Offline
649 Mesajına Toplam 1729 Kere Teşekkür Edildi
77 Mesajına Toplam 86 Kere Puan Verildi
Ruh Halim
|
 |
« Yanıtla #20 : 01 Kasım 2009, 09:08:10 » |
|
hasbihal kardesimizi arada bide olsa buralarda görmek ne güzel:) Birkac satir da olsa katkilariniz derse ne büyük bir canlilik getirdigini görüyorsunuz iste
bu arada sehre inmeye inmistim ama asil okuma simdi basliyordu ve vahiyle birlikte bu 23 yillik okumayi daha iyi anlamak icin siz degerli kardeslerimin destegine eskisinden daha cok ihtiyacim var. Bunun icin bu derslerin devam etmesi benim icin cok ama cok önemli.Sizlerin bilgi, düsünce ve birikimlerinizden faydalanmak, ISLAMin garip oldugu bu sehirde bir mesale gibi sabahin erken saatlerinde bazi güngörmemis evleri aydinlatmaktadir. Ve kimbilir onlar da daha kimlerin evlerini aydinlatacaklar...
Size söyle anlatayim Sizlerle yaptigim dersler sonucu baslamis oldugum "Nuzul sirasina göre tefsir dersleri"'ne katilan bir kardesim bir kac yildir antidepresif ilaclar kullanmakta.Cok huzursuz ve ailesiyle mutsuz. Ama dersler sonrasi hayata daha farkli bakmaya basladigini ve artik ilaclara ihtiyaci olmadigni söylüyor ve bir hafta derse katilamadiginda "Ben bu hafta ilacimi almadim nasil haftayi bekleyecegim"diye telefon acip ders hakkinda bilgi aliyor.Ve buna benzer kac kisi ayni sekilde hayata artik farkli bir gözle bakmayi ve yasamanin amacini ögrenmis oluyorlar. Bir ders sonrasi kalemi ellerine alip "Biz simdi bu sureden hayatimiza neleri gecirmeliyiz,hemen simdi ise nasil baslamaliyiz" bölümünü not defterlerini yazdiklarini görmek insani nasil mutlu ediyor sizler de tahmin edebilirsiniz ve bunun böyle etkili olmasindaki en büyük etken bu derslerdir diyebilirim. Bu insanlar yakinlarinda saygi görmedikleri gibi cevreden de saygi görmüyorlar ve böylelikle asagilik kompleksiyle hayatlarini bikkin bi sekilde devam ettirmeye calisiyorlar. Vahyin anlamini anladikca,ALLAH'in onlara nasil bir deger verdigini,nasil görevler vererek onlara güvendigini sevip,saydigini görmeleri onlari nasil degistirdigini düsünebilirsiniz ve vahye nasil sarildiklarini da... sefkatli bir kurtarici gibi... Demem o ki,umuda,saygiya,gercek ISLAMa ihtiyaci olan bu insanlarin isiklarinin birdaha sönmemesi icin,vahyi daha iyi,daha güzel daha dogru anlatmak icin yardimlariniza muhtacim.
Rabbim siz degerli kardeslerimden razi olsun
Selam ve dua ile
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
 |
|
|
_Gazze_ Nickli Üyemize Teşekkür Eden 3 Kullanıcı:
|
neccar
(06 Kasım 2009, 06:28:47), hasbihal
(01 Kasım 2009, 22:49:35), kardelen_ce
(01 Kasım 2009, 15:34:26) |
Online
1540 Mesajına Toplam 4275 Kere Teşekkür Edildi
82 Mesajına Toplam 86 Kere Puan Verildi
Ruh Halim
|
 |
« Yanıtla #21 : 06 Kasım 2009, 06:33:37 » |
|
el-MÜZZEMMİLSURESİ
Mekke'de nâzil olmuştur; 10, 11 ve 20. âyetlerinin Medine'de nâzil olduğu rivayet edilmiştir. 20 (yirmi) âyettir. Sûre, adını, ilk âyetindeki "el-müzzemmil" kelimesinden almıştır. "Müzemmil" örtünüp bürünen demektir. Rahmân ve Rahîm (olan) ALLAH'ın adıyla.
1. Ey örtünüp bürünen (Resûlüm)! 2. Birazı hariç, geceleri kalk namaz kıl. 3. (Gecenin) yarısını (kıl). Yahut bunu biraz azalt. 4. Ya da bunu çoğalt ve Kur'an'ı tane tane oku. 5. Doğrusu biz sana (taşıması) ağır bir söz vahyedeceğiz. 6. Şüphesiz gece kalkışı, (kalp ve uzuvlar arasında) tam bir uyuma ve sağlam bir kıraata daha elverişlidir. 7. Zira gündüz vakti, sana uzun bir meşguliyet var. 8. Rabbinin adını an. Bütün varlığınla O'na yönel. 9. O, doğunun da batının da Rabbidir. O'ndan başka ilâh yoktur. Öyleyse yalnız O'nun himayesine sığın. 10. Onların (müşriklerin) söylediklerine katlan ve onlardan güzellikle ayrıl. 11. Nimet içinde yüzen o yalancıları bana bırak ve onlara biraz mühlet ver. 12. Hiç şüphesiz bizim nezdimizde (onlar için hazırlanmış) boyunduruklar, yakıcı bir ateş, var. 13. Boğazdan geçmez bir yiyecek ve elem verici bir azap var. 14. O gün (kıyamet günü) yeryüzü ve dağlar sarsılır; dağlar çöküntü ile akıp giden kum yığınına döner. 15. Nasıl Firavun'a bir elçi göndermiş idiysek doğrusu size de, hakkınızda şahitlik edecek bir peygamber gönderdik. 16. Ama Firavun o peygambere karşı gelmiş, biz de onu ağır ve çetin bir şekilde muaheze etmiştik. 17. Peki inkâr ederseniz, çocukları ak saçlı ihtiyarlara çevirecek o günden kendinizi nasıl koruyabileceksiniz? 18. Gökyüzü bile onunla (o günün dehşetiyle) yarılacaktır. ALLAH'ın vâdi mutlaka yerine gelir. 19. İşte bu (anlatılanlar), şüphesiz bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine (varan) bir yol tutar. 20. (Resûlüm!) Senin, gecenin üçte ikisine yakın kısmını, (bazen) yarısını, (bazen de) üçte birini yatmadan (ibadetle) geçirdiğini ve beraberinde bulunanlardan bir topluluğun da (böyle yaptığını) Rabbin elbette biliyor. Gece ve gündüzü (içinde olup bitenleri iyiden iyiye) ölçüp biçen ancak ALLAH'tır. O sizin, bunu sayamayacağınızı bildiği için, sizi bağışladı. Artık, Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun. ALLAH bilmektedir ki, içinizde hastalar bulunacak, bir kısmınız ALLAH'ın lütfundan (rızık) aramak üzere yeryüzünde yol tepecekler, diğer bir kısmınız da ALLAH yolunda çarpışacaklardır. O halde Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun. Namazı kılın, zekâtı verin, ALLAH'a gönül hoşluğuyla ödünç verin. Kendiniz için önden (dünyada iken) ne iyilik hazırlarsanız ALLAH katında onu bulursunuz; hem de daha üstün ve mükâfatça daha büyük olmak üzere. ALLAH'tan mağfiret dileyin, şüphesiz ALLAH çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.
EMİRLER
2. Birazı hariç, geceleri kalk namaz kıl. (Gece namazı ( teheccüd ) 3. (Gecenin) yarısını (kıl). Yahut bunu biraz azalt. (Gece Namazını bu vakitlerde kıl) 4. Ya da bunu çoğalt ve Kur'an'ı tane tane oku. (Namazında kur’anı tertil ile tane tane oku.) 8. Rabbinin adını an. Bütün varlığınla O'na yönel. 9. ………………………Öyleyse yalnız O'nun himayesine sığın. 10. Onların (müşriklerin) söylediklerine katlan ve onlardan güzellikle ayrıl. 11. Nimet içinde yüzen o yalancıları bana bırak ve onlara biraz mühlet ver. 19. İşte bu (anlatılanlar), şüphesiz bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine (varan) bir yol tutar. (Rabbine giden bir yol tut, sırati müstakim üzere ol ) 20 Artık, Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun. Namazı kılın, zekâtı verin ,ALLAH'a gönül hoşluğuyla ödünç verin ALLAH (c.c) 9. O, doğunun da batının da Rabbidir. O'ndan başka ilâh yoktur. Öyleyse yalnız O'nun himayesine sığın. 18. Gökyüzü bile onunla (o günün dehşetiyle) yarılacaktır. ALLAH'ın vâdi mutlaka yerine gelir. 20………………..ALLAH'tan mağfiret dileyin, şüphesiz ALLAH çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.
KIYAMET 14. O gün (kıyamet günü) yeryüzü ve dağlar sarsılır; dağlar çöküntü ile akıp giden kum yığınına döner. 17. Peki inkâr ederseniz, çocukları ak saçlı ihtiyarlara çevirecek o günden kendinizi nasıl koruyabileceksiniz?
17. Ayetin Karşılaştırması; Hacc1. Ey insanlar! Rabbinizden korkun! Çünkü kıyamet vaktinin depremi müthiş bir şeydir! Hacc2. Onu gördüğünüz gün, her emzikli kadın emzirdiği çocuğu unutur, her gebe kadın çocuğunu düşürür. İnsanları da sarhoş bir halde görürsün. Oysa onlar sarhoş değillerdir; fakat ALLAH'ın azabı çok dehşetlidir!
AHİRET AZABI: 12. Hiç şüphesiz bizim nezdimizde (onlar için hazırlanmış) boyunduruklar, yakıcı bir ateş, var. 13. Boğazdan geçmez bir yiyecek ve elem verici bir azap var.
BİLİNMESİ GEREKENLER: 5. Doğrusu biz sana (taşıması) ağır bir söz vahyedeceğiz. 6. Şüphesiz gece kalkışı, (kalp ve uzuvlar arasında) tam bir uyuma ve sağlam bir kıraata daha elverişlidir. 15. Nasıl Firavun'a bir elçi göndermiş idiysek doğrusu size de, hakkınızda şahitlik edecek bir peygamber gönderdik. 16. Ama Firavun o peygambere karşı gelmiş, biz de onu ağır ve çetin bir şekilde muaheze etmiştik.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
 |
|
|
neccar Nickli Üyemize Teşekkür Eden 3 Kullanıcı:
|
_Gazze_
(07 Kasım 2009, 13:48:40), hasbihal
(06 Kasım 2009, 22:58:22), kardelen_ce
(06 Kasım 2009, 12:06:58) |
|
BİLGİNİNEFENDİSİ
|
 |
« Yanıtla #21 : 06 Kasım 2009, 06:33:37 » |
|
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
Offline
649 Mesajına Toplam 1729 Kere Teşekkür Edildi
77 Mesajına Toplam 86 Kere Puan Verildi
Ruh Halim
|
 |
« Yanıtla #22 : 10 Kasım 2009, 08:16:16 » |
|
Simid kendi calismamla karsilastirinca emirler konusunda basarili olmusum, ALLAH (c.c.) bölümü de tamam. Lakin kiyamet'le Ahiret azabini bir baslikta toplamisim. Ve baska ayetlerle karsilstirma burda cok iyi olmus. Bir bakisda zorlanmadan ayetlerin anlasilmasi icin sahane bir metod. Bu calismayi cevremize de ögreterek kendi baslarina kurani anlamalarini saglayabiliriz.
Rabbim neccar abimizden razi olsun!
|
|
|
|
« Son Düzenleme: 10 Kasım 2009, 08:21:42 Gönderen: _Gazze_ »
|
Logged
|
|
|
 |
|
|
_Gazze_ Nickli Üyemize Teşekkür Eden 3 Kullanıcı:
|
kardelen_ce
(11 Kasım 2009, 23:15:12), neccar
(11 Kasım 2009, 07:54:14), hasbihal
(10 Kasım 2009, 22:51:11) |
Online
1540 Mesajına Toplam 4275 Kere Teşekkür Edildi
82 Mesajına Toplam 86 Kere Puan Verildi
Ruh Halim
|
 |
« Yanıtla #23 : 15 Kasım 2009, 21:51:56 » |
|
Nida Dergisinde okudugum yazıyı önemine binean buraya alıntıladım. Biraz uzun ama geregince okunursa oldukca önemli tesbitleri var. Özellikle gündemimizi vahyin rehberliğinde kendimizin belirlemesine katkısı dikkate deger.
Müslümanların Gündemini Vahiy Belirlemiştir Prof.Dr.İbrahim Sarmış
Batı’nın dizginleri eline almasından beri dünya genelinde olsun, kendi coğrafyalarında olsun müslümanların kamuoyunun gündemini oluşturamadıkları ve yönlendiremedikleri bir gerçektir. Çünkü bunu yapabilmek için bilimsel, askeri, siyasi, sosyal, ekonomik, teknolojik, vd alanlarda başkalarıyla yarışabilir bir donanıma sahip değildirler. Müslümanların bütün bu alanlarda Batı’nın gerisinde oldukları ve onu ya taklit ettikleri yahut onun belirlediği gündemle oturup kalktıkları bilinmektedir. Hatta Batının onların başına açtığı gaile ve problemlerden dolayı kendi gündemlerini belirlemeye fırsat ve imkanları bile bulunmamaktadır. Bunun da ötesinde İslam coğrafyasında yaşayan halkların büyük bir kısmı uyguladığı sistem ve kurumlarla, taklit ettiği eğitim ve felsefelerle, onları yönlendiren yöneticilerle zaten Batının bozuk bir kopyası haline gelmiştir. Nitekim bunların çoğu her şeyleriyle Batıya benzemek için onların arasına katılmayı tek kurtuluş yolu olarak görür hale gelmiştir. Böyle bir durumda Müslümanların özgün bir gündeminden veya kamuoyunu yönlendirmelerinden sözetmek mümkün değildir.
Şüphesiz bu durum, Müslümanların bağımsız bir güce, kimliğe, politikaya, eğitime, ekonomiye, sanayiye vd sahip olmalarına ve gündemi kendilerinin belirlemesine engel teşkil etmektedir. Bu uyduluktan veya dünyayı yönlendiren egemen güçlerin gündemlerine mahkum olmaktan kurtulmak için tarihteki örneklere bakmak gerekir. Örneğin, Kur’anı Kerim’in miladi altıncı yüzyılda inmeye başladığı müşrik Arap toplumuna ve Müslümanların o toplumde nasıl bağımsız bir kimlik ve kişilik kazanıp gündemlerini nasıl kendilerinin oluşturduklarına, daha sonra o günün süper güçlerinin gündemlerini nasıl etkilediklerine, hatta değiştirdiklerine bakalım.
Bilindiği gibi Kur’an inmeye başladığı zaman Arap yarımadası doğudan Sasanilerin, kuzeyden, batıdan ve güneyden Bizanslıların işgali altındaydı. Her iki süper güç Hicaz bölgesini de zaptederek Arap yarımadasının tümüne egemen olmak için aralarında mücadele ediyordu. Aralarındaki bu rekabete ve savaşlara Fil ve Rum surelerinde işaret edilmektedir.
Böyle bir ortamda Kur’an inmeye başladı. Kureyş oligarşisi onu etkisiz kılmak için karşı propaganda, baskı, işkence, sürgün, öldürme gibi hemen her yola başvurdu. Bütün bunların amaçlarını gerçekleştiremediğini görünce saptırmak için gündemi değiştirme yoluna başvurdular. Hz.MUHAMMED’i tevhit çizgisinden uzaklaştırıp kendi gündemleriyle meşgul etmek için diplomatik manevralara başladılar. Tanrılarını ve inançlarını kötülememesi karşılığında kendisiyle uzlaşabileceklerini söylediler ve kendilerine yönetici yapacak kadar maddi teklifler yaptılar. Karşılaştıkları tehlikeyi, muhatabın değerlerini tahrip ederek veya sistemlerine eklemleyerek savmaya çalıştılar. İnanmaları için çırpınan ve karşı çıkmalarına çok üzülen Hz.MUHAMMED de ISLAMı kabul etmelerine götürecek ve hem davetin önündeki engelin kalkmasını hem güçsüz ve korumasız Müslümanlar üzerindeki ağır baskı ve işkencelerin durmasını umarak, bir beşer olarak buna sıcak bakar gibi oldu. Böylece müşrikler geçici de olsa Hz.MUHAMMED’i kendi gündemlerine çektiler. Yüce ALLAH bunun gerçekleşmesine izin vermeden derhal müdahale etti ve Hz.MUHAMMED’i uyararak böyle yaparsa şiddetle cezalandıracağını söyledi:
“Seni korumamış olsaydık, az da olsa, neredeyse onlara meyledecektin. O zaman da sana hayatında ve ölümünde cezanın katmerlisini verirdik. Bize karşı kendine bir yardımcı da bulamazdın”(17 İsra/74-75).
Bu saptırma ve gündemini değiştirme girişimlerine karşı nasıl bir yol izlemesi gerektiğini öğreterek şöyle buyurdu:
“Onlar isterler ki sen yolundan vazgeçip ödün veresin/tanrılarına övgüler yağdırasın da ardından onlar da vazgeçip ödünler vererek övgüler yağdırsınlar. Baş eğme sakın, kutsallara yemin ederek yalanlarını örtbas eden yüreksizlere, ortalığı bozguna veren koğuculara, ne borcunu ödeyen ne de kimseye zırnık veren sınır tanımaz günahkarlara, dahası, hayasız ve de alçak zorbalara, mal sahibiymiş, oğullar sahibiymiş diye sakın baş eğme! Kendisine ayetlerimiz okunduğunda “bunlar eskilerin masallarıdır” diyenlere sakın baş eğme!”(68 Kalem/9-15).
