30 Ramazan 1431
09 Eylül 2010, 11:19:23
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun. *




Kur'anı Anlamak Farzdır ''Nüzul Sırasına Göre Tefsir Dersleri''
Konu: Kur'anı Anlamak Farzdır ''Nüzul Sırasına Göre Tefsir Dersleri''
: 71 cevap var
Okunma Sayısı 3289 defa
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Sayfa: 1 [2] 3 4   Aşağı git
  Yazdır  

  Kur'anı Anlamak Farzdır ''Nüzul Sırasına Göre Tefsir Dersleri''
Gönderen Mesaj
 
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Administrator
*

Puan: 865
Online Online

Mesaj Sayısı: 1,590




blog var (0)

1540 Mesajına Toplam
4275 Kere Teşekkür Edildi

82 Mesajına Toplam
86 Kere Puan Verildi


Ruh Halim

« Yanıtla #20 : 16 Ağustos 2009, 06:41:04 »

Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap

4-MÜDDESSİR SURESİ


Müddessir Suresi Dinle
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap

Müdessir Suresi Meali Dinle
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap



Surenin Tefsiri
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap



Müddessir Suresi Meali

KURAN'I KERİM TÜRKÇE MEALİ
(DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI)

    74-el-MÜDDESSİR

    Mekke'de nâzil olmuştur; 56 (ellialtı) âyettir. Sûre, adını ilk âyetindeki "el-müddessir" kelimesinden almıştır. "Müddessir", örtüsüne bürünen, sarınan demektir. Hz. Peygamber'e hitap eden ilk âyet, Müzzemmil sûresinden önce nâzil olmuştur.

    Rahmân ve Rahîm (olan) ALLAH'ın adıyla.

    1. Ey bürünüp sarınan (Resûlüm)!

    2. Kalk, ve (insanları) uyar.

    3. Sadece Rabbini büyük tanı.

    4. Elbiseni tertemiz tut.

    5. Kötü şeyleri terket.

    6. Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma.

    7. Rabbinin rızasına ermek için sabret.

    8. O Sûr'a üfürüldüğü zaman var ya,

    9. İşte o gün zorlu bir gündür.

    10. Kâfirler için (hiç de) kolay değildir.

    11. Tek olarak yarattığım, kimseyi bana bırak,

    12. Kendisine geniş servet verdim,

    13. Göz önünde duran oğullar (verdim),

    14.Kendisine bir döşeyiş döşedim.

    15. Üstelik o (nimetlerimi) daha da arttırmamı umuyor.

    16. Asla (ummasın)! Çünkü o, bizim âyetlerimize karşı alabildiğine inatçıdır.

    17. Ben onu sarp bir yokuşa sardıracağım!

    18. Zira o, düşündü taşındı, ölçtü biçti.

    19. Canı çıkasıca, ne biçim ölçtü biçti!

    20. Sonra, canı çıkasıca tekrar (ölçtü biçti); nasıl ölçtü biçtiyse!

    21. Sonra baktı.

    22. Sonra kaşlarını çattı, suratını astı.

    23. En sonunda, kibirini yenemeyip sırt çevirdi.

    24. "Bu (Kur'an) dedi, olsa olsa (sihirbazlardan öğrenilip) nakledilen bir sihirdir."

    25. Bu, insan sözünden başka bir şey değil."

    26. Ben onu sekara (cehenneme) sokacağım.

    27. Sen biliyor musun sekar nedir?

    28. Hem (bütün bedeni helâk eder, hiçbir şey) bırakmaz, hem (eski hale getirip tekrar azap etmekten) vazgeçmez o.

    29. İnsanın derisini kavurur.

    30. Üzerinde ondokuz (muhafız melek) vardır.

    31. Biz cehennemin işlerine bakmakla ancak melekleri görevlendirmişizdir. Onların sayısını da inkârcılar için sadece bir imtihan (vesilesi) yaptık ki, böylelikle, kendilerine kitap verilenler iyiden iyiye öğrensin, iman edenlerin imanını atrttırsın; hem kendilerine kitap verilenler hem müminler şüpheye düşmesinler, kalplerinde hastalık bulunanlar ve kâfirler de: "ALLAH bu misalle ne demek istemiştir ki?" desinler. İşte ALLAH böylece, dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğini doğru yola eriştirir. Rabbinin ordularını, kendisinden başkası bilmez. Bu ise, insanlık için ancak bir öğüttür.

    32. Hayır hayır (öğüt almazlar). Aya andolsun ki,

    33. Dönüp gitmekte olan geceye,

    34. Ağarmakta olan sabaha andolsun ki,

    35. O (cehennem), büyük musibetlerden biridir.

    36. İnsanlık için, uyarıcıdır.

    37. Sizden ileri gitmek ya da geri kalmak isteyen kimseler için (uyarıcıdır) .

    38. Her nefis, kazandığına karşılık bir rehindir;

    39. Ancak sağdakiler başka.

    40. Onlar cennetler içinde sorarlar.

    41. Günahkârların durumunu:

    42. "Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?" diye

    43. Onlar şöyle cevap verirler: Biz namaz kılanlardan değildik,

    44. Yoksulu doyurmuyorduk,

    45. (Bâtıla) dalanlarla birlikte dalıyorduk,

    46. Ceza gününü de yalan sayıyorduk,

    47. Sonunda bize ölüm geldi çattı.

    48. Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez.

    49. Böyle iken onlara ne oluyor ki, öğütten yüz çeviriyorlar?

    50. Kaçan yaban eşekleri gibi,

    51. Âdeta arslandan ürkmüş.

    52. Daha doğrusu onlardan her biri, kendisine, (önünde) açılmış sahifeler (ilâhî vahiy) verilmesini istiyor.

    53. Hayır! Aslında onlar ahiretten korkmuyorlar.

    54. Asla (düşündükleri gibi değil)! Bilsinler ki bu, gerçekten bir ikazdır!

    55. Dileyen ondan (düşünüp) öğüt alır.

    56. Bununla beraber, ALLAH dilemeksizin onlar öğüt alamazlar. Sakınılmaya lâyık olan da O'dur, mağfiret sahibi de O'dur.

« Son Düzenleme: 16 Ağustos 2009, 06:54:55 Gönderen: neccar » Logged
neccar'in İmzası
Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
neccar Nickli Üyemize Teşekkür Eden 5 Kullanıcı: fatihhh (20 Ağustos 2009, 19:55:58), _Gazze_ (18 Ağustos 2009, 09:41:33), Cem79 (17 Ağustos 2009, 18:34:09), hasbihal (17 Ağustos 2009, 17:54:27), kardelen_ce (17 Ağustos 2009, 00:38:42)

Mavi Marmara Surda Bir Gedik Açmıştır! Mukaddes mi Mukaddes! Allahu Ekber!!!
Administrator
*

Puan: 483
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5,746




DİRİLİŞ MUŞTUSUDUR MAVİ MARMARA!!!

blog var (0)

3118 Mesajına Toplam
6179 Kere Teşekkür Edildi

246 Mesajına Toplam
268 Kere Puan Verildi


Ruh Halim

« Yanıtla #21 : 17 Ağustos 2009, 01:44:19 »

Aldığım notları paylaşmak istiyorum inş.

"Akıl kilosunu,kur'an vahyi ile doğrultmadan,ölçmeyin." Eksik kilo ile tartmış,eksik metreyle ölçmüş oluruz.
"Bütün bu ayetlerin verdiği ders bize aslında şu; Tasavvurdaki yamukluk eğer giderilmezse,akla yansır.Akıl hüküm verirken yamuk metre,kiloyla hüküm verir."
"Aklın sermayesini veren,kavramları veren,tasavvurdur."
"Işığın göze nisbeti ne ise,vahyin akla nisbeti de odur.Akıl yetmez vahiysiz.Akıl göz gibidir,vahiy ışık,ikisi birleşirse ancak hakikatı görür."
"Siz ne dilerseniz kendiniz için,ALLAH da size onu diler."
"Yaptıklarımızın rehinesiyiz.kendimizin rehinesiyiz." Yaptıkların şefaat etmeyecekse,başkasından bekleme.
"Şefaat kulun ödülüdür.ALLAHın verdiği ödülü tevdi etmektir."
"Ahiret sancısını,insan içinde tutamazsa,insanı kim tutar?"
"İnsanın mazereti yoktur.ALLAHın verdiği iradeyi dileyecektir,isteyecektir."
"ALLAH akletmeyeni pisliğe mahkum eder.Mahkum olduğu pisliğide kader olarak görür."

Rabbim,vahiyle uyananlardan,ışığının kıymetini bilenlerden eylesin cümlemizi.
Logged
kardelen_ce'in İmzası
Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
kardelen_ce Nickli Üyemize Teşekkür Eden 4 Kullanıcı: fatihhh (20 Ağustos 2009, 19:56:49), _Gazze_ (18 Ağustos 2009, 09:41:59), Cem79 (17 Ağustos 2009, 18:33:53), hasbihal (17 Ağustos 2009, 17:55:06)
BİLGİNİNEFENDİSİ
« Yanıtla #21 : 17 Ağustos 2009, 01:44:19 »

 Logged

Bölüm Yöneticisi
*

Puan: 156
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 710




blog var (0)

649 Mesajına Toplam
1729 Kere Teşekkür Edildi

77 Mesajına Toplam
86 Kere Puan Verildi


Ruh Halim

« Yanıtla #22 : 19 Ağustos 2009, 15:32:07 »

Bismillahirrahmanirrahim

Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
« Son Düzenleme: 08 Eylül 2009, 12:48:38 Gönderen: neccar » Logged
_Gazze_'in İmzası
ALLAH sizi hem daha önce hem de bu Kur'an'da müslüman diye isimlendirdi ki, Peygamber size şahit (ve örnek) olsun, siz de insanlara şahitt (ve örnek) olasınız. (Hac 78)

Bölüm Yöneticisi
*

Puan: 156
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 710




blog var (0)

649 Mesajına Toplam
1729 Kere Teşekkür Edildi

77 Mesajına Toplam
86 Kere Puan Verildi


Ruh Halim

« Yanıtla #23 : 20 Ağustos 2009, 10:24:00 »

Bismillahirrahmanirrahim

dün Müddesir suresini kendi penceremden yorumlamistim ama bazi kelimeleri daha dikkatli kullanmam gerektigini
düsünerek düzeltmek isterken problem cikti gönderemedim simdi insALLAH yeniden denemek istiyorum.
Cünkü bu aciklayacaklarimin  cok önemli oldugunu düsünüyorum.

