. Bu insanların hepsinin ayağını bir papuca sokarsan, hangi mesnede dayanarak soktun?.. Böyle saçmalık olmaz!..
Ama teybe alsan, teypten ezan okutsan olur mu?.. O zaman olmaz. O iş başka, bu iş başka... Müezzin kendisi camiye geliyor, mikrofonu eline alıyor, okuyor, her taraftan duyuluyor. Sabahleyin kalkıyoruz; Fatih camiinde bir ezan okunuyor, bütün İstanbul'un üstünde bir mübarek hava... İnsan yatağından kalkıyor, mest ü hayran dinliyor. Hoparlör olmazsa hiç bir yerden duyulmaz!.. Minarenin dibinden bile duyulmaz.
Onun için bu iş böylece bilinsin, yanlış fikirlere itibar edilmesin.

Soru:

--Müezzinin komutuyla tesbih çekmek bid'at midir?


--Müezzinin komutuyla tesbih çekmekte bir mahzur yoktur. Bu tesbihlerin çekilmesi hadis-i şerifte bildirilmiştir; "Her kimse ki, namazın arkasından 33 sübhânALLAH, 33 elhamdü lillâh, 33 ALLAHu ekber derse, şöyle şöyle sevaplara nail olur." diye... Lâ ilâhe illALLAHu vahdehû lâ şerîke leh... de sonuna eklenecek.
O hadis-i şerifte bildirildiği için, müezzin onu hatırlatmış oluyor. "Ey cemâat-i müslimîn! Hani böyle bir hadis vardı ya, onu unutmayın!.. Atlamayın onu, hadi bakayım çekin!" demiş oluyor. Hatırlatıyor; ALLAH razı olsun... Onun bid'atle ilgisi yok...

Soru:

--Bazı günler sabah namazından sonra cami içerisinde sıra ile salevât-ı şerife getirilerek musafaha yapılıyor; bu olur mu?


--Olur; çünkü, musafaha etmek İslâm'da vardır. Herkes birbiriyle musafahayı tamamen yapsın diye, böyle bir düzenle yapılıyor. Bir mahzuru yoktur.
Yalnız bu gibi şeyleri, dinin aslından, esasından, dinin merasimlerinden, zorunlu bir ibadettir gibi düşünmemek lâzım!.. Sokakta bir müslüman kardeşimizle karşılaştığımız zaman musafaha ettiğimiz gibi düşünmek lâzım!.. O zaman bir mahzuru yoktur, olabilir.

Soru:

--Alim bir kimse gelince ayağa kalkılıyor; bu davranışı Peygamberimiz yasaklamış mıdır?


--Hayır yasaklamamıştır. Peygamber SAS Efendimiz, Sahabe-i kirâm'dan Medine'nin eşrafından bir zât geldiği zaman;
(Kumû liseyyidiküm!) "Efendiniz için kalkın ayağa!..." dedi. "Bu sizin eşrafınızdan kişidir." diye kalkın dedi. Onun için, kalkılabiliyor.
Kendisi, kızı Fatıma geldiği zaman "Gel bakalım kızım!" diye ayağa kalkardı. Peygamber Efendimiz Fâtımatüz Zehrâ'nın evine gittiği zaman, o ayağa kalkardı.
Peygamber Efendimiz hizmet ettikleri esnâda, sohbet esnasında içeri girip çıkarken, Sahabe-i Kiram her seferinde ayağa kalkmak istediklerinde, onlara derdi ki:
(Lâ tekumû lî kemâ tekumû liba'dıl eâcim) "Bazı yabancılara kalktığınız gibi, benim için her seferinde ayağa kalkmayın!" derdi. O da normal tabii... Girip çıkıyor, ikram ediyor. Böyle demesi de normaldir.
Fakat ulemâya, anaya babaya, büyüklere hürmeten, geldiği zaman ayağa kalkmak olabilir. Bir mahzuru yoktur.

Soru:

--Sabah namazından sonra işrak vaktine kadar, yâni kerahat vakti çıkıncaya kadar ibadet ve zikirle meşgul olmak hadis-i şerifte geçiyor. Ondan sonra, işrak namazını kıldıktan sonra yatılabilir mi?


--İnsanın durumu gerektiriyorsa, yatabilir. Meselâ gece geç yatmış, durumu uykusuz, vakti müsait, iş sıkıştırmıyor, serbest; yatabilir. Ama genel kaide olarak Peygamber Efendimiz'in tavsiyesi, "Sabah namazından sonra uyumayın da, rızkınızı aramaya koşun!" tarzındadır. Erken işe gitmeğe genel bir teşvik var... Çünkü, güne erken başlayıp, işleri bitirip, ondan sonra erkenden dönmek lâzım!.. O zamanın adeti öyleydi. Şimdi durum değişti. Çarşı pazar dokuzda onda ancak açılıyor.
İşin doğrusu sabah namazından sonra uyumayıp, ilimse ilim, ticaretse ticaret, yapılacak işleri bitirmek... Peygamber Efendimiz öğleye doğru uyurdu, kaylûle uykusu... Mümkünse öyle yapmak... Öğleden biraz evvel, yarım saat kırkbeş dakika istirahat ederse, bu sünnete uygun bir şekil olur.

Soru:

--İslâm'da el öpmek var mıdır? Varsa, kimlerin eli öpülür?


--İslâm'da el öpmek vardır. Peygamber SAS Efendimiz'in hadis-i şeriflerinde var, el öpülebilir. Peygamber Efendimiz'in kızı Hazret-i Fatıma'yı başından öptüğüne dair rivayetler var... Peygamber Efendimiz'in ayaklarının dahi öpüldüğüne dair rivayetler var... Büyüklerin, hürmete şâyan kimselerin eli öpülür.

Soru:

--Peygamber Efendimiz mütevâzi yaşadı. Eski sultanlar saraylar yapmışlar, konaklar yapmışlar, lükse dalmışlar; biz de onları niye müdafaa ediyoruz?


--Muhterem kardeşlerim! İsraf haram, lüks haram... Mütevâzi olacak insan... İhtiyaçtan fazla şatafata, gösterişe kaymayacak. Böyle köşkler, saraylar doğru değil...
Bu zamanda bizde de bu var... Eski insanlar, "Buğday ekmeğini bulunca katık istemek gerekmez!" demişler. "Arpa ekmeği olunca yanına biraz zeytin, tuz, biber lâzım ama; buğday ekmeği bu... Pamuk gibi, sünger gibi ekmek; bu da mı katık ister?.. Gerekmez, bu katıksız âlâ yiyecektir." demişler.
Şimdi biz çok lüks durumdayız. Ben şahsen kendime bakıyorum, kendimde de o kusurları görüyorum. Kardeşlerime de baktığımız zaman görüyoruz. Evlerimiz eşya dolu... Dolaplarımız yiyecek dolu... Ceplerimiz para dolu... En fakirim diyen insanın bile haline şöyle bir bakacak olsanız, zekât alır mı almaz mı şüpheli yâni... Elhamdü lillâh bolluk memleket... Böyle olunca tabii, lükse kaçmamak lâzım!..

Gelelim müdafaa etmek meselesine:
--Eski sultanlar saraylar yapmış; niye biz onları savunuyoruz?..
--Bir insanın iyi tarafını savunursun, kötü tarafını tenkid edersin. Eğriye eğri, doğruya doğru... Bir insan ramazanda oruç tutsa, ne diyeceğiz?.. "Aferin, maşaALLAH!.. Vazifesini yapıyor, farz orucunu tutuyor." Namaz kılmasa ne diyeceğiz?.. "Aaa, şimdi olmadı. Oruç tutuyorsun; oruç ALLAH'ın emri de namaz ALLAH'ın emri değil mi?.. Namaz da kıl bakalım!" diyeceğiz.
Kolayına geliyor milletin... Daireden çıkıp, lokantaya gidip yemek yiyecekti, para verecekti. Onlar olmadığı için oruç tutmak kolayına geliyor. Camiye, cumaya gelmiyor. "Eh, bu tarafta iyi yaptın, bu tarafta yanlış yaptın!" diyeceğiz. Yâni, eğriye eğri, doğruya doğru...
Şimdi Osmanlı sultanı, Selçuklu sultanı... Bunlar bizim tarihimiz, bunlar bizim çoğu dedelerimiz, ecdâdımız... Kimisi dinimize uygun yaşamış, mütevâziâne ömür sürmüş, ALLAH yolunda cihad etmiş, hayırlı işler yapmış; kimisi de zevk ü sefâya dalmış... Zevk ü sefâya dalmışsa, o zevk ü sefâya dalanı tenkid ederiz, ediyoruz. ALLAH rızası için, doğruyu söylemiş olmak için tenkid ediyoruz. Babamız olsa ederiz. Kendimiz olsak, kendimizin bile aleyhine olsa doğruyu söylemek vazifemiz olduğundan söyleriz.

Ama bir taraftan, bir kötü şeyi yaptı diye hiç savunmayacak mıyız?.. Şu mübârek Fatih Sultan Mehmed Han'ı, saray yaptı diye karalayalım mı; yoksa, "ALLAH razı olsun İstanbul'u fethetti, cihad etti. Bu beldeyi bize miras bırakmış, Fatih Camii'ni yaptırmış, hayırlar hasenât yaptırmış. ALLAH kusurlarını affetsin, cennet mekânı olsun mu diyeceğiz?.." Elbette "Cennet mekânı olsun!" diyeceğiz, hayır dua edeceğiz. "ALLAH kusurlarını affetsin!" diyeceğiz.
Biz de kendimize dönüp bakacağız; "Yâhu biz de kendimize müslümanız diyoruz ama, bir taraftan iyi işler yaparken acaba bir taraftan da kusurlarımız var mı?" diyeceğiz. Değil mi?.. Eğriye eğri, doğruya doğru... Kardeşçe, eğer faydası varsa söyleyeceğiz, tenkid edeceğiz, düzelteceğiz, ıslah etmeğe çalışacağız. Faydası yoksa ayıpları örteceğiz. Ayıpları örtmek, kusurları örtüp kardeşi korumak; o da sevaplı bir şey... "Yâ Rabbi, şu kardeşim benim anlayışıma göre biraz kusurlu hareket etmiş, günah işlemiş; affet bunu... Öldü gitti; bağışlayıver yâ Rabbi!.." diye hakkında dua etmek de uygun olur.
Ama filânca zâlim, falanca gaddar, şu kadar adam asmış, bu kadar adam kesmiş... "Vayy zâlim!.." diye onu da söyleriz.

Soru:

--Onbeş yaşını geçmiş ve henüz sünnet olmamış bir kimse, namaz, oruç, Kur'an vs. ibadetleri yapabilir mi?


--Elbet yapacak!.. Sünnet olmamışsa, orada pislik kalmasın diye temizliğini yapacak. Sünnet olsun ama, onu yapmadım diye ibadetleri bırakmak yok... Sünnet olmamak ibadetlere mânidir gibi bir şey düşünmesin! Hepsini yapacak; namazını kılacak, orucunu tutacak, sair ibadetlerini yapacak.
Peygamber Efendimiz, "On şey vardır ki hilkattendir." diye niye sünneti tavsiye etmiş? Çünkü o kesilen kısım kesilmediği zaman, içerde pislik kalıyor, necaset kalıyor ve temizlik eksik oluyor. Onun için münâsib zamanda, daha çocuk büluğa ermeden önce bir zamanda kesiyorlar ki, avret yeri göründüğü zaman çok vebal olmasın filân diye... Ama kesmemişse, şimdi hastanede kestirsin, başka yerde kestirsin. Sünnet olmasını tavsiye ederiz.
Kayıtlı

Orjinali için tıkla

BİZ TARTIŞIRKEN NEFSİMİZİ DEĞİL DAVAMIZI HAKLI ÇIKARMAYA ÇALIŞIRIZ...
HAFİ
Dedim ya; Yusuf olmak zor çok zor.. Yusufken sultan olmakta zor Hele Yusuf’un Yakup’u olmak, işte o hepsinden zor…
Süper Üye
*

Puan: 190
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 4,681

Açtığı Konular:639

DAVASININ DELİSİ OLMAYAN GERÇEK İMAN ETMİŞ OLAMAZ


4 Mesajına Toplam
4 Kere Teşekkür Edildi

« Yanıtla #9 : 21 Eylül 2008, 21:55:32 »

NEFİS TERBİYESİ
Soru:

--Nefsi terbiye etmenin ilk yolu nedir?


--Tasavvufa girmektir. Girmişse, vazifeleri yapmaktır.

Soru:

--Nefsi alt etme, terbiye etme yönünde bize bir şeyler söyleyebilir misiniz?


--Nefsiye terbiye etmenin, alt etmenin iki yolu vardır:
1. Birinci yolu, nefsin gücünü, kuvvetini azaltmaktır. Oruç tutarsın azalır, az uyursun kuvveti azalır... Çok konuşmazsın, hatalara düşmezsin... İnsanların arasına çok katılmazsın, tenhada durursun, kendi başına durursun, rahat olursun... Bunlara işte kıllet-i taâm, kıllet-i kelâm, kıllet-i menâm, uzlet-i enâm, zikr-i müdâm demişler. Zikre müdâvim olursun. Böyle tedbirlerle, terbiye ile nefsin arzuları kırılır.
Yâni, arzuları zayıflıyor zaten... Coşkunluğu kalmıyor arzularının... Oruç tuttuğu zaman, az uyuduğu zaman vs. Böyle bir yol vardır.

2. Bir de zikre kuvvet gidilip, insanın aşkının, şevkinin, muhabbetinin, ALLAH-u Teâlâ Hazretleri'nin yoluna sevgisinin coşması sûretiyle, günahlara nazar etmeyecek hale gelmesi vardır. Aşk ve muhabbet yolu ile terbiye, zikre devam ederek; o da olabilir.
Tabii, hepsinin çeşit çeşit incelikleri vardır. Tarikatte halvet vardır. Şeyh efendinin çeşitli tâlimatı vardır.

Soru:

--Ben derviş oldum ama, nefsime hakim olamıyorum; ne tavsiye edersiniz?


--Tabii nefis çok azgındır. Nefsi yenmek, gerçekten zordur. İnsan bunun zorluğunu yenmeğe kalkıştığı zaman anlıyor. Peşinde gittiği zaman anlamıyor da, karşısına çıktığı zaman nefsi yenmenin ne kadar zor olduğu anlaşılıyor. ALLAH hepimize yardımcı olsun...
Zor bir iştir. Abdestli olarak, zikir yaparak, tarikattaki vazifeleri yerine getirerek insan kuvvet bulur, ALLAH'ın yardımına mazhar olur. Onları muntazaman yapması lâzım!..

Soru:

--Nefsi uysallaştırmanın yolu nedir?


--Az yemektir, az konuşmaktır, az uyumaktır, çok zikretmektir.

Soru:

--Kitaplarda az yemek tavsiye ediliyor. Fakat, buna riayet ettiğimde, ailemin, çevremin tepkisini çekiyorum. Çok zayıf olduğumu söylüyorlar. Acaba ne yapmalıyım?


--Peygamber Efendimiz SAS buyuruyor ki: "Kuvvetli müslüman, zayıf müslümandan daha hayırlıdır. Hepsi hayırlıdır ama, o daha hayırlıdır." O halde vücudun zaafa düşmemesi önemli... Zayıfsan gerçekten, verem olacağına, ağzın kokacağına, ALLAH rızası için yemek ye!.. Yâni kuvvetli olayım da, iyi müslüman olayım diye...
Yemeğin azaltılması şu sebeptendir: Yemeği çok yediği zaman, insanın nefsi kuvvetlenir. İnsanı haramlara, günahlara sevkeder. Oruçlu olduğu zaman, az yediği zaman nefsi kuvvetlenmez. O bakımdandır. Bunun ölçüsü, vücudun zayıf düşmemesidir.

Soru:

--Samîmî müslüman olmak için ne yapmak lâzım?


--Derviş olmak lâzım. Samîmî müslümanlık yolu o, takvâ yolu o...

Soru:

--Şehvet kesilmeden dervişlikte ilerlenilir mi?


--Şehvet kesilmez, kesilmesi de gerekmez. Çünkü, normal ölçüler içinde ALLAH öyle yaratmıştır, normaldir. Onun esiri olmak doğru değildir. İnsan evlenecek, evlât yetiştirecek... Hayırlı evlâtlar insanın dünya va ahiretinin sevabının artmasına vesile olur. Ümmet-i Muhammed'in adedi artar... vs. Bunlar normal şeyler...
İslâm'da fıtrata aykırı bir durum yoktur. İslâm, fıtratı doğru bir yola sevkeder. Yaratılışında insanın bu duygular varsa, bunun meşrû yolu da nikâhtır, evliliktir; bu normaldir. Evlendiği zaman, insanın dini bütünleşiyor. Demek ki, doğrudan doğruya bu duygular insanın mânevî ilerlemesine zarar vermiyor. Aklını başından alır da çok meşgul ederse, tabii ilerletmez o zaman... Onun için de oruç tutmak lâzım, gözünü haramdan sakınmak lâzım ve zikre devam etmek lâzım!..

Soru:

--Çok uyuyorum, ne tavsiye edersiniz?


--İnsanın çok uyuması, yaşıyla ilgili olabilir. Meselâ, çocuklar çok uyurlar, yaşlılar uyumak istedikleri halde uyuyamazlar. Yaşla igili bir meseledir. Sonra delikanlılık çağında büluğ meseleleriyle ilgilidir.
Bazen yemekle ilgilidir. Çok yemek yediği zaman insan, hemen gözleri mahmurlaşır, yatacak yer aramağa başlar.
Bazen de uykusuz kaldığı zaman olur. O da normaldir. Olduğu yerde böyle başı yere düşer. Uykuyu normal miktarda uyumak lâzım!..
Bunun normal şekli ikidir: Bir yatsıdan sonra yatmalı, teheccüd zamanına kadar uyumalı!.. Mümkünse bir de öğleden evvel Efendimiz uyurdu; o uykuyu uyumalı!.. Bu ikisini yaptı mı insan, çakı gibi sıhhatli olur.
Çok uykuya düşmemek için ikinci şey, çok yemek yememeli!.. Vücuduna lâzım olacak kadar yemeli... Fazla yediği zaman, fazla uyur.
--MaşaALLAH bu arkadaşımız pehlivandır, bir oturduğu zaman bir kuzuyu yiyor.
Tamam, bir kuzuyu yerse, üç gün uyur o... Ona da dikkat etmek lâzım!
Büluğla ilgilidir dedim; yâni, bazı cinsel meselelerden dolayı da insan uyku durumuna düşebilir. Her şeyde itidale dikkat etmek lâzım geliyor.

Soru:

--Teheccüd namazına kalkamıyorum, ne yapayım?


--Teheccüd namazına kalkmak için, akşam abdestli yatmak lâzım... Yâni abdest alacak, ondan sonra iki rekât , dört rekât namaz kılacak, abdestli yatacak. Akşam yemeğini de az yemek lâzım...
Dün Tabakatüs Sûfiyye'de okuduk. Evliyâullah, İbrâhim ibn-i Edhem Hazretleri'ne nasihat ediyorlar: "Karnın tokken gece ibadetini yapmayı hiç umma; mümkün olmaz!" diyorlar. Akşam hafif yiyecek ki, gece uykusu hafif olsun, teheccüde kalkabilsin.
Onun için, akşam yemeklerini sebze olarak, hafif olarak, erken olarak yerseniz; bir de namaz kılıp abdestli yatmağa dikkat ederseniz... Bir de duası vardır:
(ALLAHümme eykıznî fî ehabbis sââti ileyke vesta'milnî biehabbil a'mâli yedeyke) diye tavsiye edilen duası vardır; bunu da okuyun. Türkçesi şu ki: "Beni en mübârek zamanda uyandır yâ Rabbi! En sevdiğin ibadeti işlemeğe muvaffak eyle yâ Rabbi!" demek...

Soru:

--Sabah namazını, işrak namazını camide kılmak nefsime zor geliyor; ne yapmalıyım?


--Akşam erken yatsın!.. Hakîkaten zor geliyor. Gece saat ikide yatmışsa bir insan, sabah kurşunlanmış gibi oluyor, yataktan kalkması zor oluyor. Akşam erken yattığı zamanda karnı da acıkıyor, midesi de boşalınca, --aç tavuk rüyasında yem görürmüş-- o zaman erken kalkıyor.
Akşam yemeğini hafif yerse, akşam erken yatarsa... Sahabe-İ Kirâm akşam erken yatardı. Yatsıdan sonra çok oyalanmaz, hemen yatardı. Az yeyince, yatsıdan sonra hemen yatınca, hele hele böyle kış günlerinde çok rahat kalkarsınız. Teheccüde bile kalkarsınız evvelALLAH...
Bir de duası vardır:
(ALLAHümme eykıznî fî ehabbis saati ileyke vesta'milnî bi ehabbil a'mâli yedeyke.) "Yâ Rabbi, beni en mübarek zamanlarda kaldır, ibadet yapabileyim! En güzel ibadetleri, sevdiğin ibadetleri yapmayı nasîb eyle yâ Rabbi!.." diye böyle dua eder yatarsınız. Abdestli yatarsınız, kalkarsınız.
Uykunuzu alarak kalkınca da, işrake de kalırsınız, o hac ve umre sevaplarını da kazanırsınız, rızkınız da bol olur.

Soru:

--Caminize geldim, sabah namazını kıldım, yapılan duaları ve faaliyetleri sevdim. Merak ettim, bazı kimseler neden kalkıp gidiyor?


--Hakikaten sabah namazını camide cemaatle kıldıktan sonra camide oturup zikirle meşgul olmak, Peygamber Efendimizin sünnet-i seniyyesidir ve sevaplıdır. Bir hac ve umre yapmış gibi insan sevap kazanır.
Şimdi bu ibadetler sevaplıdır amma, bunları yapmıyor diye giden kardeşlerimizi kınamak doğru olmaz. Hastası vardır, işi vardır... Trene yetişecektir, otobüse yetişecektir... Mazereti vardır, ihtiyardır, idrarı sıkışmıştır, midesi bulanıyordur... Böyle bir mazereti olabilir. Ondan dolayı hüsn-ü zan edecek.
Farz olmayan ibadetler için herhangi bir kimse suçlanırsa, sûizandan dolayı kendisi günaha girer. Bazı insanlar da sevaplarını söylemek ve göstermek istemezler. Çünkü gösterilince, sevabın ecri bir miktar kaybolacağı için göstermek istemezler. Gizli ibadet yaparlar, belli etmezler. Yâni, bir köşeye çekilirler, görünmeden yaparlar.
Onun için büyüklerimiz demiş ki: "Her gördüğünü Hızır bileceksin, her geceni kadir bileceksin!" Yâni, karşındaki insana hüsnüzan besliyeceksin. Kendisi yaşlı ise, "Bu benden çok yaşadı, benden çok ibadet etti; makamı benden üstün!" diyeceksin. Yaşı senden küçükse, "Bu benden az yaşadı, günahı az işledi; bunun günahı benden daha az!" diyeceksin. Herkese güleç yüzle ve iyi nazarla bakacaksın ve gördün olayları hayra yorumlayacaksın, şerre yorumlamayacaksın; "Elbet bir sebebi vardır." diyeceksin.