“De ki ey kafirler! Sizin taptığınıza tapmam, siz de benim taptığıma tapmazsınız. Ne ben sizin taptığınıza taparım, ne de siz benim taptığıma taparsınız. Sizin dininiz size. Benim dinim bana”(109 Kafirun suresi).
Böylece Hz.MUHAMMED, vahyi insanlara tebliğ etmek ve tevhit çizgisine getirmek olan gündemine çekildi ve düşmanın gündem saptırmalarından uzak kalarak vahyi insanlara tebliğ etmeye devam etti. Bu uygulama kara çalmalar, hakaretler, işkenceler, boykotlar ve hicretlerden sonra değişmeyen bir gündem ve sapmayan bir istikametle Medine’de İslam devletinin kurulmasıyla sonuçlandı. Bunu saptırmak ve yuvasında boğmak için doğudan Sasaniler’in, kuzey, batı ve güneyden Bizans’ın var güçleriyle çalıştığı bilinmektedir. Rum suresinde belirtildiği gibi Bizans karşısında büyük bir yenilgiye uğrayan ve gücünü büyük ölçüde yitirmiş olan Sasanilerin şimdiki körfez ülkeleri bölgesinde halkı silahlandırıp kışkırtmanın ötesinde fiili bir saldırısı olmazken, Bizasın’ın askeri hazırlık ve saldırılarına karşı Mute ve Tebuk seferlerinin yapıldığı, Hz.MUHAMMED’in vefatından önce bir savunma gücü olarak Üsame ordusunu hazırladığı bilinmektedir.
Bütün bunlara karşı izlenen İslami kimlik oluşturma gündemi ve bağımsızlık politikasıyla Müslümanlar sürekli güçlendi. Bu gündem ve politika ile Müslümanlar, Hz.Muhemmed’in vefatının üzerinden henüz otuz yıl geçmeden Sasani imparatorluğunu tarihe gömdükleri, tehdit eden Bizansın işgali altındaki Suriye, Filistin, Mısır ve Yemen’e kadar Arap yarımadasının tümünü aldıkları ve Bizans’ın başkenti İstanbul’u kuşattıkları bilinmektedir. Bunu da vahyin belirlediği gündemi izlemeleri, azim ve kararlılıkla uygulamaları, bunun için her zorluğa göğüs germeleri ve sürekli güçlenen bir kimlikle çevresindeki güçleri etkisi altına alacak bir dinamizme sahip olmalarıyla yaptılar. Bir onlara bakmalı, bir de kırk yıllık mücadelenin sonunda toplumdan ancak yüzde beş oy aldığına sevinen yahut bunu büyük bir zafer ilan edenlerin yoluna ve gündemine bakmalı! Merhum Seyyid Kutub, o başarıyı restorasyoncu bir gündem değil, tevhit eksenli bir gündemin veya söylemin sağladığını özetle şöyle anlatır:
“Hz.MUHAMMED Peygamber olarak gönderildiği zaman putperestliğin egemen olduğu Arap yarımadası dört yönden Sasanilerin ve Bizans’ın işgali altındaydı. Toplumda ahlak dibe vurmuş, sosyal adalet ölmüştü. Toplumda saygın ve güvenilir biri olarak tanınan Hz.MUHAMMED, Arap yarımadasını yabancıların işgalinden kurtaran ulusal bir kahraman, ahlaki çöküntüyü gideren bir ahlakçı, servet sahiplerine karşı bir sosyal adaletçi vd. olarak ortaya çıkıp insanları etrafında örgütleyerek mücadele etmek ve bunları gerçekleştirdikten sonra peygamberliğini ilan ederek halkın kendisine inanmalarını ve getirdiği dini kabul etmelerini istemek yerine, ALLAHın yönlendirmesiyle en çetin ve uzun yol olan tevhit mücadelesi yapma yolunu seçti. Şüphesiz ALLAH bu yolu ona gösterirken, kendisinin ve inanan insanların çile çekerek hayatlarının zehir olmasını istemiyordu. Ama toplumun bütün değerlerinin ilahi öğretilere göre şekillendirilip dizayn edilmesi için her şeyden önce tevhit anlayışının hayatın her karesinde yerleşmesi ve egemen olması gerekiyordu. Başka bir deyişle, insanların iç ve dış dünyalarından küfrün bütün izlerinin silinmesi gerekirdi. Çünkü bu gerçekleşmeden yapılacak bütün ıslahatların küfür binasında restorasyon çalışmasından öteye geçmeyeceği açıktı. Zira vahyin gösterdiği bu yol değil de, ulusal kurtarıcılık, ahlakçılık, sosyal adaletçilik vd. yolu izlenerek işgalden kurtarılacak Arap yarımadasında Sasani ve Bizans putunun yerine Arap putu dikilecek, putperest zenginler yerine putperest fakirler veya ezilenler egemen olacak, Arap ahlaksızlığının yerine doğulu veya batılı bir acem/yabancı ahlakı yerleşecekti. Oysa son tahlilde bütün bunlar tevhidin yerine egemen olan putların yer değiştirmesinden başka bir anlam ifade etmeyecekti.
Onun için yüce ALLAH, belki daha kısa zamanda, daha az meşakkat ve fedakârlıkla gerçekleşebilecek olan bu başarılara götürecek yollar yerine, önce tevhidi belirten “lailahe illellah” sözünün kalplere, zihinlere ve vicdanlara yerleşip egemen olacağı, böylece hayatın tümünü şekillendirip boyasını vuracağı uzun yolu izlemeye yönlendirdi. Çünkü bu söz insanların içinde egemen olduğu zaman hayatta her şeye kendisi yön ve şekil verecek, ona aykırı olan bütün putçulukları temizleyip atacaktı. Çünkü o zaman kulluk yalnız ALLAHa yapılmış olacak, yalnız onun belirlediği değerler ve ölçüler egemen olacaktı. Onun için Kureyş oligarşisini, din sınıfını, aristokrat ve bürokratını oluşturan müşrikler, savaşlarda canlarını feda etmeye varıncaya kadar, dinlerini, iktidarlarını, servetlerini, şan ve şereflerini, yer ve yurtlarını, kısaca her şeylerini yitirme pahasına “lailahe illellah” sözünü söylememek için mücadele ettiler ve nihayet tarih sahnesinden silindiler. Çünkü kendi dilleri olan bu kelimenin ne anlama geldiğini çok iyi biliyorlardı. Bu kelimenin, ALLAHın otoritesi yerine egemen olan ve onun öğretilerinin yerini alan bütün egemenliklerin ve öğretilerin terk edilerek sadece onun otoritesine boyun eğmek ve öğretilerini geçerli saymak anlamına geldiğini biliyorlardı. Onun için her şeylerini yitirme pahasına bu kelimeyi söylememek üzere savaştılar ve yok oldular”(Seyyid Kutub, Fi Zilali’l-Kur’an, 4/69-79, Daru’l-Arabiyye, Beyrut. 4.baskı, trs; krş. çeviri, 5/8-23, Hikmet Yayınevi, İstanbul 1973).
Kur’an, Resulullahı ve müminleri bilgilendirip yönlendirirken gündemlerini de bu şekilde belirliyordu. Sınırlarını müşriklerin çizdiği ve içeriğini onların belirlediği bir gündemle meşgul olup ulusalcı projelerle uğraşmak veya ne koparılırsa kârdır, düşüncesiyle onu paylaşmak yahut içinde hapsolmak yerine, inanç, ibadet, ahlak, yönetim ve davranış olarak hayatın tüm renklerini kendisi belirleyecek ve şekillendirecek bir devrim yapma yolunu gösteriyordu. Somut bir örnekle söylersek, depremde yan yatmış olan evi restore etmek veya enkazından sağlam eşya kurtarıp onlarla yaşamak yerine, enkazı kaldırıp onun yerine sıfır bir bina yapma ve içini yeni eşya ile donatma gibi özgün bir yolu gösteriyordu. Gerçekten de bu yapıldığı için cahiliye gitmiş, yerine, insanların gönüllerini fetheden ve hayatın tüm kesitlerine boyasını vuran tevhit/İslam gelmişti.
İlginçtir, gerek geleneksel saldırgan cihad anlayışını seslendiren müslümlanların, gerekse İslamın şiddet ve kılıç zoru ile Kureyş oligarşisini ortadan kaldırdığını ve yine kılıç zoru ile yayıldığını iddia eden İslam sevmezlerin söylemlerinin aksine, Resulullah vefat edinceye kadar Müslümanlar bir kez olsun düşmana ilk saldıranlar kendileri olmamışlardır. Başka bir deyişle, Resulullah ve Müslümanlar bir kez olsun din savaşı yapmamış, dini yaymak ve insanlara zorla kabul ettirmek için savaşmamıştır. Bedir savaşından Tebuk seferine kadar bütün savaşlarda önce düşman müslümanlara ya saldırmış ya da saldırı hazırlığı yaparak tehdit etmiş, Müslümanlar ondan sonra kendilerini savunmak için savaşmışlardır. Gerçeği yansıtmayan anlatımların ve iddiaların aksine, İslam bütün bu süreç boyunca şiddet ve kılıç zoru yerine, tebliğ, çağrı, ikna ve anlatım yolunu seçmiş ve her dönemde saldırıya karşılık verilmesi dışında, aynı yolu ve yöntemi, yani tebliğ ve eğitim yolunu izlemeyi öngörmüştür.
Şüphesiz Müslümanlar da diğer insanlar gibi her dönemde bir coğrafyada ve bir toplumda yaşamaktadırlar. Elbette toplumda olup bitenler kendilerini de ilgilendirecek, kendileri de olup bitenlerle ilgilenecek ve inançları doğrultusunda davranacaklardır. Tanrı’nın hakkını Tanrıya, Kayzer’in hakkını Kayzer’e diyerek inzivaya çekilemezler ve toplumun gidişatına bigane kalamazlar. Bunun için hayatın her alanında durumu lehlerine çevirmek için her türlü girişimi yapacaklardır. Bu kaçınılmaz bir durumdur. Hz.Peygamber zamanında durum bu şekilde olduğu gibi sünnettullahın gereği de budur. Ancak bunu yapabildiklerini veya göndemi kendilerinin belirleyip yönlendirebildiklerini söylemek ne yazık ki mümkün değildir. Bunun da ötesinde, toplumda daha çok inançlı insanların yöneldikleri dikiş nakış, ebru ve süsleme, Tasavvuf müziği ve hat kurslarına yöneliş kadar bile Kur’an eğitim öğretimi, Kur’an’ı anlama ve anlatma alanında yeterince gündem oluşturabilmiş ve toplumun geneline yayabilmiş değildirler. Dinsel misyon ve amaçla yayın yapması beklenen medyaları bile toplumda İslamı gündem yapmak ve insanları onunla buluşturmak yerine, kendilerinin gün be gün batıcı medyaya benzediği ve bu değirmene su taşır hale geldiği görülmektedir. Kur’anı toplumun gündemine sokmak ve özgün bir İslam anlayışı oluşturmak yerine, programları, reklamları, anlatımları ve konuşturduklarıyla ya halkın din anlayışını hurafelere boğmak, ya modernleştirip sekülerleştirmek veya statüko ile entegre olmasını sağlamaktan öteye geçmediği görülmektedir. Onun için Müslümanların dini öğrenme, öğretme, anlama ve anlatma konusunda vahyin tabiatı ve yöntemi ile çatışmayan özgün, modern ve kuşatıcı bir yöntem belirlemeleri gerekir.
Müslümanların toplumda olup bitenlerle ilgilenmesinin veya olaylara müdahale etmesinin doğal olduğunu söylerken, maçın kurallarını rakiplerin belirlemesi, hakemleri onların seçmesi, maçın deplasmanda oynanması ve sonucun başkalarının hanesine yazılması oyununa gelmemeğe dikkat etmek gerekir. Çünkü kurallarını rakiplerin belirlediği, hakemlerini onların seçtiği, yerini onların tespit ettiği ve sonucu kendi hanelerine yazacakları bir maçı kazanmanın mümkün olmadığı, bütün peygamberlerin davette izledikleri yol ve yöntemden anlaşılmaktadır. Nitekim birilerinin şerefine oynanan yahut jübilesi yapılan bir maç kazanılmış görünse bile getirisi sözkonusu kurumun kasasına gitmektedir. Onun için Müslümanların kendi gündemlerini kendilerinin belirlemesi, kimlik ve kişiliklerini korumanın gereğidir. Aksi halde yaptıkları iş, temizliğine dikkat edilmeyen yerde namaz kılmaya benzer. Böyle bir yerde namaz kılınmış olur ama temizlik şartı yerine gelmediğinden namaz yerini bulmamış olur. Kaldı ki zarar bununla da sınırlı olmayıp namaz kılanın üstü başı da necis olup kir pas içinde kalabilir.
Onun için maçın oynanacağı saha yahut namazın kılınabileceği temiz yere ihtiyaç vardır. Müslümanlar bunu oluşturması gerekir. Bu da vahyin aydınlığında yürümek ve onu insanlara götürmenin yollarını ve imkanlarını hazırlamakla olur. Yani Müslümanların bu doğrultuda özgün bir gündemlerinin olması gerekir. Bunun için Müslümanların vahyi öğrenmeyi, öğretmeyi, yaşamayı, yaşatmayı ve başkalarına götürmeyi günlük gündem maddelerinin başına almaları gerekir. Bu da günlük yaşamdan bir zaman, maddi gücünden ayırabildiği bir miktar ayırmakla olur. Her müslümanın günlük vahiyden okuyabileceği kadar okumayı, öğrenebileceği kadar öğrenmeyi, okutup öğretebileceği kadar kişiye götürmeyi ve toplumun vahyin aydınlığıyla aydınlanmasını sağlamayı bir farzı ayn olarak görmesi, bunun için insan, kuruluş ve ortam oluşturması, gerekli imkanları sağlaması ile mümkün olur. Bu da dini önemsemenin veya ciddiye almanın gereğidir. Çünkü İslamoğlu hocanın dediği gibi, donlarının kumaşına, rengine, dikişine değer verdikleri kadar dinlerine değer vermeyenlerin Müslümanlığı laftan öteye geçmez. Dindarlığı laftan öteye geçmeyen toplumun özgün bir din eğitim ve öğretim programı, özgün bir İslam gündemi de olmaz. Olmadığı için de Şekil-A’da görüldüğü gibi başka bir hayatın içinde asimile olmaktan kurtulamaz.
Müslümanlar başkalarının önlerine koyduğu ve onları bu görevden alıkoyan gümdemlerle oyalanmamalı, onların bundan alıkoymasına meydan verilmemelidir. Bunun kolay olmadığını biliyoruz. Çünkü bunun doğru bir vahiy kültürü, büyük bir direnç, büyük bir fedakarlık, büyük bir azim ve kararlılık, büyük bir amaç ve ideal gerektirdiği bir gerçektir. Rahmetli Mehmet Akif’in dediği gibi bunun ALLAHa güvenmeyi, çok çalışmayı ve bilgi ile donanmayı gerektirdiğini bildiğimiz kadar, bundan başka çıkar yol olmadığını da biliyoruz. Bu vahyin ışığında Müslümanlar Kur’an eğitim ve öğretimi başta olmak üzere izleyecekleri politikayı görüşerek, anlaşarak, uzlaşarak, yardımlaşarak yoluna koyabilir, gündemlerini belirleyip kimliklerini oluşturabilir ve varlıklarını geliştirebilirler. Değilse, “Biz, kendilerine haksızlık yapan nice kentleri kırıp geçirdik de arkalarından yerlerine başka topluluklar getirdik”(21 Enbiya/11) ayetinin belirttiği gibi sünnetullah bozulmadan ve sapmadan işlemektedir.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
 |
|
|
neccar Nickli Üyemize Teşekkür Eden 3 Kullanıcı:
|
_Gazze_
(16 Kasım 2009, 07:16:53), hasbihal
(15 Kasım 2009, 23:19:35), kardelen_ce
(15 Kasım 2009, 22:58:17) |
Online
1540 Mesajına Toplam 4275 Kere Teşekkür Edildi
82 Mesajına Toplam 86 Kere Puan Verildi
Ruh Halim
|
 |
« Yanıtla #24 : 20 Kasım 2009, 23:17:39 » |
|
Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
el-MÜDDESSİR SURESİ
Mekke'de nâzil olmuştur; 56 (ellialtı) âyettir. Sûre, adını ilk âyetindeki "el-müddessir" kelimesinden almıştır. "Müddessir", örtüsüne bürünen, sarınan demektir. Hz. Peygamber'e hitap eden ilk âyet, Müzzemmil sûresinden önce nâzil olmuştur.
Rahmân ve Rahîm (olan) ALLAH'ın adıyla.