Müddesir suresini yorumlarken, inis tarihinde vuku bulan olaylara ve özellikle  Peygambere (s) direk seslenisinden dolayi
o siralar Efendimizin (s) pisikolojisini iyi analize etmek, bu sureyi daha iyi tahlil etmek icin cok önemlidir diye düsünüyorum.
Siyer kitaplarinda baktigimizda o siralar vahyin kesilmesinden dolayi endiseye kapilan dünyanin en iyi ahlakina sahip olan efendimizin
büyük bir üzüntü yasadigini görmekteyiz.
Belki vahyin kesilmesinde kendini suclama veyahut önceki inen vahiyden emin olamama,acaba gercekten ben secilmis elcimiyim,Rasulmüyüm?
Yoksa hepsinin düsünce dünyamda hayal mi ettim,serap mi gördüm?gibi sorgulamalar onu perisan etmisti.
Böyle olmasa her kendini tepeden asagiya atmak istediginde cebrail ona görünüp"evet sen gercekten ALLAH'in Rasulüsün deyip onun süphesini
gidermek istemezdi kannimca.
Demek bir süphe ve tereddüt var Efendimizin kafasinda vahyin inisinin biraz gecikmeside bu düsünceyi pekistirmis oluyordu.
Kendini sorgulama,neden ve nicinlere cevap arama,sorumlulugun ve yükün agirliginin farkedip nasil davranacagindan emin olamama
gibi ic catismalar ve karma karisik düsünceler Efendimizi öylesine kusatmistiki bir cikis yolu bulamadigindan,ne yapacagini bilmediginden
zaman zaman öylesine bunalmistiki evet kendini yüksek bir yerden asagiya atmayi bile düsünebilmis caresizik icinde.
Ve kendini digerlerinden,hayattan soyutlayarak kendi kabuguna,kendi düsünce dünyasina cekilmis tabiri caizse örtülere bürünüp herkesden
gizlenmis,gizlenmek istemis.
Genellikle böylesine bir ruh haline bürünen insanlarin,yani kendisiyle yüzlesen,ic catisma yasayan,soran sorgulayan,arayis icinde düsünce dünyalarinda
kaybolan insanlarin hemen hemen hepsinin basvurduklari bir pisikolojik reflekstir örtü altina gizlenmek,perdeleri kapatmak,uyumak,yataktan cikmamak
ve kendini hayattan soyutlamak.

Iste tam bu esnadan böylesine muhtesem bir sure iniyor,tamamen kisiye özel,kisinin ruh haline özel,
kisiyi toparlamak,ayaga kaldirmak,hatta ayaga kaldirmakla yetinmeyip eyleme,harekete ,büyük bir göreve hazirlamak
icin .
Böyle bir ruh halindeki insana öylesine bir hitap ve seslenisle sesleniliyor ki,sözün gücünü,yapici kuvvetini burda en acik bir sekilde görebiliyoruz.
Sanki kisinin ruhundan kavriyor bedeniyle birlikte bütün hücreleri tedavi ediyor,yeniliyor ayaga kaldiriyor ve yepyeni bir insan insaa ediliyor.
Kisiyi öylesine sarsiyor,öylesine etkili telkinlerde bulunuluyor ki,o uyusuk halini giderip diriltiyor,pasifligini yani iyi olan pasifi gidererek onu aktiflestiriyor
ona görevler vererek.
Bir insana görev vermek ona deger vermektir,onu önemsemek ve ona güvenmektir ve buda insanda kendine güveni saglar ve insani güclü kilar.
Bu muhtesem sure bence bütün pisikatris tedavilerinde kullanilmasi gereken bir recete,mucizevi bir tedavi yöntemi ruhsal cöküntü yasayan insanlarda.



Ben bu surede"Ey örtülere bürünen iyi!!!Kalk ve uyar!!!
Yani pasifligi birak,sadece kendini ve ailen icin yaradilmadin sen,sen daha büyük bir görev icin yaratildin.
Sen daha fazlasini yapabilecek güctesin,sen daha fazlasiyla donatildin,yaratildin...bu yaptiklarin seni kesmez,sana yetmez...
Sen ailenle birlikte yakin akraba,cevren,cevrenin cevresi ve bütün aleme rahmet olarak gönderildin.
O halde birak bu örtülere bürünmeyi,kendi kabuguna cekilmeyi,düsünmeyi...simdi düsünme zamani degil,düsünme zamani bitti sira eyleme,harekete
ve sözün gücüne geldi.Kalk ve uyar!!!Rabbini yücelt!!!Insanlara onun yüceligini hatirlat,anlat...
Elbiseni temiz tut!!!
Kendini birakmis bir insan giyim kusamina da bakmaz,sacina sakalina da bakmaz.Böylesine bir ruh halindeki insan zaten hayattan gectiginden perisan bir haldedir.
Kendini hayattan soyutladigindan ruh gibi etrafda dolanip duru,cünkü o ic dünyasinda kopan firtinalari dindirmekle mesguldür,disardan bihaber.
Ben bu seslenisde birazda bunu görüyorum hattim olmayarak öyle yorumluyorum.
Yani kalk,üstüne basina bi ceki düzen ver,temizlen sacini sakalini tara,düzelt..."at üstünden bu ölü topragini" der nitelikte bu ayet.
Logged
_Gazze_'in İmzası
ALLAH sizi hem daha önce hem de bu Kur'an'da müslüman diye isimlendirdi ki, Peygamber size şahit (ve örnek) olsun, siz de insanlara şahitt (ve örnek) olasınız. (Hac 78)
_Gazze_ Nickli Üyemize Teşekkür Eden 3 Kullanıcı: hasbihal (21 Ağustos 2009, 14:36:24), neccar (21 Ağustos 2009, 04:05:23), kardelen_ce (21 Ağustos 2009, 01:42:48)

Bölüm Yöneticisi
*

Puan: 156
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 710




blog var (0)

649 Mesajına Toplam
1729 Kere Teşekkür Edildi

77 Mesajına Toplam
86 Kere Puan Verildi


Ruh Halim

« Yanıtla #24 : 20 Ağustos 2009, 12:18:15 »

At üstünden bu ölü topragini,ayaga kalk ey iyi,güzel ahlakli insan!
Iyi olmak yetmiyor...aktiv iyi olmalisin,cevrenin farkina var ve kalk birseyler yap!
Sen kalk ki insanlik da ayaga kalksin,sen diril ki hakda dirilsin,
Sen konus ki batil sussun...sen cevreni hakla aydinlat ki karanlik ve zulüm kaybolsun...
Kötü seyleri terket!!!
Kötü olan ne varsa hepsinden uzak dur!
Bunu yaparken de maddi ve manevi pisliklerden uzak dur,disina da temizle icini temizledigin gibi.
Olumsuz düsüncelerden uzak dur,olumlu düsün ve olumlu telkinde bulun,at kafandan kötü düsünceleri.
Sirkten ve günahtan uzak dur ve bunun icin önce düsünce dünyani ve duygularini bir düzene koy!!!
cevrendeki günah ehline,bidat ehline uyma,onlardan uzak dur,cevreni güzel düsünenlerle süsle.,
cünkü kötülük ve pislik sepicidir.Sana da bulastirirlar kötülüklerini...iyilerle beraber ol,kötüleri terket!!
Yani kulagi,gözü,dili,düsünceyi ve kalbi kirleten ne varsa hepsinden uzak dur,hepsini terket!!
Güzel olmayan ne varsa hepsinden hicret et der gibi anliyorum ben.

Insanlara iyilik yaparken büyüklenme,yaptigin iyiligi basa kakma.
Bulundugun konum seni degistirmesin,elinin altindakilere iyi davran,adaleti elden birakma ve iyiligi rant kapisi yapma.
Bundan kendine söhret veya kazanc saglama.
Bunu yaparkende sana karsi yapilacak saldirilara karsi sabret,diren.
Rabbinin hatiri icin sabret!!!
Tüm olumsuzluklara,düsmanliklara,sözlü veya fiili satismalara,kinamalara ve alaya almalara karsi sabret ve diren.Azmini yitirme!!!
Sabret ki,Rabbinin rizasina eresin...!!Sabret ve diren ki sonunda hak yerini bulsun...

Bu sure sanki passif iyiyi olusturan biz müslümanlara simdi ,su an inmis ve bizlere sesleniyor.
Kalk ve uyar!!!birak yatmayi,kendi kabugunda yasamayi,kendi rahatini riske atmamayi,ailenin ve cocuklarinin rahatini riske atmamayi...
kalk ve birseyler yap!!!
cevrenin farkina var ve bunu degistirmek icin sorumluluk al,yaradilis gayenin farkina var.
Birak gizli sakli odalarda haksizliga kizmayi,rahat koltugunda öfkeni kusmayi ...ayaga kalk ve bunu git muhataplarina söyle,
sözün gücünü göster!!!
Sadece ailen icin yasamak icin yaratilmadin sen,seni bekleyen nice mazlumlar var,nice haksizliklar var karsi koyman gereken.
Rahatini birak,passifligi,uyusuklugu birak...ama önce üstüne basina bir ceki düzen ver.
At üstünden söhret elbisesini,maddeye bagimliligi da at ki zorluklara karsi direncli olasin,ölümden korkmayasin.
Üstünü basini bir müslümana yarasir sekilde giyin,temiz ve güzel giyin ki insanlar senden kacmasin,sözün etkili olsun,
konustugunda dinlenesin,adam yerine konasin.Sade giyin ki,muhatablarina yakin olasin,kibir hastaligina yakalanmayasin ve karsi
tarafi kücümsemeyesin ve karsi tarafda sana yaklasmaktan cekinmesin.Cünkü giyim kusam siniflari ayiran en belirgin cizgidir
sen bu cizgiyi aradan kaldir,insanlarla kaynas.Araya mesafe koyma.
Kalk ve uyar ki,huzur bulasin,mutlu olasin,yaradilis gayene ulasasin ve yillardir bunalimlarda,depresyonlarda ne aradigini bilmedigine
ulasasin.
At üzerinden ölü topragini ki, dirilesin ve diriltesin,degisesin ki degistiresin...!!!
Tüm günahlari terket,kötülükleri terket,pislikleri terket!!!Ve temizlen,ruhunu da bedenini de temizle ki görevine hazir olasin ve yola koyulasin.
Ve Rabbinin hatiri icin sabret!!!Eger O'nu gercekten bahsettigin gibi seviyorsan iste simdi sana bunu isbatlama zamani .O halde O'nun icin sabret tüm
zorluklara ve diren tüm olumsuzluklara...ki Rabbinin rizasina eresin...