Sonra, bazı insanların geniş sorumlulukları olur. Bir tane işi olmaz bin tane işi olur, bin tarakta bezi olur. Senden fazla ister orada kalıp o sevabı kazanmayı ama, o işi vardır, bu işi vardır... Kafasında binbir tane mesele, problem vardır. Elbette onları da yapması icab ediyordur.
Sonra ALLAH'ın sevgili bir kulunun, iyi bir insanın yazdığı kitaba baksan, konuşmasını dinlesen;
Buldum demez bulanlar,
Gördüm demez görenler,
Hakîkate erenler,
Gizli sırrı açar mı?..

diyor Üftâde Hazretleri... Bazıları da kendisini göstermemeyi tercih eder, kendini saklar, belli etmez. Melâmet meşrebli olur bazıları... "Halk beni günahkâr zannetsin, pek rağbet etmesin, itibar etmesin, izzet etmesin! Şöhret afettir. Parmakla gösterilmek --ALLAH korursa korur, korumadığı insanlar için-- bir felâkete sebep olabilir. Mânevî bakımdan bazı sıkıntıları vardır." diye düşünen insanlar olur.

Onun için hüsnü zan etmek lâzım, hüsnü zan edin!.. Siz ibadetleri yapın; eğer kötü halini tahmin ettiğiniz bir kardeş varsa, ona da dua edin!..
Kimse kendisini savunmaz, "Ben ALLAH'ın sevgili kuluyum, velî kuluyum, yüksek kuluyum!.. Şöyleyim, böyleyim..." demez. "Er yarın hak divanında belli olur!" demiş ilâhide... Yarın rûz-i mahşerde, mahkeme-i kübrâda kulun iyiliği belli olacağı için, ALLAH'ın hiç bir sevgili kulu, "Şöyleyim, böyleyim..." demez. Ne Ebûbekir Sıddîk demiştir, ne Ömerül Fâruk demiştir, ne ötekiler demiştir.
Ebûbekir Sıddîk diyor ki: Ç"Bütün insanların hepsi cennete girecek, bir tanesi cehenneme girecek sadece!.." deseler, "Acaba o insan ben miyim?" diye korkarım.È diyor. Ebûbekir Sıddîk RA...
Yâni kimse, "Ben velîyim, ben evliyâullahın yükseklerindenim, gavs-ı azamım, kutbül aktâbım!.." demez. Niye desin?.. ALLAH'ın verdiği sırrı saklar.
Onun için hüsnü zan edeceksin sen!.. Eğer aleyhinde bir şey görüyorsan, hakîkaten bir şey varsa; yanına çekersin, söylersin, nasihat edersin veya dua edersin. "Yâ Rabbi, ben bu kardeşimi çok seviyorum, sen bunu hatalardan kurtar!" filân dersin.

Birisi çocuğuyla beraber itikâfa girmiş ramazanda... Geceleyin kalkmışlar teheccüde... Çocuk bakmış, öteki itikâf arkadaşları yatıyorlar yatakta, bunlar kalkmış teheccüd namazına... Abdesti almışlar. "Baba, ne olurdu bunlar da kalksalardı. Ne güzel gelmişler böyle, camide ibadet etmeleri lâzım, horul horul uyuyorlar. Kalkıp da namaz kılsalardı, bizim gibi teheccüd kılsalardı ne iyi olurdu." deyince; "Ah evlâdım! Keşke sen de kalkmasaydın, uyusaydın da bu lafı söylemeseydin!" demiş babası... Onların yatmasını ayıpladığı için...

Soru:

--İstemeyerek her şeye karışıp, konuşuyorum; buna bir çare söyler misiniz?


--Eskiden baklayı okurmuş şeyh efendiler, müridin ağzına koyarmış. Erimediği için, dualı bakla ağzında dururmuş. Öylece diline hakim olurmuş. Siz de hakim olmağa çalışın!.. Zikirle meşgul edin dilinizi, başka şeye vakit kalmasın. Mümkün olduğu kadar az konuşun. Sorun kendinize: "Bu sözü söylemem lâzım mı?" diye... Pek gerekmiyorsa konuşmayın!..

Soru:

--Kalbimize kötü düşüncelerin gelmemesi için ne yapmamız lâzım?


--Tabii, bu kötü düşünceler ya nefisten gelir, ya şeytandan gelir. Nefsin vesvesesi veya şeytanın vesvesesi olarak gelir. Abdestli olursanız, zikrullahla meşgul olursanız, zikr-i kalbîye müdâvim olursanız onlar gelmez.

Soru:

--Kibir nasıl yenilir, nasıl kırılır?


--Tasavvufî terbiye ile kırılır. Biliyorsunuz; koca kavuklu, cübbeli, sarıklı, itibarlı, izzetli Aziz Mahmud-u Hüdâî, Bursa kadısı olarak Üftâde Hazretlerine gittiği zaman, ona sokaklarda ciğer sattırmış ilkönce... Tasavvufun böyle nefsi terbiye metodları vardır. Onlarla, tasavvuf ilmiyle terbiye olunur. Az yemekle, az konuşmakla, az uyumakla, çok zikretmekle terbiye olur. Ama, bir hocanın nezaretinde olursa, daha iyi olur.
Kendisinin kusurlarını araştırıp, sorup, görmekle terbiye olur. Başka insanların olgunluklarını görüp, "Bak ben şunlar gibi olamıyorum!" demekle, kendi halini bilmekle terbiye olur.
Mâdem zihnine böyle bir şey takılmış kardeşimizin, ALLAH kibirden kurtarsın... Sevdiği, tevâzû ehli, güzel bir kul olmayı nasib eylesin...

Soru:

--Gözyaşı dökemiyorum; çâresini izah eder misiniz?


--Gözyaşı dökmek, kalbin rikkati ile ilgilidir. Duygulanacak, göz yaşı dökecek, ağlayacak. Bunun için de midenin boş olması lâzım!.. Oruç tutar, biraz daha rikkatli olur. Ondan sonra, tefekkürü çok yapmak lâzım!..

Soru:

--Yalnız başına kalınca günah işlememek için ne yapmak gerekir?


--Abdestli olursunuz. Abdestli gezdi mi, ALLAH'a sığındı mı insan, mümkün olduğu kadar mahfuz olur. Zikr-i kalbîye devam eder, zikirde olursanız, yalnız başınıza günah yapmaktan korunursunuz. ALLAH-u Teâlâ Hazretlerine sığının, ilticâ edin; yardımcı olsun.
Kayıtlı

Orjinali için tıkla

BİZ TARTIŞIRKEN NEFSİMİZİ DEĞİL DAVAMIZI HAKLI ÇIKARMAYA ÇALIŞIRIZ...
HAFİ
Dedim ya; Yusuf olmak zor çok zor.. Yusufken sultan olmakta zor Hele Yusuf’un Yakup’u olmak, işte o hepsinden zor…
Süper Üye
*

Puan: 190
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 4,681

Açtığı Konular:639

DAVASININ DELİSİ OLMAYAN GERÇEK İMAN ETMİŞ OLAMAZ


4 Mesajına Toplam
4 Kere Teşekkür Edildi

« Yanıtla #10 : 21 Eylül 2008, 21:56:04 »

TASAVVUF
Soru:

--Tasavvufa girmenin hükmü nedir, günümüzün müslümanlarına gerekli midir?


--Tasavvuf, bütün müslümanların mecbûrî öğrenmesi gereken bir ilim dalıdır. Çünkü tasavvuf, nefsi terbiye konusunu işler. Nefs-i emmâre dediğimiz nefsi terbiye etmenin yollarını gösterir.
(Kad efleha men zekkâhâ. Ve kad hâbe men dessâhâ.) "Nefsini terbiye terbiye eden kimse kurtulmuş, onu fenâlıklara gömen kimse de ziyana uğramıştır." diye, ahlâkı güzelleştirmek Kur'an-ı Kerim'de emrediliyor; bunun için şart...
Ondan sonra, bir yolda giden insanların birisine bey'at etmesi, imam seçmesi lâzım gelir. Camide namaz kılan insanların, bir tanesini imam yapıp da arkasında ona uymaları gibi... O bakımdan şart...
Sonra:
(El'ulemâü veresetül enbiyâ') "Alim-i muhakkikler, peygamberlerin varisleridir." Onlar halkın irşâdıyla meşgul oluyorlar. Peygamber Efendimiz'e bey'at gerekli olduğu gibi, zamanındaki bey'at edilmesi gereken kimseyi de bulup, bey'at etmek herkese gerekiyor.
Daha başka şeyler de sayılabilir. O bakımdan bu ilmi mutlaka herkes öğrenmeli, herkes bu yola girip, nefsini terbiye edip, güzel huylu olup, insan-ı kâmil olup, salih bir kimse olup, ALLAH'ın rızasının yolunca yürümeli!..

Soru:

--Bazı kimseler, "Zamanımızda tasavvuf olur mu? Tasavvuf Yunus Emre zamanındaydı." diyorlar; bu konuyu açıklar mısınız?


--Bu söz kâfirliğe kadar gider. Neden kâfirliğe gider?.. Çünkü tasavvufta nefis terbiyesi var; Kur'an-ı Kerim'den... Zikir var; Kur'an-ı Kerim'den... Ahlâkı güzelleştirmek var; Kur'an-ı Kerim'den... Yunus Emre'nin mutasavvıf olması dindarlığından... Yâni, o zaman dindarlık var da şimdi dindarlık yok mu?.. O zaman ALLAH'ın emrine, Kur'an'a uymak var da şu devirde yok mu?.. Şu devirde daha fazla muhtacız.
Bu edepsizlikler, bu şuursuzluklar, bu terbiyesizlikler ondan oluyor. Hattâ müslümanlar camileri dolduruyor gibi görünüyor; tam müslüman olmamaları tasavvuf eksikliğinden... Eksik olan o malzeme... Tasavvuf olmadığından edepsiz... Tasavvuf olmadığından küstah... Tasavvuf olmadığından böyle...
Onun için, tasavvuf sadece bizim ümmetimiz zamanında da değil, tâ Hazret-i Adem zamanından beri ilm-i ahvâlil kulûbdür; yâni, gönlün ahvalinin ilmidir. "ALLAH insanların şekline, şemâiline, dışına bakmıyor; kalbine nazar ediyor." diye hadis-i şerif var... Nazargâh-ı ilâhî olan kalbi ıslah etme ve tanzim etme ilmidir. O bakımdan, farzlardan önce farzdır. Biz bunu dergilerimizde açıkladık.

Ben üniversite profesörüyüm, dinî edebiyat prefesörüyüm. İstesem üniversitede kalabilirdim, orda devam edebilirdim. Bu yol en önemli yol olduğu için, bu yola geldim. Bu yol işin aslı, özü olduğu için, dinin temeli, ruhu bu olduğu için bu yola geldim. Bu olmadan, tasavvuf olmadan olmaz. Yunus Emre de, Mevlânâ da, Sahabe-i Kiram da, tabiin de, tebe-i tabiin de, bu asrın insanı da, bundan sonraki kıyamete kadar insanlar da buna muhtaçtır.
Bu iş zahirle bitmez, ille iç terbiyesi de olacak!.. İç terbiyesi de tasavvuf demek olduğuna göre, ilm-i tasavvuf olduğuna göre, bu farzdır. Bunun bu şekilde olduğunu bildiği halde inkâr eden, kâfir olur.
Ama çok cahil, bilmeden, yanlış bir kanaatten dolayı tasavvuf yok sanıyorsa, o zaman cahilliğinden dolayı cezayı yer ama, belki kâfir olmaz. Ama bile bile, yok böyle bir şey derse kâfir olur.

Biz bunu kendimiz söylemeyelim de dedik, kim fıkıhta yüksek bilgi sahibi, kim müftü, kim âlim, onlara sordurttuk. Tasavvuf erbabı olarak tanınmış değil de, fakih olarak, fıkıh alimi olarak tanınmış kimselere sordurttuk. Seneler önce dergilerimizde dergilerimizde neşrettik. Bu sayıda da --İslâm Mecmuası'nda-- yine gitmişler, sormuşlar; ki, bu hususta bizim dışımızdaki insanların, fakihlerin bilgisi alınsın diye...
Suudî Arabistan'da Mısır'ın çok büyük bir alimi var... Onun talebesi olan kardeşlerimiz, "Hocalarımızın içinde en çok beğendiğimiz odur." diyorlar. Ebüs Sünne diye tanınıyor, herkes itibar ediyor. Profesör, Hanefî fıkhını çok iyi bilen bir kimse... Gittik ona sorduk, onun da röportajı var İslâm Mecmuası'nın bu sayısında... Tasavvufu hepsi kabul ediyor.
Tasavvuf yok diyen çok cahil bir adam, hattâ çok tehlikeli bir durumda, belki küfre düşmüş durumda...

Bizim göbeğimiz oraya buraya bağlı değil ki; Kur'an ne demişse, ALLAH neyi emretmişse onu söylüyoruz. Bak burda biz bir tasavvufî cemaatiz, bir tekke mensubuyuz, hadis kitabı okuyoruz. Hadis kitabını okurken de yeri geldikçe, "Bak, büyüklerimiz ne kadar doğru söylemişler, işin aslı buymuş, şuymuş..." diye hadis-i şeriflerinden, ayet-i kerimelerden delilleri gösteriyoruz. Bir delil yeterken, bir parmak izi bir mahkûmu idama götürürken, biz binlerce delil getiriyoruz. Ama halâ tasavvuf yok da yok diye hop hop zıplıyor. Güneş balçıkla sıvanmaz ki...
Böyle insanlara belki cevap da vermemek lâzım! Çünkü muhatap alınacak kadar bile bir bilgi sahibi değil...
İbn-i Teymiye'yi ileri sürerler. Çİbn-i Teymiye'de TasavvufÈ diye kitaplar bile neşredildi. İbn-i Teymiye tasavvufu reddetmiyor ki... Bazı bid'at ehli insanların yaptığı şeylerin sünnete uygun tasavvufa uymadığını söylemiş kitaplarında...
İşin aslını böylece bilmek lâzım!..

Soru:

--Tarikate ve bir hak mezhebe uymamak günah mıdır?

--Cahilliktir. Cahillik tehlikelidir, sonu vehâmetli bir şey olur. Bir hak mezhebe uymuyorsun, sen İmam-ı Azam mısın?.. Neden uymuyorsun? Sen kendi başına ayetleri hadisleri anlayacak kadar, mezheb kuracak kadar çok allame bir insan mısın?.. Değilsin. O zaman bilene uysana be adam!..
Uymamak cahilliktir, yanlıştır. Onlar bu meseleleri incelemişler, bu işin profesörlerinin profesörüdür onlar... Onlara uymak lâzım!..
Tarikate girmezse bir insan ne olur?.. Tarikate girmezse, nefsini terbiye etmez. Nefsini terbiye etmezse, sevaplı şeyleri kazanmazsa, günahlarda devam ederse, ahirette mahvolur. Ma'rifetullaha eremezse, gafil giderse zarara uğrar.
Onun için herkesin bu hayırlı, faydalı şeyleri yapmağa çalışması lâzım!..

Soru:

--İmam-ı Rabbânî (Rh. A) demiş ki: "Şeriatsiz tarikat, zındıklıktır." İzah eder misiniz?


--Evet, öyledir. Şeriat; yâni ALLAH'ın emirleri, yasakları, fıkıh, hadis, tefsir... Yâni, ALLAH'ın ahkâmı... Bunlara uymadan, insan "Tarikat güdüyorum, yürütüyorum." derse; şeriata uygun olmayan, şeriat dışı olan bir şey zâten yanlış bir yoldur. Elbette zındıklıktır, sapıklıktır.
Şeriate uygun olacak!.. Zâten tarikat, şeriattan başka bir şey değildir. Şeriatin ince terazisidir, hassas terazisidir. İnce ölçen, kıymetli tarafıdır, dikkatli tarafıdır. Şeriat temeldir; şeriat olmadı mı, hiç bir şey olmaz!.. Hakikaten zındıklık olur, kâfirlik olur ve insan çok zararlara uğrar.

Soru:

--Tarikat ihvanlığı ile İslâm kardeşliği arasında ne fark vardır; ikisi de kardeşlik değil mi?


--Aslında bu ikisi aynı şey... Aynı şey ama, genel mânâsıyla, "Müslümanların kardeş olması lâzım!" dediğin zaman, insanlar bunu anlayamıyorlar. Bunun daha güzel, elle tutulur bir tarzda tatbikini yapan zümrenin bu kardeşliğine de tarikat kardeşliği deniliyor.
Yoksa tarikat, şeriatın tatbiki demek... Onun için, arada bir fark yok... Bu tatbiki daha sıkı tuttuğundan, daha ciddi tutup da gerçekten yerine getirdiğinden, sanki o başka bir şeymiş gibi görünüyor. İşte İslâm kardeşliği o...
Ama dışarda tam olmuyor. Ancak böyle, tam hadis-i şeriflere dayalı, bir mürşidin terbiyesiyle, yönetimiyle yürüdüğü zaman olduğu için, bu müessese böyle olmuş. Sanki, ayrı bir şey gibi sanılıyor. Hayır, ayrı değil aynı şey...

Soru:

--Tarikatın birisinde zikir esnasında şiş burhanı yapılıyor. Acaba bunun sihirle bir alâkası var mı, yoksa keramet mi; bizi aydınlatır mısınız?


--Tarikat erbabı olmayan, yâni zikirle, tasavvufla ilgisi olmayan bazı kimseler de yapıyorlar; mecmualarda resimlerini gördüm. Hattâ gayrimüslimler de yapabiliyorlar. Demek ki, doğrudan doğruya dinin aslından, özünden, esasından önemli bir şey değil... Bizim tarikatımızda da yok... O tarikata da bir şey demiyoruz ama, başkaları da yapabildiğine göre, dinin aslından, esasından olmadığı görülüyor.

Soru:

--Tayy-ı mekânı anlatır mısınız?


--Tayy-ı mekân, evliyâullahın kerametlerinin çeşitlerinden bir tanesidir. Kur'an-ı Kerim'den delili vardır. Kur'an-ı Kerim'de insanın tayy-ı mekânı değil, hattâ Sabâ melikesi Belkıs'ın tahtı bile tayy-ı mekânla, Yemen'den Filistin'e geldiği net olarak ayet-i kerimede bildiriliyor.
Onlar kara yoluyla yolculuk ederek kafileyle geliyorlar. Göz yumup açıncaya kadar taht tayy-ı mekânla geliyor bu tarafa... Hayal değil, göz boyama değil, illüzyon değil; taht işte böyle geliyor. Hem bunu Süleyman AS'ın sahabesinden birisi yapıyor. Yâni kendisi yapmıyor, peygamber mucizesi değil, evliyâ kerameti...
Ondan sonra Sabâ melikesi geldiği zaman Süleyman AS diyor ki:
(E hâkezâ arşük?) "Senin hani Sabâ ülkesinde oturduğun taht böyle miydi?.." Tahtını gösteriyor. Bakıyor, gözleri fal taşı gibi açılıyor, şaşırıyor:

(Kàlet keennehû hû!) "Ne demek böyle miydi, sanki ta kendisi!.." Evet ta kendisi, ordan oraya geldi çünkü... Bu ayet-i kerime ile sabit olduğundan bu tayy-ı mekânı inkâr edenler bir şey bilmiyor.

Şimdi bizim doktor kardeşimiz (Muhterem Ercan), Şâdiye Hatun Kliniği'mizin açılışında güzel bir şey söyledi: "Amerika'da hakkında yüzlerce kitap ve uygulama var; ama, hipnozu bizim doktorlar kabul etmiyor. Yapıyorum, uygulamasına gösteriyorum, yine kabul etmiyor. Bunun sebebini araştırdım ben... Biz materyalist bir eğitim görmüşüz ilkokulda, ortaokulda, lisede... 'Yoktur böyle şey, yoktur böyle şey... Boş ver, inanma!..' yoluyla yetişmiş olduğumuzdan, bilimsel şeyleri bile kabul etmeyecek hale gelmişler. Adam doktor olmuş, profesör olmuş ama, halâ olan şeyi bile kabul etmiyor."
Ben de yanımda duran Prof. Dr. Asaf Bey'e dedim ki: Bizim müslümanlar arasında da böyle inkâr yapılı insanlar var... Kafası, gönlü, bu eğitim dolayısıyla inkâr yapılı... Mü'min ama, müslüman ama, içine tuğlaları inkâr marka konulmuş olduğu için, duvarları böyle örülmüş olduğundan kabul etmiyor.
--Neyi kabul etmiyor?..
--Kerameti kabul etmiyor, tasavvufu kabul etmiyor, şunu kabul etmiyor, bunu kabul etmiyor... Etmiyorsun ama, yâ şunu bir incele bakalım ayet var mı, hadis var mı?..
--Canım bir insan hop kalkıp ordan, hop bu tarafa gelir mi?
--E geliyor işte... Cansız taht bile gelmiş. Tayy-ı mekân vardır, evliyâullahın kerameti haktır. Tayy-ı mekân da kerametin bir çeşididir.

Soru:

--"İlâhî ente maksûdî ve rıdàke matlûbî" cümlesinin anlamını açıklarmısınız?
--(İlâhî ente maksûdî)
demek, "Yâ Rabbi, benim hedefim, muradım, maksûdum sensin!" demek... (ve rıdàke matlûbî) demek, "Yâ Rabbi, benim bütün taleb ettiğim, istediğim şey, senin rızana ermek; sen benden razı ol diye, onu istiyorum!" demek...
Yâni, birincisi ma'rifetullaha işaret ediyor, "Ben ma'rifetullaha sahib olmak istiyorum, ALLAH'ın arif kulu olmak istiyorum!" demek; ikincisi de, "ALLAH'ın rızasına, rızâ-i ilâhiye ermek istiyorum!" demek...

Soru:

--Akşemseddin Rahmetullahi Aleyh, "Mürşidler devamlı olarak Rasûlüllah'ın huzurundadır, ona danışmadan bir şey yapmazlar." buyurmuş. Ne dersiniz?


--Tabii, kendi makamına uygun olarak söz söylemiş. Herkes öyle olmaz ama, olanlar vardır. Hattâ birisi bir şey sorduğu zaman, "Dur, Rasûlüllah'a danışayım de öyle cevap vereyim!" deyip de gözünü kapayıp, cevap verenler bile var...
Kayıtlı

Orjinali için tıkla

BİZ TARTIŞIRKEN NEFSİMİZİ DEĞİL DAVAMIZI HAKLI ÇIKARMAYA ÇALIŞIRIZ...
HAFİ
Dedim ya; Yusuf olmak zor çok zor.. Yusufken sultan olmakta zor Hele Yusuf’un Yakup’u olmak, işte o hepsinden zor…
Süper Üye
*

Puan: 190
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 4,681

Açtığı Konular:639

DAVASININ DELİSİ OLMAYAN GERÇEK İMAN ETMİŞ OLAMAZ


4 Mesajına Toplam
4 Kere Teşekkür Edildi

« Yanıtla #11 : 21 Eylül 2008, 21:56:35 »

MÜRŞİD
Soru:

--Şu anda herhangi bir kimseye bey'at ve intisab etmek gerekir mi?


--Gerekir; çünkü, insan bey'atsiz kalmaz. Üç kişi de yola gitse, bir tanesi emir olacak. Ama, bey'at edilecek kimsenin ALLAH ehli olması lâzım!.. ALLAH'ın emirlerini, yasaklarını bilmesi lâzım ki, günahla emretmesin.