1. Ey bürünüp sarınan (Resûlüm)! 2. Kalk, ve (insanları) uyar. 3. Sadece Rabbini büyük tanı. 4. Elbiseni tertemiz tut. 5. Kötü şeyleri terket. 6. Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma. 7. Rabbinin rızasına ermek için sabret. 8. O Sûr'a üfürüldüğü zaman var ya, 9. İşte o gün zorlu bir gündür. 10. Kâfirler için (hiç de) kolay değildir. 11. Tek olarak yarattığım, kimseyi bana bırak, 12. Kendisine geniş servet verdim, 13. Göz önünde duran oğullar (verdim), 14.Kendisine bir döşeyiş döşedim. 15. Üstelik o (nimetlerimi) daha da arttırmamı umuyor. 16. Asla (ummasın)! Çünkü o, bizim âyetlerimize karşı alabildiğine inatçıdır. 17. Ben onu sarp bir yokuşa sardıracağım! 18. Zira o, düşündü taşındı, ölçtü biçti. 19. Canı çıkasıca, ne biçim ölçtü biçti! 20. Sonra, canı çıkasıca tekrar (ölçtü biçti); nasıl ölçtü biçtiyse! 21. Sonra baktı. 22. Sonra kaşlarını çattı, suratını astı. 23. En sonunda, kibirini yenemeyip sırt çevirdi. 24. "Bu (Kur'an) dedi, olsa olsa (sihirbazlardan öğrenilip) nakledilen bir sihirdir." 25. Bu, insan sözünden başka bir şey değil." 26. Ben onu sekara (cehenneme) sokacağım. 27. Sen biliyor musun sekar nedir? 28. Hem (bütün bedeni helâk eder, hiçbir şey) bırakmaz, hem (eski hale getirip tekrar azap etmekten) vazgeçmez o. 29. İnsanın derisini kavurur. 30. Üzerinde ondokuz (muhafız melek) vardır. 31. Biz cehennemin işlerine bakmakla ancak melekleri görevlendirmişizdir. Onların sayısını da inkârcılar için sadece bir imtihan (vesilesi) yaptık ki, böylelikle, kendilerine kitap verilenler iyiden iyiye öğrensin, iman edenlerin imanını atrttırsın; hem kendilerine kitap verilenler hem müminler şüpheye düşmesinler, kalplerinde hastalık bulunanlar ve kâfirler de: "ALLAH bu misalle ne demek istemiştir ki?" desinler. İşte ALLAH böylece, dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğini doğru yola eriştirir. Rabbinin ordularını, kendisinden başkası bilmez. Bu ise, insanlık için ancak bir öğüttür. 32. Hayır hayır (öğüt almazlar). Aya andolsun ki, 33. Dönüp gitmekte olan geceye, 34. Ağarmakta olan sabaha andolsun ki, 35. O (cehennem), büyük musibetlerden biridir. 36. İnsanlık için, uyarıcıdır. 37. Sizden ileri gitmek ya da geri kalmak isteyen kimseler için (uyarıcıdır) . 38. Her nefis, kazandığına karşılık bir rehindir; 39. Ancak sağdakiler başka. 40. Onlar cennetler içinde sorarlar. 41. Günahkârların durumunu: 42. "Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?" diye 43. Onlar şöyle cevap verirler: Biz namaz kılanlardan değildik, 44. Yoksulu doyurmuyorduk, 45. (Bâtıla) dalanlarla birlikte dalıyorduk, 46. Ceza gününü de yalan sayıyorduk, 47. Sonunda bize ölüm geldi çattı. 48. Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez. 49. Böyle iken onlara ne oluyor ki, öğütten yüz çeviriyorlar? 50. Kaçan yaban eşekleri gibi, 51. Âdeta arslandan ürkmüş. 52. Daha doğrusu onlardan her biri, kendisine, (önünde) açılmış sahifeler (ilâhî vahiy) verilmesini istiyor. 53. Hayır! Aslında onlar ahiretten korkmuyorlar. 54. Asla (düşündükleri gibi değil)! Bilsinler ki bu, gerçekten bir ikazdır! 55. Dileyen ondan (düşünüp) öğüt alır. 56. Bununla beraber, ALLAH dilemeksizin onlar öğüt alamazlar. Sakınılmaya lâyık olan da O'dur, mağfiret sahibi de O'dur.
EMİRLER 2. Kalk, ve (insanları) uyar. 3. Sadece Rabbini büyük tanı. 4. Elbiseni tertemiz tut. 5. Kötü şeyleri terket. 7. Rabbinin rızasına ermek için sabret. 11. Tek olarak yarattığım, kimseyi bana bırak, 44.Yoksulu doyurmuyorduk (Dolaylı emir: Yoksulu doyur) NEHİYLER
6. Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma. 43. Onlar şöyle cevap verirler: Biz namaz kılanlardan değildik,(Namazı terk etme) 45. (Bâtıla) dalanlarla birlikte dalıyorduk, ( Batıla , yanlışa dalanlarla birlikte olma ) 49. Böyle iken onlara ne oluyor ki, öğütten yüz çeviriyorlar?(ögütten (Kur'andan) yüz cevirme) KIYAMET 8. O Sûr'a üfürüldüğü zaman var ya, 9. İşte o gün zorlu bir gündür. 10. Kâfirler için (hiç de) kolay değildir.
Müstekbir, inkarcı
11. Tek olarak yarattığım, kimseyi bana bırak, 12. Kendisine geniş servet verdim, 13. Göz önünde duran oğullar (verdim), 14.Kendisine bir döşeyiş döşedim. 15. Üstelik o (nimetlerimi) daha da arttırmamı umuyor. 16. Asla (ummasın)! Çünkü o, bizim âyetlerimize karşı alabildiğine inatçıdır. 17. Ben onu sarp bir yokuşa sardıracağım! 18. Zira o, düşündü taşındı, ölçtü biçti. 19. Canı çıkasıca, ne biçim ölçtü biçti! 20. Sonra, canı çıkasıca tekrar (ölçtü biçti); nasıl ölçtü biçtiyse! 21. Sonra baktı. 22. Sonra kaşlarını çattı, suratını astı. 23. En sonunda, kibirini yenemeyip sırt çevirdi. 24. "Bu (Kur'an) dedi, olsa olsa (sihirbazlardan öğrenilip) nakledilen bir sihirdir." 25. Bu, insan sözünden başka bir şey değil." 26. Ben onu sekara (cehenneme) sokacağım.
CEHENNEM (SEKAR)
26. Ben onu sekara (cehenneme) sokacağım. 27. Sen biliyor musun sekar nedir? 28. Hem (bütün bedeni helâk eder, hiçbir şey) bırakmaz, hem (eski hale getirip tekrar azap etmekten) vazgeçmez o. 29. İnsanın derisini kavurur. 30. Üzerinde ondokuz (muhafız melek) vardır. 31. Biz cehennemin işlerine bakmakla ancak melekleri görevlendirmişizdir. Onların sayısını da inkârcılar için sadece bir imtihan (vesilesi) yaptık ki, böylelikle, kendilerine kitap verilenler iyiden iyiye öğrensin, iman edenlerin imanını atrttırsın; hem kendilerine kitap verilenler hem müminler şüpheye düşmesinler, kalplerinde hastalık bulunanlar ve kâfirler de: "ALLAH bu misalle ne demek istemiştir ki?" desinler. İşte ALLAH böylece, dilediğini Ashabul Yemin (Kitabı sagından verilenler) 39. Ancak ashab-ul yemin başka. 40. Onlar cennetler içinde sorarlar. 41. Günahkârların durumunu:
GÜNAHKARLAR-MÜÇRİMLER
41. Günahkârların durumunu: 42. "Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?" diye 43. Onlar şöyle cevap verirler: Biz namaz kılanlardan değildik, 44. Yoksulu doyurmuyorduk, 45. (Bâtıla) dalanlarla birlikte dalıyorduk, 46. Ceza gününü de yalan sayıyorduk, 47. Sonunda bize ölüm geldi çattı. 49. Böyle iken onlara ne oluyor ki, öğütten yüz çeviriyorlar?
ŞEFAAT 48. Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez.
Misal: 49. Böyle iken onlara ne oluyor ki, öğütten yüz çeviriyorlar? 50. Kaçan yaban eşekleri gibi, 51. Âdeta arslandan ürkmüş.
BİLİNMESİ GEREKENLER 38. Her nefis, kazandığına karşılık bir rehindir; 55. Dileyen ondan (düşünüp) öğüt alır. 56. Bununla beraber, ALLAH dilemeksizin onlar öğüt alamazlar. Sakınılmaya lâyık olan da O'dur, mağfiret sahibi de O'dur.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
 |
|
|
neccar Nickli Üyemize Teşekkür Eden 3 Kullanıcı:
|
hasbihal
(07 Aralık 2009, 22:59:31), _Gazze_
(21 Kasım 2009, 09:41:32), kardelen_ce
(20 Kasım 2009, 23:51:16) |
|
BİLGİNİNEFENDİSİ
|
 |
« Yanıtla #24 : 20 Kasım 2009, 23:17:39 » |
|
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
Online
1540 Mesajına Toplam 4275 Kere Teşekkür Edildi
82 Mesajına Toplam 86 Kere Puan Verildi
Ruh Halim
|
 |
« Yanıtla #25 : 29 Kasım 2009, 13:25:07 » |
|
Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap ed-DUHÂ SURESİ
Adı: Birinci ayetteki "Duha" kelimesi sureye isim olmuştur.
Nüzul zamanı: Surenin muhtevasından, Mekke döneminin başlarında nazil olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Rivayetlerden anlaşılıyor ki, Rasulullah'a gelen vahiy bir süre kesilmiş ve dolayısıyla bu duruma çok üzülmüş ve perişan olmuştu. ALLAH'ın, kendisine darıldığı(nı, terk ettiğini) sanıyor ve kusurun kendisinde olduğu için vahyi kesmiş olmasından korkuyordu. Bu surede, vahyin kesilmesinin darılma sebebi ile olmadığı belirtilerek Rasulullah'a teselli verilmiştir. Vahyin kesilmesi, ALLAH'ın bir hikmetine bağlıydı. Gündüzün aydınlığından sonra, sükun bulmak için nasıl gece geliyorsa vahyin kesilmesi de böyledir. Yani, vahyin parlak ışığı sizin için asabi yorgunluk sebebi idi. Vahyin kesilmesi işte bu asab yorgunluğundan dinlenmeniz içindi.
Konu: Surenin konusu, vahyin kesilmesi dolayısıyla üzüntüye düşen Rasulullah'a teselli vermek ve onun üzüntüsünü gidermektir. İlk önce apaçık aydınlık gündüze ve gecenin sükun haline yemin edilerek, Rabbının onu terk etmediği ve ona darılmadığının açıklanmasıyla Rasulullah'a teselli verilmiştir. Daha sonra, bu Hak İslam davetinin başlangıcındaki zorluğun geçici olduğu ve uzun sürmeyeceği müjdelenmiştir. Buna göre, her gelen devir, ilk devrin durumundan daha iyi olacaktır. Çok geçmeden de ALLAH'ın bağış ve rahmeti yağmur gibi inecek ve Rasulullah da ondan memnun kalacaktır.
Bu da Kur'an-ı Kerim'in gelecekten haber verdiği şeylerden birisidir ki, daha sonra harfiyen yerine gelmiştir. Oysa bu haberin verildiği dönemde Mekke'deki bu çaresiz insanlar, cahiliyeye batmış kavimlerine karşı mücadele vermekteydiler. Kafirler, bu çaresiz Müslümanların hayret verecek derecede üstünlük kazanacaklarına ufak bir ihtimal gözüyle bile bakmıyorlardı.
Bundan sonra ALLAH (c.c) Peygamberine, "Sen niye perişan oldun ve benim seni terk ettiğimi, sana darıldığımı zannettin? Biz, doğuşundan beri sana merhametle bakıyoruz. Sen yetim doğdun. Seni en iyi şekilde yetiştirdik Sen bilmiyordun, sana doğru yolu gösterdik. Yoksuldun, seni zenginleştirdik. Bütün bunlar gösteriyor ki, başlangıçtan beri seni seçmiştik. Her zaman da sana lütuf ve fazlımızdan verdik, vermekteyiz de" demiştir.
Burada Taha suresi 37. ayet'ten 42. ayet'e kadar olan bölümü hatırlayalım. Hz. Musa'yı Firavun gibi cebbar bir hükümdara gönderdiği zaman, ALLAH (c.c.) O'na teselli vererek şöyle buyurmuştu: "Doğuş zamanında bile lütfum seninle beraberdi. Onun için, mutmain ol ki, bu önemli görevde (misyonda) sen yalnız değilsin. Lütfumuz seninle beraberdir."
Sonunda ALLAH (c.c.), Rasulullah'a (s.a), bu ihsanlarda bulunduğunu belirtmiş, O'nun da bu ihsanlar karşısında ALLAH'ın kullarına nasıl davranması ve bu nimetlere nasıl şükretmesi gerektiğini bildirmiştir.
Rahmân ve Rahîm (olan) ALLAH'ın adıyla.
1. Andolsun kuşluk vaktine
2. Ve sükûna erdiğinde geceye ki,
3. Rabbin seni bırakmadı ve sana darılmadı.
4. Gerçekten senin için ahiret dünyadan daha hayırlıdır.
5. Pek yakında Rabbin sana verecek de hoşnut olacaksın.
6. O, seni yetim bulup barındırmadı mı?
7. Şaşırmış bulup da yol göstermedi mi?
8. Seni fakir bulup zengin etmedi mi?
9. Öyleyse yetimi sakın ezme.
10. El açıp isteyeni de sakın azarlama.
11. Ve Rabbinin nimetini minnet ve şükranla an.
EMİRLER 11. Ve Rabbinin nimetini minnet ve şükranla an.
NEHİYLER 9. Öyleyse yetimi sakın ezme. 10. El açıp isteyeni de sakın azarlama.
YEMİN
1. Andolsun kuşluk vaktine
2. Ve sükûna erdiğinde geceye ki,
RESULULLAH 4. Gerçekten senin için ahiret dünyadan daha hayırlıdır.
5. Pek yakında Rabbin sana verecek de hoşnut olacaksın.
6. O, seni yetim bulup barındırmadı mı?
7. Şaşırmış bulup da yol göstermedi mi?
8. Seni fakir bulup zengin etmedi mi?
Ayet 7'nin Karşılaştırılması:
Duha 7. Şaşırmış bulup da yol göstermedi mi? Şura 52. İşte böylece sana da emrimizle Kur'an'ı vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz ki sen doğru bir yolu göstermektesin.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
 |
|
|
neccar Nickli Üyemize Teşekkür Eden 2 Kullanıcı:
|
kardelen_ce
(29 Kasım 2009, 17:15:54), _Gazze_
(29 Kasım 2009, 14:49:55) |
Online
1540 Mesajına Toplam 4275 Kere Teşekkür Edildi
82 Mesajına Toplam 86 Kere Puan Verildi
Ruh Halim
|
 |
« Yanıtla #26 : 29 Kasım 2009, 13:40:24 » |
|
Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
el-İNŞİRÂH
"İnşirâh" açılmak, genişlemek, sevinmek manalarına gelir. Duhâ sûresinden sonra Mekke'de inmiştir. 8 (sekiz) âyettir. Bu sûrede Peygamberimizin, çocukluğunda risalete hazırlamak üzere kalbinnin açılıp arıtılmasından söz edilmektedir. Ayrıca, onun getirdiği dindeki kolaylıklara dikkat çekilerek ALLAH'a şükretmeye teşvik edilmektedir.
Rahmân ve Rahîm (olan) ALLAH'ın adıyla.
1. Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi?
2. Yükünü senden alıp atmadık mı?
3. O senin belini büken yükü .
4. Senin şânını ve ününü yüceltmedik mi?
5. Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır.
6. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır.
7. Boş kaldın mı hemen (başka) işe koyul,
8. Yalnız Rabbine yönel.
EMİRLER
7. Boş kaldın mı hemen (başka) işe koyul,
8. Yalnız Rabbine yönel.
RESULULLAH
1. Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi?
2. Yükünü senden alıp atmadık mı?
3. O senin belini büken yükü .
4. Senin şânını ve ününü yüceltmedik mi?
SÜNNETULLAH
5. Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır.
6. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır.
1Ayetin Karşılaştırılması:
1. Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi?
Zümer 22. ALLAH kimin gönlünü İslâm'a açmışsa o, Rabbinden bir nûr üzerinde değil midir? ALLAH'ı anmak hususunda kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun! İşte bunlar apaçık bir sapıklık içindedirler.
En'Am 125. ALLAH kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslâm'a açar; kimi de saptırmak isterse göğe çıkıyormuş gibi kalbini iyice daraltır. ALLAH inanmayanların üstüne işte böyle murdarlık verir.