Bu sureyi her gün okumali,hücrelerimze dek yedirmeliyiz ta ki aktif bir müslüman olana dek,ta ki bütün pisikolojik rahatsizliklarimizdan,
komplekslerimizden,mahrumiyetlerimizin esaretinden,bir türlü verilmeyen beklentilerimizden kurtulana dek,ta ki ayaga kalkana ve
düsüncelerimizi eyleme dökene dek...!!!
Bunun baska yolu yok.Ya kuranla dirilecek cevremizi de diriltecegiz aktif bir müslüman olarak,ya da kendi dünyamizda kimseye faydasi olmayan
ibadetlerimiz icinde kendimizi kandirarak yasadigimiz kücücük dünyamizda hic bir yükü omuzlamadan,sorumluluk almadan cenneti hayal ederek
ömrümüzü sonlandiracagiz korkak insanlar gibi.
Ve kos koca ömre yazik edecegiz...!!!


Selam ve dua ile
Logged
_Gazze_'in İmzası
ALLAH sizi hem daha önce hem de bu Kur'an'da müslüman diye isimlendirdi ki, Peygamber size şahit (ve örnek) olsun, siz de insanlara şahitt (ve örnek) olasınız. (Hac 78)
_Gazze_ Nickli Üyemize Teşekkür Eden 3 Kullanıcı: hasbihal (21 Ağustos 2009, 14:48:34), neccar (21 Ağustos 2009, 04:14:15), kardelen_ce (21 Ağustos 2009, 01:43:12)
BİLGİNİNEFENDİSİ
« Yanıtla #24 : 20 Ağustos 2009, 12:18:15 »

 Logged

Administrator
*

Puan: 865
Online Online

Mesaj Sayısı: 1,590




blog var (0)

1540 Mesajına Toplam
4275 Kere Teşekkür Edildi

82 Mesajına Toplam
86 Kere Puan Verildi


Ruh Halim

« Yanıtla #25 : 21 Ağustos 2009, 04:28:17 »

74 MÜDDESSİR SURESİ

GİRİŞ

Adı: Bu surenin adı birinci ayetinden alınmıştır. Fakat bu ad ihtiva edilen şeyin başlığı değildir.

Nüzul Zamanı: Bu surenin ilk yedi ayeti Mekke döneminin henüz başlarında nazil olmuştur. Buhari, Tirmizi, Müsned-i Ahmed'te Hz. Cabir bin Abdullah'tan bu ayetlerin ALLAH Rasulü'ne nazil olan ilk ayetler olduğu bile rivayet edilmektedir. Öte taraftan ALLAH Rasulü'ne ilk nazil olan ayetlerin "İkra"dan "ma'lem ya'lem" e kadar olan bölüm olduğu hususunda ittifak vardır. Fakat sahih olan rivayetlerden sabittir ki bu vahiyden az bir müddet sonra nazil olmuştur. İşte bu aradan sonra yeniden vahiy gelmeye başladığında ilk gelen ayet bu olmuştur. İmam Zühri bu konuda şöyle söylemektedir: "Bir müddet ALLAH Rasulü'ne vahiy kesilmişti. Bunun üzerine çok fazla üzülmüş ve kedere boğulmuştu. Bazen dağın tepesine gidip oradan kendisini aşağıya atmayı bile düşünür olmuştu. O zaman Cebrail (a.s) O'na gözükür ve "Sen ALLAH'ın Rasulü'sün" diyerek O'na hatırlatmada bulununca Peygamber de huzura kavuşur, sonra bu üzüntü ve ıztırabı giderdi." (İbn Cerir)

Daha sonra İmam Zühri, Abdullah bin Cabir'den şu rivayeti nakletmektedir: "ALLAH Rasulü, vahyin gelmediği o dönemden bahsederken şöyle söylerdi: "Bir gün yolda gidiyordum. Aniden gökten bir ses geldi. Başımı kaldırdığımda daha önce Hira mağarasında gördüğüm o meleğin bana geldiğini gördüm.

Yer ve gök arasında bir kürsüde oturmuştu. Bunu görünce müthiş dehşete kapıldım. Hemen eve gelerek "Beni örtün!" diye bağırdım. Evdekiler hemen üzerime bir yorgan örttüler. İşte sonra ALLAH tarafından bu "ey örtünen!" vahyi nazil oldu. Ve bundan sonra da devamlı olarak vahiy gelmeye devam etti." (Buhari, Müslim, Müsned-i Ahmed, İbn Cerir.)

Surenin geri kalan kısmı, yani 8. ayetten sonuncu ayete kadar olan bölüm İslâm'ın açıktan açığa tebliğ edilmeye başlanıldıktan sonraki ilk hac mevsiminde Mekke'de nazil olmuştur. Bunun ayrıntılı açıklaması İbn Hişam'ın Siret'inde verilmekte olup az ileride bunu nakledeceğiz.

Konusu: Yukarıda açıklandığına göre Rasulüllah'a inen ilk vahiy Alak Suresi'nin ilk beş ayeti idi. O surede "Oku, yaratan Rabbinin adı ile. O insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku! Kalemle öğreten, insana bilmediğini bildiren Rabbin sonsuz kerem sahibidir" denilmektedir. Bu, vahiy nüzulunun ilk tecrübesidir. Bu vahiyde ALLAH Rasulü'ne ne kadar büyük bir iş için tayin edildiği ve ileride yapacağı şeyler için bunun sadece bir başlangıç olduğu söylenilmektedir. Bundan sonra O, bir müddet yalnız bırakıldı. Bu sayede bu şoku atlatması ve yeniden sakinleşerek zihinsel olarak gelecek olan vahiyleri almaya ve peygamberliğin gereklerini yüklenmeye hazır olması istenmiştir. İşte bu fetret döneminden sonra yeniden vahiy gelmeye başladığında ilk gelen ayetler bu Müddessir Suresi'nin ilk yedi ayetiydi. Burada ilk defa ALLAH Rasulü'ne, "Kalk ve halka gitmekte oldukları yolun sonucundan onları korkut ve dünyada ALLAH'tan başka yücelttiklerinin yerine sen yalnızca O'nun yüceliğini haykır!" emri verilmiştir. Bunun yanında, vazifesi gereği yaşayışının her bakımdan temiz olması ve bütün dünyevî faydaları bir kenara bırakarak tam bir ihlâs ile insanların ıslahı için görevini yerine getirmesi emrolunmuştur. Son cümlede ise "Bu görevi yerine getirirken sana gelecek olan zorluk ve musibetlere karşı da Rabbinin hatırı için sabret" telkininde bulunulmaktadır.

Bu ilahi fermana göre ALLAH Rasulü tebliğ vazifesine ve Kur'an'ın peş peşe nazil olan surelerini anlatmaya başladığı zaman öyle bir telaş başladı ki muhalifler bu panikte şiddetle karşı koymaya başladılar. Bir kaç ay böyle geçtikten sonra hacc mevsimi gelmişti. Mekke'dekiler bu sefer: "Hacc için bütün Arabistan'dan kafileler gelecek ve eğer MUHAMMED (s.a) bunları ziyaret ederek bu hacılara Kur'an okursa, bu emsalsiz ve etkili kelamı duyan hacılar tarafından Arabistan'ın en ücra köşelerine kadar İslâm'ın çağrısı yayılır ve sonra da kimbilir neler olur" diyerek telaşa düştüler. Bunun üzerine Kureyşin ileri gelenleri bir toplantı yaparak gelen hacılara Hz. MUHAMMED'e (s.a) karşı propaganda yapılması kararını aldılar.

Görüş birliğinden sonra toplantıda bulunanlara Velid bin Muğire şöyle dedi: "MUHAMMED hakkında bir fikir etrafında toplanalım, ihtilafa düşmeyelim. Yoksa birbirimizi yalancı çıkarmış ve sözlerimizin bir kısmı öbür kısmını yalanlamış olur. O zaman itibarımız kaybolur. Bir şey üzerinde birleşelim ki herkes MUHAMMED için hacılara aynı şeyi söylesin." Bunun üzerine bazıları: "Onun bir kahin olduğunu söyleyelim" dediler. Velid, "Hayır, Tanrıya andolsun ki o bir kahin değildir. Kahinleri gördük. MUHAMMED'in okuduğu şeyler öyle kahin mırıldanışı ve tekerlemeleri cinsinden değil" dedi. Bazıları, "Öyleyse deli olduğunu söyleriz" dediler. Velid, "Hayır, o bir deli değil ki. Deliliği gördük, biliyoruz. Halbuki MUHAMMED'in durumu deliliğin insanda meydana getirdiği baygınlık, titreyiş ve vesveseye benzemiyor" dedi. Kureyşliler "Peki öyleyse şair olduğunu söyleyelim" dediler. Velid, "Hayır, o bir şair de olamaz. Biz şiirin her çeşidini biliriz. Bu sözler ise şiir değildir" dedi. Kureyşliler "Öyleyse büyücü olduğunu söyleyelim" dediler. Velid, "Hayır, o büyücü değil. Biz büyücüleri ve yaptıkları büyüleri gördük. MUHAMMED'in sözleri büyücülerin okuyup üfürmelerine ve düğüm düğümlemelerine benzemiyor" dedi. O zaman Kureyşliler Velid'e, "Ey Abduşşems! Peki ama ne söyleyelim?" deyince Ebu Cehil, Velid'e, "Sen kendi görüşünü söylemezsen bu insanlar senden razı olmayacaklar" dedi. Velid onlara, "Tanrıya and olsun ki onun sözlerinde bambaşka bir tatlılık var. Sözlerinin başlangıcı sağlam bir hurma ağacına, sonları da o ağacın meyvelerine benzer. MUHAMMED hakkında bu dediklerinizin herhangi birini söylerseniz bunun doğru olmadığı anlaşılır" dedi. Kureyşliler Velid'in bu söylediklerini kabul ederek dağıldılar. Sonra bu karar gereğince hacca gelen halkı bekleyip önlerine çıkarak rast geldikleri herkese MUHAMMED'den sakınmasını söylemeye ve onun bir sihirbaz olduğunu ve sihrinin bütün aileleri parçaladığını anlatmaya başladılar. Ama bütün bunların sonucu sadece onların yapabildikleri şey onun ismini baştanbaşa bütün Arap yarımadasına duyurmak oldu. (Sireti İbn Hişam, C.L. ss. 288-289, Ebu Cehil'in Velid'e kendi görüşünü söylemesinde ısrar etmesi olayını İkrime'nin rivayetinden İbn Cerir kendi tefsirinde nakletmiştir.)