Soru:

--Bir tarikat için silsile şart mıdır? Birisi rüyada veya üveysî olarak Abdülkadir-i Geylânî Hazretleri'nin kendisini yetiştirdiğini söyleyerek mürşid olabilir mi?


--Silsile şarttır. Bu makam-ı irşâd, böyle rüyaya vs. ye bağlanarak ortaya konulamaz. Oyuncak değildir. Sahih bir el ile silsilesinin Rasûlüllah'a ulaşması lâzım!.. Aksi halde istismara uğrar. Herkes rüyada ben şöyle gördüm der. Hakikaten de görebilir ama, kendisi irşada salâhiyetli bir kimse olmayabilir.

Soru:

--Bazı kimseler, "Bizim şeyhimiz son kâmil mürşiddir. Ondan sonra mürşid gelmeyecek. Zira, nasıl Peygamberimiz son peygamberse, o da son evliyadır." diyorlar. Ne dersiniz?


--Bu saçmadır ve yalandır, aslı esası yoktur. Çünkü hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: "Kıyamet kopuncaya kadar, dâima hakkı tutan, hak yolda yürüyen bir mübarek insanlar grubu mevcut olacak!" Kıyamete kadar insanoğlu mevcut oldukça, mürşid de mevcut olur. Onun için, "Bizimki sondur, artık bundan sonra gelmeyecek!" diye, benden sonra tufan mantığıyla laf söylemek, cahilce bir sözdür, yanlıştır ve iftiradır.
ALLAH'ın nice nice kulları vardır; bazılarını insanlar bilir, bazılarını bilmez. Bazıları kutbül aktâbdır, bazıları gavsül a'zamdır... Bazıları kırklardandır, yedilerdendir, üçlerdendir... Kıyamet kopuncaya kadar onların hizmetleri, himmetleri olacaktır. Dünyada insan oldukça, insanları irşad edecek büyükler de mevcut olacaktır. Onun için, "Falanca öldü, artık bu iş bitti." mi demek istiyorlar? Öyle şey yoktur. Yalandır, yanlıştır ve hadislere aykırıdır.

Soru:

--Tasavvufta şeyh ve derviş ilişkileri yakınlıkla olur. Derviş hocasını örnek alarak öyle yetişmeğe çalışır. Fakat, bazı kimseler hocasıyla böyle karşı karşıya uzun boylu bir oturma, konuşma durumunda olamıyor. Bu durum nasıl olacak?


--Tabii, bu bir meseledir. Derviş az olduğu zaman, kolay... Yâni üç kişiyle, beş kişiyle oturmak, konuşmak; "Şunu şöyle yap, bunu böyle yap!.. Gel sana Kur'an öğreteyim, gel sana hadis okutayım!.." demek kolay... Ama dervişler onbinleri, yüzbinleri bulduğu zaman ne olacak?.. O zaman biraz daha zorlaşıyor.
Biz bunun çaresini kendimiz şahsen, mecmuaları çıkarmakla bulduk. ÇİslâmÈ dergisini çıkartarak, ÇKadın ve AileÈ dergisini çıkartarak, Çİlim ve SanatÈ dergisini çıkartarak, bu sohbetlerimizi uzaktaki kardeşlerimize mektup gibi iletebilmiş olalım diye düşündük.
Çünkü, Hocamız zaman zaman, "Benim nasihatlerim" diye, "Kıymetli evlâdım, esselâmü aleyküm!" diye başlayan bir şeyler bastırırdı, gönderirdi. Onları arkadaşlarımızın evlerinde böyle duvara asılmış olarak, "Hocamız'ın mektubudur, nasihatıdır." filân diye görüyoruz. Ben de bu iş daha şumüllü, daha muntazam olsun diye dergiler çıkartmayı uygun gördüm.
Onun için kardeşlerimiz dergilerimizi alırlarsa, her onbeş günde bir bizim bir nasihatımızla karşı karşıya gelmiş olacaklar. Ayın başında ÇİslâmÈ mecmuası çıkacak, ayın ortasında ÇKadın ve AileÈ çıkacak. Ordaki yazılarımızı görecekler. Ona göre bizim tavsiyelerimizi tutarlar. Böyle bir şekil olabilir.
Haftalık bir dergi çıkartalım dedik, para yetiremedik. Yâni, bu işler kolay değil!.. Çok şerefli, çok kıymetli, çok faydalı bir şey ama, millet almayınca, desteklemeyince mâlî bakımdan zorlanıyoruz. Dergilerimizin bir tanesini kapattık. ÇGülçocukÈ dergisini çıkaramıyoruz, ÇKadın ve AileÈnin içinde veriyoruz. Şimdi belki mâlî sıkıntılar devam ederse, bir dergiyi daha kapatacağız; onu da ötekisinin içine çekeceğiz. Böyle düşe kalka devam etmeğe çalışacağız.

Televizyonlar siyah-beyazken renkli televizyon çıkınca, ben duydum ki; köydeki kadınlar bileziklerini satmışlar, yine renkli televizyonu almışlar. Yâni, keyfe taallûk eden bir şey oldu mu, millet parayı buluyor, harcamasını yapıyor ve keyfinden hiç fedâkârlıkta bulunmuyor.
Gecekondu mahallesinde bakıyorsun, uydu anten... Her türlü şeyi seyretmek için... Çünkü gazino evine geliyor, bar evine geliyor, pavyon evine geliyor, sinema evine geliyor, tiyatro evine geliyor... Ne lüzumu var başka bir yere gitmeye?!.. Uydu antene parayı verir, renkli televizyona parayı verir... Japonlara, Yahudilere, Avrupalılara paralar gider... Milyarlar böyle Türkiye'den dışarıya seller gibi güldür güldür akar gider. Bunlar da televizyonu seyrederler.
Ona para veriliyor, seve seve... Çünkü kâfir, müslümanın parasını seve seve almasını biliyor, gönül hoşluğuyla almasını biliyor. Hayırlı yerlere de para vermeye gelince, müslümanlar para veremiyorlar.

Cihada para verilecek!.. Harb olduğu zaman çıkartıyor herkes, parayı veriyor. Öğrendim ki, bir jet uçağı elli-altmış milyarmış. O kadarına lüzum yok, elli-altmış milyarın onda birini bana verin, ben mükemmel dergi çıkartayım, mükemmel gazete çıkartayım, mükemmel yayın şirketi kurayım... Yâni, her şey para ile oluyor. Ben de para istemekten bıktım. Nefret geldi içime... Ama şuraya oturduğumuz zaman, para istemeden de olmuyor. "Camiye yardım!.." Haydi gel de söyleme!.. Mecbûr kalıyoruz. İkrah ediyorum. Kendi gücüm de yetmiyor, her şeyi karşılamağa... Bir insanını gücüyle de olacak şeyler değil!..
Bir dergi alsa, kimseye zarar olmaz ama, almıyor millet... Bir tane dergi alsa, birisini de ötekisine satsa... Zorlamayı da sevmiyorum, severek alsın... Yâni, dergiyi beğensin, güzel olduğunu görsün, severek alsın; onu istiyorum.

Millet, öyle müstehcen kadın resimleri olan derginin, gazetenin başına üşüşüyor. Aaa, bakıyorum, kavga mı oluyor, ne oluyor filân diye on kişi bir şeye üşüşmüşler. Ne var ne yok?.. Aralarından bir bakıyorum ki, müstehcen bir gazete var veya dergi var; hepsi birden onu seyrediyor. Yâni, o beş parasız, pulsuz işçiler-mişçiler onları alıyorlar. Üç tane çıplak kadın resmi var, beş tane bilmem ne var... Şöyle bir müstehcen konu var, böyle bilmem ne var... Şöyle bir fal var... Şöyle şu olacak, böyle bu olacak... Millet alıyor onları...
Ama İslâmî basın epeyce bir gelişme gösterdi Türkiye'de... Onların da şikâyet etmesinden anlaşılıyor ya!.. Birisi batar, birisi çıkar; bir gün gelir öğrenirler müslümanlar... Bu sahada büyük iş varmış, büyük hizmet varmış diye inşALLAH iş işten geçmeden önce öğrenirler.
Amerika gelip Suudî Arabistan'a asker çıkarmağa başlayınca, Saddam'ın aklı başına geldi; İranlı esirleri geri vermeğe başladı, geri çekilmeğe başladı.
Bir de tevbe kapısı kapanacak!.. Tevbe etse de tevbesi kabul olmayacak. Kıyamet kopmağa başlayacak, milletin aklı başına gelecek ama, o zaman iş işten geçmiş olacak... Veyahut, bir şey daha var:
(İzâ mâtel insânü fekad kamet kıyâmetühû.) "İnsan öldü mü kıyâmeti kopmuş demektir." Birisi bir trafik kazasına uğrar, ölür; onun kıyâmeti koptu artık... İşi bitti!.. O artık ne gazete alabilir, ne mecmua alabilir, ne hayır yapabilir, ne cihad yapabilir?.. İşi bitti. Ölmeden evvel, iş işten geçmeden evvel yapmak lâzım bu işleri... ALLAH akıl fikir versin... ALLAH yardımcı olsun...
Bize de... Çünkü en yardıma muhtaç biziz, en düşkün biziz! Çünkü başımıza bir sürü belâyı sarmışız, bir sürü insanın yükünü almışız... Eh, ört ki, ölem gayri!..

Soru:

--Sizden defalarca, "ALLAH zamanın büyüklerini tanıyıp, onlara tabi olmayı nasib etsin..." şeklinde dua ve temennilerinizi duyduk. Zamanın büyükleri kimlerdir, bu konuda bizi aydınlatır mısınız?


--Zamanın büyükleri birkaç çeşittir. Bir kısmı perdelerin arkasında gizlidir, kimse bilmez. Bir kısmı da aşikâredir, yaptığı hizmetler dolayısıyla herkes görür, bilir.
Onun için, etrafındaki insanları Kur'an-ı Kerim'in terazisinde, şeriatin ahkâmının ölçüsü içinde değerlendirecek; ALLAH yolunda, Kur'an-ı Kerim yolunda, sünnet-i seniyyeye tabi olan insanları sevecek ve onlarla dost olacak.

Soru:

--Ölmüş olan bir kişinin kadın vekili hanımlara tarikat dersi verebilir mi? "Kadından mürşid olmaz, verdiği ders de geçersizdir." diyorlar, doğrusu ne?..


--Evet, doğrudur bu sözler!.. Bir kadının kendisinin şeyhlik yapması yoktur. Bir şeyh efendi öldüğü zaman, müridlerin yaşamakta olan bir kimseye bağlanması gerekir. Neden?.. Peygamber Efendimiz vefat edince, Ebûbekir Efendimiz'e ümmetin bey'at etmesi bunun işaretidir. Çünkü şeyh, onların işlerini çekip çevirecek bir başkandır.

Soru:

--Kadından mürşid-i kâmil olur mu? Ders verebilir mi?


--Olmaz. Hocaya vekâleten, filânca hoca namına kadınlara ders tarif edebilir.

Soru:

--Şeyhi vefat eden bir kimse, yerine geçen vekiline mi rabıta yapmalıdır; yoksa şeyhine rabıtaya devam etse olur mu?


--Olur. İlk şeyhini tanıdığı için, o şeyhi de mübarek bir kimse ise, ona rabıta yapabilir. Normal olan şekil, yaşayanla ilgi içine girmektir.

Soru:

--Bir tarikati terkedip başka bir tarikata geçmek doğru olur mu?


--Bu, taraflara bağlıdır. Bağlandığı yerde bir sebep varsa, bir yanlışlık varsa; durması yanlıştır o zaman, elbette değiştirecek. Geldiği yer yanlış bir yerse; o zaman değiştirmesi yanlıştır, elbette doğru yerde durması gerekiyordu.
Bu gibi şeylerde ölçü bağlanılacak yerin, bağlanılacak kimsenin durumudur. O kimse hak yolda ise, o zaman ona bağlılıkta vefâ ve sebat görmek, ve ahdine sadık olmak lâzımdır. Ama yanlışsa, yanlışın mutlaka düzeltilmesi lâzım. Yanlışta vefâ göstermek olmaz. O yanlışı hemen bırakması gerekir.

Soru:

--Tarikat mensubu bir kimsenin başka tarikatların toplantılarına gitmesinin sakıncası var mıdır?


--Tabii, aslında kendi kardeşlerinin toplantısı olması daha iyidir. Çünkü gafil insanların gafleti kalplere sirayet eder, akseder. Kendi kardeşleriyle toplanması uygun olur. Ama gittiği bir şehirde, mübarek olduğu belli olan kimseler bir yerde bir toplantı yapıyorlarsa, gidilebilir.
Bazıları da hırsızlık yaparlar; yâni derviş hırsızlığı yaparlar. "Sen bizim tarikata gel, daha iyi!.. Sen hocanı bırak!.." gibi sözler söylerler. Bu çeşit kötü tipleri duyuyoruz.
Bir tanesi gelmiş bana öyle diyor: "Birisi bizi çağırdı, ille benim yoluma gir dedi. Ben de, filânca yere bağlıyım dedim. O da bağlı olduğum yeri kötüledi." diyor. Dedim ki: İslâm'da kötüleme yok!.. Bak, ordan anla ki, yaptığı doğru bir şey değil! Sonra iki müslümanın arasını açmak yok!.. Bu müslüman bu hocaefendiye bağlanmış, sen onu ordan koparacaksın; bu, hırsızlık... Buna tarikatta derviş hırsızlığı derler, çok kötü bir şeydir. Alan da hayrını görmez, giden de hayrını görmez. Son derece çirkin bir iştir.

Onun dışında tabii, bir şehre gittin, yaz tatilini geçiriyorsun... Orda da bir mübârek insanlar var... İyi insanlar olduklarını duyuyorsun. Bid'at ehli değiller... Doğru, hak yolun yolcuları... Eh, o zaman gidilebilir tabii...
Normal şartlar altında, sair zamanda kendi kardeşleriyle toplantı yapmağa alışsın! Kendi kardeşlerini arasın, bulsun, kendi semtinde... Onlarla haftanın belli günlerinde toplansınlar.
Çok birbirlerinden habersiz bizim kardeşlerimiz... Eski nesiller, yeni nesillerden habersiz... Hocamız'dan ders almış olanlar sonradan ders alanları tanımazlar... Sonradan ders alanlar, evvelkileri tanımazlar. Evvelkiler camiye az gelir... Böyle bir şeyler gidiyor. Yanlış tabii... Kardeşliği çok canlı tutmak lâzım!..

Soru:

--Said-i Nursî Hazretleri bir mürşide bağlı mıydı?


--O zat hakkında bir araştırmayı dün sabah okudum: "Dört sebepten ben Nakşıbendî sayılırım." diyor. Abdülkadir-i Geylânî Hazretlerine hürmetlerini bildiriyor. Fakat kendisine bir halef bırakmamış. Tabii kendisinin de intisabı olduğuna, hocalarımıza bağlı olduğuna dair ifadeleri olduğu için, "İntisabsız durdu." da demiyoruz.
Binâen'aleyh, talebeleri de intisabsız kalmamalı, bir mürşid-i kâmile bağlanmalı!..

Soru:

--Mürşidin muhabbetini sağlamak için mürid ne yapmalıdır?


--Bu iki türlü anlaşılacak bir cümle olmuş:
1. "Acaba ben ne yaparsam, mürşidim beni sever?" diye soruyorsa; Peygamber Efendimiz'e en güzel tarzda uyduğu zaman en çok sevilir. Kusurları çok yaptığı zaman, ona göre sevilmez. Onun için Peygamber Efendimiz'in sünnetine uysun!..
2. Kendisinde mürşidine karşı bir muhabbet hasıl olmasını istiyorsa; rabıtaya dikkat etmesi lâzım!..

Soru:

--Bir mürşid-i kâmilin kasetten izlenilen sohbeti, huzurunda olan sohbetiyle aynı tesire sahib mi?


--Değildir herhalde... Kaset başka, yüzyüze olmak başka... Eskiler demişler ki, "Mektuplaşmak, yüzyüze görüşmenin yarısıdır." Mektup yazıyorsun, nihayet uzaktan uzağa oluyor ama; yüz yüze olmak üç boyutlu oluyor, daha tatlı boyutları da oluyor yâni...

Soru:

--Masamın karşısına şeyhimin bir fotoğrafını asmıştım. Bir kardeşim, muhabbetle fotoğrafa bakmanın şirk olabileceğini söyledi. Bu konuda bizi aydınlatır mısınız?


--Muhabbetle fotoğrafa bakmak şirk değildir ama, şeyhinizin fotoğrafını masanıza koymayın, duvara asmayın!.. Biz böyle bir şeyi büyüklerimizden görmedik.
Fotoğrafın caiz olup olmadığı hakkında ulemanının ihtilâfı vardır. Tabii pasaport, tapu vs. resmî işlemler için fotoğraf gerekiyor ama, başka türlü resimler pek uygun görülmüyor. Çünkü insanlar, bir zaman geçtikten sonra sonunda resimlere, heykellere tapınma durumuna kadar gidebiliyorlar.
Böyle bir durum olmaması için dinimiz bu işi uygun görmediğinden yasaklamıştır. Yasak olan bir şeyi yaparak feyiz alınamaz. O tarzda yapılmamasını tavsiye ederim.
Ama, muhabbetle resme bakmak şirk değildir. Şirk, ALLAH-u Teâlâ Hazretlerine ortak koşmaktır.

Soru:

--Bazı kardeşlerimiz şeyhimizi rüyalarında görüp, gördüklerini anlatıyorlar; onlara imreniyoruz. Biz neden göremiyoruz?


--Bu, dervişlik vazifelerini iyi yapmakla ilgilidir.
Kayıtlı

Orjinali için tıkla

BİZ TARTIŞIRKEN NEFSİMİZİ DEĞİL DAVAMIZI HAKLI ÇIKARMAYA ÇALIŞIRIZ...
HAFİ
Dedim ya; Yusuf olmak zor çok zor.. Yusufken sultan olmakta zor Hele Yusuf’un Yakup’u olmak, işte o hepsinden zor…
Süper Üye
*

Puan: 190
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 4,681

Açtığı Konular:639

DAVASININ DELİSİ OLMAYAN GERÇEK İMAN ETMİŞ OLAMAZ


4 Mesajına Toplam
4 Kere Teşekkür Edildi

« Yanıtla #12 : 21 Eylül 2008, 21:57:04 »

ZİKİR
Soru:

--Birisi zikir dersi almak istiyor ama, yapamamaktan korkuyor, cesaret edemiyor; bu kardeşimize ne tavsiye edersiniz?


--Şimdi, ALLAH CC buyurmuş ki:
(Ekîmus salâte ve âtüz zekâh) "Namaz kılın, zekât verin!" diye Kur'an-ı Kerim'in kaç yerinde, kimbilir seksen-yüz ayetinde geçmiştir bu emir...
"--ALLAH emrediyor namaz kılmayı amma, ben bunu yapamam diye korkuyorum. Bu yükün altına girmeyeyim!.. Namaz kılma işine kalkarsam, hem abdest almam gerekecek her zaman; hem de camiye gelip oturup kalkmam, şu kadar rekât namaz kılmam gerekecek. Zahmeti var..." diyor muyuz?..
--Demiyoruz. Ne diyoruz?..
"--ALLAH bize namazı emretmiş, pek âlâ!" diyoruz, kılıyoruz.

"--Hacca gidin!" buyurmuş;

(Ve lillâhi alen nâsi hıccül beyti menistetaa ileyhi sebîlâ.) "Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, ALLAH'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır." buyurmuş.
"--Zahmeti var, meşakkati var, tehlikesi var... Havası sıcak, izdiham var... Ölebilirim, kalabilirim... En iyisi ben hacca gitmeyeyim, canım kurtulsun!" diyebiliyor musun?..
--Diyemiyorsun. Çünkü, ALLAH emretti. Zenginsen gideceksin, gidiyorsun.

Zikir de ALLAH'ın emri!.. Yetmiş-seksen ayet-i Kerime var, "ALLAH'ı zikredin!" diye... Zikirden korkuyor... ALLAH'ın farzından korkulur mu, ALLAH'ın emrettiği şeyde fayda var... Onun için, senin faydana, sen sevap kazanacaksın.
Sonra zikrin nesinden korkuyorsun ki, bir öğlen namazını kılmak onbeş dakika alır, yirmi dakika alır. Abdest almasıyla yarım saat alır. Zikri bundan daha kısa zamanda yaparsın. Nesinden korkuyorsun?.. Namaz kılmakta oturmak var, kalkmak var, secde var, rukû var... Bu zikir, durduğun yerden dilin dudağın ALLAH ALLAH diyecek. İstersen yatarak söyle!..

(Ellezîne yezkürûnALLAHe kıyâmen ve kuûden ve alâ cünûbihim) Yatarak da söylemek câiz... Ama tabii, edebe uygun olan diz çökerek söylemek daha iyi... İstersen yat da öyle ALLAH de; o da câiz... Daha ne istiyorsun mübârek?.. Oturtuyor seni, koşturtmuyor, zahmet çektirtmiyor; yâni nesinden korkuyorsun?.. Şeytan korkutuyor.

Şeytan insanları bir çok şeyden korkutur. Ayet-i kerimede buyuruluyor ki: "Şeytan kendisini dost edinmiş insanları, 'Hayır yapma, zekât verme; fakir olursun!' diye korkutur." Zekâtı verirse fakir oluverecek, malı azalacak diye vermemesini içinden fitliyor. "Verme yâ!.. Paran azalacak, ne veriyorsun yâ!.. Sen bunu ne zahmetle kazandın. Ya sen ona verdiğin zaman, aç açık kalıverirsen?.." filân diyor. Halbuki ALLAH ona kırk vermiş, otuzdokuz tanesi yanında kalacak; bir tanesini vermeğe şeytan korkutuyor.
Şeytan korkutur. Bu korku da şeytanın çok ma'ruf, çok meşhur, çok dillere destan bir oyunudur. "İyi güzel! Sevabını duydum yapmak istiyorum ama, yapamam diye korkuyorum!" Namaz kılamamaktan korkuyor musun?.. Ramazan gelince kolay mı oruç tutmak?.. Yirmi rekât teravih, otüzüç rekât her şeyiyle, günde birerbuçuk saati alıyordu; ne kadar sevinerek yaptık, değil mi?..

Bu şeytanın bir aldatmacasıdır muhterem kardeşlerim!.. Kimisini böyle aldatıyor, kimisine de diyorlar ki:
--Tarikata girme; fırttırırsın, deli olursun!
Yâni, tarikata girmeyenler deli olmuyor mu?.. Bir istatistik yapalım! Gidelim Bakırköy akıl hastanesinde dindar ve dinsiz insanların nisbetini araştıralım!..
Enteresandır. Edebiyat fakültesinin psikoloji bölümünde bulunan arkadaşlarımız, doktor arkadaşlarımız, lütfen şöyle bir anketi yapılmışsa literatürden tarayıp bize getirsinler, cemaate söyleyelim, ben de öğrenmiş olayım!.. Yapılmamışsa, lütfen yapsınlar!.. Şu hastaların yüzde nisbetiyle kaç tanesi dindardır, kaç tanesi dinsizdir?.. Bir bilelim bakalım, dindar mı daha çok hasta oluyor, dinsiz mi?..
Benim bildiğim, dinsizlerin hepsi bunalımlı... Hattâ diyorlar ki: Avrupadaki yüksek tahsil yapmış kimselerin %40'ı kafası sakat!.. Manyak, hasta... Yâni, bu medeniyet denilen Avrupa'nın kendisi buhranda... Adamlar çıkış arıyor. Ama bizimkiler, "Yok efendim, zikir yapma delirirsin!" diye, öyle korkutuyorlar.