Ta Ha25. Musa: Rabbim! dedi, yüreğime genişlik ver.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
 |
|
|
neccar Nickli Üyemize Teşekkür Eden 2 Kullanıcı:
|
kardelen_ce
(29 Kasım 2009, 17:16:17), _Gazze_
(29 Kasım 2009, 14:50:13) |
Online
1540 Mesajına Toplam 4275 Kere Teşekkür Edildi
82 Mesajına Toplam 86 Kere Puan Verildi
Ruh Halim
|
 |
« Yanıtla #27 : 29 Kasım 2009, 13:55:40 » |
|
Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap 1-el-FÂTİHA
Müddesir sûresinden sonra Mekke'de inmiştir. 7 (yedi) âyettir. Kur'an'ın ilk sûresi olduğu için açış yapan, açan manasına "Fâtiha" denilmiştir. Diğer adları şunlardır: Ana kitap manasına "Ümmü'l-Kitâp" dinin asıllarını ihtiva eden manasına "el-Esâs", ana hatlarıyla İslâm'ı anlattığı için "el-Vâfiye" ve "el-Seb'u'l-Mesânî", birçok esrarı taşıdığı için "el-Kenz". Peygamberimiz "Fâtiha'yı okumayanın namazı olmaz" buyurmuştur. Onun için, Fâtiha, namazların her rekâtında okunur. Manası itibariyle Fâtiha, en büyük dua ve münâcâttır. Kulluğun yalnız ALLAH'a yapılacağı, desteğin yalnızca ALLAH'tan geldiği, doğru yola varmanın da doğru yoldan sapmanın da ALLAH'ın iradesine dayandığı, çünkü hayrı da şerri de yaratanın ALLAH olduğu hususları bu sûrede ifadesini bulmuştur. Kur'an, insanlığa doğru yolu göstermek için indirilmiştir. Kur'an'ın ihtiva ettiği esaslar ana hatları ile Fâtiha'da vardır. Zira Fâtiha'da, övgüye, ta'zime ve ibadete lâyık bir tek ALLAH'ın varlığı, O'nun hakimiyeti, O'ndan başka dayanılacak bir güç bulunmadığı anlatılır ve doğru yola gitme, iyi insan olma dileğinde bulunulur. Hicretten önce nazil olmuştur. 7 ayettir.
1. Rahmân (ve) rahîm (olan) ALLAH'ın adıyla.
2. Hamd (övme ve övülme), âlemlerin Rabbi ALLAH'a mahsustur.
3. O, rahmândır ve rahîmdir.
4. Ceza gününün mâlikidir.
5. (Rabbimiz!) Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden medet umarız.
6. Bize doğru yolu göster.
7. Kendilerine lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yolunu; gazaba uğramışların ve sapmışların yolunu değil!
HAMD
2. Hamd (övme ve övülme), âlemlerin Rabbi ALLAH'a mahsustur.
ALLAH
* 1. Rahmân (ve) rahîm (olan) ALLAH'ın adıyla.
2. Hamd (övme ve övülme), âlemlerin Rabbi ALLAH'a mahsustur.
3. O, rahmândır ve rahîmdir.
4. Ceza gününün mâlikidir.
DUA
5. (Rabbimiz!) Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden medet umarız.
6. Bize doğru yolu göster.
7. Kendilerine lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yolunu; gazaba uğramışların ve sapmışların yolunu değil!
*1. Rahmân (ve) rahîm (olan) ALLAH'ın adıyla.:Mü’minler ALLAH’a (c.c.) şöyle dua ederler: “Her işime Rahman ve Rahim olan ALLAH’ın adını anarak, O’ndan yardım isteyerek, O’nun rızasını gözeterek, O’nun istediği şekilde başlıyorum, O’nu hatırımdan hiç çıkarmıyorum, çünkü O’nun adıyla başlanmayan her işin eksik ve bereketsiz olduğunu çok iyi biliyorum.”
Besmele, Şafii ve Hanbelilere göre fatiha'nın ilk ayetidir. Hanefi ve Malikilere göre sureleri birbirinden ayırmak amacıyla konmuştur, bereket amacıyla okunur.
2) Hamd, alemlerin Rabbi ALLAH içindir.
Bütün övgüler yoktan var eden, yaratmış olduklarının yegane sahibi, efendisi, terbiye ve ıslah edicisi, besleyicisi, yöneticisi, yardımcısı, hidayet edicisi olan ve her türlü ibadetin yalnız kendisi için yapıldığı yüce ALLAH içindir.
ALLAH’tan başka hiçbir varlığa “ALLAH” ismi verilemez. Şükür, bir iyiliğe karşılık yapılan övgüdür. Hamd, şükürden daha genel olup kişinin sahip olduğu vasıflarından dolayı övülmesidir. ALLAH’a (c.c.) ancak O’nu noksan sıfatlardan ve mahlukata benzemekten uzak tutarak, herşeyden çok severek, layık olduğu şekilde yücelterek, verdiği nimete razı olup, isyan etmeyerek hamd edebiliriz. Zikrin en üstünü “Lailahe illALLAH”, duanın en üstünü ise “Elhamdulillah” dır.
3) Rahman’dır, Rahim’dir.
ALLAH (c.c.), Rahman sıfatı ile dünyada hem mü'minlere hem de kafirlere merhameti bol olan, onları rızıklandıran, onlara mal mülk veren, Rahim sıfatı gereği ise dünya ve ahirette yalnız mü'minler için merhameti bol olan, onlara dünyada doğru yolu gösteren, ahirette de cenneti vad edendir.
4) Din gününün malikidir.
Alemlerin Rabbi, Rahman ve Rahim olan ALLAH, hesap (ceza ve mükafaat) gününün yegane sahibi, yöneticisi ve hakimidir. O gün O’ndan başka kimse söz sahibi değildir. Herkes, O’nun vereceği hüküm sonucu zerre kadar haksızlığa uğratılmaksızın amellerinin karşılığını görecek, ALLAH’ın emirlerine uygun olarak hareket edenler cennete, ALLAH’ın emirlerine uygun hareket etmeyenler ise cehenneme girecektir.
5) Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz!
Mü’minler ALLAH’a (c.c.) şöyle dua ederler: “Ya Rabbi! Bizler tüm ibadetlerimizi, sadece ve sadece sana yapar, senden başka ibadet edilenleri reddeder ve her konuda da yalnızca senden yardım dileriz. Bize fayda veya zarar veremeyecek kimselerden asla yardım dilemeyiz.”
İbadet: Kulun ALLAH’a boyun eğmesi, itaat etmesi, O’na karşı küçüklüğünü kabul etmesi demektir. ALLAH'ın sevdiği, emrettiği, kabul ettiği ve razı olduğu bütün gizli-açık amel ve sözler ibadettir. Bunlardan bazıları; iman, ISLAM, ihsan, dua, korkmak, umut etmek, tevekkül etmek, ummak, gönülden saygı duymak, yönelmek, yardım istemek, sığınmak, yardımına çağırmak, kurban kesmek, adak adamak, hükmüne teslimiyet göstermek, namaz kılmak, zekat vermek, oruç tutmak, hacca gitmek, tevbe-istiğfar etmek vs.dir.
İbadet türlerinden herhangi birisini ALLAH'tan başkasına veya ALLAH ile beraber bir başkasına yapmak şirktir. Örneğin ALLAH’tan başka kimsenin gücünün yetmediği bir konuda ALLAH’tan başkasından yardım istemek şirktir.
6) Bizi doğru yola ilet!
Mü’minler ALLAH’a (c.c.) şöyle dua ederler: “Ya Rabbi! Bizi Rasullerin gösterdiği ve ALLAH’ın rızasına ancak bununla ulaşılabilecek doğru yol olan İslam’a ulaştır. Bu yolda bizi sabit kıl. Bu yolda kalmamız için bize yardım et.”
ALLAH (c.c.) “Yol” anlamına gelen “Sırat” ve “Sebil” kelimelerini Kur’an’da bir çok defa kullanmıştır. Sebiller birden fazla olarak nitelendirilirken sırat bir tek olarak nitelendirilmiştir. O da sırat-ı mustakim’dir. Sırat-ı mustakim ya sebillerin tümünden ibarettir. Ya da sebillerin birleşmesi sonucu oluşan ana yoldur. Sebillerin her biri sırat-ı mustakim’den farklı olarak kimi noksanlıklar ve kimi ayrıcalıkları kapsar.
7) Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna; gazaba uğrayanların ve sapanlarınkine değil…
Mü’minler ALLAH’a şöyle dua ederler: “Ya Rabbi! Bizleri kendilerine ibadet ve itaat etme nimeti verdiğin melek, nebi, sıddık, şehid ve salihlerin yoluna ulaştır, Yahudiler gibi hak kendilerine ulaştıktan sonra, bunu bile bile reddedip yüz çevirdiği ve atalarının dinine körü körüne tabi olduğu için gazaba uğrayan veya Hristiyanlar gibi hak kendilerine ulaşmadığı veya eksik ulaştığı için doğru yolu bulamayarak sapanların yoluna ulaştırma.”
Fatiha’nın sonunda amin demek sünnettir. Amin: “ALLAH’ım kabul et” anlamındadır. Fatiha’yı okumayanın namazı yoktur; bu nedenle her müslümanın, hangi ırktan olursa olsun fatihayı öğrenmek için bütün gücünü kullanması gerekir.
Namazda fatiha okumak, Şafii, Maliki ve Hanbelilere göre farz, Hanefilere göre vaciptir. Şafii ve Hanbelilere göre Fatiha’dan sonra sesli namazlarda imam ve cemaatin sesli olarak amin demesi; Hanefi ve Malikilere göre ise sessiz olarak amin demesi sünnettir
Alıntı: MUHAMMED Esed
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
 |
|
|
neccar Nickli Üyemize Teşekkür Eden 2 Kullanıcı:
|
kardelen_ce
(03 Aralık 2009, 22:27:50), _Gazze_
(29 Kasım 2009, 14:50:29) |
Online
1540 Mesajına Toplam 4275 Kere Teşekkür Edildi
82 Mesajına Toplam 86 Kere Puan Verildi
Ruh Halim
|
 |
« Yanıtla #28 : 29 Kasım 2009, 14:59:32 » |
|
-el-KALEM SURESİ
Mekke'de nâzil olmuştur, 52 (elliiki) âyettir. "Nûn" sûresi diye de anılır. Adını ilk âyetindeki "kalem" kelimesinden alır.
Rahmân ve Rahîm (olan) ALLAH'ın adıyla.
1. Nûn. Kaleme ve (kalem tutanların) yazdıklarına andolsun ki,
2. Sen -Rabbinin nimeti sayesinde- mecnun değilsin.
3. Hiç şüphesiz senin için bitip tükenmeyen bir mükâfat vardır.
4. Ve sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.
5. (Sen de) göreceksin, onlar da görecekler,
6. Hanginizde delilik olduğunu yakında .
7. Doğrusu Rabbin, kendi yolundan sapan kişiyi en iyi bilendir, hidayete erenleri de en iyi bilen O'dur
8. O halde, (hakikati) yalan sayanlara boyun eğme!
9. Onlar isterler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar.
10. Şunların hiçbirine itâat etme :yemin edip duran,aşağılık,
11. (Herkesi) kötüleğen,söz götürüp getiren,
12. Hayra engel olan, mütecâviz ve saldırgan günahkar,
13. Kaba ve kötülükle damgalı,
14. Mal ve oğullar sahibi olmuş diye (böyle yolunu şaşırmış)
15. Ona âyetlerimiz okunduğu zaman o, "Öncekilerin masalları!" der.
16. Biz yakında onun burnuna damga vuracağız (kibirini kırıp rezil edeceğiz).
17. Biz, vaktiyle "bahçe sahipleri" ne belâ verdiğimiz gibi, onlara da belâ verdik. Hani onlar (bahçe sahipleri), sabah olurken (kimse görmeden) onu (mahsullerini) devşireceklerine yemin etmişlerdi.
18. Onlar istisna da etmiyorlardı.
19. Fakat onlar daha uykudayken Rabbinin katından (gönderilen) kuşatıcı bir âfet (ateş) bahçeyi sarıverdi de,
20. Bahçe kapkara kesildi.
21. Sabah olurken birbirlerine seslendiler.
22. "Madem devşireceksiniz, hadi erkenden mahsülünüzün başına gidin!" diye.
23. Derken yürüyorlardı; fısıldaşıyorlardı.
24. "Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip yanınıza sokulmasın"diye.
25. (Evet yoksullara yardıma) güçleri yettiği halde, onları yardımdan mahrum etmek niyet ve azmi ile erkenden yola düştüler.
26. Fakat bahçeyi gördüklerinde: Mutlaka yolumuzu şaşırmış olmalıyız! dediler.
27. Yok yok, doğrusu biz mahrum bırakılmışız!
28. İçlerinden en makul olanı şöyle dedi: Ben size "Rabbinizi tesbih etsenize" dememiş miydim?
29. Rabbimizi tesbih ederiz; doğrusu biz (kendi kendimize) yazık etmişiz, dediler.
30. Ardından, kabahati birbirlerine yüklemeye başladılar.
31. (Nihayet) şöyle dediler: Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kişilermişiz.
32. Belki Rabbimiz bize bunun yerine daha iyisini verir. Çünkü biz (artık) Rabbimizi(O'nun hoşnutluğunu) arzuluyoruz.
33. İşte azap böyledir. Ahiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi!
34. Şu da muhakkak ki, takvâ sahipleri için Rableri katında nimetleri bol cennetler vardır.
35. Öyle ya, (ALLAH'a) teslimiyet gösterenleri, (o) günahkârlar gibi tutar mıyız hiç?
36. Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?
37. Yoksa size ait bir kitap var da, (bu bâtıl inanışları) onda mı okuyorsunuz?
38. Onda, beğendiğiniz her şey sizin için mutlaka vardır (diye mi yazılı)?
39. Yoksa, "Ne hükmederseniz mutlaka sizindir" diye sizin lehinize olarak tarafımızdan verilmiş, kıyamet gününe kadar geçerli kesin sözler mi var?
40. Sor onlara: Bu iddiayı onların hangisi savunacak?
41. Yoksa ortakları mı var onların? Sözlerinde doğru iseler, hadi getirsinler ortaklarını!
42. O gün incikten açılır ve secdeye davet edilirler; fakat güç getiremezler.
43. Gözleri horluktan aşağı düşmüş bir halde kendilerini zillet bürür. Halbuki onlar, sapasağlam iken de secdeye davet ediliyorlardı (fakat yine secde etmiyorlardı).
44. (Resûlüm!) Sen bu sözü (Kur'an'ı) yalan sayanı bana bırak (kendini üzme). Biz onları, bilmedikleri bir yönden yavaş yavaş azaba yaklaştırıyoruz.
45. Onlara mühlet veriyorum. Doğrusu benim fendim çok sağlamdır!
46. Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da bu yüzden onlar ağır bir borç altında mı kalıyorlar?
47. Yahut gaybın bilgisi onların nezdinde de, onlar mı (istedikleri gibi) yazıyorlar?
48. Sen Rabbinin hükmünü sabırla bekle. Balık sahibi (Yunus) gibi olma. Hani o, dertli dertli Rabbine niyaz etmişti.
49. Şayet Rabbinden ona bir nimet yetişmemiş olsaydı o, mutlaka, kınanacak bir halde ıssız bir diyara atılacaktı.
50. Fakat ardından, Rabbi onu seçti (vahiy verdi) ve onu sâlihlerden kıldı.
51. O inkâr edenler Zikr'i (Kur'an'ı) işittikleri zaman, neredeyse seni gözleriyle devirivereceklerdi. Hâla da (kin ve hasetlerinden:) "Hiç şüphe yok o bir delidir" derler.
52. Oysa o (Kur'an), âlemler için ancak bir öğüttür.
EMİRLER
18. Onlar istisna da etmiyorlardı. (Gelecekte bir iş yapacagında istisna yap (inşaALLAH de) 28. İçlerinden en makul olanı şöyle dedi: Ben size "Rabbinizi tesbih etsenize" dememiş miydim? (Rabbini tesbih et) 48. Sen Rabbinin hükmünü sabırla bekle.
NEHİYLER
8. O halde, (hakikati) yalan sayanlara boyun eğme! 10. Şunların hiçbirine itâat etme :yemin edip duran,aşağılık, 48. Sen Rabbinin hükmünü sabırla bekle. Balık sahibi (Yunus) gibi olma. Hani o, dertli dertli Rabbine niyaz etmişti.
RESULLULLAH 2. Sen -Rabbinin nimeti sayesinde- mecnun değilsin.
3. Hiç şüphesiz senin için bitip tükenmeyen bir mükâfat vardır.
4. Ve sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.
YEMİN
1. Nûn. Kaleme ve (kalem tutanların) yazdıklarına andolsun ki
RABB
7. Doğrusu Rabbin, kendi yolundan sapan kişiyi en iyi bilendir, hidayete erenleri de en iyi bilen O'dur
İNKARCILAR
9. Onlar isterler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar.
10. Şunların hiçbirine itâat etme :yemin edip duran,aşağılık,
11. (Herkesi) kötüleğen,söz götürüp getiren,
12. Hayra engel olan, mütecâviz ve saldırgan günahkar,
13. Kaba ve kötülükle damgalı,
14. Mal ve oğullar sahibi olmuş diye (böyle yolunu şaşırmış)
15. Ona âyetlerimiz okunduğu zaman o, "Öncekilerin masalları!" der.
16. Biz yakında onun burnuna damga vuracağız (kibirini kırıp rezil edeceğiz). 35. Öyle ya, (ALLAH'a) teslimiyet gösterenleri, (o) günahkârlar gibi tutar mıyız hiç?
36. Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?
37. Yoksa size ait bir kitap var da, (bu bâtıl inanışları) onda mı okuyorsunuz?
38. Onda, beğendiğiniz her şey sizin için mutlaka vardır (diye mi yazılı)?
39. Yoksa, "Ne hükmederseniz mutlaka sizindir" diye sizin lehinize olarak tarafımızdan verilmiş, kıyamet gününe kadar geçerli kesin sözler mi var?