Bu surenin ikinci kısmında yorumu yapılan bu aynı hadisenin konuları şöyle sıralanır:

8. ayetten 10. ayete kadar Hakk'ı tahkir edenlere "bugün yaptığınızın kötü sonucunu kıyamet günü göreceksiniz" denilmektedir.

11. ayetten 26. ayete kadar olan bölümde Muğire oğlu Velid'in ismi anılmadan ALLAH'ın nimetlerle donattığı ama bunlara karşılık onun Hakk'a karşı gelerek düşman olduğu kişinin zihni yapısı yansıtılmaktadır.

Çünkü o bir yandan Hz. MUHAMMED'in (s.a) ve Kur'an'ın doğru olduğuna inanıyorken, öte taraftan kendi kavminin arasındaki makam ve mevkiini tehlikeye sokmak istemiyordu. Bu yüzden iman etmemişti. Ve bir süre kendi içinde bocalamadan sonra sadece iman etmemekle yetinmeyerek kavmini de iman etmekten caydırmak için bunun bir büyü olduğunu ilan etmişti. İşte burada onun bu aşikar çirkin yüzü ortaya serilerek bu şahsın bütün bunlara rağmen hala daha nimetler beklediği anlatılmaktadır. Oysaki nimetlere değil cehenneme müstehaktır artık.

Bundan sonra 27. ayetten 48. ayete kadar cehennemin korkunçluğu beyan edilerek hangi karaktere sahip olanların ona müstehak olacakları açıklanmaktadır.

Sonra 49. ayetler ile 53. ayetler arası kafirlerin gerçek hastalıklarının asıl sebebinin onların ahiret hakkında korkularının olmaması ve herşeyin bu dünyadan ibaret olduğunu zannetmeleri olduğu bildirilmektedir. Onun için onlar, Kur'an'dan tıpkı aslanı görmüş yaban eşeği gibi kaçmaktalar. İman etmek için de acaip acaip gayri mantıki şartlar ileri sürülüyor. Aslında onların bu şartları yerine getirilse de onlar ahireti inkar edecekler ve iman etmeyecekler.

En sonunda da açık açık, "ALLAH bir kimsenin imanına muhtaç değil ki onların şartlarını kabul etsin. Kur'an herkese takdim edilen genel bir öğüttür. Kim isterse kabul etsin. ALLAH insanların O'na itaat etmemekten korkmalarını ister. Ve takvayı ve ALLAH korkusunu seçmiş bir kimseyi de daha önce ne kadar günah işlemişse işlesin, affetmek de O'nun şanındandır.

Rahman Rahim olan ALLAH'ın adıyla

1 Ey bürünüp örtünen,1

2 Kalk (ve) bundan böyle uyarıp-korkut.2

3 Rabbini tekbir et (yücelt)3

4 Elbiseni de temizle.4

5 Pislikten kaçınıp-uzaklaş.5

AÇIKLAMA

1. Yukarıdaki girişte açıklandığı gibi bu ayetlerin arka planları düşünüldüğünde burada ALLAH Rasulü'ne niye "Ey Rasul" ya da "Ey Nebi!" şeklinde değil de "Ey örtünen!" şeklinde hitap edildiği kolayca anlaşılacaktır. ALLAH Rasulü aniden Cebrail'i yer ve gök arasında bir kürsü üzerinde görünce korkmuş ve bu korku içinde eve gelerek "Beni örtün!" diye bağırmıştı. Bunun üzerine ALLAH (c.c), Peygamberine "Ey örtülere bürünen" gibi bir üslûp ile ona hitap etmişti. Bundan şu mana çıkmaktadır: "Ey benim sevgili kulum! Üzerine örtü çekerek yatıyorsun? Sana büyük bir vazife verilmiştir. Onu yerine getireceksin. Onun için tam bir karar ile kalk!"

2. Bu, Nuh'a (a.s) nübüvvetin verildiği zaman verilen emir ile aynı yapıdadır. Nasıl ki ona "Kendilerine dayanılmaz bir azap gelmeden evvel kavmini korkutup uyar." (Nuh, 1) denilmişti. Burada da "Ey üstüne örtü çekerek yatan, kalk! Çevrende gaflet içerisinde bulunan insanları uyar, onları o muhakkak karşılaşacakları korkunç son hakkında korkut. Eğer aynı yol üzerinde devam ederlerse bu korkunç akibetle karşılaşacaklar. Onlara de ki: "Siz sağır ve kör bir sultanın saltanatında yaşamıyorsunuz ki ne yaparsanız yapın, size hiçbir hesap sorulmayacaktır.

3. Bu, bir peygamberin bu dünyada yerine getireceği ilk ve en baş vazifesidir. Bu vazife gereğince ALLAH'ın dışında bütün büyüklük taslayanları bir kenara iterek, cahil insanlara bu kainatın yüceliğinin ancak ve ancak ALLAH için olduğunu, O'nun dışında kimsenin buna layık olmadığını bildirirler. Onun içindir ki İslâm'da ALLAH-u Ekber (ALLAH en büyüktür) en önemli kelimedir. Ezana başlarken bunu ilan ederiz. Namaza da bununla başlarız. Otururken kalkarken ALLAH en büyüktür deriz. Bir hayvanı keseceğimiz zaman "ALLAH'ın adıyla, ALLAH en büyüktür" deriz. Tekbir narası bütün müslümanlar için en bariz bir nişandır. Çünkü bu ümmetin peygamberi de ilk vazifesine ALLAH-u Ekber diyerek başlamıştı.

Burada lâtif bir tenkid vardır ki onu anlamak gerek. Bu ayetin nüzul zamanı anlatılırken de denildiği gibi bu, ALLAH Rasulü'ne peygamberlik vazifesini yerine getirmesi için verilen ilk emirdi. Şurası açıktır ki, böyle bir vazifeyle emir öyle bir toplum ve öyle bir şehirde verilmişti ki o sadece şirkin merkezi değil oradaki herkes müşrikti. Daha önemlisi Mekke, bütün Arap yarımadasının müşriklerinin en büyük tapınağı idi. Kureyşliler de bu mabedin bekçileri idiler. İşte böyle bir yerde yapayalnız tek başına Tevhid'in bayrağını yükseltmek çok tehlikeli bir işti. Onun için "Kalk ve uyar!" emrinden hemen sonra "Rabbinin yüceliğini ilan et" buyurulmuştur. Yani şu anlam çıkıyor: "Sana karşı çıkan o korkunç ve büyük güçlere hiç aldırış etmeden açık açık benim Rabbim hepsinden daha büyüktür, de. Bu çağrıya karşı koyanların ALLAH'a karşı hiçbir ehemmiyeti yoktur. ALLAH yoluna girenler için en büyük cesaret verici şey, ALLAH'ın büyüklüğü bir kimsenin kalbine girdikten sonra o kimsenin ALLAH'ın rızası için bütün bir dünyayı karşısına almaktan çekinmeyeceği gerçeğidir.

4. Bunlar çok kapsamlı kelimelerdir ve anlamları çok geniştir. Bir anlamı şudur: "Elbiselerini pislikten temiz tut." Çünkü beden ve elbisenin temizliği ile ruhun temizliği birbirlerinin gerekleridir. Temiz bir ruh, pis bir beden ve pis bir elbise içerisinde kalamaz. ALLAH Rasulü insanoğluna, beden ve giysi temizliği talimlerini tafsilatlı olarak vermiştir. Öyle ki değil sadece o zamanki cahiliyye Arapları, bugünkü en uygar toplumlar bile bu seviyede sayılamaz. Hatta dünyadaki bazı dillerde taharet kelimesi bile bulunmamaktadır. Halbuki İslâm'da hadis ve fıkıh kitapları "Taharet Bahsi" ile başlarlar. Bu kitaplarda temizlik ve necislik arasındaki farklar anlatılır ve nasıl temiz olunur, nasıl taharet alınır, detaylarıyla izah edilir.

Bu kelimelerin ikinci anlamı da şöyledir: "Kendi giysilerinizi temiz tutun." Ruhbaniyette dinî kutsallığın ölçütü bir kimsenin temizlenmeden kirli olarak kalmasıdır. Eğer birisi temiz ve düzgün giyinirse onu dünyaperest olarak nitelerler.

Oysa ki insan fıtratı pislikten nefret eder. Az buçuk bir duygu sahibi insan temiz ve intizamlı insanları sever. Aynı şekilde ALLAH yolunda davet eyleminde bulunan bir kimse görünüşte de nazif ve pâk olmalıdır ki insanlar ondan iğrenmesin. Böyle insanlarda hiç bir kirlilik olmamalıdır ki diğer insanlara ağır gelmesin, onları nefret ettirmesin.