ALLAH buyuruyor ki:
(Yâ eyyühellezîne âmenüzkürullahe zikren kesîrâ.) "Ey iman edenler, ALLAH'ı çok zikredin!"
Sonra bir ayet-i kerimede saymış:
(İnnel müslimîne vel müslimâti vel mü'minîne vel mü'minâti vel kanitîne vel kanîtât....... vez zâkirînALLAHe kesîran vez zâkirât) "Namaz kılanlar, oruç tutanlar, zekât verenler, şöyle yapanlar, böyle ibadetleri yapanlar..." Bunların hepsini saydıktan sonra, "Ve ALLAH'ı çok zikreden kadınlar, çok zikreden erkekler..." diyor. Demek ki, bütün bunlardan ayrı bir de ALLAH'ı zikretmek diye bir güzel ibadet var ve bunun çok yapılması lâzım!.. Kesîran Arapça'da ne demek? Çok demek.
ALLAH çok zikretmeyi, bize Kur'an-ı Kerim'de bir çok ayet-i kerimede emretmiş. Peygamber Efendimiz diyor ki: "ALLAH'ı çok zikredin! Hattâ size mecnun diyecekleri kadar çok zikredin!"
ALLAH öyle emretmiş, Peygamber öyle emretmiş, bunlar da fıldır fıldır kaçıyorlar, fellik fellik kaçıyorlar zikirden... Kaçanların hali nedir, ona da Kur'an-ı Kerim'de buyuruluyor ki, münâfıklar hakkında:
(Veizâ kàmû iles salâti kàmû küsâlâ, yürâûnen nâse velâ yezkürûnallàhe illâ kalîlâ.) "Onlar namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, ALLAHı çok az anarlar." diyor. Münâfık az anıyor. Az anana münafık diyor, çok anmayı kendisi tavsiye ediyor ALLAH... Ayetlerde, hadis-i şeriflerde bu emrediliyor. Millet de öyle diyor... Bunlar din bilgisinin az olmasından, zayıf olmasından kaynaklanıyor.

Tabii, şu tarafı da yok mu?.. Var... Ben kendim onlardan evvel söylerim. Bu tasavvufî terbiyenin dozajı ayarlanmazsa, insanda dengesizlik meydana gelir mi, gelmez mi?.. Gelebilir, geliyor. Böyle bir şey vardır.
Nitekim, eczâneden aldığın ilâçların üzerine de yazarlar ki, "Bu ilâçları çocukların erişemeyeceği yüksek yere koyun, çocukların eline geçmesin!" Çocuk bunun hepsini yuttu mu... İlâçtır, işte şifalı bir şey, yutsun evlâdım sıhhatli olsun... Yok, öyle ilâcın kutusunu ele geçirip de çocuk hepsini yuttu mu, zehirlenir, ölür. İlâç ama, ilâç olduğu halde dozajı fazla oldu mu, öldürmüyor mu insanı?.. Derhal midesini yıkatmak gerekmiyor mu?..
Ölçüsü var... "Üç damla..." diyor, "Yedi damla..." diyor, "Günde bir tane..." diyor. "Fazla olursa, kaşıntı olursa doktora söyleyin!" diyor. "Umulmayan bir durum olduğu zaman doktorunuza müracaat ediniz." diyor. Doktor nezaretinde olacak bu iş... Adam kendi bildiğine yaparsa, veya doktor diye doktor olmayan bir kimseye giderse, o da yalan yanlış bir şey yaparsa; olabilir.
Bu böyle oluyor diye ilâç kullanılmıyor mu?.. Kullanılıyor ama, "Aman ilâç kullanmaya dikkat edilsin!" deniliyor. Bu da öyle olacak tabii...

Soru:

--Tarikatta ders alınca, bunu yapmanın vacib olduğu söyleniyor. İtiraz edenler var, aslı nedir?


--Elbette!.. Sevaplı şeydir. Söz verdi mi, yapması lâzım!.. İtiraz edenlerin itirazı haksızdır. Peygamber SAS Hazretleri buyuruyor ki: "Bir insan bir ibadete, taate, hayra, namaza, niyaza, gece ibadetine, teheccüde başlayıp da kestiği zaman, 'Bu ibadette bir kusur gördün de mi, bir mahzur gördün de mi bıraktın ey kulum?' diye ALLAH-u Teâlâ Hazretleri itâb eder." diye hadis-i şerif vardır. Yaptığı ibadetleri bırakmayacak insan... Yolda sağlam yürüyecek...
Sonra bunların o kadar sevabı vardır ki, kısaca bir anlatıvereyim:
Muhterem kardeşlerim! Bir insan ALLAH yolunda parasını sarfederse, yediyüz misli sevap verilir.
(Nafakatüke fî sebîlillâhi biseb'i mieh) Yediyüz mislidir. Hadis-i şerifte var... Yâni siz şimdi camiye yardım ediyorsunuz; elhamdü lillâh yediyüz misli... Bin lira verseniz, yediyüzbin lira vermiş gibi oluyorsunuz. Onbin lira verseniz, yedi milyon vermiş gibi sevap oluyor. Çok güzel bir şey!..
Ama bir başka hadis-i şerifte buyuruluyor ki:
(Zikrullahi teâlâ efdalü minen nafakatü fî sebîlillâhi bimieti dereceh) "ALLAH'ı zikretmek --ALLAH ALLAH demek, lâ ilâhe illALLAH demek-- ALLAH yolunda infak etmekten yüz misli daha üstündür." diyor.
Şimdi, o zaten yediyüz misliydi. Bu da yüz misli ondan üstün olunca ne olur muhterem kardeşlerim?.. Yetmiş bin eder. Yâni bir insan, bir ALLAH dedi mi, yetmiş bin sevap alıyor. Kaçırır akıllı bir insan?.. Ahireti düşünen bir insan, sevap düşünen bir insan, ALLAH'ın rızasını düşünen bir insan ihmal eder mi, bu vaadi gördükten sonra?..
Sonra yine bir başka hadis-i şerif var: "Sessizce, hiç kimsenin duymayacağı gibi, gösteriş olmayacak gibi, şöhret olmayacak gibi, fiyaka olmayacak gibi, içinden yapılan zikir, dille yapılan zikirden yetmiş kat daha sevaplıdır." deniliyor. O da hadis-i şerifte var...
O zaman ne oluyor?.. (70.000 x 70 = 4.900.000) Dört milyon dokuzyüzbin sevap oluyor muhterem kardeşlerim!.. İnsan kalbinden bir ALLAH dedi mi... Kimse duymayacak şekilde, ağzı kapalı ama kalbi ALLAH ALLAH diyor. Kalbinden bir ALLAH dedi mi, dört milyon dokuzyüzbin... Bir daha dedi mi, dört milyon dokuzyüzbin daha... Bir daha dedi mi, dört milyon dokuzyüzbin daha... Az bir sevap mı?..
Şu ölümlü dünyada neden yaşıyoruz?.. ALLAH'ın rızasını kazanmak için... Niye vaaz ediyoruz?.. ALLAH'ın rızasını kazanmak için... Niye vaaz dinliyoruz?.. ALLAH'ın rızasını kazanmak için... Niye burda tek dizinizin üstünde duruyorsunuz?.. ALLAH'ın rızasını kazanmak için...

Soru:

--Zikrin adetlerinin hikmeti nedir? Meselâ 4444 Salât-ı Tefriciye çekiliyor.


--Her zikrin sayısında değişiklik oluyor. Meselâ; 33 sübhânALLAH, 33 elhamdü lillâh, 33 ALLAHu ekber deniliyor. Veyahut "100 defa lâilâhe illALLAH de!" diye Peygamber Efendimiz tavsiye etmiş. Bunların bazısının hikmetini biz anlayabiliriz, bazısı anlaşılamayabilir. Öyle buyrulduğu için öyle yapılmış olabilir.
Bu 4444 Salât-ı Tefriciye'nin de belki rüyada görülen bazı şeylere dayanmış olması mümkündür. Meselâ, bir kimseye rüyasında Ebûbekr-i Sıddîk Efendimiz'in, şu kadar zikir et diye söylemesi gibi... Bazan böyle oluyor, bazan başka sebepler oluyor; zikrin çeşidine göre...
Bazan o zikri meydana getiren harflerin ebced hesabı değerleriyle ilgili olabiliyor.

Soru:

--Derste bize verilen zikirlerin hepsi hafî olarak mı çekilecek? Hafî zikri kısaca tarif eder misiniz?


--İnsan seccâdesine oturunca zikri istediği şekilde çekebilir. Zikri cehrî olarak çektiği zaman teşiri, şevki daha çok olur. Böyle âşikâre, yüksek sesle "Lâ ilâhe illalah..." "ALLAH..." derse, buna zikr-i cehrî derler. Fısıltı tarzında olursa, buna zikr-i hafî derler. Fısıltı tarzında da olabilir. Ev halkını ayağa kaldırmaktansa, sessizce yapmak daha uygun olabilir.
Bir de zikr-i kalbî vardır. Zikr-i kalbî, fısıltı ile de değil de, hiç dil dudak kıpırdatmadan, hiç belli etmeden kalbinden "ALLAH..." demektir. En sevaplısı budur. Yolda, işte, gecede, gündüzde, otururken, kalkarken, yürürken öyle zikretmek... En güzeli odur. Sevabı onun en çoktur. Kalbî olan zikir, âşikâre yapılan zikirden yetmiş kat daha sevaplıdır.
O bakımdan mümkünse onu yapsın. Değilse fısıltıyla yapsın. Şartlara göre, duruma göre... İsterse, ev de serbestse, kendisindeki aşk ve şevk galib gelmişse, o zaman zikr-i cehrî yapsın. Serbest, bir mahzuru yok...

Soru:

--Kadınların cehrî zikir yapması câiz midir?


--Câizdir. Cehrî zikir demek, yüksek sesle "ALLAH... ALLAH..." "Lâ ilâhe illALLAH..." demektir; câizdir. Câiz olmayan, kadınların sesini nâmahremin duymasıdır. Kendi evinde cehrî zikir yapıyor, Kadirî... "Hak..." diyor, "Hay..." diyor, "Hû..." diyor vs. Diyebilir. Cehrî zikir yasak değil...
Cehrî de olur, hafî de olur; hepsi câiz... Kadın da söyler, erkek de söyler; hepsi câiz... Kadının sesinin nâmahrem tarafından duyulması doğru değil... O bakımdan sâkin olması daha uygun...

Soru:

--Kadınların belli günlerde, belli saatlerde toplantı yapması, sesli zikir yapması câiz midir?


--Elbette kadınlar kendi aralarında toplanabilirler, toplanmalı! Çünkü, ilmi irfanı bir yolla öğrenecekler. Toplanmaları iyidir, doğrudur, faydalıdır. Zikir yapabilirler. Zikir de sesli olsa bile, sesin aşırı olmaması lâzım, hafif bir tarzda olması lâzım!..
Erkekler de öyle... Yâni çok aşırı bağırarak değil de, hafif sesle yapmalı; daha iyi olur.

Soru:

--Zikirleri yürürken, otobüste iken yapabilir miyiz?


--Yapabilir. Oturarak yaparsa tesiri, feyzi çok olur ama, herhangi bir şekilde, nerde yaparsa olur.

Soru:

--Öğrenci olduğumuzdan zikirlerimiz bazan aksıyor; ne tavsiye edersiniz?


--Zikirleri aksatmak olmaz! Gündüz yolda, ders arasında bir yerde yapabilir. Çünkü, nihâyet azıcık bir şeydir. Onları aksatmasınlar, akşama bırakmasınlar! Gündüzden aralarda, fırsat buldukça yapsınlar! Akşam yine otururlarsa yine yaparlar ama, gündüzden garantilesinler.

Soru:

--Tarikat dersi almıştım, uygulayamadım, uygulayabileceğimi de sanmıyorum. Çünkü, farz ibadetleri bile yerine getirmekte zorlanıyorum; ne yapmamı tavsiye edersiniz?


--Zikir keyfi bir şey değildir, ALLAH'ın emridir.
(Yâ eyyühellezîne âmenüzkürullahe zikran kesîran ve sebbihûhu bükreten ve esîlâ) "Ey iman edenler! ALLAHı çokça zikredin ve onu sabah akşam tesbih edin!" gibi nice ayetlerle emredilmiştir.
Onun için, bu gibi kardeşlerimiz otuzüçlük bir tesbih alsın eline... Yolda giderken, otobüse giderken, otobüsün içindeyken, vasıtayı beklerken beş dakikada bütün bu zikirlerin hepsi biter. Yüz "Estağfirullah" diyecek, yüz "Lâ ilâhe illALLAH" diyecek, yüz "ALLAH" diyecek, yüz 'salât ü selam' getirecek, yüz 'KulhüvALLAHu ehad' okuyacak. Yemekte kuyruk beklerken, kantinde kuyruk beklerken, otobüs beklerken, gelirken, giderken, sokağın başından vasıtanın yanına kadar giderken; Erenköy'de oturuyorsa, karşı tarafta oturuyorsa, trene binip Haydarpaşa'ya gelirken, vapur içinde iken bitecek şeylerdir bunlar... Yâni, beş dakikada biter. Şeytan yaptırtmıyor!.. Zikir çok sevaplı bir ibadet olduğundan, şeytan yaptırtmıyor.

Şimdi bunun sevabı hakkında bir bilgi vermek istiyorum size... Peygamber SAS Hazretleri buyurmuş ki:

(Nafakatüke fî sebîlillâhi biseb'i mieh) "ALLAH yolunda infak ve masraf yaptın mı, para harcadın mı, yediyüz kat sevap alıyorsun."
(Zikrullahi teâlâ efdalü minen nafakatü fî sebîlillâhi bimieti dereceh) "ALLAH'ı zikretmek ALLAH katında, ALLAH yolunda masraf yapıp infak yapmaktan yüz kat daha sevaplıdır."
Ötekinin yediyüz kat olduğunu biliyorduk. Bu da ondan yüz kat daha fazla olunca, 700 x 100 = 70.000 ediyor. Demek ki zikrullah, yetmişbin kat sevap oluyor.

Ben şimdi burdan, camiden çıkmışım. Otobüs durağına kadar, minübüs durağına kadar gidiyorum. "ALLAH... ALLAH..." desem, bu sevabı kazansam, kim mahzun olur, kim sevinir?.. Şeytan çatlar, melekler sevinir. Sen sevap kazanırsın, ahirette derecen yükselir. Yapacaksın bu işi!.. Şeytanı çatlatacaksın, bu sevaplı işi kaçırmayacaksın!..
Yetmişbin kat... Bir insana birisi gitse, "Şurda ALLAH yolunda harb oluyor, cihad oluyor, çıkar paraları!" dese; o da bin lira verse, yediyüzbin lira vermiş gibi yediyüz kat sevap oluyor. E bu, yetmişbin kat sevap oluyor! Bu zikir kaçırılır mı?.. Durduğu yerde insan, bedâvadan, gayet kolaylıkla çok sevap kazanıyor.
Onun için şeytan, bu sevapları kazandıkça müslümanlar çok kızıyor da, çok telâşlanıyor kıskanıyor da, bunları yaptırtmıyor. Yâni vakit olmadığından değil, şeytan yaptırtmıyor. Şeytanın bu oyununu bilip, zikirden gafil olmamasını kardeşimize tavsiye ederim.

Soru:

--Zaman zaman dersi çekemiyorum; ne tavsiye edersiniz?


--Dersi yapamayacağını anlayan birisi, yolda, otobüste, evine dönerken bir arada gündüzden yapıversin. Bir kere çekemezse, o gün neden çekemediğinin tahlilini yapsın, anlasın. Bu duruma bir daha düşmemek için, parça parça, sabah bir kısmını, öğle namazından sonra bir kısmını, ikindiden bir kısmını, akşamdan sonra bir kısmını yaparak tamamlasın!.. Bunlar çok şeyler değil, şeytan mâni oluyor; şeytanın oyununa düşmesin.

Soru:

--Zikirde sayı artışı nasıl olur?


--Kişinin durumuna, rüyalarına, haline göre hocası ile konuşarak, zikirlerde gelişme ve değişmeler olur.

Soru:

--Çektiğim tesbihlerden zevk alamıyorum, rabıtalarda zorlanıyorum; ne yapmalıyım?


--Bu bir günahlara bulaşma emaresidir. Mürid hatalı, günahlı bir şey yapınca, ALLAH onun üzerinden, dimağından zikrin, ibadetin zevkini alıyor. Bu bir tehlikeli durumdur. Kendi haline dikkat edecek ve hataları varsa onları düzeltmeğe çalışacak.

Soru:

--Tasavvufî vazifelerin yerine gelmesinde günün başlangıcı ve bitişini izah eder misiniz?


--Böyle bir başlangıç ve bitiş yoktur. Yapabildiğiniz zaman yaparsınız. Üç-beş saat önce/sonra fark etmez.

Soru:

--Derslerimi ihmal ettim, ara verdim, yeniden başlamak istiyorum; ne dersiniz?


--ALLAH şeytana, nefse uydurmasın... Aldığı vazifeleri muntazaman güzel yapmayı nasib etsin...
Dün akşam Seriyyis Sakatî Hazretlerinin sözlerini okuduk. "Evradımdan bir tanesini bir gün kaçırdım mı, artık onu hiç bir şekilde ödeyemeyeceğim kanaatindeyim." diyor. Kaçırmamağa çalışmak lâzım, günü gününe yapmağa çalışmak lâzım!..

Soru:

--Ben bir ara ders almıştım, uzun süre zikrimi yapamadım. Sonra yaptım, sonra bıraktım. Bıraktığım zaman dersimi tazeledim. Şimdi yine bıraktım, şimdi ne yapmam gerekiyor?


--Ateşle oynuyor tabii... Bir yapıyor, bir yapmıyor, bir yapıyor, bir yapmıyor... Yapmadığı zaman rastlar, canı öyle gider, başı ahirette çok derde girer.
Bakın, evliyâullah ne demişler: Birisi diyor ki, "Hocam, niye 'Lâ ilâhe illALLAH' zikri yapmıyorsun da 'ALLAH ALLAH' zikri yapıyorsun?" diye sormuşlar evliyaullahtan bir zâta... "Evlâdım, korkuyorum 'Lâ ilâhe' derken canımı alıverir de ALLAH, 'ALLAH yok' derken ölmüş olurum diye." 'Lâ ilâhe', hiç bir ilâh yok; 'illALLAH', ancak ALLAH var... "Ama 'Lâ ilâhe' derken canımı verirsem, 'ALLAH yok!' demiş gitmiş olurum diye korkumdan hep 'ALLAH ALLAH' diyorum." demiş.
O kadar böyle yâni, nefesini bile hesaplıyor âlem de, sen bir tutuyor bir bırakıyorsun, bir tutuyor bir bırakıyorsun...

Aklıma şey geldi: Yeniçerilerin ordugâhları bizim aşağımızda, Vatan Caddesinde imiş. Doksandört tane bölüğü varmış. İlk zamanlar zaferler kazanıyorlarmış ama, sonra isyankâr olmuşlar. İkide bir isyan ediyorlarmış, şehre yayılıyorlarmış, yağma yapıyorlarmış. O isyan etmeye de kazan kaldırmak diyorlarmış. Tabir bu... Onun için bir kazanı alırlarmış, o isyan mânâsına geliyormuş padişaha... Onun için şair diyor ki:

Tecemmû eyledi meydânı lâhme,
Edip küfrân-ı nîmet nice bâğî;
Koyup kaldırmadan ikide birde,
Kazan devrildi söndürdü ocâğı...


"Kendilerine iyi muamele etmiş olan yönetime karşı küfrân-ı nimette bulunan bir kaç bağî, küstah isyan ettiler, kazan kaldırdılar. Ama kazan oyuncak mı ki; ikide birde kazanı kaldırmak indirmek, kaldırmak indirmek derken, kazan devrildi söndürdü ocağı." diyor. Yâni, yeniçeri ocağını devlet kapatmış, yok etmiş. "İkide bir kazan kaldırılıp indirilirken kazan devrildi, ocağı söndürdü; isyan ederken ederken, bu sefer kapatılıp yok edildi." diye söylüyor.
Yâni bu işlerde nefse, şeytana fırsat vermemek lâzım!.. Aldığı vazifeyi muntazam yapmak lâzım!.. Ordan fırsat buldu mu, namazdan da seni alıkoymağa, bir kıldırıp bir kıldırmamağa başlar... Oruçtan da bir tutturup bir tutturmamağa başlar. Tırtıklar yavaş yavaş senin imanını, amellerini... Onun için çok müteyakkız olmak lâzım, dikkatli olmak lâzım!..
Kayıtlı

Orjinali için tıkla

BİZ TARTIŞIRKEN NEFSİMİZİ DEĞİL DAVAMIZI HAKLI ÇIKARMAYA ÇALIŞIRIZ...
HAFİ
Dedim ya; Yusuf olmak zor çok zor.. Yusufken sultan olmakta zor Hele Yusuf’un Yakup’u olmak, işte o hepsinden zor…
Süper Üye
*

Puan: 190
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 4,681

Açtığı Konular:639

DAVASININ DELİSİ OLMAYAN GERÇEK İMAN ETMİŞ OLAMAZ


4 Mesajına Toplam
4 Kere Teşekkür Edildi

« Yanıtla #13 : 21 Eylül 2008, 21:57:33 »

ZİKİR DERSi
Soru:

--Zikir dersi almak istiyoruz; tarif eder misiniz?


--Peki, tarif edelim! Önce beraber bir istiğfar edelim, diyelim cümle günahlarımıza:
"Estağfirullaaah... (15 defa) El'azîm, elkerîm, errahîm, ellezî lâ ilâhe illâ hu... El hayyel kayyûm ve etûbü ileyh... Ve es'elühüt tevbete vel mağfirete vel hidâyete lenâ innehû hüvet tevvâbür rahîm... Tevbete abdin zâlimin linefsihî lâ yemlikü linefsihî mevten velâ hayâten velâ nüşûrâ...
ALLAHümme ente rabbî... Lâ ilâhe illâ ente halaktenî... Ve ene abdüke... Ve ene alâ ahdike ve va'dike mestetağtü... Eûzü bike min şerri mâ sana'tü... Ebûu leke bi ni'metike aleyye... Ve ebûu bizenbî... Fağfirlî... Feinnehû lâ yağfiruz zünûbe illâ ente..."
ALLAH-u Teâlâ Hazretleri, ona arz ettiğimiz şu tevbemizi kabul eylesin... Geçmiş günahlarımızı affeylesin... Bundan sonra da bizi günah çirkefine düşürmesin... Harama bulaştırmasın... ALLAH'ın rızâsına aykırı iş yaptırmasın... Yolunda dâim, zikrinde kaim eylesin...
Üzerinizde kul hakları varsa, onları ödeyin!.. Namaz oruç borcu varsa, onları da ödeyin!..
Bundan sonra hep abdestli gezmek, adetiniz olsun!.. Abdestli gezenin hayrı, bereketi çok olur. Şeytan yanına sokulamaz. Etrafında melekler bulunur. Hayırlı mübarek bir şekilde vakti geçer. Onun için devamlı abdestli bulunun!..