40. Sor onlara: Bu iddiayı onların hangisi savunacak?
41. Yoksa ortakları mı var onların? Sözlerinde doğru iseler, hadi getirsinler ortaklarını!
42. O gün incikten açılır ve secdeye davet edilirler; fakat güç getiremezler.
43. Gözleri horluktan aşağı düşmüş bir halde kendilerini zillet bürür. Halbuki onlar, sapasağlam iken de secdeye davet ediliyorlardı (fakat yine secde etmiyorlardı).
44. (Resûlüm!) Sen bu sözü (Kur'an'ı) yalan sayanı bana bırak (kendini üzme). Biz onları, bilmedikleri bir yönden yavaş yavaş azaba yaklaştırıyoruz.
45. Onlara mühlet veriyorum. Doğrusu benim fendim çok sağlamdır!
46. Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da bu yüzden onlar ağır bir borç altında mı kalıyorlar?
47. Yahut gaybın bilgisi onların nezdinde de, onlar mı (istedikleri gibi) yazıyorlar?
51. O inkâr edenler Zikr'i (Kur'an'ı) işittikleri zaman, neredeyse seni gözleriyle devirivereceklerdi. Hâla da (kin ve hasetlerinden:) "Hiç şüphe yok o bir delidir" derler.
BAHCE SAHİPLERİ
17. Biz, vaktiyle "bahçe sahipleri" ne belâ verdiğimiz gibi, onlara da belâ verdik. Hani onlar (bahçe sahipleri), sabah olurken (kimse görmeden) onu (mahsullerini) devşireceklerine yemin etmişlerdi.
18. Onlar istisna da etmiyorlardı.
19. Fakat onlar daha uykudayken Rabbinin katından (gönderilen) kuşatıcı bir âfet (ateş) bahçeyi sarıverdi de,
20. Bahçe kapkara kesildi.
21. Sabah olurken birbirlerine seslendiler.
22. "Madem devşireceksiniz, hadi erkenden mahsülünüzün başına gidin!" diye.
23. Derken yürüyorlardı; fısıldaşıyorlardı.
24. "Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip yanınıza sokulmasın"diye.
25. (Evet yoksullara yardıma) güçleri yettiği halde, onları yardımdan mahrum etmek niyet ve azmi ile erkenden yola düştüler.
26. Fakat bahçeyi gördüklerinde: Mutlaka yolumuzu şaşırmış olmalıyız! dediler.
27. Yok yok, doğrusu biz mahrum bırakılmışız!
28. İçlerinden en makul olanı şöyle dedi: Ben size "Rabbinizi tesbih etsenize" dememiş miydim?
29. Rabbimizi tesbih ederiz; doğrusu biz (kendi kendimize) yazık etmişiz, dediler.
30. Ardından, kabahati birbirlerine yüklemeye başladılar.
31. (Nihayet) şöyle dediler: Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kişilermişiz.
32. Belki Rabbimiz bize bunun yerine daha iyisini verir. Çünkü biz (artık) Rabbimizi(O'nun hoşnutluğunu) arzuluyoruz.
33. İşte azap böyledir. Ahiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi!
CENNET
34. Şu da muhakkak ki, takvâ sahipleri için Rableri katında nimetleri bol cennetler vardır.
KIYAMET
42. O gün incikten açılır ve secdeye davet edilirler; fakat güç getiremezler.
43. Gözleri horluktan aşağı düşmüş bir halde kendilerini zillet bürür. Halbuki onlar, sapasağlam iken de secdeye davet ediliyorlardı (fakat yine secde etmiyorlardı).
GAYB
47. Yahut gaybın bilgisi onların nezdinde de, onlar mı (istedikleri gibi) yazıyorlar?
BALIK SAHİBİ (Hz.YUNUS A.s)
48. Sen Rabbinin hükmünü sabırla bekle. Balık sahibi (Yunus) gibi olma. Hani o, dertli dertli Rabbine niyaz etmişti.
49. Şayet Rabbinden ona bir nimet yetişmemiş olsaydı o, mutlaka, kınanacak bir halde ıssız bir diyara atılacaktı.
50. Fakat ardından, Rabbi onu seçti (vahiy verdi) ve onu sâlihlerden kıldı.
KUR'AN
51. O inkâr edenler Zikr'i (Kur'an'ı) işittikleri zaman, neredeyse seni gözleriyle devirivereceklerdi. Hâla da (kin ve hasetlerinden:) "Hiç şüphe yok o bir delidir" derler.
52. Oysa o (Kur'an), âlemler için ancak bir öğüttür.
BİLİNMESİ GEREKENLER
34. Şu da muhakkak ki, takvâ sahipleri için Rableri katında nimetleri bol cennetler vardır.
35. Öyle ya, (ALLAH'a) teslimiyet gösterenleri, (o) günahkârlar gibi tutar mıyız hiç?
45. Onlara mühlet veriyorum. Doğrusu benim fendim çok sağlamdır!
46. Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da bu yüzden onlar ağır bir borç altında mı kalıyorlar?
47. Yahut gaybın bilgisi onların nezdinde de, onlar mı (istedikleri gibi) yazıyorlar?
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
 |
|
|
neccar Nickli Üyemize Teşekkür Eden Kullanıcı:
|
kardelen_ce
(03 Aralık 2009, 22:25:55) |
Online
1540 Mesajına Toplam 4275 Kere Teşekkür Edildi
82 Mesajına Toplam 86 Kere Puan Verildi
Ruh Halim
|
 |
« Yanıtla #29 : 29 Kasım 2009, 15:26:09 » |
|
Kalem suresindeki bahce sahibleri örnegini güncel örneklerle acan bir yazı:
PARA TANRISI MAMON -ihsan eliaçık- 13 Kasım 2009
Aramice’de zenginlik anlamına gelen “mamon” sözcüğü, “para” ya da “para kazanma hırsı” demektir. Oradan Grekçe’ye telaffuzu değişmeden aynı anlamda geçmiş. Oradan da batı dillerine küçük değişiklerle yayılmış: İngilizce (money), Almanca (mammon), Fransızca (monnaie), İspanyolca (moneta) hep aynı kökten.
Aramice konuşan Hz. İsa’nın dilinde orijinal haliyle (mamon) kullanılmış: “Hiç kimse iki efendiye kulluk edemez. Ya birinden nefret edip öbürünü sever, ya da birine bağlanıp öbürünü hor görür. Siz hem Tanrı’ya hem de paraya (mamon) kulluk edemezsiniz!” (Matta: 6/24, Luka: 12/33-36, 16/13).
Aramice mamon kökünden gelen “menn” sözcüğü Kur’an’da aynı manayı çağrıştırır şekilde kullanılır: “Ve sizi bulutla gölgeledik, size kudret helvası (menn) ve bıldırcın (selva) gönderdik; “verdiğimiz güzel nimetlerden yiyiniz.” (Taha; 80). Fraxinus omus ağacının torba şeklinde ve içi sıvı dolu yerine yapılan kesiklerden çıkan kudret helvasının botanikteki ismi de aynı kökten; manna… Yiyen kişiye güç ve kudret verdiği için kökün anlamına uygun olarak manna denmiş…
Ayette İsrailoğullarına (ve onlar üzerinden bizlere) eski çağların ve özellikle de Mısır Firavunluğunda gücün ve kudretin sembolü olan “buzağı/boğa” (bakara) totemine yönelmemeleri, onunla ilişkilerini kesmeleri yani içlerindeki ona yönelik ihtirası söküp atmaları (buzağıyı/boğayı/ineği kesmeleri), bunun yerine ALLAH’ın doğal çevrede varolan nimetleri ile yetinmeleri, bitki köklerinin, kuş etlerinin zaten buna yeteceği, bu kadar para şehveti ve güç ihtirası içinde olmamaları öğütleniyor. Buradan Erich Fromm’un tabiri ile “sahip olmak” ile “olmak” arasındaki farkı da anlıyoruz.
Modern çağda para kazanma hırsının mabedi olan “borsa”nın sembolünün “boğa” olmasından da anlaşılacağı gibi Kur’an’da geçtiği şekliyle “bakara” (boğa/inek/öküz/buzağı) eski çağların mülk (iktidar, mal, para, zenginlik, güç) tanrısının sembolüydü. “İneği kesmek” veya “altından buzağı yapmak” gibi deyimler hep bununla ilgilidir. Onun için Hz. İsa aynı kandilin ışığından diyor ki: “Hem ALLAH’a hem Mamon’a kulluk edemezsiniz!” Birini kabul ediyorsanız diğerini ‘kesmeniz’ gerekir.
Keza para, altın, güç, kudret ve zenginlik hırsını ifade eden “menn” kelimesi, daha dördüncü surede (Müddesir, 6) Hz. Peygamber ile ilgili de kullanılır: “Servet yığma hayallerine kapılma.” (Ve la temnun testeksir). Yani “menn” talebinde bulunma, böyle bir ihtirasın içinde olma, çoğalma, biriktirme, yığma (tekâsür) beklentisi içinde peygamberlik (din söylemi) yasaktır!
**
Buradan, Kur’an’ın 23. sureye kadar putların ismini hiç anmayıp neden mülk meselesi üzerinde durarak, özellikle “şehre hakim 9 çeteye” (saydım tam 9 kişi ediyor) sarsıcı eleştiriler yönelttiğini daha bir anlıyoruz.
Bir taraftan peygamberine “menn” talebinde bulunmayı yasaklıyor, diger taraftan menn muhterislerini yani mamon’a tapanları şiddetle eleştiriyor: “Bana bırak doğarken yapayalnız olan o adamı… Zenginliğine zenginlik kattığım, etrafında dolanıp duran oğulları/adamları ile önüne alabildiğine geniş imkanlar serdiğim o adamı… Hala gözü doymuyor; ihtirasla verdiğimden daha fazlasını istiyor… Onu dimdik bir yokuşa süreceğim!” (Müddesir; 11-15).
Çünkü tarih boyunca “put” veya “totem” dediğiniz şey insanoğlunun tutku, dürtü ve ihtiraslarının dışavurumudur. Mesela Yunan tanrılarından “Afrodit” heykeli, aslında insanın “şehvet” dürtüsünün dışsallaşmış, heykel, totem veya put haline gelmiş şeklidir. Onun için aşk tanrıçası derler. Keza eski Mısır’da “boğa/bakara (Izıs ve Oziris) da böyledir. Sumer’deki İanna da böyledir. İnsanoğlundaki güç, kudret, şehvet ve zenginlik hırslarının dışavurumlarıdır. Araplardaki Lat, Menat ve Uzza da öyledir. Bunlar sonuç itibariyle taştan tahtadan bir takım heykellerdi. Şehre (Mekke’ye) hakim 9 çetenin “mülk hırsını” ifade etmekteydiler. Her ne kadar dışşallaşıp Kabe’nin içine, sağa sola heykel olarak dikilmişlerse de, esasında onları Ebu Cehil, Ebu Lehep, Velid bin Muğire gibi şehre hakim 9 çete elebaşısının (Yeda Ebu Lehep’in) içsel dünyalarında, tutku ve ihtiraslarında arayacaksınız. Önemli olan önce bunların yüreklerden sökülmesiydi. Çünkü insanı dışındaki değil; içindeki kirletir!
Hz. İsa’nın “İnsanı ağzından giren değil; ağzından çıkan kirletir” demesi gibi, put da insanı dışarıdan değil; içeriden yönetendir. Asıl put insanın içindedir; dıştaki taş ve tahtadan başka nedir ki? Hz. İsa der ki “Ruhta yoksul olanlara ne mutlu!” Yani ruhen açgözlülükten ve ihtiraslarından arınmış olanlara, içinden bunları söküp atmış olanlara ne mutlu!
Kur’an onun için işe buradan başlıyor.
Önce içteki putlara; mülk hırsına, para tutkusuna, zenginlik, altın ve mal ihtirasına yöneliyor. Asıl bunlar yıkılınca Mamon (para hırsı, güç tutkusu, bencillik) sökülmüş olacak, “ALLAH” (iyilik, merhamet, kardeşlik, paylaşım) kalplerde kök salmış olacaktır.
***
İşe buradan başlayan Kur’an’ın, 23 yıl boyunca insanoğlunu bu tutku ve ihtiraslardan kurtarmaya çalıştığını görüyoruz. Bunun için bir çok ayet geliyor, kıssalar anlatılıyor, örnekler (meseller) veriliyor, uyarılar yapılıyor.
Bunlardan birisi de “iki adam örneği” türünden örneklem (mesel) yöntemidir.
Aşağıda bunlardan iki fragman (parça/bölüm) okuyacaksınız.
İlk fragmanda Mamon’a kulluk edenle ALLAH’a kulluk eden “iki adam örneği” karşılaştırılır. Buradan, her ikisinin de temel özelliklerinin neler olduğu, bunları nasıl tanıyacağımız gösterilir.
İkinci fragmanda ise Mamon’u içinden söküp atmış ve ALLAH’a kabul etmiş “iki adam örneği” ne geçilir. Bunlar arasında da bir ayırım yapılır ve hangisinin makbul olduğu anlatılır.
***
(Birinci fragman)
Onlara iki adam örneğini anlat:
BİRİNCİ ADAM: “Her türlü üzümden ona iki bahçe vermiştik, her ikisini hurmalarla donatmıştık; ikisinin arasına da bir ekinlik yapmıştık. İki bahçenin ikisi de ürünlerini vermiş, hiç bir şeyi noksan bırakmamış ve ikisinin ortasından bir de nehir akıtmıştık. Başka geliri de vardı bu adamın. Bu yüzden arkadaşıyla konuşurken ‘Ben senden malca daha zenginim, çevrem daha güçlü’ diyordu. İşte böyle kendine yazık eden bu adam bir gün ‘Buraların yok olacağını hiç sanmıyorum’ diyerek bahçeye girdi. Bir taraftan da ‘Kıyametin kopacağını da zannetmiyorum. Şayet Rabbime döndürülürsem, bundan daha fazlasını alırım; bundan hiç şüphem yok’ diyordu.” (Kehf; 18/32-37).
İKİNCİ ADAM: “Arkadaşı da ona şöyle karşılık vermişti: ‘Seni topraktan, sonra bir damla sudan yaratan, sonra da insan şekline koyan Rabbini inkar mı ediyorsun? Bak o ALLAH benim Rabbim ve ben Rabbime kimseyi ortak koşmam. Bahçene girdiğin zaman ‘MaşALLAH, ALLAH’ın yardımından başka hiç bir kuvvet yoktur’ deseydin olmaz mıydı? Gerçi sen beni kendinden yoksul görüyorsun. Ama bakarsın Rabbim bana senin bahçenden daha hayırlısını verir; seninkinin de üstüne gökten bir afet indiriverir de yerle bir olur. Yahut suyu çekiliverir de yerinde yeller eser.’ Nitekim ürünün telef olup bahçesinin yerinde yeller estiğini görünce yaptığı masraflara karşın ellerini döverek ‘Ah, keşke Rabbime kimseyi ortak koşmamış olsaydım’ diyordu. Çünkü ALLAH’ın yerine hiç kimse onun yardımına koşmadı. Kendi başının çaresine bile bakamadı.” (Kehf: 18/38-43)
KISSADAN HİSSE: “Mal, mülk ve oğullar dünya hayatının süsüdür. Kalıcı olan iyilik, güzellik ve doğruluk ise Rabbinin katında çok daha değerlidir. Ümitvar olmak için de yeter sebeptir.” (Kehf; 18/46).
Görüldüğü gibi ilk fragmanda birinci adam “bahçesini” Mamon yerine koyarak ona çok güvenmekte, “Buranın yıkılacağını sanmam, kıyamet filan da yok” demektedir. Üstelik “Eğer Rabbime döndürülürsem (kıyamet varsa) orada bana daha da fazlasını verecektir” diyerek dindarlığı da kimselere bırakmamaktadır. Yani bu kişi ALLAH’a inanan bir dindardır.
ALLAH’a “itikadı” vardır ama Mamon’a (bahçesine, bağına, parasına, altınına, sermayesine) iman etmektedir. Bunlara güvenmekte ve sığınmakta bu nedenle de hayatta sahip olduğu şeylere ihtirasla sarılmaktadır. Üstelik bunun “caiz” olduğunu, ALLAH’ın kendisini zenginlikle imtihan ettiğini, zaten bunun böyle olmasını O’nun istediğini, ALLAH’ın huzuruna vardığında kendisinin taltif edilip daha da fazlasının (cennet, köşk, huri) verileceğine inanmaktadır. Yani hem bu dünyada hem de ahirette “malı götüreceğine” ve “köşeyi döneceğine” inanmaktadır. Demek ki bu adam dindarlığı tacir kafasıyla anlamakta ve yaşamaktadır. Bahçesinin yerinde yeller esince (iflas edince, sahip olduklarını kaybedince), “Keşke ALLAH’a ortak koşmasaydım” demekte ve fakat hala yaptığı masraflara üzülmektedir!
Böyle inanmakla Mamon’a taptığının farkında olmayan bu kişiye ALLAH’a inanmanın ne demek olduğu anlatılmaya çalışılıyor. Müslüman zihnin mülk konusunda çöktüğü yer de işte burasıdır. ALLAH’a inanmayan birisi bu kişiye lisan-ı hal ile adeta şöyle demektedir: “Hem ALLAH’ım var diyorsun hem de parana, malına, mülküne, altınına, bağına, bahçene sarılıyorsun. Hani ALLAH vardı, kuşlara rızkını verdiği gibi insana da verirdi, bu kadar dünyaya tapmamak gerekirdi. Ben ALLAH’a inanmayan bir ehl-i dünyayım ama benden daha hırslısın be hacı abi?”