Üçüncü anlam da şudur: Yani, "Giysilerinizi ahlâki ayıplardan da temiz tutunuz." Bu demektir ki giysileriniz temiz ve düzgün olmalıdır, ama bir kibirlenme, bir gösteriş ve bir şan-şöhret vesilesi olmamalıdır. Elbise; bir insana diğer bir insanı tanıtan ilk şeydir. Karşıdaki insan bir kimsenin elbisesini görerek bu kişinin nasıl birisi olduğunu tahmin edebilir. Reislerin elbiseleri, ağaların elbiseleri, dinî liderlerin elbiseleri, kibirli insanların elbiseleri, berduşların ve hafif meşreplilerin elbiseleri vs. bütün bu elbiseler sahiplerinin mizaçlarını ortaya koyar. ALLAH'a davet eden kimseler bu yukarıda saydıklarımız gibilerinden fıtraten farklıdırlar. Bu yüzden de giysileri de farklı olmalıdır. Bu kişiler öyle bir giysiye bürünmelidir ki onu gören herkes bu kişinin şerefli bir insan olduğunu ve bu kişinin kalbinde hiç bir kötülük bulunmadığını farketsin.

Dördüncü anlam da şudur: Yani "uçkurunu temiz tut, ona sahip ol." Bu deyim, Urduca da aynen Arapça'da olduğu gibi kendini ahlâki kötülüklerden uzak tutmak ve en güzel ahlakla donatmak için kullanılır. İbn Abbas, İbrahim Nehai, Şa'bi, Ata, Mücahid, Katade, Said Bin Cübeyr, Hasanü'l-Basri ve diğer büyük müfessirler bu ayetin anlamında aynı yorumu yapmışlar yani "Ahlakınızı temiz tutun ve her türlü kötülükten ve çirkin işlerden kendinizi arındırın" manasını vermişlerdir. Arapça deyimlerde, bir kişi diğer birisi için "elbisesi temizdir" ve "görünüşü temizdir" dediğinde bundan güzel ahlak sahibi bir insan kastedilir. Bunun tersine "elbisesi kirlidir" denildiğinde de o kimsenin ilişkilerde iyi bir insan olmadığı ve sözüne itibar edilmeyen biri olduğu kastedilir.

5. Pislikten kasıt, her türlü pisliktir. Akidedeki pislik, düşüncedeki pislik, ahlâkî pislik, ameldeki pislik, beden ve elbisedeki pislik ve yaşantıdaki pislik vs. Yani çevrende, toplumda her türlü pislik yaygın haldedir, işte bundan kendini temiz tut. Kimse; "Bu, başkalarına bir şeyler anlatıyor ama kendisi bile yaşantısında bu pisliklerden arınmış değil" dememelidir. Bu yüzden senin yaşantında bütün bunlardan hiç bir iz bile olmamalıdır.

6 Daha çok istekte bulunmak için iyilik yapma.6

7 Rabbin için sabret.7

8 Çünkü o boruya (sur'a) üfürüldüğü zaman,

9 İşte o gün, zorlu bir gündür;8

10 Kafirler içinse hiç kolay değildir.9

11 Bırakın onu bana,10 Ben onu tek olarak yarattım.11

AÇIKLAMA

6. Metinde "Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma" diye geçen cümlenin anlamı çok geniştir. Bir kelime ile tam olarak tercüme edemeyiz.

Bir anlamı şudur: "İhsanda bulun, bağış yap, cömert ol, iyi muamelede bulun. Bunların hepsini sadece ve sadece ALLAH rızası için yap. Bunları yaparken hiçbir dünyevî menfaat bekleme. Diğer bir söyleyişle: "ALLAH için ihsan et, kendi menfaatini sağlamak için ihsanda bulunma" demektir.

İkinci anlamı şudur: "Senin peygamberliğin aslında büyük bir ihsandır ve senin aracılığın ile insanlara hidayet ulaşmaktadır. Bu yüzden başka insanlara ihsanda bulunuyoruz diyerek bir gösterişe kapılma ve bundan kişisel bir çıkar gütme" demektir.

Üçüncü anlamı da şu olabilir: "Senin yaptığın bu hizmet çok büyüktür. Ama sakın ben büyük bir iş yapıyorum gibi düşüncelere kapılma. Bu peygamberlik vazifesini yerine getirmek için canını ortaya koyarak ALLAH'a bir iyilikte bulunmakta olduğunu zannetme."

7. Yani, sana verilen bu görev çok zor bir iştir. Bu yüzden birçok musibet ve eziyetlerle karşı karşıya kalacaksın. Senin halkın bile sana düşman olacak. Bütün Arap Yarımadası sana karşı cephe alacak. Ama ne olursa olsun Rabbinin hatırı için bunlara sabret ve bu vazifeyi sebat ve karar ile yerine getir. Hiçbir korku, hırs, dostluk, düşmanlık ve sevgi seni bu davadan vazgeçirmek için araya girmesin. Bunlara rağmen kendi yolunda ısrarla devamını sürdür.

Bir kimse eğer ALLAH'ın, Peygamberine nübüvvet davasına başlar iken verdiği ilk emirleri, bu kısa cümleleri ve onun manalarını düşünecek olsa bir peygambere peygamberliğine başlarken bundan daha iyi bir tavsiyede bulunulamayacağına kalbi şahit olacaktır. Burada Nebi'nin misyonunun ne olduğu, kendi hayatında izleyeceği tavır, ahlak ve muamelatın nasıl olduğu, ayrıca bu vazifeyi ifa ederken hangi niyet ve fikirle bunu yapacağı talimatı verilerek, bu vazifeyi yerine getirirken hangi sorunlarla karşılaşacağı ve bunlara karşı nasıl bir tavır takınacağından haber verilmiştir. Bugün taassupları yüzünden gözleri körleşmiş olanlar, bu sözleri onun sara nöbeti esnasında söylediğini ileri sürüyorlar. Biraz bu ayetler üzerinde, bunlar bir saralının sözleri mi, yoksa ALLAH kulunu peygamberlik ile görevlendirerek bu emirleri vermiş mi, bir düşünsünler.

8. Girişte de açıkladığımız gibi bu surenin ilk ayetleri, ALLAH Rasulü'nün peygamberliğini açıkça ilan etmeye başlamasından sonra nazil olmuştur. Bu, İslâm'ın açıkça tebliğinden sonraki ilk hacc zamanıydı. Kureyş'in ileri gelenleri bir araya gelerek gelen hacılara, onları Kur'an-ı Kerim ve Hz. MUHAMMED (s.a) hakkında yanlış düşüncelere sevkedecek propaganda yapılmasını kararlaştırmışlardı. İşte bu ayetlerde kafirlerin bu planlarının yorumu yapılmaktadır. En önce buyurulmaktadır ki, "Ne yaparsanız yapın, belki bu dünyadaki maksadınıza erebilirsiniz, ama o kıyamet günü Sur'a üflendiğinde o kötü sonunuzdan nasıl kurtulabileceksiniz bakalım?" Sur hakkında izah için bkz. Enam an: 47; İbrahim an: 57; Taha an: 78; Hacc an: 1; Yasin an: 46-47; Zümer an: 97; Kaf an: 52.

9. Bu sözden, o günün iman edenler için çok kolay bir gün olacağı anlaşılmaktadır. O günün şiddeti ise inkar edenler için olacaktır. Ayrıca şu anlam da gizlidir ki bu şiddet kafirler için sürekli olacak ve bundan biraz hafifleme bile ümid edemeyecekler.

10. Burada ALLAH Rasulü'ne; "Ey Nebi! Kafirlerin o toplantısında senin aleyhine bir propaganda ile seni hacılara büyücü olarak tanıtacak o adamı (Velid bin Muğire) bana bırak, onun işi bana aittir. Senin üzülmene gerek yok" hitabı yapılmaktadır.

11. Bu cümlenin iki anlamı olabilir. İki şekilde de doğrudur. Birincisi: Yani "Sen doğduğun zaman mal, evlat, makam, liderlik vs. ile doğmuş değildin." İkincisi: "Onu yaratan yalnızca benim". Ben seni yarattığım anda, senin o ilahlık vermeye çalıştığın ve de onların hatırları için Tevhid'e karşı çıktığın ilahların hiçbiri benim ortağım ya da yardımcım değildiler. Onların tanrılığının hatırı için bu insanların senin hususunda bunların hiçbir katkısı olmuş değildir.

12 Ki ben ona, 'alabildiğine geniş kapsamlı bir mal (servet)' verdim,

13 Göz önünde-hazır çocuklar (verdim),12

14 Ve önüne sayısız imkan ve fırsatları döşeyip-serdim.

15 Sonra, daha da arttırmam için tamah eder (doyumsuz istekte bulunur).13

16 Hayır; çünkü o, bizim ayetlerimize karşı 'kesin bir inatçıdır.'

17 Onu alabildiğine sarp bir yokuşa sardırıp-süreceğim.

18 Çünkü o, düşündü ve bir ölçü tesbit etti.

19 Kahrolası, nasıl bir ölçü koydu?

20 Yine kahrolası, nasıl bir ölçü koydu?

21 Sonra bir baktı.

22 Sonra kaşlarını çattı ve yüzünü ekşitti.

23 Sonra da sırt çevirdi ve büyüklük tasladı (istikbâr).

24 Böylece: "Bu, yalnızca 'aktarılarak öğrenilen' bir büyüdür" dedi.

25 "Bu, bir beşer sözünden başkası değildir."14

26 Onu ben, cehenneme sürükleyip-atacağım.

27 Cehennem (sakar) nedir, sen bilir misin?

28 Ne alıkoyar, ne bırakır.15

29 Beşere delicesine susamıştır.16

AÇIKLAMA

12. Velid bin Muğire'nin on-oniki oğlu vardı. Onlardan biri olan Halid bin Velid tarihte en meşhur olanıdır. Bunlar için "Şuhud" kelimesi kullanılmaktadır. Bunun birkaç değişik manası olabilir. Birisi: "Onların kendi geçimlerini temin için çalışmaya ya da sefer etmeye ihtiyaçları yoktur. Çünkü onların varlıkları yüzünden evlerinde herşey vardı. Bu yüzden bunlar her zaman babalarının yanında yardım için dururlardı." İkinci bir anlam: "Oğullarının hepsi şöhretli ve nüfuzlu kişilerdi ve babalarıyla beraber toplantılara iştirak ediyorlardı." Üçüncüsü: "Bunların her konuda şehadetleri kabul görür, itimat edilirdi" şeklinde olabilir.