Her gün zikir vazifenizi yapın!.. Gününüzün münâsib bir zamanında, temiz, sâkin, tenha bir yerde, diz çökerek hürmetkâr bir tarzda kıbleye doğru oturursunuz. Gözlerinizi yumarsınız.
Evvelâ 25 defa "Estağfirullah" dersiniz. Sonra bir Fâtiha, üç KulhüvALLAHu ehad okursunuz. "Bunları Peygamber Efendimiz SAS Hazretleri'ne ve Peygamber Efendimiz'den bize kadar gelmiş geçmiş olan pirlerimizin, mürşidlerimizin, hocalarımızın ruhlarına hediye ettim yâ Rabbi!.." dersiniz; o mübâreklerin mânevî himmetlerini, teveccühlerini talep ve niyaz edersiniz. Ruhâniyetlerinden istimdâd eylersiniz.

Sonra gözünüz kapalı, ölümü, bu hayatın fâniliğini, bir gün gelip ölüp gideceğinizi, kabri, haşri, Mahkeme-i Kübrâ'yı, mahşer yerini, hesâbı, mizanı, cenneti, cehennemi, sıratı düşünürsünüz.
İyilerin böyle hesabı iyi çıkıp da, cennete uçarak, koşarak gittiklerini, nasıl sevindiklerini, nasıl bahtiyar olduklarını; nasıl ebedî nîmetlere mazhar olup, şâd olduklarını gözünüzün önüne getirirsiniz.
Cehennemliklerin fecî halini düşünürsünüz. Nasıl itile kakıla ateşlerin içine atıldıklarını, nasıl cayır cayır çıra gibi yandıklarını, nasıl feryâd ü figan ettiklerini, nasıl çok pişman olduklarını; ama, pişmanlıklarının fayda vermediğini düşünürsünüz.
Kendi nefsinize dersiniz ki: "Ey nefsim bak!.. Bunlar ayet ve hadislerle bize bildirilmiş ki, ahiret var, cennet var, cehennem var, sırat var, mîzan var... Haktır ve gerçektir. Ahirette pişman olmanın faydası yoktur. Hayatının kıymetini bil!.. Bu hayatta iken, ölmeden evvel cenneti kazanmağa gayrete gel; çalış çabala, fedâkâr ol biraz!.. Cehenneme düşmemek için, haramlardan, günahlardan kendini korumağa dikkat et ey nefsim!" diye, nefsinize nasihat edin, iyi insan olmağa azmedin!..
İnsan böyle ölümü düşündü mü, --buna rabıta-i mevt diyoruz biz-- kalbi nurlanır, pası silinir kalbinin, cilâlanır. Kalbi cilâlı bir ayna gibi olunca da, mânevî hakîkatleri seyretmesi, orda müşâhede etmesi, ALLAH'ın cemâlini müşâhede etmesi mümkün olur. Nefsi ıslah olur. Zamanının kıymetini bilir, ömrünü boşa geçirmemiş olur. Vaktinde tevbe etmiş olur. Cenâb-ı Hakk'ın huzuruna gittiği zaman memnun olacak bir duruma başlamış olur. Onun için, bu ölümü düşünmek bir vazife ve sevap... Bunu yapın!..

İkincisi zikrullahı şeyhlerimizle, pirlerimizle beraber yapıyoruz diye, hocalarımızı, pirlerimizi, bizi karşınızda göz önüne getirin!.. Gönlünüzü gönlümüze bağlayın; gelecek olan feyz-i ilâhîye muntazır olun!.. Buna da rabıta-i mürşid denir.
İnsan gözünü kapatıp aklıyla, gönlüyle evliyâullah büyüklerine irtibat kurunca, onlardan kendisine füyûzat gelir, nurlar gelir. Gönlü nurlanır, içi dışı nurlanır; yaptığı ibadetin tadını duyar, fâidesini görür. O zaman zikrin tadı güzel olur. Bunu da güzelce yapın!..

Üçüncüsü de, gözünüzü kapayın, ALLAHın huzurunda olduğunuzu düşünün!.. O her yerde hâzır ve nâzır... O bizi görüyor, biz onu göremiyoruz... O bizi duyuyor, biz onu duyamıyoruz ama; o bize şah damarımızdan daha yakın...
Deyin ki: "Yâ Rabbi, biliyorum ki sen yakınsın. Her yerde hâzır ve nâzırsın. Ben senin huzurundayım. Yâ Rabbi, ben senin iyi kulun olmak istiyorum. Bana yardım eyle, tevfikini refîk eyle de, seni zikreden, sana şükreden iyi kullarından olayım!.." diye dua edersiniz.
ALLAH, dua edilmesini sever. Dua ibâdettir. Ağzı çok dualı insan olun!.. Bu çok önemli... Ondan sonra zikre başlarsınız.

İbrâhîm ibn-i Edhem KS, evliyânın büyüklerinden; gemiye binmiş gidiyormuş. Bir fırtına çıkmış; fındık ceviz kabuğu gibi gemi sallanıyor, batacaklar... Herkes feryâd ü figana başlamış, dualara başlamış... Bu böyle cübbesini başına çekmiş, kenarda öyle sessiz duruyor.
"--Yâ mübarek, sana ne oluyor böyle? Hiç kıpırdanmıyorsun. Korkmuyor musun, nedir bu?.. Sen de dua etsene!.." demişler
"--Olur, edeyim!" demiş. Elini kaldırmış, "Yâ Rabbi! Kahrını, celâlini gösterdin; affını, cemâlini de göster yâ Rabbi!.." demiş.
Bu kadar... "Kahrını, celâlini gösterdin işte; batacağız, öleceğiz. Lütfunu, affını, cemâlini de göster yâ rabbi!.." Fırtına tıss diye o anda kesilivermiş. Gemi selâmete ermiş.
Geniş zamanınızda ALLAH'a dua etmeyi unutmazsanız, darda kaldığınız zaman ALLAH yardım eder. Ama, geniş zamanınızda, karnınız tok sırtınız pekken ALLAH'a kulluk etmezseniz; sıkıştığınızda dua ettiğiniz zaman, ALLAH kabul etmez!.. Bunu aklınıza iyice yazın!.. Sıkışınca dua etmek değil de; serbestken, rahatken dua etmek adetiniz olsun!..
Yemek yediniz, elhamdü lillâh... Su içtiniz, elhamdü lillâh... Aş buldunuz, elhamdü lillâh... Yâni böyle dualı olun, ağzınız dualı olun!..

İşte böyle yaptıktan sonra zikirleri çekmeğe başlarsınız:
1. 100 defa "Estağfirullah" çekmek, vazifeniz olsun!..
2. 100 defa "Lâ ilâhe illALLAH" demek, günlük vazifeniz olsun!..
3. 1000 defa "ALLAH" demek, vazifeniz olsun!.. Her yüz defasında, "İlâhî ente maksûdî ve rıdàke matlûbî" demeyi de unutmayın!..
4. 100 defa "Salevât-ı şerife" getirmek vazifeniz olsun!..
5. 100 defa da "KulhüvALLAHu ehad" okuyun, bu da vazifeniz olsun!..
Beş çeşit zikir... Bunlar vazifeniz olsun; bu miktarlarda her gün çekin!.. Bundan sonra da bol bol kalbinizden zikr-i kalbî yapın!..
Şöyle yapacaksınız, beni dinleyin şimdi! Ben size öğreteyim, telkin edeyim bu zikri:
--Lâ ilâhe illallaaah... Lâ ilâhe illallaaah... Lâ ilâhe illallaaah...
Şimdi siz söyleyin beraberce, ALLAH şahid olsun!..
"--Lâ ilâhe illallaaah... Lâ ilâhe illallaaah... Lâ ilâhe illallaaah..."
--Allaaah...
"--Allaaah..."
--Allaaah...
"--Allaaah..."
--Allaaah...
"--Allaaah..."
Ağzınızı kapayın, gözünüzü yumun!.. İçiniz "ALLAH" demeye devam etsin, aynı şekilde... Sessiz, dil dudak kıpırdamadan...
.....................
ALLAH mübarek etsin... İşte böyle dil dudak kıpırdamadan, sessizce "ALLAH" demeye, "zikr-i kalbî" derler. Bu, dille yapılandan yetmiş kat daha sevaptır. Böylece kalbinizi bu zikre alıştırın!..
Nasıl alıştıracağız?.. Sakin bir yerde deneme yapın! Yüksek sesle "ALLAH... ALLAH... ALLAH... ALLAH..." deyip, ağzınızı kapatıverin!.. İçinizden çekmeye devam edin... Sonra tıkanırsınız, çekememeye başlarsınız. Yine yüksek sesle "ALLAH... ALLAH..." deyin, yine ağzınızı kapatın! Böyle içinizden "ALLAH" demeye alışın!..
Bak şimdi ben söylüyorum:
......................
Hiç anlaşılmıyor dışardan... İçinden yapabilir insan... İşte bunun sevabı çok!.. Bunu da yolda, işte, gecede, gündüzde, her zaman kalbinize adet haline getirtin; kalbiniz "ALLAH... ALLAH..." desin, her anınız ibadet olsun. ALLAH'ın huzuruna vardığınız zaman, çok sevaplarla varın!..

Tabii, derviş olmak demek, has müslüman olmak demek... Has müslüman ne yaparsa, siz de öyle yaparsınız.
Namazları camide kılın, cemaatle kılın; yirmiyedi kat sevabı kaçırmayın!..
Cumayı terketmeyin!.. Cumayı terkedenin kalbi mühürlenir, mahvolur.

Farz namazlarından ayrı sevaplı namazlar vardır:
1. Sabah namazından sonra oturup dualarla, evradla, ezkâr ile meşgul olup, güneşin doğmasından yarım saat geçinceye kadar durun!.. "Güneşin doğmasından yarım saat geçinceye kadar Kur'an okuyarak, hatim indirerek, dualar ederek vaktinizi geçirip, işrak namazı kıldınız mı iki rekât, dört rekât; o zaman tam bir hac ve umre sevabı kazanırsınız." diyor Peygamber Efendimiz...
Onun için bunu güzelce yapmağa dikkat edin!.. İşrak namazı'nı tavsiye ederim.
Sahih kitaplarında yazıyor bunu... İmam Tirmizî rivayet etmiş, Ebû Davud'un rivayetinde var... Daha başka rivayetler de var... Bu namazı tavsiye ederim; işrak namazı'nı...

2. Sabahla öğlenin arasında duhâ namazı vardır. Efendimiz onu da tavsiye ediyor. Saat onda, onbirde, öğlene kırkbeş dakika kalıncaya kadar o arada onu da kılın! O da çok sevap... ALLAH sizi muhsin kullar zümresine yazar; bu namaza devam ederseniz...
Duhâ namazına Türkçe'de kuşluk namazı filân da diyorlar. Dört rekât, sekiz rekât, oniki rekât kılarmış Efendimiz...

3. Akşam namazının arkasından evvâbin namazı vardır. İki rekât, dört rekât, altı rekât kılınır. O da sahih hadislerle bildirilmiştir. Diyor ki Peygamber Efendimiz: "Kulun yetmiş yıllık günahı olsa, affettirir." Demek ki, bir ömürlük günah affolacak.
"Denizlerin köpüğü kadar çok günahı olsa affettirir." Bunlar mübalağalı sözler değil; sahih hadislerde, sahih kitaplarda yazılmış şeyler bunlar... Nimetül İslâm kitabını bilirsiniz, Mehmed Zihni Efendi isimli büyük alimin kitabıdır; orda var bu hadis-i şerifler...

4. Gece yatarken, taze abdest alıp dört rekât namaz kılıp öyle yatın!.. Her gün... Abdestli yatarsanız, bütün gece ibâdet etmiş gibi sevap alırsınız; bunu kaçırmayın!.. Dört rekât namaz kılıp abdestli yatmayı...

5. Geceleyin de uykuyu bölüp, teheccüd namazı kılınır. Bir miktar yattıktan sonra uyanıp kılınır. En son vakti, imsak kesilmesi vaktidir. İmsaktan evvel gece teheccüd namazını da kılmaya gayret edin!.. O da, çok çok sevaplı bir namazdır.
(Rek'atâni minel leyli hayrün mined dünya ve mâ fîhâ) "Geceleyin iki rekât namaz kılmak, dünyadan da, dünyanın içindeki her şeyden de daha hayırlıdır."

Pazartesi perşembe oruçlarını tutun!.. Eyyâm-ı biyd oruçlarını tutun!.. Receb de, şaban da, zilhiccede, muharremde sevaplı oruçlar vardır, onları tutarsınız; oruçtan da sevap alırsınız.
Hayr ü hasenât yapın!.. Kazancınızın bir kısmını hayra ayırın ve verin ALLAH yolunda... Cömertlik çok kıymetlidir.
Bugün hadis-i şeriflerde okuduk, Efendimiz sormuş Benî Seleme yurdunda... Demiş ki:
"--Sizin seyyidiniz kimdi?.."
"--Falanca şahıstı; ama, biraz cimri bir insandı. Biz onu cimri bir insan olarak biliyoruz. Yâni efendimiz, reisimiz, kabilemizin reisi ama, cimriydi."
"--Hayır! Sizin efendiniz Amr ibn-i Cemûh idi." demiş.
Amr ibn-i Cemûh, kendisi daha henüz müslüman olmamış ama, Peygamber Efendimiz'in düğününde, düğün yemeğini ısmarlamış Efendimizin... Müşrik ama, müşrik olduğu zamanda bile Peygamber Efendimiz'in düğün yemeğini çekmiş, ısmarlamış. "Efendi odur, kabile reisi odur." diyor, öteki cimri diye... Cömert olmak lâzım!..

O bakımdan, ALLAH için paranızın bir miktarın ayırın!.. Ayrı bir cebiniz olsun. "Şu cebim, hayır paralarını koyduğum ceptir." diye, küçük büyük paraları sıralayın oraya... Elinizi atarsınız, adamın durumuna göre bir riyal, beş riyal, on lira, yüz lira, bin lira... Hayrın çeşitlilerinden geri kalmayın; cömert olun!.. ALLAH cömertleri sever.
Hayır hasenat yapın, öldükten sonra size sevap getirecek işler yapın!.. Bu nedir?.. Arkada sadaka-i câriye bırakmaktır... Kitap yazıp bırakmaktır... Hayırlı evlât bırakmaktır. Evlâtlarınızı hayırlı evlât yetiştirmeğe çok dikkat edin!.. Hepsini evlâtlarımızın ALLAH hafız eylesin... Hepsini hoca eylesin... Hepsini şeyh eylesin, mürşid eylesin... ALLAH'ın dinine hepsi dünyanın her yerinde yardım etsin...
Hepsi bizden meded bekliyor şimdi... Orta Asya'da, Afganistan'da, her yerde... Biz de evlâtlarımızı yetiştirelim, salalım dünyanın her yerine... Ahmed-i Yesevî dervişlerini salmış, Anadolu'da müslümanlığı yaysın diye... Orta Asya'dan gelmişler, Anadolu'da İslâm'ı yaymış mübarekler... Cihad etmişler, savaşmışlar, İslâm'ı yaymışlar.
Bizim evlâtlarımız da gitsinler nereye giderlerse; --Afrika'ya mı, Kanada'ya mı, Amerika'ya mı, Avustralya'ya mı?-- İslâm'ı yaysınlar. Öyle yetiştirelim yâni... Hepsini alim yetiştirelim. Arkamızdan sevap gelsin bize... Kabrimize nur yağsın, sevap yağsın.

Günahlardan kaçınmağa çok dikkat edin!.. "İnsanın ekseriyetle cehenneme düşmesi dilindendir, seks hatalarındandır." diyor Peygamber Efendimiz... Ferc demek, tenâsül aleti demek Arapça'da... "Şu iki dudağı arasıyla iki bacağı arası..." demiş bir hadis-i şerifte de... Bunlardan çok günaha girer insan; bunlara dikkat etmesi lâzım!..
Cennete en çok neden girer insan?.. Takvâ ehli olmasından girer, güzel huylu olmasından girer. Tatlı dilli, güleç yüzlü, melek gibi bir insan olursa girer. Takvâ ehli, haramlardan kaçınan insan olursa girer. Buna dikkat edin, haramlardan sakının!.. Ahlâkınızı güzel eyleyin, güzel ahlâklı olmağa dikkat edin!.. ALLAH yardım eylesin...
Her biriniz bir "Fâtiha", üç "KulhüvALLAH" okuyun; duanızı yapayım:
..................
Bismillâhir rahmânir rahîm. (İnnellezîne yübâyiûneke innemâ yübâyiûnALLAH... Yedullahi fevka eydîhim... Ve men nekese ve innemâ yenküsü alâ nefsihî... Ve men evfâ bimâ ahede aleyhullahe feseyü'tîhi ecran azîmâ.) SadakALLAHul azîm.
"Muhakkak ki sana biat edenler gerçekte ALLAH-u Teala'ya biat etmişlerdir. ALLAH'ın kuvvet ve yardımı biat edenlerin üstündedir. Şu halde kim bu bağı çözerse, kendi aleyhine çözmüş olur. Kim de ALLAH ile sözleştiği şeye vefa, onun hükmünü îfa ederse O'da ona büyük bir ecir verecektir."

Bu bir merâsim... Derviş olma, tarikata girme merâsimi... El almak diyorlar, inâbe almak diyorlar, tarikate girmek diyorlar, tevbe almak diyorlar. Bu Peygamber Efendimiz'den gelme bir adet... Peygamber Efendimiz'in sahabesi --kadın olsun, erkek olsun-- Peygamber Efendimiz'e gidip, elini tutup, bey'at edip; "Yâ RasûlALLAH, biz sana tâbî olacağız, emrindeyizá" derlerdi, bey'at ederlerdi. Akabe'de bey'at ettiler, Hudeybiye'de bey'at ettiler... Çeşitli zamanlarda kadınlar da, erkekler de bey'at etti.
Tabi, aslında Rasûlüllah'a bey'at, ALLAH'a bey'at demektir. ALLAH seviyor ve büyük sevap vereceğini bildiriyor bu ayet-i kerîmede...
Sizin de bize bey'at etmeniz, ALLAH'ın izniyle yine o halin devamıdır, o adetin devamıdır. Yine siz ALLAH'a bey'at etmiş oluyorsunuz. ALLAH, ecr-i azîm ihsân etsin size de... Sevabınızı çok eylesin... Sevgili kulları eylesin... Huzuruna sevdiği râzı olduğu kullar olarak varmamızı nasîb eylesin...
Hem dünyada Kur'an-ı Kerim yolunda, Rasûlüllah'ın yolunda yürüyen, has, hâlis müslümanlar olarak yaşayın, ALLAH'ın sevgili kulu olarak yaşayın; hem de ahirette cennetine cemâline erip, sevdiği râzı olduğu bir kul olarak iki cihan saadetine mazhar olun... ALLAH-u Teâlâ Hazretleri cümlenizden râzı olsun...
Bihürmeti esrârı sûretil fâtiha!..
Kayıtlı

Orjinali için tıkla

BİZ TARTIŞIRKEN NEFSİMİZİ DEĞİL DAVAMIZI HAKLI ÇIKARMAYA ÇALIŞIRIZ...
HAFİ
Dedim ya; Yusuf olmak zor çok zor.. Yusufken sultan olmakta zor Hele Yusuf’un Yakup’u olmak, işte o hepsinden zor…
Süper Üye
*

Puan: 190
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 4,681

Açtığı Konular:639

DAVASININ DELİSİ OLMAYAN GERÇEK İMAN ETMİŞ OLAMAZ


4 Mesajına Toplam
4 Kere Teşekkür Edildi

« Yanıtla #14 : 21 Eylül 2008, 21:58:02 »

RABITA
Soru:

--Rabıta yapılırken mürid şeyhi ne olarak görmelidir? Rabıtaya şirk diyenlere verilecek aklî ve naklî deliller nelerdir?


--Rabıta ile ilgili Necib Fâzıl merhumun güzel bir kitabı vardır. Hâlid-i Bağdâdî Efendimiz'in Rabıta Risâlesi'nden faydalanarak, kendisi de birtakım görgülerini katarak yazmış. Onu okumanızı tavsiye ederim.
ALLAH-u Teâlâ Hazretleri,
(Ve kûnû maas sâdıkîn) "Sadık kullarımla beraber olun!" buyuruyor. Yâni "Onlar gibi olun, onların yanında olun, onların cephesinde olun, onların gittiği yolda, onların safında bulunun!" mânâsına geliyor. Onun mânevî tatbikatı, mânevî bakımdan beraber olmak, böyle rabıta ile sağlanıyor.
İnsanın hocasıyla beraber olması, vaazını dinlemesi, nasihatını dinlemesi, dinini ondan öğrenmesi lâzım!.. Bu her zaman mümkün olmuyor. Hem insanlar muhtelif yerlerde oturuyorlar, uzak diyarlara gitmiş oluyorlar. Hem de, günün bir kısmının istirahatle geçmesi gerekiyor. Günün her saatinde insanın hizmette olması da kolay olmuyor. O bakımdan rabıta yapılıyor.
Rabıta yapıldığı zaman, mürid şeyhinin huzurunda olmuş oluyor. Onu denetleyici olarak da düşünebilir. Sevdiği bir kimse olarak, hocası olarak onu karşısında hayal edecek, zikri beraber yaptığını düşünecek.

Rabıtanın şirk olmasının hiç bir aslı, esası, dayanağı yoktur. Çünkü, insanın gözünü kapatması serbesttir. Gözünü kapattığı zaman sevdiği bir insanı düşünmesi serbesttir. Bunun şirkle hiç bir ilgisi yoktur. Onlar herhalde tasavvufu bilmiyorlar veya rabıtayı bilmiyorlar, böyle bir görüşe saplanıyorlar. Ya da İbn-i Teymiye'nin filân kitaplarını iyi okumuyorlar.
Ben şöyle onların kitaplarını ve o kitaplardan alınan özetleri okuyunca, baktım o da bizim gibi düşünüyor. Tasavvufa saygılı, bu gibi pek çok konuda oldukça güzel ifadeleri var... Demek ki yarım bilgili olan insanlar, meseleyi anlamadıkları için yalan yanlış konuşuyorlar.
Şirk ALLAH'a ortak koşmak demektir. ALLAH'a ortak koşmakla ilgili herhangi bir şey burda olmadığı için, öyle bir husus yoktur. İnsanın sevdiği bir kimse ile beraber olmak istemesi, beraberliğini düşünmesi şirk değildir.
Birçok mânevî faydaları var... Feyz almak bakımından, insanın yetişmesi bakımından fevkalâde önemli...