İkinci adam üzerinden söyletilen “ALLAH’ı inkar mı ediyorsun?”, “Keşke Rabbime kimseyi şirk koşmasaydım?” ifadeleri de ilginçtir. Burada şirk koşulan nedir? Putlardan bahsedilmediğine göre şirk koşulan şey bahçe oluyor. Bunlara ebedi görerek duyulan güven ALLAH’ı inkar etmek olarak değerlendiriliyor. Kıyameti inkar şirk değil ilhaddır. Şirk olması için hem ALLAH’a inanıp hem de başka bir şeyin ebedi, kalıcı, güven veren, yediren, doyuran, koruyan, yeterli olduğuna inanç gerekir. Bu da meselde açıkça görüldüğü gibi “bahçe” (para, altın, servet, sermaye) olarak ele alınıyor.
İki adam örneğinden sonra kıssadan hisse de şöyle çıkarılıyor: Demek ki “mal, mülk ve oğullar (çevre, taraftar gücü) dünya hayatının süsüdür. Kalıcı olan iyilik, güzellik ve doğruluk ise Rabbinin katında çok daha değerlidir. Ümitvar olmak için de yeter sebeptir.” Yani asıl güvenilecek (iman edilecek) olan ALLAH’ın katındakidir. Kalıcı olan iyilik, güzellik ve doğruluk adına yaptıklarındır. Bağına, bahçene, sermayene, parana güvenme. Bir gün hepsi yok alacak, kefeninle huzura geleceksin. Başka hiçbir şeyin olamayacak, olsa bile sana daha da fazlası verilmek bir yana sahip olduklarının hesabı sorulacak!
Onun için Hz. İsa der ki: “Yeryüzünde kendinize hazineler biriktirmeyin. Burada güve ve pas onları yiyip bitirir, hırsızlar da girip çalar. Bunun yerine kendinize gökte hazineler biriktirin (ALLAH’ın katındaki daha değerlidir). Orada ne güve ne pas onları yiyip bitirir, ne de hırsızlar girip çalar (ümitvar olmak için bunlar yeter). Hazineniz neredeyse, yüreğiniz de orada olacaktır.” (Matta; 6/19).
***
(İkinci fragman)
Onlara iki adam örneğini anlat:
BİRİNCİ ADAM: “Kendine bile sahip olamayan zavallı bir kul… Sahibine yük olmaktan başka hiç bir işe yaramayan, bir yere gitse bir hayrı dokunmayan bir dilsiz…”
İKİNCİ ADAM: “Verdiğimiz güzel rızıkları gizli açık infak eden, adaleti emreden ve doğru yolda yürüyen biri… Bunlar hiç aynı olur mu?” (Nahl; 16/75-76).
KISSADAN HİSSE: “Şu gökyüzünün boşluğunda ALLAH’ın doğaya emaneti olarak uçuşan kuşları görmüyorlar mı? Onları boşlukta tutan ancak ALLAH’tır. Bunlar iman edecek bir halk için birer ayettir” (Nahl; 16/79).
Görüldüğü gibi ikinci fragmanda ise Mamon’u yüreğinden söküp atmış, artık ALLAH’tan başkasına güvenmeyen “iki adam örneği” veriliyor.
Bunlardan birinci adam sahip olma hırsını terk etmiş fakat kendisi başkası tarafından sahip olunmuş (abden memluk) aciz bir kuldur. Çalışmamakta, sahibine yük olmaktan başka bir işe yaramamakta, kimseye bir hayrı dokunmamaktadır. Bir işe gönderilse eline ayağına bulaştırmakta, elinden bir iş gelmemektedir. Üstelik de dilsizler gibi kimseye bir şey söylememekte, diyeceği bir şey de bulunmamaktadır.
Böyle birisine denilmektedir ki: “Mamon’a kulluktan kurtuldun, güzel… Ama ALLAH’a değil; bu sefer başkalarına kul oldun. Çalışmıyorsun, başkasına el avuç açıyorsun, kendine mal gibi sahip olunmasına izin veriyorsun. ‘Bir baltaya sap olamadın’. ALLAH bunu da istemiyor!”
Peki neyi istiyor?
Bu da ikinci adam örneği üzerinden anlatılıyor ve ALLAH’ın istediği ideal insan tipi çiziliyor: “Verdiğimiz güzel rızıkları gizli açık infak eden, adaleti emreden ve doğru yolda yürüyen biri…”
Burada “güzel rızık” emek ve alınteri ile kazanılanlardır… “Gizli açık infak” bollukta ve darlıkta sürekli paylaşma ve bölüşme ahlakıdır… “Adaleti emretmek” elinden bir iş gelmek, dilsiz olmayıp dünyaya bir diyeceği (çağrısı, söylemi, projesi, kurtuluş teolojisi) olmak, olayların ortasında ve hadiselerin içinde yer almak, hayatın atardamarlarına girmek, bir köşeye çekilmemek, bir baltaya sap olmak demektir… “Doğru yolda yürümek” bu karakterini ve davranışını hiç bozmadan yürüyüş halinde olmak, böyle bir hayat sürmek demektir…
Peki, kıssadan hissede kuşların örnek verilmesinin ve onlar üzerinde düşünmemizi istemenin, bağ, bahçe ve Mamon ile ne alakası var?
“Aynı kandilin ışığını” dinleyin: “Size şunu söylüyorum: ‘Ne yiyip içeceğiz’ diye canınız için, ‘Ne giyeceğiz’ diye bedeniniz için kaygılanmayın. Can yiyecekten, beden de giyecekten önemli değil mi? Gökte uçan kuşlara bakın! Ne eker, ne biçer ne de ambarlara yiyecek biriktirirler. Tanrı yine de onları doyurur. Siz onlardan çok daha değerli değil misiniz? Hangi biriniz kaygılanmakla ömrünü bir dakika uzatabilir? Giyecek konusunda neden kaygılanıyorsunuz? Kır zambaklarının nasıl büyüdüğüne bakın! Ne çalışırlar, ne de ipek eğirirler. Size şunu söylüyorum: Bütün görkemine karşın Süleyman bile bunlardan birisi (zenginler/hahamlar) gibi giyinmiş değildi. Öyleyse yarın için kaygılanmayın. Yarının kaygısı yarının olsun. Her günün derdi kendine yeter!” (Matta; 6/25-34, Luka; 12/12-31).
Burada anlatılmak istenen nedir?
İnsanların kuşlar ve kır zambakları gibi “hırslarından arınmış” olmaları gerektiği! Görkemli imparatorlukları yönetsen bile Süleyman gibi zengince giyinmemen, yaşamaman, “ruhta yoksul” olman; mülk hırsından arınman gerektiği!
Keza Hz. Yusuf, Tevrat’da “bollukta biriktiren darlıkta bunları insanları köleleştirmek için kullanan” mamoncu bir tiptir. Kur’an’ın Yusuf’u ise “bollukta biriktirdiklerini, darlıkta yoksullara dağıtan” ileriyi düşünen, tedbirli idareci kişilik örneğidir.
Kimi Hristıyanlar yukarıdaki İncil ifadelerini çalışmamak, hiçbir şey yapmamak gerektiği şeklinde anlamışlardır. Hatta çalışmak Hrıstiyanlıkta konsil kararıyla kabul edilmiştir! Bunun doğru yorumu için “kandilin öbür ışığına” tekrar bakın, yukarıda ikinci fragmanda tefsir edilmişti. İdeal örneklik orada anlatılıyordu. Yusuf, Süleyman örnekleri hep o kişiyi anlatır. Bunlar aynı kandilin ışığı olduğu için birbirini tamamlıyor, tam bir uyum var.
İşte bu ideal kişi örneği Kur’an’da iman edenler için “en güzel örnek” (usve hasene) olan ALLAH’ın elçisi MUHAMMED’tir. Çünkü o yeni bir meseldeki ikinci adam; Yusuf, Musa, Süleyman, İsa örneğidir… Ne sahip olma hırsı içinde olmuş, ne de kendisine başkası sahip olabilmiştir. Ne servet yığma hayallerine kapılarak “menn/mamon” peşinde koşmuş, ne de elinden bir iş gelmeyen, köşesine çekilmiş, aciz, zavallı, eline vur ekmeğine al bir kul (abden memluk) olmuştur… Meydana atılmış, olayların içine girmiş, hadiselerin ortasında yer almış, zulme karşı savaşmış, sömürüye karşı vuruşmuş, adaleti emretmiş, yoksulların sesi olmuş, ihtiyaç fazlası her şeyi paylaşmış, bölüşmüş, infak ahlakını karakter haline getirmiştir. Ve bu halde doğru yolda şaşmadan yürümüş, erdemli ve dürüst bir hayat sürmüş ve öldüğünde ne bir dinar, ne bir dirhem, ne bir deve, ne bir altın bırakmadan ve “bahçe sahibi” olmadan bu dünyan göçüp gitmiştir.
Komşusu açken (bütün şehir komşundur!) “bir ev, bir binek ve yıllık dört bin dirhem nafaka”dan fazlasına “sahip olmayı” Mammon karakteri ve “mülkte şirkleşme” olarak görmüş olmalı ki sürekli dağıtmış ve dağıttırmıştır!
Mamon’a değil; ALLAH’a tapanlar için en güzel örnek (usve hasene) bu değilse nedir?
Asıl “Ehl-i Sünnet” bu değilse hangisidir? ‘Kabir azabı haktır, mesh üzerine mesh caizdir, iman amelden bir cüz değildir, Kur’an gayr-ı mahluktur, kırkta bir yeter, sakalı uzatın; bıyığı kısaltın, gümüş yüzük sünnetir, kabak yemeği cennet taamıdır, yemeğin kabını sıyırmak sünnetir’ vs. oyunda oynaşta olmalar mı?
***
Bakınız, İnsanoğlu hayatı boyunca hep bir şeylere sahip olmak ister. Bununla yetinmez daha da fazla, daha da fazla sahip olmak ister. İster ki bin yıl yaşasın. Bunun için yıkılmayacak bir hükümranlığın (mülki la yebla) ve sonsuz bir egemenliğin (şecere-i huld) peşinden koşar durur. Bu ebediliği sahip olduklarının sağlayacağına inanır. Bunun için içindeki mülk hırsını yüceltir; parayı totemleştirir Mamon yapar; sonra döner ona tapar. Ki modern çağın tanrısı da bu değil mi?
Ama dikkat ettiniz mi insanoğlu bunca sahip olma hırsına rağmen, tarihte hep sahip olduklarından vazgeçebilenleri kahramanlaştırmıştır. Onun için kahramanlar serden ve yardan vazgeçenler, yurtlarını terk edenler, önüne gelen cazip imkanlara dönüp bakmayanlar, fırsatları elinin tersiyle itenlerdir. Hepsi serdengeçtilerdir! Hangi kahramanı okudumsa böyle: İbrahim babasının sarayını, memleketini terk etmiştir… Budha prensliği terk etmiştir… Musa Firavun sarayını terk etmiştir… İsa, peşinden gelenlere ‘sahip olduğunuz her şeyi terk edip öyle gelin yanıma’ demiştir… MUHAMMED evini, ocağını terk edip hicret etmiştir, öldüğünde sahip olduğu hiçbir mülkü yoktur…
Peki neden?
Neden insanoğlu hayatı boyunca hep sahip olma hırsı ile yanıp tutuşur da, sahip olduklarını terk edebilenleri kahramanlaştırır?
Neden insanoğlu hayatı boyunca Mamon’a tapar da, sonunda sahip olduğu tek şeyle; kefeni ile ALLAH’ın yanına gider?
Hangisi yalan, hangisi gerçek?
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
 |
|
|
neccar Nickli Üyemize Teşekkür Eden Kullanıcı:
|
kardelen_ce
(03 Aralık 2009, 22:25:41) |
Online
1540 Mesajına Toplam 4275 Kere Teşekkür Edildi
82 Mesajına Toplam 86 Kere Puan Verildi
Ruh Halim
|
 |
« Yanıtla #30 : 29 Kasım 2009, 15:42:37 » |
|
et-TEKVÎR
Mekke'de inmiştir, 29 (yirmidokuz) âyettir. Sûrenin başında güneşin dürülmesinden söz edilmiş ve adını da buradan almıştır. Sûrenin söz dizisinde, ihtiva ettiği konuya ilişkin anlamları yankılandıran ve güçlendiren mükemmel bir musikî taklit edilemez bir âhenk vardır.
Rahmân ve Rahîm (olan) ALLAH'ın adıyla.
1. Güneş katlanıp dürüldüğünde,
2. Yıldızlar (kararıp) döküldüğünde,
3. Dağlar (sallanıp) yürütüldüğünde,
4. Gebe develer salıverildiğinde,
5. Vahşî hayvanlar toplanıp bir araya getirildiğinde,
6. Denizler kaynatıldığında,
7. Ruhlar (bedenlerle) birleştirildiğinde,
8. Diri diri toprağa gömülen kıza, sorulduğunda,
9. "Hangi günah sebebiyle öldürüldü?diye.
10. (Amellerin yazılı olduğu) defterler açıldığında,
11. Gökyüzü sıyrılıp alındığında,
12. Cehennem tutuşturulduğunda,
13. Ve cennet yaklaştırıldığında,
14. Kişi neler getirdiğini öğrenmiş olacaktır.
15. Şimdi yemin ederim o sinenlere ,
16. O akıp akıp yuvasına gidenlere,
17. Kararmaya yüz tuttuğunda geceye andolsun,
18. Ağarmaya başladığında sabaha andolsun ki,
19. O (Kur'an), şüphesiz değerli,bir elçinin (Cebrail'in) getirdiği sözdür.
20. O elçi güçlü, Arş'ın sahibi (ALLAH'ın) katında çok itibarlıdır.
21. O orada sayılan, güvenilen (bir elçi) dir.
22. Arkadaşınız (MUHAMMED) de mecnun değildir.
23. Andolsun ki, onu (Cebrail'i) apaçık ufukta görmüştür.
24. O, gaybın bilgilerini (sizden) esirgemez.
25. O lânetlenmiş şeytanın sözü de değildir.
26. Hal böyle iken nereye gidiyorsunuz?
27. O, herkes için, bir öğüttür,
28. Sizden doğru yolda gitmek isteyenler için de.
29. Alemlerin Rabbi ALLAH dilemedikçe siz dileyemezsiniz.
KIYAMET
1. Güneş katlanıp dürüldüğünde,
2. Yıldızlar (kararıp) döküldüğünde,
3. Dağlar (sallanıp) yürütüldüğünde,
4. Gebe develer salıverildiğinde,
5. Vahşî hayvanlar toplanıp bir araya getirildiğinde,
6. Denizler kaynatıldığında,
7. Ruhlar (bedenlerle) birleştirildiğinde,
8. Diri diri toprağa gömülen kıza, sorulduğunda,
9. "Hangi günah sebebiyle öldürüldü?diye.
10. (Amellerin yazılı olduğu) defterler açıldığında,
11. Gökyüzü sıyrılıp alındığında,
12. Cehennem tutuşturulduğunda,
13. Ve cennet yaklaştırıldığında,
14. Kişi neler getirdiğini öğrenmiş olacaktır.
YEMİN
15. Şimdi yemin ederim o sinenlere ,
16. O akıp akıp yuvasına gidenlere,
17. Kararmaya yüz tuttuğunda geceye andolsun,
18. Ağarmaya başladığında sabaha andolsun ki,
KUR'AN
19. O (Kur'an), şüphesiz değerli,bir elçinin (Cebrail'in) getirdiği sözdür. 25. O lânetlenmiş şeytanın sözü de değildir. 27. O, herkes için, bir öğüttür,
28. Sizden doğru yolda gitmek isteyenler için de.
ELCİ (CEBRAİL)
19. O (Kur'an), şüphesiz değerli,bir elçinin (Cebrail'in) getirdiği sözdür.
20. O elçi güçlü, Arş'ın sahibi (ALLAH'ın) katında çok itibarlıdır.
21. O orada sayılan, güvenilen (bir elçi) dir.
RESULULLAH
22. Arkadaşınız (MUHAMMED) de mecnun değildir.
23. Andolsun ki, onu (Cebrail'i) apaçık ufukta görmüştür.
24. O, gaybın bilgilerini (sizden) esirgemez.
BİLİNMASİ GEREKENLER
29. Alemlerin Rabbi ALLAH dilemedikçe siz dileyemezsiniz.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
 |
|
|
neccar Nickli Üyemize Teşekkür Eden 2 Kullanıcı:
|
kardelen_ce
(03 Aralık 2009, 22:25:23), _Gazze_
(30 Kasım 2009, 08:42:40) |
Online
1540 Mesajına Toplam 4275 Kere Teşekkür Edildi
82 Mesajına Toplam 86 Kere Puan Verildi
Ruh Halim
|
 |
« Yanıtla #31 : 07 Aralık 2009, 19:53:54 » |
|
İhsan Eliaçık
Cehennem tehditleri kime yönelik?
Malum, Kur’an’da cehennem sahneleri vardır.
“Derileri kavuran ateş”, “Etleri lime lime dökülmek” “İrin içmek”, “Yakıtı taş ve insanlar olan ateş” “Pislik yedirmek”, “Zakkum ağacından yemek” vb. korkunç azap tehditleriyle karşılaşırız bu sahnelerde.
Acaba bu sahneler kime yönelik?
Cehennem sahnelerinde neden bu denli öfke var?
Bu öfke kime?