13. "Onun hırsı hala gitmemişti." Bunun bir manası şu olabilir. Yani o kadar çok varlık sahibi iken bile hala kendisine daha başka nimetlerin de ikram edileceğini umuyordu. İkinci manası -ki Hasan Basri ve diğer büyüklere göre böyledir- "Eğer MUHAMMED'in dediği gerçekse ve ölümden sonra bir hayat olacaksa ve orada bir cennet hayatı sözkonusu ise, o cennet de benim için olacak" diyordu.

14. Bu, kafirlerin yukarıda değinilen toplantısındaki hadisenin zikridir. Bunun tafsilatını giriş bölümünde aktarmıştık. Orada açıkça belliydi ki Velid bin Muğire, Kur'an'ın ilahi bir kelam olduğuna kalben kani idi. Fakat toplum içerisindeki itibarını kaybetmemek için iman etmemiştir. O, toplantıda kafirlerin ALLAH Rasulü'ne yakıştırmak istediği iddiaları reddetmişti. Ne zaman ondan, kendisinin Hz. MUHAMMED'in (s.a) onunla tanınacağı bir yakıştırmada bulunması istenildiğinde kendi içinde çelişkiye düşmüş ve bir anlık kafa karışıklığından sonra bu ithamı ileri sürmüştü. İşte burada bu mantalitenin yapısı gözler önüne serilmektedir.

15. Bunun iki anlamı olabilir. Birincisi şudur: "Yani herhangi bir kimse onun içine düştüğünde kül olacak, bununla kurtulamayacak ve daha sonra yeniden diriltilip tekrar yakılacaktır." Aynı husus başka yerde "... orada o ne ölür ne de dirilir" (A'la 13) şeklinde beyan edilmiştir. İkinci anlam da şudur: "O azabı hak etmiş olanlardan kimse bir yere kaçamayacak ve hepsi azabı göreceklerdir."

16. Bedende ne varsa yanacaktır, denildikten sonra, yanısıra derinin de ateşin şiddetinden döküleceği söyleniyor. Görünüşte bu ifade lüzumsuz gibi gözükmektedir, ama azabın bu şeklini ayrıca vurgulamanın sebebi, insanın görünüşünün en bariz hususiyetinin onun yüzündeki ve bedenindeki derisi olduğu içindir. Onun üzerinde oluşacak en ufak bir lekeden bile utanç duyar. İç organlarında olabilecek bir eksiklik ya da kusurdan cildinde olan kadar üzüntü duymaz. Çünkü bunu görerek diğer insanlar da ondan iğrenecek ve toplumsal konumu değişecektir. İşte bu yüzden, "Bu dünyada onlarla kibirlenip durduğunuz bu güzel çehreler ve şahane cesetler eğer ALLAH'ın ayetlerine karşı inatla muhalefete devam ederseniz -Velid bin Muğire gibi- o zaman bunların derileri yakılacak ve sonunda kapkara bir kömüre döneceklerdir," buyurulmaktadır.
Logged
neccar'in İmzası
Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
neccar Nickli Üyemize Teşekkür Eden 3 Kullanıcı: hasbihal (21 Ağustos 2009, 14:46:08), _Gazze_ (21 Ağustos 2009, 06:18:27), kardelen_ce (21 Ağustos 2009, 04:39:19)

Administrator
*

Puan: 865
Online Online

Mesaj Sayısı: 1,590




blog var (0)

1540 Mesajına Toplam
4275 Kere Teşekkür Edildi

82 Mesajına Toplam
86 Kere Puan Verildi


Ruh Halim

« Yanıtla #26 : 21 Ağustos 2009, 04:39:53 »

30 Onun üzerinde ondokuz vardır.

31 Biz 18o ateşin koruyucularını meleklerden başkasını kılmadık.18 Ve onların sayısını da küfretmekte olanlar için yalnızca bir fitne (konusu) yaptık 19ki, kendilerine kitap verilenler, kesin bir bilgiyle inansın,20 iman edenlerin de imanları artsın;21 kendilerine kitap verilenler ve iman edenler (böylece) kuşkuya kapılmasın. Kalplerinde bir hastalık olanlar22 ile kafirler de şöyle desin: "ALLAH, bu örnekle neyi anlatmak istedi?"23 İşte ALLAH, dilediğini de böyle hidayete iletir.24 Rabbinin ordularını kendisinden başka (hiç kimse) bilmez.25 Bu ise, beşer (insan) için yalnızca bir öğüttür.26

AÇIKLAMA

17. Buradan da "Rabbinin askerlerini ondan başkası bilmez" cümlesine kadar olan bölüm, konuşma arasında itiraz edenlere cevap verilen bir ara cümledir. Onlar ALLAH Rasulü'nden cehennemin bekçilerinin on dokuz tane olacağını duymuşlar ve bununla alay etmeye başlamışlardı. "Hem bize Adem'den kıyamete kadar dünyada ne kadar inkarcı ve büyük günah işlemiş insan geçmişse hepsi cehenneme atılacak diyor, hem de cehenneme dolacak bunca insana azap vermek için sadece on dokuz görevli bulunacakmış" diyerek Kureyş'in ileri gelenleri dalga geçmeye başladılar.

Ebu Cehil; "Arkadaşlar! Onar onar cehennemdeki bir askerin üstesinden gelemeyecek kadar aciz miyiz?" dedi. Bunun üzerine Cumha oğullarından bir pehlivan "On yedisini tek başıma hallederim, geriye kalan ikisini de artık siz hep beraber hallediverirsiniz" diye alay etmişti. İşte bu ara cümlede bunların bu sözlerine cevap verilmektedir.

18. Yani, onların güç ve kuvvetlerini insanî eşdeğerleri ile kıyas etmen senin ne kadar ahmak olduğunu göstermektedir. Halbuki onlar insan değil meleklerdir. Siz, ALLAH Teâlâ'nın meleklerden ne güçte mahluklar yarattığını bilemezsiniz.

19. Zahiren, cehennem görevlilerinin sayısını bildirmeye bir gerek yoktur. Ama denilmektedir ki "Onların sayılarını anlatmakla da küfredenler için, başka değil, ancak bir fitne ve imtihan kıldık." Bir kimse eğer zâhiren iman etmişse, ALLAH'ın uluhiyyeti ve büyük kudreti ya da vahiy ve peygamberlik hakkında bir şüphesi varsa bunu duyar duymaz hemen "ALLAH'ın o büyük hapishanesinden sayısız cin ve insanın işini görmek için sadece on dokuz şahıs mı bunlara birer azap verecek?" diyerek küfrünü izhar edecektir.

20. Bazı müfessirler; Ehl-i Kitab'ın (Yahudi ve Hıristiyan) kitaplarında cehennem meleklerinin sayısının on dokuz olarak beyan edildiğini söylüyorlar. Yani, buna göre, onlar bunu duyunca bu Kur'an'ın gerçekten ALLAH'ın kelamı olduğuna inanacaklardır. Ama bence, bu çeşit tefsir iki nedenden ötürü pek doğru değildir. Birincisi, ben dünyada mevcut bulunan Yahudi ve Hıristiyan dini kitaplarını mütalaa ettim, ama bunların sayısının on dokuz olduğuna dair bir şeye rastlayamadım. İkincisi, Kur'an-ı Kerim'in birçok yerinde Ehl-i Kitab'ın kitaplarında bulunan bazı şeyler beyan edilmiş olmasına rağmen onlar bu sefer "MUHAMMED bunları bizim kitaplarımızdan kopye etmektedir" diyorlardı. Bence bu ayetin doğru açıklaması şudur: "MUHAMMED (s.a) çok iyi bilmekteydi ki, onun ağzından sözkonusu olan bu on dokuz cehennem meleğini duyduklarında hemen onu alaya alacaklardır. Ama buna rağmen O kendine gelen bu vahyi hiçbir korku ya da tereddüde düşmeden ilan etmiştir. Yapılan hiçbir alaya aldırış etmemiştir. Belki cahil Araplar bilmiyorsa da Ehl-i Kitap pekala bilmekteydi ki her zaman peygamberler böyle olmuşlardı. ALLAH onlara ne vahyettiyse insanların hoşuna gitse de gitmese de, onlar aynısını aktarıyorlardı. Bu yüzden Ehl-i Kitap'tan ALLAH Rasulü'nün bu tavrını görerek yani her türlü muhalefete rağmen onun ilk bakışta acaib gelen bir hususu tereddütsüz açıklamakta olduğunu ve böyle bir tavrın ancak bir peygamberin tavrı olabileceğini farkeredek iman etmeleri beklenirdi.

Bilinmelidir ki ALLAH Rasulü müteaddit kereler benzer tavırda bulunmuştu. En bariz olanı Mirac hadisesidir. Kalabalık bir mecliste, bu hayretengiz olayı duyduklarında muhaliflerin ne diyecekleri hususunda zerre kadar tereddüt etmeden bu olayı kafirlere açık açık anlatmıştı.

21. Bu husus Kur'an-ı Kerim'in müteaddit yerlerinde beyan edilmiştir. Her bir imtihandan sonra eğer bir mü'min kişi imanında sebat gösterir, bu konuda bir şüphe, inkar ya da itaatsizlikten kaçınır ve din hakkında sözünden dönme yoluna kaymaz da yakîn, itimat, itaat ve vefa yolunu tutarsa, bu kişide o zaman iman kökleşir, netleşir. Bkz. Al-i İmran 163; Enfal 2, an: 2; Tevbe 122-125, an: 125; Ahzab 22, an: 38; Feth 4, an: 7.