Râmûzül Ehâdis'te bir hadis-i şerif var; Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: ÇBir geniş arazide, çölde giderken hayvanınız ürktü, kaçtı. Yardım edecek bir kimse de yok... Çölde uçsuz bucaksız dağların, kum tepelerinin arasında kayboldu. Bulmanız mümkün değil... Kaldınız çaresiz... Sular orda, yiyecek orda... Kumların üstünde bata çıka sizin yürümeniz mümkün değil... Yandınız, mahvoldunuz. Böyle bir durumla karşılaştınız. Ne yapacaksınız?..
--Deyiniz ki: "(Yâ ricâlALLAH!) Ey ALLAH'ın erleri, ALLAH'ın ricâli!.. (eğîsûnî) Bana yardım edin! (eînûnî) Bana yardımcı olun, benim imdadıma yetişin!" diye böyle söyleyin! Çünkü, ALLAH'ın sizin görmediğiniz maddî mânevî erleri olur, evliyâullahı olur; onlar imdada yetişirler." diye Peygamber Efendimiz tavsiye ediyor.
Onun için, Peygamber Efendimiz böyle deyin dediğine göre, ALLAH'ın evliyâsına da böyle selâhiyet verildiğine göre; hani ondan yardım istese bile, yine bir mahzuru yoktur. Çünkü, mahzuru olsaydı, Peygamber Efendimiz tavsiye etmezdi. Onun için bu şirk lafı bir taassubdan kaynaklanıyor.

Bir takım insanlar tasavvufa düşman olmuşlar. Bu tasavvuf düşmanlığını İngilizler körüklemiş. Meselâ geçtiğimiz asırda, İngilizler Osmanlı'yla çeşitli cephelerde harb ederken, iki büyük tehlike tesbit etmişler:
1. Hac
2. Tasavvuf, tarikatlar
Neden?.. Hacca gittiği zaman müslümanlar, dünyanın dörtbir yerinden gelip bir yerde toplanıyorlar. "İngilizler falanca yerde şöyle yaptı, böyle yaptı... Ona karşı şöyle tedbir alalım, böyle tedbir alalım!.." diyorlar. Ondan dolayı İngilizlerin başarısı veya gayrimüslimlerin, İslâm'a suikast için çalışanların oyunları bozulmuş oluyor. Onun için hacca düşmanlar...
O zamandan başlamışlar, hac mevsimi geldiğinde haccı engellemeye... İşte, "Salgın hastalık var!" filân diye yalan dolan haberler yaymağa... Bu, yakın zamanlara kadar devam etti. Sonra birden salgın hastalıklar filân hepsi kalktı. Yalanmış demek ki...
Yâni, hac mevsiminde ilkönce "Bir salgın hastalık var!" diyorlardı. "Gidersen, ölürsün!" diyorlardı. Hastaneye havale ediyorlardı, seyahat hürriyetini tahdit ediyorlardı. Doktorların keyfine kalıyordu. Rapor vermeyince, adam burda kahrından ölüyordu. Saçma sapan şeyler... Şimdi bak hiç bir şey olmuyor elhamdü lillâh... Yalanları ortaya çıktı.

Bir de bu tarikatlardan, tasavvuftan has müslüman yetiştiği için çok korkmuşlar. Meselâ deniliyor ki, "Hâlâ Orta Asya'da, Türkistan'da, Rus diyarlarında bozulmadan duran insanlar, bu tarikat sayesinde, tasavvuf sayesinde korunabilmişler, Rus baskılarının karşısında durabilmişler." diyorlar.
Ayrıca bir de hilâfet meselesinden çok korkuyorlardı. müslümanların halifesi olursa, ödleri patlıyor. Neden?.. O zaman, "Azerbaycan'da Ruslar saldırmış, ona karşı tedbir alın!.. Bulgaristan'da Bulgarlar şöyle yapmış, ona karşı tedbir alın!.." dediği zaman, tüm Ümmet-i Muhammed ayağa kalkacağından, böyle bir merkeze bağlılığı istememişler. Halbuki onu kurmak, her müslümanın boynuna vacib!.. Çok önemli bir şey... Çünkü dağınık olduğun zaman, düşman tek tek yakalayıp mahvediyor. Kuzucukları birer birer kurtlar parçalıyor.
O bakımdan böyle şeyler olduğundan, bir tasavvuf düşmanlığı almış gitmiş. Suud'da korkunç bir tasavvuf düşmanlığı var... İran'da kendine göre bir acaib tasavvuf düşmanlığı var... Radikal müslüman dediğimiz, yeni müslüman kardeşlerde bir tasavvuf düşmanlığı var...

Kur'an-ı Kerim'de zikir emri var... Seksen doksan yerde ALLAH-u Teâlâ Hazretleri zikri emrediyor. Nefsi terbiye etmek, tezkiye etmek vazifesi Kur'an-ı Kerim'de var:
(Kad eflaha men zekkâhâ. Ve kad hâbe men dessâhâ.) "Nefsini terbiye eden kimse kurtulmuş, onu fenâlıklara gömen kimse de ziyana uğramıştır." Ahlâkı güzelleştirme emri Kur'an-ı Kerim'de var... Nefsin oyunlarına karşı tedbir almak, şeytanla mücadele etmek meselesi var... Tasavvufun tüm konuları Kur'an-ı Kerim'in emirlerinden çıkmış, hepsi Kur'an-ı Kerim'de var... Sen bunları nasıl inkâr edersin, zikri nasıl inkâr edersin?.. İslâm'ı bilip tasavvufu inkâr etmek mümkün değil... Ama cahiller tutturmuşlar, öyle gidiyorlar.
Biz de bunların yanlışlığını belirtmek için mecmualarımızda en alim kimselerle röportajlar yaptırıp yayınlıyoruz. Büyük mezheb imamları tasavvuf hakkında ne demişler, onların sözlerin yazıyoruz. İmam-ı Azam böyle buyurmuş, İmam Şafiî böyle buyurmuş, İmam Mâlik böyle buyurmuş, Ahmed ibn-i Hanbel böyle buyurmuş... Şu zâtı medhetmiş, bu şeyhe bağlanmış filân diye onları yazıyoruz ki, millet bu oyunun tesiri altında kalmasın diye...

Soru:

--Rabıta ALLAH'la kulun arasına girmek midir?


--Muhterem kardeşlerim! Rabıta, irtibat mânâsına geliyor, ilgi kurmak, irtibatlı olmak mânâsına geliyor. Nasıl hani, İstasyonu arayıp düğmeyi çeviriyorsunuz; ilgiyi kurduğunuz zaman, o radyo istasyonunun yayınını alabiliyorsanız, böyle bir ayarlama gibi bir şey olmuş oluyor.
Rabıta, bir sevgi bağlantısıdır, bir saygı bağlantısıdır. O bakımdan... Şimdi bir insan hocasıyla beraber, şeyhiyle beraber bir yerde olsa güzel olur. Aynı mecliste olsalar, sohbetinde bulunsa, sözünü dinlese; beraberce ellerine tesbihleri alsalar, zikirleri yapsalar güzel olur. Bu böyle olmadığı zaman, gözünü kapatacak, mürşidiyle irtibatını kuracak, mürşidini karşısında tasavvur edecek... O da onun karşısında oturmuş, mübârek bir mecliste beraberlermiş diye göz önüne getirecek... Böyle gönül aleminden bir irtibat sağlayacak... Bu irtibata rabıta deniliyor.
Böyle mürşidiyle bir irtibat kurduğu zaman; ziyaretine gittiği zaman, aynı mecliste beraber zikir yapsalar nasıl oluyorsa, orda da öyle bir durum oluyor. Beraber zikretmiş olacaklar, irtibat kurmuş olarak zikretmiş olacaklar. O zaman, böyle bir bağlantı kurulduğu zaman, mürşidindeki füyûzat ve mânevî berekât kendisine intikal eder. O bağlantının bereketiyle kendisi çok feyizyâb olur ve yaptığı ibâdetin tadını duyar, faidesini görür.

Böyle bir fenâ fillâh-beka billâh makamına ermiş mürşid-i kâmil ile irtibat kurduğu zaman insan, istasyonu bulmuş gibi oluyor yâni... O zaman kendisi çok istifade eder. Büyüklerimiz böyle diyorlar. Bu bir sevgi bağlantısıdır ve kısa zamanda müridin terakkî etmesi için gerekli bir çalışmadır.
Bunun hem asrımızın modern ilimlerinden, hem de tarihimizden ve dinimizden çok misalleri vardır. Ebûbekr-i Sıddîk Efendimiz, Rasûlüllah Efendimizi her zaman karşısında görürmüş. Hattâ utanırmış. O kadar böyle canlı bir tarzda karşısında görürmüş ki, utanırmış ayağını filân da uzatamazmış. Yanında değil ama, yanında gibi... İşte buna fenâ firrasûl makamı derler. Yâni, nereye baksa Rasûlüllah'ı görüyor; Rasûlüllah'ı görür hale gelmiş oluyor.
O hale ermek için de, ilkönce fenâ fişşeyh makamı denilen hale ermiş olmak, şeyhini görür hale gelmek lâzım ki; ordan fenâ firrasûl makamı nasib olsun, ordan fenâ fillah makamı nasib olsun diye, büyüklerimiz böyle bu meseleyi açıklamışlardır.

Bir de bazı kitaplarda belirtiliyor ki, Yusuf Aleyhisselâm'ın hikâyesinde, tam öyle Zelihâ valide kapıları kapatıp da, "Gel bakalım!" dediği zaman;
(Lev lâ enraâ burhâne rabbihî) diye bildiriliyor ayet-i kerimede... "Rabbinin burhanını gördü, kendisine hakim oldu, uymadı. Kapıya doğru kaçtı." diye bildirildiği sırada, o gördüğü burhan nedir diye bazı kimseler diyorlar ki rivâyetlerde: Babası Ya'kub AS'ı karşısında görmüş... Ya'kub AS'ın hayalini aynen karşısında görmüş. Babası karşısında... Evlâdına böyle bakıyor. O zaman kendisine daha iyi hakim olmuş, o teklife karşı direnmiş.
O bakımdan bu işin bir takım mânevî tarafları vardır. O vazifeyi yapan insanlarda da böyle bazı şeyler hasıl oluyor.

Evliyâullahın işleri, bizim bildiğimiz şu dünya hayatındaki işlerimizden biraz farklı oluyor. Şimdi Pakistan'dan birisi bana bir mektup gönderdi. Türkiyeden Pakistan'a gitmiş. Benden de cevap istiyor. "Rüyamda Mehmed Zâhid Hocamız'ı gördüm." diyor, gördüğü şeyleri anlatıyor: "Heyecandan uyandım. Yatakta yanımda yatan hanımım: 'Şimdi odadan dışarıya çıkan ihtiyar zâtı sen de gördün mü?' dedi. 'Yok!' dedim. 'Nasıl bir kimseydi anlat bakalım!' dedim. Tıpkı Hocamız'ı tarif etti." diyor. Evet, rüyasında görünmüş buna ama, yanlarına da ruhaniyetiyle gelmiş. Karısı da görmüş de, soruyor rüyayı gören kimseye: "Gördün mü, şu kapıdan çıkan zâtı? Sırf ben mi gördüm, sen de gördün mü?" diye...
Aynı şeyi, bizim burda bir Lütfullah kardeşimiz vardı, --ALLAH rahmet eylesin, cennet mekânı olsun-- o anlattı. Kıztaşı'nda apartmanda otururlardı. "Bir gün odada yemeğimizi yedik. Ben de odadan sofaya çıkmak istedim. Sofanın elektriği kapalı, karanlık sofa... Kapıyı tam açtım, karanlıkta Mehmed Zâhid Hocamız böyle karşımda duruyor... Ben ona bakıyorum, o bana bakıyor... Korkulacak bir değil ama, heyecanlandım, tüylerim diken diken oldu. Sırtımdan bir soğuk ter boşandı. Ondan sonra yavaş yavaş Hocamız karşımdan kayboldu." dedi.

Şemseddin-i Sivâsî Hazretlerini anlatıyorlar: Müridiyle kapıdan çıkmış, şöyle bir duvara yaslanmış, şöyle bir müddet durmuş, gözleri kapalı... Müridi diyor ki:
"--Ne oldu efendim, rahatsızlandınız mı?.."
"--Hayır evlâdım, rahatsızlanmadım. Buna rahatsızlık demezler, buna insilâh derler. İnsanın ruhu bedeninden çıkar, o zaman böyle beden böyle şeysiz kalır. O hal oldu da onun için böyle oldu." diyor.
Yâni, bu tasavvufî hayatın ihlâslı, aşık-ı sâdık mensuplarına ALLAH-u Teâlâ Hazretleri, başta sizin ve bizim kolay anlayamayacağımız, mânevî bir takım haller nasib ediyor. Rabıta da öyle bir hal olmuş oluyor. Yapan görür.

Soru:

--"Rabıta şirktir, İslâm'da delili yoktur." diyorlar; ne dersiniz?


--Hayır! ALLAH'tan başka bir tanrı düşünmek şirktir. Rabıta ise, hayalinde şeyhini tahayyül etmektir. Bu şirk değildir.
Hayal kurmak yasak değildir. İnsan sevdiği için annesini babasını düşünebilir gözünü kapattığı zaman... Memleketini düşünebilir. Yaz mevsimini, tatili vs. yi düşünebilir... Gözünü kapatır, Kâbe-i Müşerrefe'yi, Medine-i Münevvere'yi düşünebilir. Bunun gibi hocasını düşünebilir.
Hocasını hayalinde karşısında düşünür, bu gayet normaldir. Şirk, ALLAH'ın birliğini kabul etmemek demek; bununla bir ilgisi yok...
Rabıtayı bilmiyorlar, uzaktan uzağa tenkid ediyorlar. Ne olduğundan haberleri olmadığı şeyleri tenkid ediyorlar.

Soru:

--Şeyh ile rabıta yapmanın bid'at olduğu söyleniyor; ne dersiniz?


--Hayır, bid'at değildir. Taa Peygamber Efendimiz'in zamanına kadar giden geçmişi vardır. Hattâ Kur'an-ı Kerim'de ona dair işaretler vardır. Bu bir mânevî haldir. İnsan o çalışmayı yaptığı zaman hasıl olur. Bu bid'at da değildir, şirk de değildir, yanlış da değildir. Güzeldir, iyi bir tasavvufî çalışmadır ve faydalıdır.

Soru:

--Rabıtada tahayyülde zorluk çekiyorum, ne tavsiye edersiniz?


--Şeyhinin sohbetine fazla devam etsin. Sevgisi ziyadeleşince olur.

Soru:

--Resimle rabıta olur mu?


--Olmaz, uygun değil!.. Pis suyla abdest alınır mı?.. Resimin ancak bir takım meşrû sebeplerle müsaadesi var... Sen onu meşrû sebepler için kullanabilirsin. Pasaport çıkacak, tapuda lâzım, bilmem nerde lâzım; orda kullanabilirsin. Onun dışında öyle resimle rabıta yapmak bid'attir, uygun değildir. Tarikatta bid'attır, böyle şey olmaz!.. O hocasına, usûlüne uygun olarak rabıta edecek, resimle yapmayacak!..
Kayıtlı

Orjinali için tıkla

BİZ TARTIŞIRKEN NEFSİMİZİ DEĞİL DAVAMIZI HAKLI ÇIKARMAYA ÇALIŞIRIZ...
HAFİ
Dedim ya; Yusuf olmak zor çok zor.. Yusufken sultan olmakta zor Hele Yusuf’un Yakup’u olmak, işte o hepsinden zor…
Süper Üye
*

Puan: 190
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 4,681

Açtığı Konular:639

DAVASININ DELİSİ OLMAYAN GERÇEK İMAN ETMİŞ OLAMAZ


4 Mesajına Toplam
4 Kere Teşekkür Edildi

« Yanıtla #15 : 21 Eylül 2008, 21:58:30 »

HATM-İ HÂCEGÂN
Soru:

--Fakülte öğrencileri olarak bir evde kalıyoruz. Kendi aramızda Hatm-i Hâcegân yapabilir miyiz?


--Yapabilirsiniz. İsterse herkes tek başına da bir büyük Hatm-i Hâcegân'ı yapabilir. Yâni 7 Fatiha, 100 salevât-ı şerife, 79 Elemneşrahleke, 1001 İhlâs-ı Şerif, tekrar 7 Fatiha, 100 salevât-ı şerife Hatm-i Hâcegân-ı Kebir'dir; bunu yapabilir.
Ya da Hatm-i Hâcegân-ı Sagîr; yâni 7 Fâtiha, 100 salevât-ı şerif, 500 ÇLâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm.È... 7 Fâtiha ve 100 salevât-ı şerife de sonda... Bu da Hatm-i Hâcegân-ı Sağîr'dir, bunu da yapabilir. Müsaade de ediyoruz, yapabilirler.

Soru:

--Hatm-i hâcegânı herkes yapabilir mi?


--Şahsen, kendi şahsı adına herkes yapabilir. Çünkü büyüklerimiz, şeyhlerimiz hatm-i hâcegânı kendileri ayrıca, "Sevabı biz de tek başımıza kazanalım!" diye, taksim etmeden kendileri de yapmışlar. Öyle yapılması mümkündür.
Toplulukta hatm-i hâcegân, şeyh efendinin müsaadesi alınarak yaptırılabilir.

Soru:

--Kalabalık yerde Hatm-i Hâcegân yapılabilir mi?


--Hatm-i Hâcegân'ı Hocamız Rahmetullahi Aleyh, sabah ve yatsı namazlarından sonra camide, kalabalıkta yapardı. Burada sabahları ve yatsıları Hatm-i Hâcegân yapılıyor. Çünkü, o şekilde yapılmasa, "İlle has dervişler katılsın da, ötekiler katılmasın!" denilse, başka bir takım mahzurlar olduğundan Hocamız öyle ictihad eyledi. Camide de yapıyordu, ayrıca da yapıyordu.
Hattâ şahıslar Hatm-i Hâcegân'ı tek başına kendileri de yapabilirler; o da mümkün... Hatm-i Hâcegân-ı kebîr, Hatm-i Hâcegân-ı sağîr yapılabilir.
Bunu soruyorsa kardeşimiz, kalabalık yerde Hatm-i Hâcegân yapılıyor. Eh, Hocamız ictihad eylemiş, biz de o ictihada dayanarak yapıyoruz. "Böyle olduğu zaman gönüller daha hoş oluyor, herkes de istifade ediyor sevaptan..." diye, biz de yapıyoruz.

Soru:

--Hatm-i hâcegân esnasında, rabıta-i şerif denilince hangi rabıta yapılıyor? Grupta yabancı birisi varsa, o ne yapmalıdır?


--Mürşidle rabıtadır tabii ilki... Yabancı birisi varsa, kendi şeyhine rabıta yapar. Ondan sonra da rabıta-i kalb yapacak.

Soru:

--Hatm-i Hâcegân'dan sonra on defa yavaş yavaş "Lâ ilâhe illALLAH" demek, Hatm-i Hâcegân'ın bir parçası mıdır?


--Hayır! Hatm-i Hâcegân-ı Kebir; yedi Fatiha, başta ve sonda yüz salevât-ı şerife, ortada da yetmişdokuz Elemneşrahleke ve binbir İhlâs-ı Şerif'ten oluşur.
Bu, başka bir hadis-i şerifteki müjdeye ermek için onun arkasından söylenen bir şeydir. "Bir insan medlerini uzata uzata 'Lâ ilâhe illALLAH'ı on defa çekerse, söylerse, dörtbin adet büyük günahı silinir." diye müjde var, onun için yapılıyor.
Kayıtlı

Orjinali için tıkla

BİZ TARTIŞIRKEN NEFSİMİZİ DEĞİL DAVAMIZI HAKLI ÇIKARMAYA ÇALIŞIRIZ...
HAFİ
Dedim ya; Yusuf olmak zor çok zor.. Yusufken sultan olmakta zor Hele Yusuf’un Yakup’u olmak, işte o hepsinden zor…
Süper Üye
*

Puan: 190
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 4,681

Açtığı Konular:639

DAVASININ DELİSİ OLMAYAN GERÇEK İMAN ETMİŞ OLAMAZ


4 Mesajına Toplam
4 Kere Teşekkür Edildi

« Yanıtla #16 : 21 Eylül 2008, 21:58:57 »

ORUÇ
Soru:

--Nafile olan üçaylar orucu nasıl tutulabilir? Receb, şaban ayları sürekli oruçlu olarak mı geçirilecek; yoksa, bu ayların bir başında, bir ortasında, bir sonunda mı tutulacak?


--Nafile oruçlar arasında üçaylar orucu diye bir oruç yoktur. Peygamber Efendimiz, ramazana vücut biraz hazırlansın diye, şabanın onbeşinden sonra oruç tutmamayı tavsiye etmiştir. Ama kendisi recebde şabanda çok oruç tutardı. "Bazan oruca bir sarılırdı, hiç bırakmayacakmış gibi olurdu. Bazan da bir bırakırdı, galiba hiç tutmayacak bu sefer diye düşünülürdü." diyorlar. Demek ki öyle, "Alışkanlık olmasın, herkes tutacak sanılmasın da mecburiyet olmasın!" diye bazan tutmuş bazan tutmamış ama, recebde şabanda çok tuttuğunu biliyoruz.
Üçaylarda oruç tutulmasının sebebi; o üçaylar mübarek aylar olduğu için, sevabı çok olduğundan dolayı, kefaret orucunu o aylara denk getiriyorlar. Kefaret orucu tutma mecburiyeti olan bir kimsenin, iki ay peş peşe oruç tutması lâzım ya; o aylara getiriyorlar ki sevabı çok olsun diye... Kefaret orucu tutuyorlar. Yoksa, üçaylar orucu diye bir oruç yoktur. Hattâ Peygamber Efendimiz, şabanın sonlarına doğru tutmamayı da tavsiye etmiştir. Bunu böylece bilesiniz.
Her ayın başında, ortasında, sonunda oruç tutmak, daha ziyade üçayların dışındaki aylar içindir. Recebde, şabanda çok tutarmış kendisi Peygamber Efendimiz...

Soru:

--Şevval ayı orucunu peşpeşe mi tutacağız, yoksa ayrı ayrı mı tutulacak?


--İkisi de câizdir. Bir çırpıda altı tanesini peşpeşe, altı patlar tabanca gibi arka arkaya da olabilir. Ayrı ayrı da olabilir.
Kayıtlı

Orjinali için tıkla

BİZ TARTIŞIRKEN NEFSİMİZİ DEĞİL DAVAMIZI HAKLI ÇIKARMAYA ÇALIŞIRIZ...
HAFİ
Dedim ya; Yusuf olmak zor çok zor.. Yusufken sultan olmakta zor Hele Yusuf’un Yakup’u olmak, işte o hepsinden zor…
Süper Üye
*

Puan: 190
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 4,681

Açtığı Konular:639

DAVASININ DELİSİ OLMAYAN GERÇEK İMAN ETMİŞ OLAMAZ


4 Mesajına Toplam
4 Kere Teşekkür Edildi

« Yanıtla #17 : 21 Eylül 2008, 21:59:26 »

EVLENME
Soru:

--Evlenmek için izleyeceğimiz yol nasıl olmalıdır? Görüşme esnasında ne tür şartlar konuşulmalı ve bu konudaki tavsiyeleriniz nelerdir?


--Müslüman, mütedeyyin, takvâ ehli bir kimse bulmağa çalışacak! Evlilikte esas budur, böyle olması gerekir. Karşı tarafla bu mânâda büyükler görüşebilir. Evlenecek olan kız ve erkek de birbirini görebilir; dinimizde buna müsaade vardır.
Öne sürülecek şartlar, dinî şartlar olmalı!.. Yâni, "Biz dine bağlılık istiyoruz, Kur'an yolunda yürümeyi istiyoruz, Sünnet-i seniyye'ye uygun yaşamayı istiyoruz." diye. Dünyevî şeyler, maaş vs. önemli değil...