Neden bu kadar kızıyor ALLAH?
Aşağıda Kur’an’da nuzül sırasına göre ilk 23 surede geçen 10 cehennem sahnesi okuyacaksınız. Bunlar arada atlama yapılmadan geldiği sıraya göre dizilmiş, aralardaki bağlantılar gösterilmeye çalışılmıştır.
Lütfen, herhangi bir önyargıya kapılmadan dikkatle okuyunuz. Yukarıdaki soruların cevabını, arada benim söylediklerimi dikkate almasanız bile bizzat cehennem sahnelerinin içeriğinden kendiniz bulabilirsiniz.
***
1-İlk sahne, ilk sure olan Alak suresinde;
“Hayır! Yaptıklarına son vermezse
Onu alnından tutup sürükleyeceğiz.
O yalancı ar damarı çatlamış alnından
O zaman çağırsın Nadiye’yesini
Biz de çağırıcağız Zebani’leri…”
(Alak; 15-18)
Bu ayetlerde kastedilen “O”, tefeci bezirganların o günkü elebaşlarından Ebu Cehil’di. “Nadiye” meclis, kurul demek, Mekke’nin mülk (mal ve iktidar) sahiplerinin toplandığı yer. “Zebani” ise intikam alan muhafızlar demek…
***
2-İkinci sahne hemen sonraki Müddessir suresinde;
“Bana bırak doğarken yapayalnız olan o adamı
Zenginliğine zenginlik kattığım
Etrafında dolanıp duran oğullarıyla
Önüne alabildiğine geniş imkânlar serdiğim o adamı…
Hala gözü doymuyor; verdiğimden daha fazlasını istiyor.
Hayır! O ayetlerimizi inadına inkâr etti
Ben onu dimdik bir yokuşa süreceğim
Düşündü, ölçtü, tartı
Kahrolasıca nasıl da ölçüp biçti
Canı çıkasıca boyuna hesap yapıp durdu
Çevresine bakındı, kaşlarını çatıp surat astı
Sonra sırtını döndü ve küstahça böbürlendi;
“Bunlar eskilerin masallarından başka bir şey değil” dedi
“Bu bir insan sözü, başkası değil” diye diretti
Onu ateşe sokacağım
Ateşin ne olduğunu bilir misin?
O öyle bir ateş ki geride bir şey koymaz
Derileri yakıp kavurur…”
(Müddesir; 11-29)
Burada anlatılan “O” ise Mekke’nin tek ve eşşiz mülk sahibi diye bilinen Velid bin Muğire idi. Bu nedenle kendisine Velid bin Muğire el-Vahid deniyordu. Ona nazire yapılarak “O doğarken tek (vahid) yarattığım adamı…” deniliyor. Bu Velid, Kabe’nin yapımında “Haram para getirmeyeceksiniz” diyecek kadar dindardı. Kabe’nin Rabbi’ne inanırdı, tavaf eder, cünup olunca gusül abdesti alır ve salat ederdi (Kendince namazı vardı).
Fakat o mamona (paraya) tapan bir tüccar, tefeci bezirgandı. Yoksulları hor görürdü. Peygamberimizin yanına yoksul ve kör biri gelince surat asmış ve öte tarafa dönerek “Yoksul ve kör birisiyle aynı mecliste oturamam” diyerek çetesiyle kalkıp gitmişti. Peygamberimiz buna rağmen ona tebliğ için “Dur neden surat asıp kalkıyorsun, otur, konuşalım” deyince gelen ayetlerde “Bırak, o umutsuz vak’a” dercesine uyarılmıştı. “Abese” (surat astı) suresi bunun için inmişti. İşte o Velid için burada da aynı kelime kullanılıyor: “Sonra surat astı ve bakındı” (summe abese ve besera)…
“Düşündü, ölçtü, tartı, nasıl da ölçüp biçti, boyuna hesap yapıp durdu, bakındı, kaşlarını çatıp surat astı, sonra sırtını döndü…” ifadeleri bize tefeci bezirgân karakterini resmeder. Bunları genellikle tüccarlar yapar. Peygamberimizin söylediklerini ölçüp biçiyor, “Bundan zarar mı ederim, kâr mı?” diye hesaplar yapıyor. Sonunda bu işten zarar edeceğini, mülkünün paylaşılacağını anlayınca basıyor yaftayı: “Bu eskilerin masalından başka bir şey değil…”
Ardından öfke patlıyor: “Onu ateşe sokacağım. Ateşin ne olduğunu bilir misin?
O öyle bir ateş ki geride bir şey koymaz. Derileri yakıp kavurur…”
Surenin sonuna doğru ise şu sahne var: “Sizi ateşe sokan nedir? diye sorulunca şöyle diyecekler; Biz salat etmezdik (yani) yoksulu doyurmazdık. Günahkarlarla günaha dalardık (yani) hesap gününe inanmazdık. Gerçeğin ta kendisi olan ölüm gelinceye kadar hep böyleydik…” (Müddesir; 43-47).
Burada da salat (namaz) kılmalarının onları yoksula götürmediği, hesap gününe inanmalarının da günaha dalmayı engellemediği anlatılmak istenir. Çünkü Maun suresine göre bunlar namaz kılmaktaydılar fakat bu içinde yoksul ve yetim derdi olmayan bir namazdı. Onun için de boşunaydı, ritüelistik bir din gösterisiydi. Ahiret inançları da boşunaydı çünkü günaha dalmaktan çekinmiyorlardı. “İnandıktan sonra bir şey olmaz” diyorlardı ve “Büyükler (azizler, ulu kişiler, önceki salih zatlar, onların heykelleşmiş putları) şefaat eder” diye düşünüyorlardı. Bunun için günaha dalmakta hiç bir beis görmemekteydiler…
***
3-Üçüncü cehennem sahnesi de Leheb suresinde gelir:
“Kahrolsun Ebu Leheb İktidarı, kahrolsun!
Malı ve kazancı (zenginliği) onu kurtaramayacak!
O alev alev yanan ateşe atılacak!
Karısı da odun taşıyacak
Boynundan bağlanmış bir iple” (dişi köpek gibi)
Öfkeyi görüyorsunuz değil mi?
Bunlar Kur’an’ın ilk surelerindeki cehennem sahneleri…
Önce Ebu Cehil’e, sonra Velid bin Muğire’ye, şimdi de Ebu Leheb’e…
Hepsinde de zenginlik (mal, iktidar, mülk) ile beraber yoksul ve yetim vurgusu var. Birinciler ikincilere bigane kaldıkları için cehennem ile tehdit ediliyor. Kim, kime karşı savunuluyor, kim ne ile tehdit ediliyor, düşüne düşüne (tertil ile) okuyunuz…
***
4- Dördüncü sahnede cehenneme kimin gireceğinin yanında cennet de müjdeleniyor. Yine aynı tema;
“Kim sakınır, malından harcar
Güzel olanı (vermeyi) tasdik ederse
Biz ona cenneti kolaylaştıracağız.
Kim de cimrilik eder ve zenginliğini kendine yeterli görürse (istiğna)
Ve güzel olana yalan derse
Ona da zor olanı (cehennemi) kolaylaştıracağız.
Mezara yuvarlandığı zaman malı onu kurtaramayacak.
Bize düşen doğru yolu göstermek,
Dünya ve ahiretin bize ait olduğunu haber vermekten ibarettir
Sizi kaynayıp köpürene karşı uyarıyorum
Ona ancak günaha batmış azgın (şaki) girecek
Yalan diyen, burun kıvıran o azgın…
Ondan ancak şunlar kurtulacak; sakınan,
Arınıp temizlenmek için malından veren,
Hiç kimseden bir beklentisi olmadan
Sırf Yüce Rabbi’ne özlem duyarak veren…”
(Leyl; 5-20)
Kime cehennem, kime cennet vaadediliyor görüyorsunuz değil mi?
Lütfen tekrar tekrar okuyun. İnanamıyorsanız başka meallere de bakın. (Ki birisi bana şöyle dedi; “İnanılır gibi değil; başka meallere de bakmam lazım!).
***
5- Ve beşince sahne: (Atlamıyorum, nuzül sırasına göre sırayla cehennem sahnelerini getiriyorum önünüze).
“Hayır! Bilakis öksüze vermiyorsunuz
Birbirinizi yoksulu doyurmaya teşvik etmiyorsunuz.
Her şeye açgözlülükle saldırıyorsunuz.
Mala mülke gözünüz doymuyor; yığdıkça seviyorsunuz…
Hayır! Yeryüzü peş peşe sarsılıp paramparça olduğu zaman,
Rabbin ve güçleri bütün görkemiyle geldiği zaman,
İşte o gün cehennem orta yere konacak.
İnsan anlayacak her şeyi ama iş işten geçmiş olacak.
Diyecek ki “Keşke ömrümü boşa harcamasaydım.”
Artık o gün ALLAH’ın ettiği azabı kimse edemez.
O’nun kıskıvrak bağladığı gibi kimse bağlayamaz…
Ama ey vicdanı rahat olan kişi, sen!
Sen dön Rabbine, sen O’ndan, O senden razı olarak.
Gir kullarımın içine.
Gir cennetime!”
(Fecr; 17-30)
Cehennemin ve cennetin yolunun öksüz ve yoksullardan geçtiği, bunlarla arası iyi olanın vicdanen müsterih olabileceği, aksi halde yaman bir hesabın ve korkunç bir azabın bizi beklediği bundan daha iyi nasıl anlatılır? Peygamberimiz boşuna dememiş; “Öksüzün ağlamasından arş titrer.”
***
6- Altıncı sahne İncil’de Hz. İsa’nın “İki efendiye birden kulluk edemezsiniz, ya ALLAH’a ya Mamona (para/mal hırsı) tapacaksınız” dediği çelişik durumun ALLAH’a karşı nankörlük olduğu dile getiriliyor ve “mezar” hatırlatılıyor.
“İnsanoğlu Rabbi’ne karşı nankördür.
Ele geçirme/mal hırsı gözünü bürümüştür.
Bilmez mi ki mezarlar deşildiği zaman
Göğüsler açıldığı zaman
İşte o gün her hallerinden
Haberdar olduğunu Rableri onlara gösterecektir.”
(Adiyat; 7-11)
Aynı uyarı hemen sonraki Tekâsür suresinde de “o gün her nimetten tek tek hesap sorulacağı” ilavesiyle yinelenir.
***
7- Yedinci cehennem sahnesi ise Kabe çetesi elebaşlarından tefeci bezirgan Umeyye bin Halef hakkındadır. Bu kısa ayetlerden oluşan fragmana “Humeze” suresi denilmiştir.
“Kaş göz işaretleri yaparak alay edenin vay haline!
Vay haline o boyuna mal istif ederek sayıp durana!
Sanır ki malı kendisini ebedileştirecek
Hayır! O yalayıp yutan bir vakuma atılacak
Bilir misin nedir yalayıp yutan vakum?
ALLAH’ın cayır cayır yanan ateşidir
Öyle ki alevleri yürekleri dağlayacak
Cehennem üzerlerine kilitlenecek
Yüksek kapılar üzerlerine kapanacak.”
(Humeze; 1-9)
Sure bütünlüğünden de anlaşılacağı gibi burada alay etmek, kaş göz işareti yapmak, malına mülküne güvenerek yoksullarla, zayıflarla, çaresizlerle yapılan alay oluyor. Mal biriktirmekten ve bunu dönüp dönüp tekrar saymaktan (ellezî cemea mâlen ve addedehu) yani altın ve gümüş “şıngırtısı” veya para “hışırtısı”ndan tapınırcasına zevk alan zavallı ve fakat küstah zenginin alaycı kibri resmediliyor.
***
8- Sekizinci cehennem sahnesi, öyle bir şeyin (cehennemin) olacağına inanmayan, böyle bolluk ve refah içinde, zevk-u sefa sürerek ebediyen yaşayacaklarını sanan küstah zengin kodamanları tokat gibi çarpmakta;
“Kaçacağınız, sığınacağınız bir yer yok
Alev alev yanan çalı çırpı gibi,
Her yana kıvılcımlar saçılacak,
Nar gibi kıpkırmızı kesilecek (cehennem).
O gün yalan diyenlerin vay haline!
İşte o gün dilleri tutulacak,
Özür dilemelerine bile izin verilmeyecek,
O gün yalan diyenlerin vay haline!
İşte bu sizi ve öncekileri toplayacağımız ayırma günüdür,
Varsa bir son hamleniz, haydi gösterin de beni atlatın,
Patlayıncaya kadar yiyin; sefa sürün biraz, siz günaha batmışlar!
O gün yalan diyenlerin vay haline!”
(Mürselât; 31-40, 40-47)
***
9- Dokuzuncu cehennem sahnesinde, Kalem suresinde Bahçe sahipleri kıssasından hemen önce vasıfları hayra/vermeye engel olan (mennâin lil’l-hayr), saldırgan/zorba (mu’tedin) olarak betimlenen tefeci bezirgan Velid bin Muğire tekrar ve fakat bu kez yaptığının ALLAH’a şirk koşmak olduğu söylenerek cehennemle tehdit edilir. Oradaki tabirin aynısı (hayra/vermeye engel olan) burada da kullanılır. (“Hayr” kelimesi Türkçe’de de kullanılır ve “öteki” için bir şey yapmayı/vermeyi ifade eder; “Hayrını gör”, “Hayırsız evlat”, “Hayırda yarışmak”, “Hayır işleri”, “Kendine hayrı yok” vb.)
“ALLAH ‘Atın, atın cehenneme her inatçı nankörü,
Hayra/vermeye engel olan, şüphe yayan saldırgan zorbaları,
Öyle ki (böyle yapmakla) ALLAH ile beraber
Başka bir tanrı edinmiş olanları
Atın şiddetli azap içine!’ der.
Arkadaşı ‘Ey Rabbimiz onu azdıran ben değildim,
Fakat o sapıklığa düştü” der.
ALLAH ‘Huzurumda çekişmeyin
Ben, size önceden uyarı göndermiştim
Benim katımda söz değiştirilmez
Ben kullara zulmedici değilim’ der.
O gün cehenneme ‘Doldun mu?’ deriz.
O da ‘Daha var mı?’ der.”
(Kâf; 24-30)
***
10- Bir kaç sure sonraki Hakka suresindeki bölüm de, “Malım beni kurtaramadı” (ma ağna anhu malihi) diyerek Leheb suresindeki Ebu Leheb’e, “Yoksulu doyurmaya teşvik etmiyordu” (ve layehuzzu ala ta’ami’l-miskîn) diyerek de Maun suresindeki salat (namaz) kıldığı söylenen Ebu Cehil’e göndermede bulunur. Dahası bunları ALLAH’a inanmamakla eş tutar. Böylelerini iğrenç yiyeceklerden başka bir şeyin olmadığı cehennem ile tehdit eder;
“Sicili bozuk çıkana gelince;
‘Eyvah, ben bittim,
Keşke sicilimi hiç görmeseydim,
Hesabımın ne olduğunu öğrenmeseydim,
Ne olurdu o ölümle iş bitseydi,
Malım beni kurtaramadı,
Saltanatım yer ile yeksan oldu,
Mahvoldum ben’ diyecek.
Ve bir ses; “Tutun onu, bağlayın, atın cehenneme
Sıkı sıkıya zincirleyin, atın gitsin” diyecek.
Çünkü o yüce ALLAH’a inanmıyordu,
Yoksulu doyurmaya teşvik etmiyordu.
Bugün de burada ona sahip çıkacak kimse olmayacak.
İğrenç yiyeceklerden başka bir şey de verilmeyecek
Ki onu günahkârlardan başka kimse yemez.”
(Hakka; 25-37)
Hz. Peygamber’in şu sözü de yukarıda geçen “Yoksulu doyurmaya teşvik etmiyordu. Bugün de burada ona sahip çıkan kimse olmayacak” ayetinin ne olduğunu tefsir eder; “Ey Âişe! Yoksullara sahip çık ve onları meclisine yaklaştır, tâ ki Kıyâmet günü ALLAH da sana sahip çıksın.” (Tirmizî, Zühd (2353).
***
İşte bunlar Kur’an’ın ilk 23 suresindeki cehennem sahneleridir.
Nuzül seyrini izlediğimizde aşağı yukarı böyle devam ediyor.
İlk 23 surede (Necm suresine kadar) böyle putların ismi hiç anılmadan, sürekli yoksulu doyurma, yetimi kayırma çağrıları yapılarak büyük mülk (mal ve iktidar) sahiplerine yönelik cehennem tehditleri var.
Medine döneminde ise aynı tehditler infak kaçkını münafıklara yöneliyor.
***
Yukarıdaki bölümlere baktığımızda hepsinin de Mekke’nin zengin tefeci bezirgan mülk (mal ve iktidar) sahiplerine yönelik olduğunu görüyoruz.
Kanımca böylesi cehennem sahneleri mal ve iktidar sahiplerine yönelik “sokağın öfkesini” yansıtmaktadır.
Bu öfke ezilenlerin, zulme uğrayanların, çaresizlerin, açların, yoksulların, öksüzlerin, diri diri gömülen çocukların, boyunduruk altında inleyenlerin, kendisi de bir öksüz olan peygamberimizin yüreğinden patlayan öfkesidir. Öyle görünüyor ki ALLAH bu yüreği evrensel mesajı için merkez seçmiştir.