22. Kur'an-ı Kerim'de geçen bilimum kalp marazlarından maksat, münafıklıktır. Bu yüzden de bazı müfessirler, bu kelimeyi görerek bu ayetin Medenî olduğunu zannetmişlerdir. Çünkü münafıkların ortaya çıkışının Medine'de olduğu bilinmektedir. Ama bu görüş birçok sebepten dolayı doğru değildir. İlk olarak, Mekke'de münafığın olmadığı iddiasının yanlış olduğunu biz Ankebut Suresi'nin giriş bölümünde ve açıklama notları 1 ve 12, 13, 14, 15'de izah etmiştik. İkincisi, böyle tefsir etmek bence doğru değildir. Çünkü bu sözün gelişi belirli bir hadise ya da belirli bir durum üzerine vukubulur. Onlara göre, bu bağlam içindeki bu cümle başka bir hadise hakkında nazil olmuş ve bu hiç ilgisi olmayan yere, araya sokulmuştur. Müddessir Suresi'nin bu kısmının tarihsel arkaplanı, muteber rivayetler vasıtasıyla bizce bilinmektedir. Yani Mekke döneminin başlarında belirli bir hadise üzerine nazil olmuştur. Bütün sözün gelişimi o hadise ile açık bir ilgi içindedir. Sure, hadise münasebetiyle nazil olmuştur. Şimdi cümlenin seneler sonra Medine'de nazil olmasının sonra da buraya yerleştirilmiş olmasının ne ilgisi var, denebilir. Gelelim buradaki kalp hastalığından neyin murad edildiğine. Bundan kasıt, şüphedir. Sırf Mekke'de değil, bütün dünyada önceden günümüze dek bir çok insan vardır ki bunlar katiyetle ALLAH'ı, ahireti, vahyi, peygamberliği, cennet ve cehennemi vb. inkar ederler. Her devirde kimi insanlar, ALLAH var mı yok mu? Ahiret olacak mı yoksa olmayacak mı? Meleklerin, cennet ve cehennemin gerçekten bir varlığı var mı, yoksa birer efsane mi bunlar? Rasul gerçekten bir rasul mü, O'na vahiy geliyor mu? gibi hususlarda şüphe içinde bulunuyor.

Bu gibi şüpheler pekçok insanı küfre götürür. Yoksa bu hakikatleri kesin olarak inkar eden ahmaklar, dünyada hiçbir zaman sayıca fazla olmamıştır. Çünkü zerre kadar aklı olan hiçkimse, bu gibi hususların kesinlikle mümkün olmadığı, imkan harici olduğu konusunda kesin konuşamaz.

23. Bunun manası, "Onlar ALLAH'ın kelamını kabul ediyorlardı" demek değildir, ama "ALLAH niye bunu söylemiştir?" diye hayret ediyorlardı. Aslında onlar: "Bir sözde eğer bu gibi akıl ve mantık dışı şeyler söyleniyorsa bunlar ALLAH'ın kelamı nasıl olabilir?" demek istiyorlardı.

24. Yani ALLAH Teâlâ bazen kelamında ve buyruklarında öyle şeyler söylemektedir ki, bunların her biri insanlar için bir imtihan sebebidir. Huyu güzel, doğruluğu seven ve sağlam düşünce sahibi bir kimse bunu işitince doğru anlam vererek dosdoğru yolu bulur. Aynı şeyi inatçı, eğri düşünceli ve doğruluk düşmanı bir insan duyduğunda ise ondan yanlış anlamlar çıkarır ve doğrudan kaçmak için bunu bahane olarak kullanır. Birinci tip insan, doğruyu sevdiği için ALLAH ona hidayet verir. Çünkü hidayet isteyen bir kimseyi saptırmak ALLAH'ın sünneti değildir. İkinci tip insan ise, hidayet istememekte ve sapmayı, sapkınlığı sevmektedir. Bunun için ALLAH onu dalâlet yoluna iter. Çünkü doğrudan nefret eden bir kimseye doğru yolu göstermek de ALLAH'ın sünneti değildir. (ALLAH'ın hidayet vermesi ve saptırması hakkında tefsirimizin pekçok yerinde izahatlar yapmıştık. Mesela, Bkz. Bakara an: 10, 16, 19, 20; Nisa an: 173; Enam an: 17, 28, 30.)

25. Yani, ALLAH'ın kainatta ne kadar mahlukat yarattığını, onlara ne gibi kuvvetler verdiğini ve onlara ne gibi görevler verildiğini ALLAH'tan başka kimse bilemez. Küçük bir alemde yaşayan insan, kendi sınırlı seviyesinden etrafındaki dünyaya bakarak neden ALLAH'ın yarattığı kainatın kendi duyu organlarıyla ya da geliştirdiği aletler ile hissedebildiği kadar olduğunu düşünsün. Bu onun kendi akılsızlığındandır. ALLAH'ın yaratmış olduğu bu kainat o kadar geniş ve büyüktür ki, sadece onun bir bölümünün bile tam olarak bilgisini elde edebilmek imkansızdır. Nerede kaldı, onun küçük beyni bu alemi bütün genişliği ve boyutlarıyla alabilsin.

26. Yani, onlar bu azabı tatmaya müstehak olmadan önce akıllarını başlarına toplasınlar da kendilerini kurtarmaya baksınlar.

32 Hayır,27 aya andolsun,

33 Dönüp gittiği zaman geceye,

34 Ağardığı zaman sabaha,

35 Gerçekten o, büyük (musibet) lerden biridir.28

36 Beşer (insan) için bir uyarıp-korkutmadır;

37 Sizlerden öne geçmek veya geride kalmak isteyenler için.29

38 Her nefis, kazanmakta olduklarına karşılık olmak üzere bir rehinedir.30

39 Ancak Ashab-ı Yemin (sağ ehli) hariç.31

40 Onlar cennetlerdedirler; birbirlerine sorarlar.

41 Suçlu-günahkarları:32

42 "Sizi şu cehenneme sürükleyip-iten nedir?"

43 Onlar: "Biz namaz kılanlardan değildik"33 dediler.

44 "Yoksula da yedirmezdik."34

45 "(Batıla ve tutkulara) Dalıp gidenlerle biz de dalar giderdik."

46 "Din (hesap ve ceza) gününü yalan sayıyorduk."

47 "Sonunda yakîn (kesin bir gerçek olan ölüm) gelip bize çattı."35

AÇIKLAMA

27. Yani, bu hayali bir şey değil ki, onu alay konusu yapıyorlar.

28. Nasıl ki ay, gece, gündüz ALLAH'ın kudretinin büyük işaretleri ise, cehennem de böyle ALLAH'ın büyük kudretinin bir nişanesidir.

Eğer ayı meydana getirmek, gece ve gündüzü bir düzen içerisinde peşisıra getirmek mümkünse, niye o zaman cehennemi meydana getirmek gayr-i mümkün olsun? Çünkü gece ve gündüzü her gün görüyorsunuz. Ama hayret falan etmiyorsunuz. Oysa ki bunlar da ALLAH'ın hayretamiz mucizeleridir. Ve eğer siz bunları görüyor olmasaydınız da bir kimse size bu dünyada ay denen bir şey vardır, güneş denen bir şey vardır, yükseldiği zaman dünya ışıldamaya başlar, battığı zaman da karanlıklara gömülür dese o zaman sizin gibi kimseler tıpkı bu cehennem hakkında alay etmeniz gibi bununla da alay edecekti.

29. Yani bununla insanlar uyarılmaktadır. Şimdi isterlerse sakınarak doğru yola gitsinler ve isteyen olursa doğru yoldan yüz çevirsinler.

30. İzah için bkz. Tur Suresi açıklama notu: 16.

31. Diğer bir ifadeyle sol ehli kendi yaptıkları yüzünden yalanlanacaklar, sağ ehli ise yaptıkları yüzünden kendilerini kurtaracaklardır. (Sağ ehli ve sol ehli hakkında biz Vakıa Suresi an: 5 ve 6'da izahat vermiştik.)

32. Daha önce de birçok yerde geçtiği gibi, cennet ehli ile cehennem ehli arasında binlerce kilometrelik bir mesafede olmasına rağmen bir aracı olmadan birbirleriyle konuşabileceklerdir. Meselâ Bkz. Araf 44-50 an: 35; Saffat 50-57 an: 32.

33. Yani biz ALLAH'a, Rasulü'ne ve Kitabı'na inanarak ALLAH'a inananların ilk olarak yerine getirecekleri hakkı yerine getirenlerden değildik. O hak namazdır. Bundan da iman etmeyen kimsenin namaz kılmadığını burada iyice anlamalıyız. Dolayısıyla bir kimse eğer namaz ehlinden ise, kendiliğinden anlaşılır ki o kimse iman ehlidir. Çünkü iman olmadan namaz kılınmaz. Ayrıca namaz kılanlardan olmamanın da cehenneme gitme sebeplerinden olduğu açıklanmaktadır. Onun için bir kimse iman etse ama namazı terkedenlerden olsa, o da cehennemden kurtulamayacaktır.

34. Buradan, açlık içerisinde olan birisini görüp de, yemek yedirmeye kudreti olduğu halde ona yemek vermemenin ne kadar büyük günah olduğu anlaşılmaktadır ki bunun cehenneme gitme sebeplerinden biri olduğu özellikle vurgulanmıştır.

35. Yani ölünceye kadar kendi bildikleri yolda ısrar edip durdular. Ta ki o gafil oldukları gerçek onlara ulaştı. Bu gerçek ölüm ve ahirettir.

48 Artık, şefaat edenlerin şefaati onlara bir yarar sağlamaz.36

49 Buna rağmen, bunlara ne oluyor ki öğütten yüz çevirip duruyorlar?

50 Sanki onlar, ürkmüş yaban eşekleri gibidirler;

51 Arslandan korkup-kaçmışlar.37

52 Hayır; onlardan her biri, kendisine açılmış sahifelerin verilmesini ister.38

53 Hayır, onlar hiç şüphesiz ahiretten korkmuyorlar.39

54 Gerçek (şu ki),40 o (Kur'an), elbette bir öğüttür.

AÇIKLAMA

36. Yani bunlar, son nefeslerine kadar kendi sapık yollarını takip edip durdular. Onlar hakkında birisi şefaatte bulunacak olsa da af edilmeyeceklerdir. Kur'an-ı Kerim'de birçok yerde şefaatin zikri geçmiş ve buralarda hiçbir şüpheye yer bırakmayacak biçimde, kimin şefaatçi olabileceği ve kimin olamayacağı, hangi şartlarda şefaatte bulunacağı ve hangi şartlarda bulunamayacağı, kim için şefaatin dileneceği ve kimin için dilenemeyeceği, kimin hakkında bunun faydalı olacağı ve kimin hakkında da hiçbir fayda vermeyeceği izah edilmiştir. Dünyada yoldan çıkmanın bir ana sebebi de yanlış anlayış ve yanlış inançtır. Bu yüzden Kur'an, bu meseleyi hiçbir yanlış anlamaya mahal vermeyecek şekilde çok açık olarak beyan etmiştir. Örneğin Bkz. Bakara 255; Enam 94; Araf 53; Yunus 3, 18; Meryem 87; Taha 109; Enbiya 28; Sebe 23; Zümer 43-44; Mümin 18; Duhan 86; Necm 26; Nebe 37-38; ve bu Tefsir'de nerede yeri gelmişse biz bu hususu izah ettik.