Soru:

--Peygamberimizin yapılmasını emrettiği evlenme, sakal bırakma gibi bazı şeyleri günümüzdeki bazı cihad önderleri yerine getirmiyorlar. Üstelik ALLAH'ın evlenmeyen kişileri lânetlediği söyleniyor. Bunu nasıl açıklarsınız?


--Peygamber SAS Efendimiz, "Nikâh benim sünnetimdir. Benim sünnetime uymayan benden değildir." buyuruyor. Genel kaide budur. Herkes bu kaideye uymasa, Türkiye biter, İslâm alemi biter. Çocuklar olmadığı için, bir nesil sonra ortada insan kalmaz.
Evlilik, insanların, müslümanların devamının vesilesi olduğundan ve "Evleniniz, çoğalınız; ben sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim." diye Peygamber Efendimiz'in teşviki olduğundan, normal şekil evliliktir.
Evlilik; kendisinin namusunu korumakta kendisine pek güveni olmayan, duyguları çok aşırı olan bir kimse için farzdır. Bu kadar aşırı durumda olmayan insanlar için sünnettir. Hanımı aldığı zaman bakamayacak durumda, özürlü, kusurlu, eksikli kimseler için ancak evlenmemek bahis konusu olabilir. Normal şekilde herkesin evlenmesi lâzım!..
Evlenmeyenler tabii mazeretlerini ALLAH'a kendileri arz edecekler. Belki kendilerinin özel bir mazereti vardır. Yoksa, ne cihad, ne daha başka bir şey evliliğe mâni değildir. Peygamber Efendimiz hem evliydi, hem cihad etti. Bütün din büyüklerimiz, Sahabe-i Kiram hem evliydi hem de cihad ettiler. Genel uygulama, doğru olan şekil budur.

Soru:

--Nefsine hakim olmakta zorluk çeken bir gencin, maddî imkânları iyi olmaması sebebiyle acaba maddi durumunu düzeltmeye çalışıp daha sonra mı evliliği düşünmesi doğru olur; yoksa, ALLAH-u Teâlâ'ya güvenerek hemen evlenmesi mi doğru olur?


--İkincisi daha doğru olur. Yâni, ALLAH'a güvensin; çünkü ALLAH kendisine güvenenleri mahrum bırakmaz! Evlenene yardım eder, ev yapana yardım eder. Hele bu evlilik dinî maksatla olursa, sevap kazanmak niyetiyle olursa, daha çok yardım eder.
ALLAH-u Teâlâ Hazretleri herkesin rızkını verir, bol bol ihsan eder. O bakımdan korkmasın, evlensin!.. ALLAH mes'ud etsin, zengin etsin, kimseye muhtaç etmesin...

Soru:

--Üniversiteyi bitirdim, ailem beni evlendirmek istiyor; fakat, ben ilim yapmak istiyorum. Ailemizin durumu müsâit; ilim mi öğreneyim, yoksa evleneyim mi?


--Kendisinin ilim öğrenmesine mânî olmayacak bir hanımla evlensin.

Soru:

--İlâhiyat fakültesi son sınıftayım, evlenmeyi düşünüyorum; bu işe siz ne dersiniz? Okulla birlikte olur mu?..


--"ALLAH mes'ud etsin!.." derim, teşvik ederim. Çünkü, evliliği Peygamber Efendimiz tavsiye etmiştir, teşvik etmiştir. Geç kalması zarardır. Evlenmekte çeşitli faydalar vardır.
Okulla birlikte olur. ALLAH yardımcı olsun, hayırlı kimse ile karşılaştırsın...

Soru:

--İlâhiyat fakültesi son sınıf talebesiyim. İmam-hatip mezunu bir kıza talib oldum, uygun mudur?


--Uygundur. İlâhiyatlıya, imam-hatip mezunu bir hanım uygun bir eş olur. Beraberce İslâm'a güzel hizmet etmelerini ALLAH nasib eylesin...

Soru:

--Hanefî ve Şafî mezhebine mensup iki gencin birbiriyle evlenmesi câiz midir?


--Câizdir. İkisi de hak mezhebdir, bir şey yoktur, evlenebilir.

Soru:

--Onsekiz yaşındayım. Çalıştığım yerde kızlar da çalışıyor; fakat, ayrı ayrı yerlerde çalışıyoruz. Babam, "Oğlum, şu kızın ahlâkı çok güzel; sana o kızı alalım!" dedi. Fakat, kız yarım yamalak başını örtüyor, kısa etek giyiyor. Ne yapmamı tavsiye edersiniz?


--Konuşsun, ALLAH'ın emirlerini anlatsın. Onlara uymaya râzı ise, o zaman olabilir. Düzelecekse hemen düzelsin. O zaman olabilir. Bir kimseyi kurtarmış olur inşALLAH!.. O sevabı da alır.

Soru:

--Benim ve kardeşlerimin hayırlı eşler bulması için dua eder misiniz?


--Bu önemli bir şeydir kardeşlerim, gülmeyin!.. ALLAH hepimize, hepimizin evlâtlarına hayırlı yuvalar kurmak nasib etsin... Çünkü, hayırlı bir eş insana dindarlıkta yardım eder, destek olur; ibadetleri muhabbetle beraberce yaparlar. Teheccüde beraber kalkarlar, orucu beraber tutarlar, hacca beraber giderler... Ne güzel...
Hayırsız birisi oldu mu, o camiye gidince kızar, namaza kalkınca kızar, elektriği yaktığı zaman kızar, "Kapatsana be herif!" der, "Yine mi kalktın?" der, "Ne zaman gideceksin?" der... vs. Yâni, bir azab olur. O bakımdan ALLAH hepimize hayırlı geçimler, evlâtlarımıza hayırlı gelinler / güveyler nasib etsin...
Biliyor musunuz ki, "Şefaatlerin en kıymetlisi, nikâh konusunda yapılan şefaattir." diyor Peygamber Efendimiz... Yâni, "Bak bu çocuk iyi çocuktur, aslandır, kaplandır, temizdir. Sen buna kızını ver!" Şefaat ediyor buna... "Biraz fakirdir, parası azdır ama çok iyi çocuktur. Pırlanta gibi kalbi vardır, altın gibidir, vs. Buna kızını ver!" En iyi aracılık, nikâh konusunda yapılan aracılık oluyor.
Kızlarınızı, oğlanlarınızı iyi insanlarla evlendirmek için birbirinize var gücünüzle yardım edin!.. Bana da gelin, ben de yardım edeyim!.. Bu çöpçatan bürosu demek değil... Bu kardeşlerimizin dünya ve ahiret saadetini sağlama bağlamak demek...

Namazlı niyazlı bir insanı, başı açık bir kızla anası babası evlendiriyor. "Akrabamızın, teyzemizin evlâdıdır; gel yabancıya gitmesin, mallar da bölünmesin!.. Şöyle olsun, böyle kalsın..." diyorlar. Kız kolejden mezun; kısa etekli, japone kollu, açık saçlı... Oğlan bizim tekkede derviş... Ayıkla pirincin taşını!..
Veyahut; kız sofu mu sofu, dindar mı dindar, melek gibi bir şey... Anası babası birisine veriyorlar. "Amerika'da okumuş. Sus kız, sen karışma!.. Bilmem ne..." diyorlar. Gidiyor. Adam abdest almaz, gusül bilmez, namaz kılmaz, cumaya gitmez... Elektronik tahsili yapmış, filânca yerde genel müdür ama, başına çalınsın!.. ALLAH'ın yoluna gitmiyor.
Şimdi, bunun çocukları ne olacak?.. Gusülü yok, tahareti yok bu herif-i nâşerifin... Dindar mıdır, dinsiz midir? İmanı var mıdır, yok mudur, neyin nesidir?.. Yazık ettin sen bu kıza!.. Yazık oldu bu kıza... Bu kız melek gibi bir kızdı. Namazında niyazındaydı... "Haydi hanım açın da süslen, biraz da dudaklarını boya, biraz da yanaklarını boya!.. Ben seninle başörtülü olarak arkadaşların yanına gitmeğe utanıyorum." diyor, dinden tamamen uzaklaştırmağa çalışıyor. Ne kadar acı!..

Soru:

--Sözü kesilmiş iki kişi, eğer aralarında dinî nikâh yapılmamışsa telefon ile görüşebilir mi? Damat adayı kız evine ziyarete gidebilir mi?


--Gidebilir. Bu ille nikâh olduğu zaman olacak diye bir şey yok... Kız örtülü olarak, annesinin babasının yanında görüşülebilir. Erkek kız tarafına ziyarete gidebilir. Bunların mahzuru yoktur. Telefonla da görüşebilirler.

Soru:

--Nişanlı kişilerin birbirleriyle konuşmalarının hükmü nedir?


--Konuşma olabilir; çünkü, nişanlanmışlardır. Hattâ nişanlamadan bile bir kimse çarşıya pazara çıkıp ciddî bir şekilde alışveriş yapabiliyor. Başkalarıyla örtülü olarak, belli bir ciddiyet dairesinde konuşabiliyor. Ama, nişan nikâh demek olmadığı için, aralarında yine mesafe ve bir ciddiyet olması lâzım! Lâubâlilik olmaması lâzım! Öyle tek başlarına gezmek, ikisi yalnız bir yerde kalmak filân gibi şeyler olamaz.

Soru:

--Ben sizin kardeşlerinizdenim. İşim bozulduğu için Amerika'ya veya bir başka ülkeye gitmek niyetindeyim. Duanızı ve cemaaatin duasını bekliyorum.


--ALLAH cümlemize helâl kazançlar, hayırlı kazançlar nasib eylesin... Dünyada ve ahirette afiyet, saadet ihsan eylesin... Bu kardeşimize de yardımcı olsun...
Muhterem kardeşlerim! Bu Amerika'ya, Avrupa'ya gidiyorlar ya, bir kere gayrimüslime hizmet için gitmemeğe mümkün olduğu kadar çalışmak lâzım!.. Ama orda serbest ticaret yapacak filân, o ayrı...
İkincisi, oraya giden insan hanımını mutlaka götürmeli; bekârsa, evlenip gitmeli!.. Sonra gidiyor, ordan bir Amerikalı kız onu kandırıyor, alıp geliyor.

Geçenlerde böyle birisi geldi. Yüksek tahsil yapmış, Amerika'ya ihtisasa gidiyor. Bir kardeşimizin oğlu... Geldiler, bana sordular. Ben dedim ki: "Evlen, öyle git!" Çünkü, evlendi mi, korunur. Evlenene Arapça'da ÇmuhsanÈ deniliyor. Sanki bir kalenin içine girmiş de korunmuş gibi, etrafına sur çevrilmiş gibi... Muhsan, hısn-ı hasine girmiş mânâsına geliyor.
"Evlen de öyle git!" dedim; evlendirmediler. Amerika'ya gitti. Bir zaman sonra ordan bir mektup: "E ben birisini gördüm de, dayanamadım da, kaşına gözüne hayran kaldım da... Bilmem ne de, bilmem ne de, hık da mık da..." "Ay ne oluyor, bilmem ne..." derken, arkasından bir mektup daha: "İşte, dayanamıyorum da, bilmem ne de..." Arkasından kızdan bir mektup: "İşte biz birbirimizle anlaşıyoruz da, işte siz müsaade edin de... Bilmem ne de..."
"Müsaade etmeyelim, bilmem ne..." filân derken bir haber; nikâhlanmışlar bile... Al başına belâyı... Kız da diyor ki: "Ben dinimden memnunum, niçin değiştirecek mişim?" Hadi bakalım buyurun!..
Onun için, bunlar kurnaz... Böyle şarktan filân geldiği zaman, orda bulamadıkları şey oluyor. Geliyorlar, kandırıyorlar bizim çocukları... Buna da dikkat etmek lâzım!.. Bu gibi tarafı da var bu işin, onu da hatırlatmış olayım.

Soru:

--Oğlumuz bir Macar uyruklu kızla müslüman olmak şartıyla evlenmeğe karar vermişler. Olabilir mi, bu hususta cevaz var mı?


--Cevaz vardır. Bir müslüman bir kitabiye gayrimüslim ile evlenebilir. Yâni, yahudi kızı veya hristiyan kızı ile evlenmesi müsaadesi vardır.
Bir müslüman kızın, bir gayrimüslimle evlenmesi yasaktır, yoktur. Filânca artist Paris'te filânca Parisli ile evlenmiş... Yok ki dinimizde... Müslümanım diyorsa, müslüman bir kızın bir gayri müslimle evlenmesi yok... Ama erkek, bir gayrimüslim kızla evlenebiliyor; ona bile müsaade var... Çünkü, "Erkek kuvvetlidir de, onu dindarlığa çeker. Ona da, çocuklara da hakim olur, İslâm'ı öğretir." diye düşünülmüş dinimizde...
Kaldı ki, bu müslüman olacakmış; o zaman caiz oluyor. Yâni cevâzı var... Ama bana sorsa, "Müslümanlar arasında bile en müttaki olanıyla, takvâsı en iyi olanıyla evlensin!" derim. Yâni "Böyle dini bilmeyen filân değil de; dini bilen, takvâsı yerinde, yetişmesi güzel, iyi temiz bir aileden, helâl lokma yiyerek büyümüş bir kızı alsın!" derim. Ama, bunlar karar vermişler; câiz...

Soru:

--Nişanlıyım, düğün yapmak istiyorum; fakat, ailem İslâmî bir tarzda düğün yapılmasına karşı çıkıyor. Şimdi evde yapmağa razı oldular; fakat, yine bir şeyler yapabilirler diye korkuyorum.Onun için, ben yapmak istemiyorum; ne buyurursunuz?


--Düğün esnasında kadınların kendi aralarında eğlenmelerine cevaz verilmiştir. İçki içilmemesi, haram işlenilmemesi şartıyla eğlenmelerinin bir müsaade tarafı vardır. Ama kadınlar dekolte, açık saçık, erkeklerle karışık, içki içilerek, dans edilerek düğün yapılmasına İslâm kat'iyyen müsaade etmez!..
İslâm'ın müsaade etmediği bir şeyi istememekte, kardeşimiz haklıdır. Ailesini iknâ edecek. Diyecek ki: "Böyle bir şey olmaz! Bu ömür boyu sürecek bir evlilik... Bunun günahla başlaması uygun değildir." diyecek.
Yalnız, kadınların kendi aralarında, bir şeyler çalarak bile oynamalarına müsaade vardır. Müsaade olan kısımda karşı çıkmasın; "Kadınlar kendi aralarında kendi bildikleri gibi bir şeyler yapabilirler." desin.

Soru:

--Köy yerlerinde adet olduğu üzere, kadınların ayrı, erkeklerin ayrı toplanıp kendi aralarında eğlenmeleri şeklinde bir düğünün mahzuru var mıdır?


--Haram işlenmiyorsa, bir mahzuru yoktur. Kadınların kendi aralarında toplanmalarına, def çalmalarına Peygamber Efendimiz'in zamanında, müsaade olunmuştur. Bayram gününde Hazret-i Ömer mânî olmak istediği zaman, Efendimiz; "Dur, dokunma keyiflerine!.." diye söylemiştir. Günah olmamak şartıyla onlara müsaade edilmiştir.

Soru:

--Dinimizde sağdıç diye bir şey var mı? Her müslüman belirli ölçüde cinsî konulardan haberdar olması gerekmez mi?


--Sağdıç; düğünlerde gelinin veya damadın yardımcısı... Koluna bir mendil bağlarlar. O işe koşturur, bu işe koşturur ve onu korur... Hizmet elemanı demek oluyor.
Demek ki, bunların memleketinde sağdıç, aynı zamanda damada bazı bilgiler de veriyor. Evlilikle ilgili, gerdekle ilgili bazı bilgiler de veren kimseye diyorlar, diye anladım ben ifadesinden... Bu büyüklerin bir tecrübesi demek oluyor.
Bizim evlâtlarımız müslüman oldukları için, namuslu oldukları için, harama kuşak çözmedileri için, bu hususta bilgileri eksik olabilir. Tecrübeli bir kimsenin biraz mâlûmat vermesi, akla ve mantığa uygun bir şey... Bunun bir mahzuru yok... Bir yardım, bir destek bir konuşma, bir nasihat olmuş oluyor. Yanlış bir şey yapmasın diye, doğrusunu yapsın diye, dinî bir nasihat oluyor. Olabilir.

--Her müslümanın cinsî konularda biraz bilgi sahibi olması gerekmez mi?
--Hadis-i şerifler, cinsî konularda gerekli bilgileri de veriyor. Peygamber Efendimiz o konuda bilgisiz bırakmamış. Dinimizde, utanma duygusu sebebiyle bazı meseleleri sormamak diye bir şey yoktur. Bu meseleler konuşulmuştur. "Ne zaman insan yıkanacak?.." "Ne zaman yıkanması gerekmez?.." vs. çeşitli meseleler oluyor. Bunlar sorulmuştur, cevapları verilmiştir.
Hattâ Peygamber Efendimiz'in zevcât-ı tâhirâtına, sahabeden yaşlı bir zat geliyor diyor ki: "Ey mü'minlerin anası! Sormağa utanıyorum ama, şöyle bir mesele nasıl olur?" filân diye sorabiliyor. Alimlere sorulur, cevabı alınır. Dinimiz bu konularda müslümanları bilgisiz bırakmamıştır.

Ama cinsî bilgi derken, Avrupa'da, başka ülkelerde işi çığırından çıkartıyorlar. Ayrıca o konuda yangına körükle varmak gibi, bir tavır sergiliyorlar. Cinsî bilgi vermek yerine, cinsî konularda tahrik oluyor. Onu da bilmek lâzım!..
İslâm bunu öyle yapmamıştır. Belli ölçüde, bir edeb hayâ dairesinde bildirmiştir. O kadar fazla ileriye götürmemiştir işi... Çığırından çıkartmamıştır.
Avrupada filân bu işler rezalettir. Sınıfta hocalar ne kadar müstehcen şeyler anlatır, talebeler de ne kadar yüzsüzleşir, kim bilir. ALLAH saklasın...
İslâm'ın ölçüsü güzel!..

Soru:

--Kardeşimin düğünü var... Ben gitmek istemiyorum, fakat validem kızıyor. Ben ne yapayım? Gidip gitmemekte bir cevaz var mı?


--Düğünlere gitmek istememek, orda günahlar işlendiği için olabilir. Tabii, günah işlenen yere gidilmez. Ancak, günahı engellemeye imkânı varsa gidilir. Meselâ içki içilecek bir yerde, o gittiği zaman içilmeyecek; o zaman engellemek maksadıyla gidilebilir. Ama öyle bir imkân yoksa gidilmez.
Tabii bu bir kardeş olduğu için, bir kere haram konusunda onu ikaz etmek lâzım! Ondan sonra da, "İşte ben, şu haram ille olduğundan, siz de yapmakta ısrar ettiğinizden gelemiyorum. ALLAH beni mes'ud etsin... İnşALLAH bu şeylerden kurtulursun!" gibi sözler söylenebilir.
Kayıtlı

Orjinali için tıkla

BİZ TARTIŞIRKEN NEFSİMİZİ DEĞİL DAVAMIZI HAKLI ÇIKARMAYA ÇALIŞIRIZ...
HAFİ
Dedim ya; Yusuf olmak zor çok zor.. Yusufken sultan olmakta zor Hele Yusuf’un Yakup’u olmak, işte o hepsinden zor…
Süper Üye
*

Puan: 190
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 4,681

Açtığı Konular:639

DAVASININ DELİSİ OLMAYAN GERÇEK İMAN ETMİŞ OLAMAZ


4 Mesajına Toplam
4 Kere Teşekkür Edildi

« Yanıtla #18 : 21 Eylül 2008, 21:59:53 »

NİKÂH
Soru:

--Nişanlı iki kimse nikâhlı sayılır mı?


--Nişan nikâh sayılmaz! Nikâh akdi yapılmadan; yâni,
"--Sen buna vardın mı?"
"--Vardım."
"--Sen bunu aldın mı?"
"--Aldım."
"--Tamam mı?"
"--Tamam!" diye nikâh akdi mün'akid olmadan, sözleşme yaplmadan yüzük takmakla, nişan yapmakla evlilik olmaz. O nişandır, sadece bir sözdür; nikâhın yerini tutmuyor.
Hattâ nikâh kıyan insan işin inceliğini bilmese de, "Sen bu zâta varır mısın?" dese; o da "E, varırım!" dese yine olmaz. "Ne zaman varacaksın?.." "Varırım işte bakalım..." Zaman belli olmadığı için, o zaman bile olmaz.
Onun için,
"--Sen bu kızı aldın mı?"
"--Aldım!"
"--Sen de buna vardın mı?"
"--Vardım!" diyoruz. Mâzî (geçmiş zaman) sigasıyla söylüyoruz ki, iş bitti mânâsına gelsin diye... Onun için, nişan nikâh demek değildir. Nikâhlanmak şarttır, nişanlanmak yeterli değildir. O bir tanışıklık oluyor.
O zaman birbirlerine tesettürlü olmaları gerekiyor. Nikâhlarını yapıncaya kadar, diğer erkeklerin diğer kadınların birbirlerine durumları gibi oluyor. Yâni, o kadın sokağa çıktığı zaman, çarşıda pazarda, bakkala fırına gittiği zamanki gibi; o erkek de çarşıda pazarda, sokakta bir başka kadınla karşılaştığı gibi, dikkat etmesi gerekiyor.

Soru:

--Belediye nikâhı ile evlendik. Dinî nikâh yaptırmadık. Bir çocuğumuz da oldu. Komşular, "Dinî nikâh yoksa, çocuğunuz piçtir!" diyorlar. Bizi aydınlatır mısınız?


--Nikâh iki kişinin, erkekle hanımın, beyle hanım efendinin icab ve kabulü ile olan bir akiddir, bir anlaşmadır. Bu tek başına yapılırsa olmaz. Şahitler huzurunda olacak ki, suistimal edilmesin.
Ama bu, şahitler huzurunda olduğu zaman; tamam... Şahitler şahitlik ediyorlar ki; bunlar düğün yapmış, zina bahis konusu değil... Normal evleniyorlar bunlar, bu işin içinde sahte bir durum yok...
Şahitli isbatlı olunca, kayıtlı kuyudlu olunca, nikâhtır bu... Bunda şek şüphe yok... Ama, dua olmayınca, usulüne uygun kıyılmayınca bazı eksiklikler olabilir. Nikâh memurlarının ifadelerine, soruyu soruş şekline, cevabı alış şekline dikkat etmesi lâzım!.. Eğer böyle bir nikâh olmuşsa, evlilik tamamdır.
Tabii, kardeşimiz dinî nikâh yaptırmamakla bir kusur işlemiş, bir hayırdan, bereketten mahrum olmuş oluyor ama, öyle çocukların gayrimeşrû çocuk olması gibi bir durum yoktur. Onu boş yere üzmüşler. Çocukların da nesebi sahihtir; çünkü, nikâhla olmuştur.
O bakımdan ALLAH'ın izniyle, çocukları da sıhhatlidir, nikâhları da sağlamdır. Ama yakın zamanda bir de güzel dinî nikâh yapsınlar. Bu işin hayır, bereket, mübareklik meselesi vardır; onu da sağlasınlar.