Kimsesizlere, çaresizlere, zayıf bırakılmışlara ellerindeki mülke güvenerek ve yaslanarak zulmedenlere, onlara cehennem hayatı yaşatanlara, ilahî öfke, buradan dile gelip konuşuyor.
Korkunç cehennem sahneleri işte bu öfkeyi yansıtıyor. Bunu görmemek veya yuvarlayıp başka şeyler için tehdit yapılıyormuş havası vermek hem ayetlerin lafzına hem de ruhuna aykırıdır. Bu, Kur’an’ın sinirlerini almak demektir.
Şiddetli cehennem tasviri varsa bilin ki şiddetli bir zulüm, baskı, zorbalık, aç bırakma, yoksullaştırma, öksüzleştirme yani birilerinin hayatını cehenneme çevirme vardır. “İnkar etmek, şirk koşmak, ALLAH’a savaş açmak” vs. hep bunlarla ilgilidir. Yoksa kuru kuruya bir inanç (teoloji) tartışması yapılıyor değildir. Dava inandın-inanmadın davası yani “iman kurtarma” davası değildir. Bilakis bahçe sahiplerinin mülklerini kurtarma davasıdır! İnanıp inanmamak bununla ilgilidir.
Lütfen cehennem sahnelerini bir de bu gözle okuyun.
Baktığınız yeri değiştirin.
Çok şeyin değiştiğini göreceksiniz.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
 |
|
|
neccar Nickli Üyemize Teşekkür Eden 3 Kullanıcı:
|
kardelen_ce
(28 Aralık 2009, 11:28:52), _Gazze_
(17 Aralık 2009, 22:05:34), hasbihal
(07 Aralık 2009, 23:00:26) |
|
BİLGİNİNEFENDİSİ
|
 |
« Yanıtla #31 : 07 Aralık 2009, 19:53:54 » |
|
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
Online
1540 Mesajına Toplam 4275 Kere Teşekkür Edildi
82 Mesajına Toplam 86 Kere Puan Verildi
Ruh Halim
|
 |
« Yanıtla #32 : 20 Aralık 2009, 21:26:11 » |
|
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş YapKarşılaştırmalı Mealler İçin :
el-A'LÂ
ALLAH'ın "Yüce" anlamındaki adıyla başladığı için "el-A'lâ" denilen bu sûre 19 (ondokuz) âyet olup, Mekke'de inen ilk sûrelerdendir. Cenab-ı ALLAH bu sûrede kâinatın esrarını, oluşunu, işleyişini özlü bir anlatımla ifade etmiştir.
Rahmân ve Rahîm (olan) ALLAH'ın adıyla.
1. Yüce Rabbinin adını,
2. Yaratıp düzene koyan,
3. Takdir edip yol gösteren,
4. (Topraktan) yeşil otu çıkaran,
5. Sonra da onu kapkara bir sel artığına çeviren yüce Rabbinin adını tesbih (ve takdis) et.
6. Sana (Kur an'ı) okutacağız; sen hiç unutmayacaksın.
7. Artık ALLAH'ın dilediği hariç, Şüphesiz ALLAH, açığı ve gizleneni bilir.
8. Seni en kolaya muvaffak kılacağız.
9. O halde eğer öğüt fayda verirse öğüt ver.
10. (ALLAH'tan) korkan öğütten yararlanacak.
11. Kötü kimse ise öğütten kaçınacaktır.
12. O ki,en büyük ateşe girecektir.
13. Sonra o, ateşte ne ölür ne de yaşar.
14. Doğrusu feraha ermiştir temizlenen,
15. Rabbinin adını anıp O'na kulluk eden.
16. Fakat siz (ey insanlar! ) dünya hayatını tercih ediyorsunuz.
17. Oysa ahiret daha hayırlı daha devamlıdır.
18. Şüphesiz bu (anlatılanlar), önceki kitaplarda, vardır.
19. İbrahim ve Musa'nın kitaplarında.
EMİRLER
1- Yüce Rabbinin adını tesbih et. 9. O halde eğer öğüt fayda verirse öğüt ver.
ALLAH
2. Yaratıp düzene koyandır
3. Takdir edip yol gösterendir
4. (Topraktan) yeşil otu çıkarandır
5. Sonra da onu kapkara bir sel artığına çevirendir.
BİLİNMESİ GEREKENLER
6. Sana (Kur an'ı) okutacağız; sen hiç unutmayacaksın.
7. Artık ALLAH'ın dilediği hariç, Şüphesiz ALLAH, açığı ve gizleneni bilir.
8. Seni en kolaya muvaffak kılacağız.
10. (ALLAH'tan) korkan öğütten yararlanacak.
11. Kötü kimse ise öğütten kaçınacaktır.
14. Doğrusu feraha ermiştir temizlenen,
15. Rabbinin adını anıp O'na kulluk eden.
16. Fakat siz (ey insanlar! ) dünya hayatını tercih ediyorsunuz.
17. Oysa ahiret daha hayırlı daha devamlıdır.
CEHENNEM
12. O ki,en büyük ateşe girecektir.
13. Sonra o, ateşte ne ölür ne de yaşar.
SALAT-NAMAZ
15. Rabbinin adını anıp O'na kulluk eden.Namaz (Salat)'a duran
ÖNCEKİ KİTAPLAR
18. Şüphesiz bu (anlatılanlar), önceki kitaplarda, vardır.
19. İbrahim ve Musa'nın kitaplarında.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
 |
|
|
neccar Nickli Üyemize Teşekkür Eden 2 Kullanıcı:
|
kardelen_ce
(28 Aralık 2009, 11:28:26), _Gazze_
(22 Aralık 2009, 18:24:33) |
Online
1540 Mesajına Toplam 4275 Kere Teşekkür Edildi
82 Mesajına Toplam 86 Kere Puan Verildi
Ruh Halim
|
 |
« Yanıtla #33 : 21 Aralık 2009, 22:02:43 » |
|
TEBBET SURESİ
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş YapKarşılaştırmalı Mealler İçin Tıklayın: Tebbet, "kurusun" manasına bedduadır. Ebu Leheb hakkında inmiştir. Zira o, eziyet etmek kasdıyla Resûlullah'ın yoluna gizlice diken koymuş, bu işte kendisine karısı da yardım etmişti. Sûre, "Mesed sûresi" diye de anılır. Fâtiha sûresinden sonra Mekke'de inmiştir, 5 (beş) âyettir. (Bir rivayete göre Şuarâ sûresinin 124. âyeti gereğince Efendimiz yakın akrabasını çağırarak, onları İslâm'a dâvet etmişti. Amcası Ebû Leheb galiz sözler sarfederek, "Bizi bunun için mi çağırdın?" demişti. Bunun üzerine bu sûre indi.)
Rahmân ve Rahîm (olan) ALLAH'ın adıyla.
1. Ebu Leheb'in iki eli kurusun! Kurudu da.
2. Malı ve kazandıkları ona fayda vermedi.
3. O, alevli bir ateşte yanacak.
4. Odun taşıyıcı olarak karısı da (ateşe girecek).
5. Ve boynunda hurma lifinden bükülmüş bir ip olduğu halde.
--------------------------------------
LEYL SURESİ
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş YapKarşılaştırmalı Mealler İçin Tıklayın:
el-LEYL
Geceye yeminle başladığı için "Leyl" denilmiştir. Mekke'de inmiştir, 21 (yirmibir) âyettir. Bu sûrede insanoğlunun iki zıt davranışından, cömertlik ve cimrilikten bahsedilir. İmanlı olmakla cömertlik, imansızlıkla cimrilik arasındaki ilişkiye dikkat çekilir.
Rahmân ve Rahîm (olan) ALLAH'ın adıyla.
1. (Karanlığı ile etrafı) bürüyüp örttüğü zaman geceye,
2. Açılıp ağardığı vakit gündüze,
3. Erkeği ve dişiyi yaratana yemin ederim ki,
4. Sizin işleriniz başka başkadır.
5. Artık kim verir ve sakınırsa,
6. Ve en güzeli de tasdik ederse,
7. Biz de onu en kolaya hazırlarız (onda başarılı kılarız).
8. Kim cimrilik eder, kendini müstağni sayar,
9. Ve en güzeli de yalanlarsa,
10. Biz de onu en zora hazırlarız.
11. Düştüğü zaman da malı kendisine hiç fayda vermez.
12. Doğru yolu göstermek bize aittir.
13. Şüphesiz ahiret de dünya da bizimdir.
14. (Ey insanlar! ) Alev alev yanan bir ateşle sizi uyardım.
15. O ateşe, ancak kötü olan girer.
16. Öyle kötü ki, yalanlayıp ve yüz çevirmiştir.
17. En çok korunan ise ondan (ateşten) uzak tutulur.
18. O ki ,ALLAH yolunda malını verir, temizlenir.
19. Onun nezdinde hiçbir kimseye ait şükranla karşılanacak bir nimet yoktur.
20. O ancak Yüce Rabbinin rızasını aramak için verir.
21. Ve o (buna kavuşarak) hoşnut olacaktır.
EMİRLER:
5. Artık kim verir ve sakınırsa, (ALLAH için ver ve sakın) 6. Ve en güzeli de tasdik ederse, (şirkten sakınıp tevhid inançına yönel)
NEHİYLER:
8. Kim cimrilik eder, kendini müstağni sayar, (cimrilik etme ve kendini ALLAHın emirlerinden sorumsuz zannetmek) Karşılaştırma için: Alak Suresi 6. Gerçek şu ki, insan azar. 7. Kendini kendine yeterli gördüğü için.
9. Ve en güzeli de yalanlarsa,( İyiliği, ALLAHın vahyini, tevhidi gercekliği yalanlama)
YEMİN:
1. (Karanlığı ile etrafı) bürüyüp örttüğü zaman geceye,
2. Açılıp ağardığı vakit gündüze,
3. Erkeği ve dişiyi yaratana yemin ederim ki,
BİLİNMESİ GEREKENLER:
4. Sizin işleriniz başka başkadır 5. Artık kim verir ve sakınırsa, 6. Ve en güzeli de tasdik ederse,
7. Biz de onu en kolaya hazırlarız (onda başarılı kılarız).
8. Kim cimrilik eder, kendini müstağni sayar, 9. Ve en güzeli de yalanlarsa, 10. Biz de onu en zora hazırlarız.
11. Düştüğü zaman da malı kendisine hiç fayda vermez.
12. Doğru yolu göstermek bize aittir.
CEHENNEM-ATEŞ
14. (Ey insanlar! ) Alev alev yanan bir ateşle sizi uyardım.
15. O ateşe, ancak kötü olan girer.
YALANÇI İNKARCI:
15. O ateşe, ancak kötü olan girer.
16. Öyle kötü ki, yalanlayıp ve yüz çevirmiştir.
TAKVA EHLİ:
17. En çok korunan ise ondan (ateşten) uzak tutulur.
18. O ki ,ALLAH yolunda malını verir, temizlenir.
19. Onun nezdinde hiçbir kimseye ait şükranla karşılanacak bir nimet yoktur.
20. O ancak Yüce Rabbinin rızasını aramak için verir.
21. Ve o (buna kavuşarak) hoşnut olacaktır.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
 |
|
|
neccar Nickli Üyemize Teşekkür Eden 2 Kullanıcı:
|
kardelen_ce
(28 Aralık 2009, 11:28:03), _Gazze_
(22 Aralık 2009, 18:27:27) |
Online
1540 Mesajına Toplam 4275 Kere Teşekkür Edildi
82 Mesajına Toplam 86 Kere Puan Verildi
Ruh Halim
|
 |
« Yanıtla #34 : 21 Aralık 2009, 22:36:18 » |
|
el-FECR SURESİ: Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap Karşılaştırmalı Mealler İçin Tıklayın:
Fecr, tan yerinin ağarması ve şafak manasına gelir. Fecr sûresi, Leyl sûresinden sonra Mekke'de inmiştir, 30 (otuz) âyettir. Bu sûrede eski kavimlere ait kıssalar hatırlatılır. İnsanoğlunun kötülüğe yönelmekte olduğu belirtilerek bunun kötü sonucu, dünya hayatından sonraki hayat ve oradaki durumlar kısaca anlatılır.
Rahmân ve Rahîm (olan) ALLAH'ın adıyla.
1. Andolsun Fecre ,
2. On geceye ,
3. Çifte ve teke,
4. (her şeyi karanlığı ile) örttüğü an geceye
5. Bunlarda akıl sahibi için elbette birer yemin (değeri) vardır.
6. Görmedin mi, Rabbin ne yaptı Âd kavmine?
7. Direkleri (yüksek binaları) olan, İrem şehrine?
8. Ki ülkeler içinde onun benzeri yaratılmamıştı ,
9. O vadide kayaları yontan Semûd kavmine?
10. Kazıklar (çadırlar, ordular) sahibi Firavun'a?
11. Ki onların hepsi ülkelerinde azgınlık ettiler.
12. Oralarda kötülüğü çoğalttılar.
13. Bu yüzden Rabbin onların üstüne azap kamçısı yağdırdı.
14. Çünkü Rabbin (her an) gözetlemededir.
15. İnsan var ya, Rabbi kendisini imtihan edip de ikramda bulunduğunda ve bol nimet verdiğinde "Rabbim bana ikram etti" der.
16. Onu imtihan edip rızkını daralttığında ise "Rabbim beni önemsemedi" der.
17. Hayır! Doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz,
18. Yoksulu yedirmeye birbirinizi teşvik etmiyorsunuz,
19. Haram helâl demeden mirası yiyorsunuz.
20. Malı aşırı biçimde seviyorsunuz.
21. Ama yeryüzü parça parça döküldüğü,
22. Rabbin(in emri) geldiği ve melekler saf saf dizildiği zaman (her şey ortaya çıkacaktır).
23. O gün cehennem getirilir, insan yaptıklarını birer birer hatırlar. Fakat bu hatırlamanın ne faydası var!
24. (İşte o zaman insan:) "Keşke bu hayatım için bir şeyler yapıp gönderseydim!" der.
25. Artık o gün, ALLAH'ın edeceği azabı kimse edemez.
26. 0'nun vuracağı bağı kimse vuramaz.
27. Ey huzura kavuşmuş insan!
28. Sen O'ndan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön.
29. (Seçkin) kullarım arasına katıl,
30. Ve cennetim gir.
EMİRLER:
17. Hayır! Doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz, (Yetime ikram edin)
18. Yoksulu yedirmeye birbirinizi teşvik etmiyorsunuz,(Yoksulu yedir ihtiyaçlarını gözet ve bunu teşvik et)
19. Haram helâl demeden mirası yiyorsunuz. (Miras konusunda helal haram dairesine dikkat et)
NEHİYLER;
17. Hayır! Doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz, (Yetimin haklarını ihmal etme, magdur etme)
18. Yoksulu yedirmeye birbirinizi teşvik etmiyorsunuz,(Yoksulun haklarını ihmal etme)
19. Haram helâl demeden mirası yiyorsunuz. (Miras konusunda harama tevessül etme)
20. Malı aşırı biçimde seviyorsunuz.(Mala ve dünya sevgisinde aşırıya kaçma) YEMİN:1. Andolsun Fecre ,
2. On geceye ,
3. Çifte ve teke,
4. (her şeyi karanlığı ile) örttüğü an geceye
5. Bunlarda akıl sahibi için elbette birer yemin (değeri) vardır. GEÇMİŞ KAVİMLERİN AKİBETLERİ:6. Görmedin mi, Rabbin ne yaptı Âd kavmine?7. Direkleri (yüksek binaları) olan, İrem şehrine?
8. Ki ülkeler içinde onun benzeri yaratılmamıştı ,9. O vadide kayaları yontan Semûd kavmine?
10. Kazıklar (çadırlar, ordular) sahibi Firavun'a?
11. Ki onların hepsi ülkelerinde azgınlık ettiler.
12. Oralarda kötülüğü çoğalttılar.
13. Bu yüzden Rabbin onların üstüne azap kamçısı yağdırdı. RABB :14. Çünkü Rabbin (her an) gözetlemededir.25. Artık o gün, ALLAH'ın edeceği azabı kimse edemez.
26. 0'nun vuracağı bağı kimse vuramaz.İNSAN:
15. İnsan var ya, Rabbi kendisini imtihan edip de ikramda bulunduğunda ve bol nimet verdiğinde "Rabbim bana ikram etti" der.
16. Onu imtihan edip rızkını daralttığında ise "Rabbim beni önemsemedi" der. KIYAMET:21. Ama yeryüzü parça parça döküldüğü,
22. Rabbin(in emri) geldiği ve melekler saf saf dizildiği zaman (her şey ortaya çıkacaktır).
23. O gün cehennem getirilir, insan yaptıklarını birer birer hatırlar. Fakat bu hatırlamanın ne faydası var!
24. (İşte o zaman insan:) "Keşke bu hayatım için bir şeyler yapıp gönderseydim!" der.
25. Artık o gün, ALLAH'ın edeceği azabı kimse edemez.
26. 0'nun vuracağı bağı kimse vuramaz. HUZURA KAVUŞMUŞ İNSAN:27. Ey huzura kavuşmuş insan!
28. Sen O'ndan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön.
29. (Seçkin) kullarım arasına katıl,
30. Ve cennetim gir.
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
 |
|
|
neccar Nickli Üyemize Teşekkür Eden 2 Kullanıcı:
|
kardelen_ce
(28 Aralık 2009, 11:27:47), _Gazze_
(22 Aralık 2009, 18:29:27) |
|