Soru:

--Memleketimizde insanlarımız Avrupa'da çalışabilmek için burada resmî nikâhlarını bozuyorlar. Avrupa'da oralı kadınlarla nikâh yapıp ecnebî kadınlarla evleniyorlar. Böylece orada oturum almaya hak kazanıp çalışıyorlar. Sonrada izne gelip buradaki hanımlarıyla karı-kocalık vazifelerinde bulunuyorlar. Resmî nikâhı bozma şahit huzurunda oluyor. Bunun hükmü nedir? Konya'nın bir çok ilçesinde bu tür olaylar oluyor, açıklamanızı rica ederiz.


--Aziz ve muhterem kardeşlerim! Şakası olmayan bazı işler vardır, şakası hiç yoktur. Şakası da ciddîdir, ciddîsi de ciddîdir. Meselâ, köle âzâd etmek... "Seni âzâd ettim!" dediniz kölenize... Sonra, "Gel buraya, şaka yaptım. Azâd eder miyim, senden vaz geçemem; etmedim!" deseniz olmaz. "Azâd ettim!" dediniz mi, âzâd olur. "Şaka ettim..." Şakası olmaz bu işin...
Bunun gibi ciddî işlerden birisi de nikâhtır. Şahitler huzurunda "Ben bu kadını boşadım!" diyor. İtibar sözedir, içteki niyeti muteber değil... O söz söylendi mi, boşanma olur. tekrar nikâhlanmadan o kadın ona helâl olmaz. Bu işin hükmü budur. ALLAHu a'lem...

Soru:

--Bir kimse kalbinden boşama fikri geçirse, bu hanım boş olur mu?


--Olmaz! Öyle bir düşünceden dolayı, sırf kalbinden düşündü diye, içinden geçirdi diye boş olmaz; müsterih olsun. Şeytan öyle vesveseler verir insana da, ondan sonra da böyle gecesini gündüzünü birbirine karıştırır. Öyle vesveselere pabuç bırakmayın, aldırmayın!..

Soru:

--Bazı yerlerde nişanla birlikte nikah da yapılmaktadır. Bu durumda nişan ile düğün arasında uzun süre geçmesinin hükmü nedir?


--Bu tarafeynin kendisine kalmış bir şeydir. İki taraf, kız ve oğlan tarafı isterse, istediği zaman nikâhı yapar, nikâhlanmış olur. Dinen böyle... Şartlarına uygun olarak nikâh yaptığı zaman, nikâhlanmış olur. Ama resmen nikâhlanmadığı zaman, arada bir bozuşma olduğu zaman, bu evli gibidir. Evliliğin şartlarına riayet etmesi gerekir. Kimisi bohçayı kaptığı gibi, "Tamam, alâkamız bitti." diyor gidiyor. Halbuki, evli kalıyor. O gidiyor ötekisiyle evleniyor, bu gidiyor berikisiyle evleniyor. Bu işi iyi bilmediklerinden hatalı şeyler çok oluyor.
Bizim Hocamız onun için tavsiye etmiş ki, "Resmî nikâhı yaptıktan sonra dinî nikâhı yapın ki, böyle cahilliklerden dolayı bir takım saçma şeyler yapılmasın!" diye...
Nişanlı olan bir insanın ille nikâhlı olması diye bir mecburiyet yoktur. Nişanlılık devresinde de, normal ölçüler içerisinde konuşursa, günah olmaz. Orasını da söyleyelim.
ALLAH nişanlanan ve evlenen kardeşlerimize huzurlar, afiyetler nasib etsin... Bereketli, hayırlı olsun...

Soru:

--Bir kız, babasının daha sonra izin vereceğini bilirse ve zaruret durumu varsa, babasından habersiz nikâh kıydırabilir mi?


--Nikâh hususunda bizim mezhebimizde esas olan kişilerin kendileridir. Şafii mezhebinde ve bazı mezheblerde velisinin izni de şarttır. Ama her şeyi usûlüyle yapmak için, hakkı olanlara sorarak nikâhı güzel yapmak olabilir. Ama bazan anneler babalar dinsiz oluyor, müslümana vermek istemiyorlar, açık kimseye vermek istiyorlar... Böyle garip durumlar olabiliyor. Esas itibariyle hak kendisinindir bizim mezhebimize göre...

Soru:

--Fazla bilgim yok ama, beni hoca bilip nikâh kıymak için çağırıyorlar, gideyim mi?


--Nikâh iki kişi arasında bir akittir, anlaşmadır, hukukî bir işlemdir. Ama bu şahitlerin huzurunda oluyor. Tabii, hoca efendilerin bu nikâhı kıyması, bereket olsun, dualı olsun, besmeleli olsun diyedir. Aslında hoca ne kadar kıysa, birisi evet demedikten sonra, öteki evet demedikten sonra nikâhlanmış olmazlar. İkisi arasında oluyor işlem...
Onun için ikisine şöyle şeriatın gösterdiği adab ve ifadelerle sorup, aldım-vardım dedirten bir kimse nikâh kıyabilir. Bunun için başka bir şeye hacet yok!..

Soru:

--Şehrimizde bir hoca kardeşimiz, 32 farzı bilmediği için bir damadın nikâhını kıymadı. Acaba nikâhın sahih olması için 32 farzı bilmek şart mı?


--İnsan, "Lâ ilâhe illALLAH" dediği zaman mü'min oluyor. Ama, öteki şeyleri bilmeyince, cahil olmuş oluyor. Onları kısa zamanda öğrenmesi lâzım!.. "Lâ ilâhe illALLAH" deyip mü'min olan, henüz ötekileri öğrenmemiş durumda olan bir kimse, mü'min olduğundan nikâhı kıyılır. "Bunu öğren!" demek lâzım ama, kıymamak uygun olmamış.
Kayıtlı

Orjinali için tıkla

BİZ TARTIŞIRKEN NEFSİMİZİ DEĞİL DAVAMIZI HAKLI ÇIKARMAYA ÇALIŞIRIZ...
HAFİ
Dedim ya; Yusuf olmak zor çok zor.. Yusufken sultan olmakta zor Hele Yusuf’un Yakup’u olmak, işte o hepsinden zor…
Süper Üye
*

Puan: 190
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 4,681

Açtığı Konular:639

DAVASININ DELİSİ OLMAYAN GERÇEK İMAN ETMİŞ OLAMAZ


4 Mesajına Toplam
4 Kere Teşekkür Edildi

« Yanıtla #19 : 21 Eylül 2008, 22:00:24 »

AİLE HAYATI
Soru:

--Evimize nafakayı gücümüze göre götürüyoruz ama, hanım kızdı mı, "Senden hiç bir şey görmedim!" diyerek nankörlük yapıyor. Buna da sabretmek zor oluyor. Ne dersiniz?


--Doğru, Peygamber Efendimiz kadınlara böyle dobra dobra söylemiş: "Ey kadınlar, siz biraz kızdınız mı hemen küfrân-ı nîmette bulunursunuz." demiş. Bizim hanımlarımız, Efendimiz'in de belirttiği bu hatayı yapmasınlar; "Elhamdü lillâh!" desinler, "ALLAH râzı olsun!" desinler.

Soru:

--Kayınvalidem ve kayınbabamla üç yıldır dargınız. Üç defa aracı gönderdim, barışmak istemediler. Dargınlığın günah olduğunu bildiğim için rahatsız oluyorum.


--Dargınlık günah... Peygamber Efendimiz buyuruyor ki, "Dargınlıkta birisi barışmak istiyor, öbür taraf barışmıyorsa; günah barışmayana döner, barışmak isteyen kurtulur." Elini uzatan kurtulur; el vermeyen cezayı çeker, vebal onun üzerine kalır.
Onun için, yine bu iyi niyetine sahip olsun, arada hediye göndersin, mektup göndersin, tebrik göndersin; bayramda, seyranda barışmağa çalışsın. Cahildir, halkımızın çoğu bilmiyor.
Hacca gidecekmiş bizim kardeşlerimizden birisi... Ağabeyisine gitmiş, helâllik istemiş; vermemiş. Bu adam öldürmedi ki yâni, bu senin kardeşin... Nihayet ufak tefek bir şey varsa da, işte helâllik istiyor. Vermemiş. "Affetmedi beni, vermedi." diyor. "O affetmezse, ALLAH affeder!" dedim ben de... Kızdım. Niye affetmiyor? Varsa bir şeyi, söylesin!.. "Sen mirasta bir tarla fazla aldın; onu verirsen barışırım!" desin. Öyle bir şey yoksa, sen bilirsin. ALLAH affeder o zaman... ALLAH zalimi sevmez, haksızı sevmez.

Soru:

--Bir senedir hanımımdan ayrıyım. İki çocuğum var. Üç dört defa götürdüm babasına... Yine iyi olur diye getirdim. Şimdi yine götürdüm. Hanım hangi hallerde boşanır?


--Boşanma, ALLAH'ın en sevmediği helâldir.
(Ebğazül halâl, ilallˆhit talâku.) Helâldir ama, sevmez ALLAH... Neden?.. ALLAH yuva yıkılmasını sevmiyor. Şeytan seviyor, ALLAH sevmiyor. Mümkün olduğu kadar yuvayı kurtarmak lâzım!
Büyük insanların, kendisinden küçük insanlara karşı bir yönetim basireti, yönetme basireti olması lâzım! Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
(Ümirtü bi müdârâtün nâs) "Ben farzları yapmakla emrolunduğum gibi, insanları usûlüne uygun idâre etmekle de emrolundum. Nabzına göre şerbet verip, azdırtmayıp, kaydırtmayıp, saptırtmayıp idare etmekle emrolundum." Dilese, "Sen defol!" dese, defolur gider ama, idare etmekle emrolunmuş.
Kadın eksik etekli bir mahlûktur, zayıftır, hislerine mağlûbdur. Muhakkak, bizim memleketimizin şartlarına göre de kadının sosyal görüşleri, bilgisi, görgüsü erkekler kadar gelişmemiştir. Dinî bilgisi de gelişmemiştir. Dinî bilgi bakımından da maalesef, kâfi eğitim müesseseleri olmadığı için, kadın dinî bakımdan da ALLAH'ın emrini, yasağını tam anlayacak durumda değildir. Erkek onu sevk ve idare edecek, yönetecek!

Hocamız Rahmetullahi Aleyh bir söz söylerdi. --Kardeşlerimiz darılmasın, bu kardeşim de bağışlasın... İsim olmadığı için ben onu bilmiyorum, cemaat de bilmiyor. Cemaate umûmî ders vermek için, ona da ders olsun diye söylüyorum. Dost acı söyler, düşman güldürür.-- "Bir kadını idare edemeyen erkeğe, ben erkek mi derim!" derdi Hocamız... Şimdi bu söz ne demek?.. Kadını idare edeceksin demek... Nasıl idare edeceksin?.. "Hanım sana dallı güllü bir fistan aldım. Al bakalım sana da çok yakışıyor." dersin, bir şey dersin... Bak, divan edebiyatında o kadar şiirler var, halk edebiyatında o kadar şiirler var; o şiirlerden ezberlersin, okursun, gönlünü alırsın. "Nazlı nazlı gelişini sevdiğim!" dersin, şunu dersin, bunu dersin; memnun edersin. Çünkü câiz...
Peygamber Efendimiz, "Üç yerde yalan câiz..." diyor. Kadının kocasına, kocanın karısına gönlünü hoş etmesi için, geçim için yalan söylemesi câiz... "Sen dünyanın en güzel hanımısın!" dersin. Vardır muhakkak daha güzeller ama, öyle dersin. Neden?.. Geçim olsun diye...
Evlenmişsin, iki tane çocuğun var... Baktın biraz tepesi atacak... Düdüklü tencere patlamasın diye ateşini kısıyoruz, değil mi?.. O zaman biraz geri gidersin, susuverirsin, belli etmezsin. Ertesi gün gelirken eve biraz helva, biraz börek çörek bir şey getirirsin. "Al sana şunu aldım!" filân dersin, gönlünü alırsın.

Bir evlilik okulu açacağım ben inşaALLAH... Başka çaresi yok, evlilik okulu diye bir okul açmak lâzım! Çünkü, geçinemiyor millet birbiriyle... Karı kocasından şikâyetçi, koca karısından şikâyetçi, çocuklar ortada... Ayrılıyorlar. Koca karıyı dövüyor, kadın kocayı dinlemiyor. İki tarafta da kusurlar oluyor. Ama, ALLAH da boşanmayı sevmiyor. Mühim olan arasının düzeltilmesi, işin yürümesi, çocukların yetişmesi, dünya ve ahiret saadetinin sağlanması...
Benim rahmetli annem bize derdi ki: --o kitaplarda okumuş kendisi-- "Bir anne varmış, otuz yıl oğluna bir iş emretmemiş." "Evlâdım git ekmek al, git su getir... Şunu yap, bunu götür!" dememiş. Yâni otuz sene evlâdına şunu şöyle yap diye bir emir vermemiş. Neden?.. "Sözümü dinlemezse asi defterine yazılır da, ALLAH'ın gazabına uğrar." diye... Bak, işte bu büyüklerin yönetim tarzı...

Hocamız Rahmetullahi Aleyh, beni alır yanında gezdirirdi. Anadolu'da şu şehre, bu şehre beraber götürürdü. Hocamız'ı yakından tanıyanlar bilirler, Hocamız doğrudan doğruya, "Şunu şöyle yapın!" diye emir buyurmazdı. "Şunu şöyle yapsanız nasıl olur acaba?.." diye soru sorar gibi söylerdi. Soru sormuyor aslında, öyle yapılmasını istiyor ama, "Yok Hocam, öyle yapmayalım, böyle yapalım!" denilince, "Eh, pekiyi..." derdi. "Arkadaşlık pekiyi demekle kaimdir." diye bir de sözü var mübareğin... Levhaya yazmışlar. Koca şeyh efendi, müridi "Yok öyle yapmayalım, böyle yapalım!" deyince, "Pekiyi" derdi, biterdi.
Yâni emir vermemek, azdırtmamak, saptırtmamak, ayağını kaydırtmamak, üstüne varıp da kuyuya düşürttürmemek önemli... Yönetmek bir sanattır. Yönetmek zorluk ve zorbalıkla olmuyor.

Soru:

--Hanımımdan otuz aydır ayrı yaşıyorum. Ben onu istemedim ve sevemedim. Ayrılmak istiyorum, beni bırakmıyor. Kendisi bizim cemaatimizden... Bir de oğlumuz var... Bir çaresini bulabilir misiniz, İslâm'a göre ne yapmam lâzım?..


--İslâm'a göre yuvayı devam ettirmek lâzım!.. Kurulmuş bir yuvadır, ortada bir çocuk vardır. Yuvanın devam etmesi esas oluyor. Ama, aralarındaki ince şeyleri bilmem... Sabrederse, devam ederse daha iyi olur. Eğer cemaatimizdense, demek ki kadın da çok da fenâ bir kimse değil... Sevememek mücerred nefsânî bir şeydir. Nefsini yenip yuvayı kurtarmasını, ben acizâne tavsiye ediyorum.

Soru:

--Bir kadın beyinin rızası olmadan ders alıp, tarikate girebilir mi?


--Zikir Kur'an-ı Kerîm'de ayet-i kerîmelerle emredilmiştir:
(Yâ eyyühellezîne âmenüzkürullahe zikran kesîrâ) "Ey iman edenler, ALLAHı çokça zikredin!" diye;
(Vez zâkirînALLAHe kesîran vez zâkirât) "ALLAHı çokça zikreden erkekler ve kadınlar" diye;
(Vezkürisme rabbike bükreten ve esîlâ) "Sabah akşam Rabbinin ismini zikret!" diye;
(Vezkürullahe kesîran lealleküm tüflihûn) "ALLAH'ı çokça zikredin, umulur ki kurtuluşa erersiniz." diye nice ayet-i kerîmeler vardır.
İbadetler başkalarının müsaadelerine tabi değildir. Ancak başkalarının hukukuna taallûk ederse, o zaman müsaadeye tabi olan bazı ibadetler vardır.
Meselâ; hanım farz değil de, kaza değil de nafile oruç tutacak... O zaman Peygamber Efendimiz hadis-i şerifte buyuruyor ki: "Beyinden izin alsın!" Bunun hikmeti nedir?.. Evlenmişler, karı-koca olmuşlar, hanım sofu; her gün oruç tutuyor, her gün oruç tutuyor... Bu ne haldir yâ? Bu efendinin bir hukuku yok mu?.. İnsan, Peygamber Efendimiz'in niçin öyle tavsiye ettiğini anlıyor. "Efendisinden izin almadan oruç tutarsa, orucunun sevabını alamaz!" diyor Peygamber Efendimiz...
Diyecek ki:
--Efendi ne dersin, pazartesi-perşembe oruçları hani sevap ya, yarın oruç tutalım mı beraber?..
--E, tutalım hanım!
Tamam, tutarlar. Ama o gün bey izinli, hanım oruçlu meselâ... E o zaman, aile muhabbeti olacak; olmuyor... Başka şeyler olacak; olmuyor... O zaman, kocanın hukukuna bir engelleme teşkil ettiği için, oruçta böyle bir şey söylenmiş.

Ama bunun dışında: Namaz kılsın mı kılmasın mı?.. Ona sormağa lüzum yok... Efendi sakal bırakacak, hanımdan müsaade alsın mı, almasın mı?.. Lüzum yok! Sakalın kesilmesi haram, bırakılması Efendimiz'in tavsiyesi; o halde yapacak.
Bakın ne kadar güzel bir şey öğrendik, bir arkadaş söyledi: Gümüşhaneli Hocamız, saçları dökülse aldırmazmış da, sakalından bir kıl dökülse toplarmış. Onu muhafaza eder ve gömermiş. Neden?.. "Sakalı ibadet diye bıraktım. İbadetten olan bir şeyin ayaklar altında kalmasına razı olmam!" dermiş. İnceliğe bak!.. Saçı insan ibadet diye uzatmıyor, normal olarak uzayabiliyor. Ama sakal ibadet olarak bırakıldığından, kılı yere düştüğü zaman alırmış. Büyük insanların inceliklerine bak!..

Yâni, zikirde izin almağa lüzum yoktur. Beyi istese de, istemese de zikrini yapar. Ama tabii, karılık kocalık hukuku vardır. Bu hususta erkeğe selâhiyet vermiştir dinimiz... Erkek, "Hanım, gel şu yanıbaşıma!" dediği zaman, hanım hamur yoğuruyor bile olsa, elini yıkayıp gelecek deniliyor. Devenin üstüne binmiş bile olsa, --deveye binmek, inmek biraz yüksekçe olduğundan zor oluyor galiba-- inmesi, gelmesi lâzım!.. Aile muhabbeti bakımından...
Canı çekmiş beyin, "Gel hanım, şöyle bir muhabbet edelim!" diyor. Hanım orda tesbihte, namazda, niyazda... "Yâ hanım, nerdesin? Gelsene be mübârek! İşte mehtap var, bülbüller ötüyor... Balkonda biraz çay höpürdetelim!.." bilmem ne diyor. Hanım ordan, "Dur... Bilmem ne..." diyor. Burda bir hukuk olduğundan uygun olmuyor. Ama öteki ibadetlerde, sevap kazanacak herkes; kimse kimsenin sevabını engelleyemez.

Soru:

--Eve gelen misafirlerin, akraba ve komşuların ellerini öpmek câiz midir?


--Tabii, büyüklerin eli öpülüyor bizde, örf ve adet olarak... Öpülmediği zaman bir garip karşılanıyor. Olabilir. Ama nâmahremse, olmaz.

Soru:

--Hanımın babasından miras para kaldı. Hanım da bu parayı bankaya faize koydu. Bana mânevî zararı var mı?


--Vardır tabii... Evlisiniz, beraber oturuyorsunuz. Hanım haram yemeye başlamış oluyor. Onu haramdan kurtarmak, sen ailenin reisi olduğundan;
(K enfüseküm ve ehlîküm nâren) diye, ALLAH sana aileni ve çoluk çocuğunu haramdan, cehennemden korumak vazifesini emrettiğinden, ona o haramı yaptırtmayacaksın!..
Bunun helâl yolu nedir?.. Faize vermemektir. Şimdi finans kurumları var... Kâr ortaklığı tarzında olduğundan, hiç olmazsa oraya yatırması uygun olur.

Soru:

--Evlât edinmek konusunda ne tavsiye edersiniz?


--Evlât edinmek yoktur İslâm'da... Yâni kendisinin çocuğu olmuyorsa, birisini evlât edinmek, nüfusuna geçirmek diye bir şey yoktur İslâm'da... Ancak bir yoksula, bir fakir ailenin çocuklarına yardımcı olabilirsin; bu mümkün...

Soru:

--Hanımım iki senedir annesinin evine gitti gelmiyor. Noterden evine dön çağrısı yaptım, gelmedi; mahkemeye verebilir miyim?


--Verebilir de, boşayabilir de; hepsini yapabilir. çünkü kadının böyle kalkıp gitmeğe hakkı yoktur. Dön deyince gelmesi lâzım!.. Aralarında geçen şeyler ne; onları bilmiyorum ama, tabii mahkemeye verebilir.

Soru:

--Dört kardeşiz, iki kız iki oğlan... Ağabeyimin birisi çok hayırsız... Annemi babamı aramıyor ve kalp kırıyor. Ama küçük ağabeyim annemin babamın gönlünü alıyor ve geçimlerini temin ediyor. Annem de bunun için, evin yarısını bu oğlunun üstüne vermek istiyor. Biz iki kız bu işe razıyız, siz ne dersiniz?


--Evlâtlar arasında adalet yapmak, mirasta birisinden kaçırıp ötekisini mahrum etmemek Kur'an-ı Kerim'de emredilmiştir. Adalete riayet etmesi ve ALLAH'ın tavsiye ettiği şekilde adaletli taksim yapması uygun olur.

Soru:

--Annem ve babam faizli para yiyorlar. "Yemeyin!" diyorum, "ALLAH'ın emrettiği şekilde giyinin, namaz kılın!" diyorum. Biraz üsteleyince annem ve babam, "Sen kendine bak! Senin namazın kabul oluyor mu? Sana hakkımı helâl etmem, sen ana babaya nasıl davranılacağını okumuyor musun?" diyorlar. Bu durumda annemin babamın duasını nasıl alabilirim?


--Bu kardeşimizin yaptığı doğrudur, annesinin babasının yaptığı yanlıştır. "Bir insana günah olarak, kendisine nasihat yapıldığı zaman, sen kendine bak demesi yeter." diye hadis-i şerif var... Çocuk aklı başında, ALLAH'ın emirlerini ona hatırlatıyor. O, "Hakkımı helâl etmem!" diyor. ALLAH'ın hakkı daha önde geldiğinden, o ana babanın hakkını siler, süpürür. O çocuğun söylediği doğrudur. Annenin, babanın ona uyması lâzım!..
Anne baba hakları, çocuğun ALLAH'ın emrini yapma, tebliğ ve irşad etme vazifesini engellemede kullanılamaz. Onun namazı da kabuldür. Annenin babanın yaptığı yanlıştır. Yumuşak yumuşak yine anlatmağa çalışacak.
Kayıtlı

Orjinali için tıkla

BİZ TARTIŞIRKEN NEFSİMİZİ DEĞİL DAVAMIZI HAKLI ÇIKARMAYA ÇALIŞIRIZ...
Sayfa: [1] 2 3   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL Kullanıyor PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.19 | SMF © 2006-2011, Simple Machines XHTML 1.0 Uyumlu! CSS Uyumlu!
Bu Sayfa 3.273 Saniyede 81 Sorgu ile Oluşturuldu