37. Bu bir Arapça deyimdir. Yabani eşeklerin özelliklerinden biri de, bir tehlike hissettikleri zaman korkup, öyle kaçarlar ki başka bir hayvan böyle kaçamaz.

Bu yüzden Araplar çok korkarak aklı başından gitmişcesine kaçan bir kimseyi aslan ya da avcı görmüş yaban eşeğinin kaçışına benzetmektedirler.

38. Yani, bunlar, eğer Hz. MUHAMMED (s.a) gerçekten ALLAH'ın gönderdiği birisiyse o zaman ALLAH'tan, Mekke'nin ileri gelenlerinin herbirinin adına "MUHAMMED benim peygamberimdir, onun için ona itaat edin" şeklinde yazılmış birer mektup getirmelidir. Üstelik bu mektubun ALLAH'tan geldiğini görerek inanmak istiyorlar. Kur'an'da başka bir yerde yine bunlar "ALLAH, Rasullerine verdiği şeyi bize de vermezse inanmayız" (Enam: 124) demişlerdi. Diğer bir yerde de "Sen göğe git ve oradan bizim okuyacağımız bir kitap getir" (İsra 93) isteğinde bulunmuşlardı.

39. Yani, onların iman etmemelerinin sebebi, ALLAH Rasulü'nün onların isteklerini yerine getirmediği için değildir. Asıl sebep, onların ahiretten korkmamaları ve her şeyi bu dünyadan ibaret zannetmeleridir. Düşünmüyorlar ki bu dünyadan başka bir hayat daha vardır. Orada, bu dünyada iken sorumsuzca ve aldırış etmeden yaptıklarının hesabını vereceklerdir. Bunlar Hak ve batılı anlamsız zannediyorlardı. Bu dünyadayken görüyorlardı ki doğruya uyan bir kimseye her zaman bir fayda temin etmiyor ve batıla gitmenin neticesi de her zaman zarar getirmiyordu. Bu yüzden bu konuda düşünmeyi gereksiz görüyorlardı. Hak nedir, batıl nedir onlar için bir anlam ifade etmiyordu. İşte bu mesele üzerinde ciddi olarak düşünen kimse, bu dünyanın geçici bir hayat olduğunu bilir ve asıl ve ebedi hayatın ahiret hayatı olduğunu kabul eder. Doğruya uyanın sonu orada muhakkak güzel, batıla uyanların ise sonu muhakkak kötü olacaktır. Kur'an'ın ileri sürdüğü bu mantıkî delilleri ve saf talimatları görerek böyle bir kimse iman edecek ve aklını kullanarak Kur'an'a göre yanlış olan inanç ve eylemlerin gerçekten yanlış olduğunu anlamaya çalışacaktır. Fakat ahireti inkar eden kimsenin zaten doğruyu aramaya ciddi isteği yoktur. İman etmemek için her an yeni bir talepte bulunacak ve bir bahane uyduracaktır. Aynı husus Enam Suresi 7. ayette de şöyle ifade edilmektedir. "Ey Peygamber! Sana bir kağıtta yazılmış bir kitap indirseydik de onlar ona elleriyle dokunmuş olsalardı, kafir olanlar yine muhakkak 'Bu apaçık bir büyüden başka bir şey değildir' diyeceklerdi."

40. Yani, onların bu gibi istekleri asla yerine getirilmeyecektir.

55 Artık kim dilerse, öğüt alıp-düşünür.

56 ALLAH dilemedikçe,41 onlar öğüt almazlar; takvanın sahibi 42(onu kabul etmeye ehli olan) O'dur, mağfiretin sahibi43 (bağışlamaya ehil olan da) O'dur.

AÇIKLAMA

41. Yani, bir kimsenin hidayeti yalnız onun kendi iradesine bağlı değildir. Ancak ALLAH eğer ona bunu nasip ederse olur. Diğer bir ifade ile burada şu gerçek vurgulanmaktadır: Kulun hiçbir eylemi yalnız onun kendi iradesiyle meydana gelmez. Ancak o fiil ALLAH'ın iradesi ile tevafuk ederse gerçekleşir. Bu çok nazik bir meseledir. Bu hususu doğru düzgün anlamamak yüzünden birçok insana her istediği şeyi gerçekleştirebilme gücü verilseydi, o zaman bu dünyanın nizamı alt üst olmaz mıydı? Bu nizam, ALLAH'ın iradesi diğer bütün iradelerin üzerinde galip olduğu için ayaktadır. Bir insan bir şeyi, ancak ALLAH o şeye izin verdiği zaman yapabilir. Aynı şey hidayet ve dalâlet için de geçerlidir. Sadece bir kimsenin hidayet isteği ile o kimsenin hidayete ermesi yeterli olamaz. Ona hidayet, ancak ALLAH'ın, onun dilediğini yerine getirmeye karar vermesinden sonra olur. Öte taraftan dalâlet için de aynı şey geçerlidir. Bir kimsenin dalâlete düşmek istemesi salt yeterli olmamaktadır. Ancak ALLAH onun bu sapıtma ve dalâlete düşme isteğine izin verirse, onun sapık bir yolda ilerlemesi mümkün olur ve o da türlü türlü yollara sapar. Meselâ bir kimse hırsız olmak isterse, bir eve girerek istediği şeyi çalması için sırf bu temenni yeterli değildir. Ancak ALLAH'ın büyük hizmetleri ve onun maslahatına göre bu isteğe ne vakit, ne kadar ve ne şekilde yapılacağı fırsatı tanınırsa, hırsızlık eylemi gerçekleşir.

42. Yani, ALLAH'ın hoşnut olmayacağı şeylerden sakınmanız tavsiyesinde bulunulmaktadır. Bu, ALLAH ona muhtaç olduğu için değildir. Siz böyle yapmadığınız zaman O bir zarar görecek değildir. Aslında bu nasihat, ALLAH'ın rızasını aramanın ve O'nun emirlerine karşı gelmemenin, kulları üzerinde ALLAH'ın hakkı olduğu içindir.

43. Yani, bir kimse ne kadar isyankarlıkta bulunmuş ve ne kadar günah işlemiş olursa olsun, bunlardan vazgeçerek ALLAH'ın rahmetine sığındığı an, ALLAH onu bağışlar. Bu günahları hiçbir şekilde affetmeyerek onu cezalandırma gibi bir intikam duygusu taşımaması, ancak ve ancak büyük şan sahibi ALLAH'a yakışır.

MÜDDESSİR SURESİNİN SONU


Logged
neccar'in İmzası
Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
neccar Nickli Üyemize Teşekkür Eden 3 Kullanıcı: kardelen_ce (22 Ağustos 2009, 21:22:36), hasbihal (21 Ağustos 2009, 14:48:18), _Gazze_ (21 Ağustos 2009, 06:27:29)

Administrator
*

Puan: 865
Online Online

Mesaj Sayısı: 1,590




blog var (0)

1540 Mesajına Toplam
4275 Kere Teşekkür Edildi

82 Mesajına Toplam
86 Kere Puan Verildi


Ruh Halim

« Yanıtla #27 : 23 Ağustos 2009, 05:58:15 »

5-FATİHA SURESİ



Fatiha Suresi Meali


     
    1-el-FÂTİHA
    Müddesir   sûresinden sonra Mekke'de inmiştir. 7 (yedi) âyettir. Kur'an'ın ilk sûresi   olduğu için açış yapan, açan manasına "Fâtiha" denilmiştir. Diğer adları şunlardır:   Ana kitap manasına "Ümmü'l-Kitâp" dinin asıllarını ihtiva eden manasına "el-Esâs",   ana hatlarıyla İslâm'ı anlattığı için "el-Vâfiye" ve "el-Seb'u'l-Mesânî",   birçok esrarı taşıdığı için "el-Kenz". Peygamberimiz "Fâtiha'yı okumayanın   namazı olmaz" buyurmuştur. Onun için, Fâtiha, namazların her rekâtında okunur.   Manası itibariyle Fâtiha, en büyük dua ve münâcâttır. Kulluğun yalnız ALLAH'a   yapılacağı, desteğin yalnızca ALLAH'tan geldiği, doğru yola varmanın da doğru   yoldan sapmanın da ALLAH'ın iradesine dayandığı, çünkü hayrı da şerri de yaratanın   ALLAH olduğu hususları bu sûrede ifadesini bulmuştur. Kur'an, insanlığa doğru   yolu göstermek için indirilmiştir. Kur'an'ın ihtiva ettiği esaslar ana hatları   ile Fâtiha'da vardır. Zira Fâtiha'da, övgüye, ta'zime ve ibadete lâyık bir   tek ALLAH'ın varlığı, O'nun hakimiyeti, O'ndan başka dayanılacak bir güç bulunmadığı   anlatılır ve doğru yola gitme, iyi insan olma dileğinde bulunulur. Hicretten   önce nazil olmuştur. 7 ayettir.
    1.   Rahmân (ve) rahîm (olan) ALLAH'ın adıyla.
    2.   Hamd (övme ve övülme), âlemlerin Rabbi ALLAH'a mahsustur.
    3.   O, rahmândır ve rahîmdir.
    4.   Ceza gününün mâlikidir.
    5.   (Rabbimiz!) Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden medet umarız.
    6.   Bize doğru yolu göster.
    7.   Kendilerine lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yolunu; gazaba uğramışların   ve sapmışların yolunu değil!


Besmelenin Tefsiri

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap


Fatiha Suresi Meali

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap


Fatiha Suresi Tefsiri


Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
« Son Düzenleme: 23 Ağustos 2009, 06:46:10 Gönderen: neccar » Logged
neccar'in İmzası
Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
neccar Nickli Üyemize Teşekkür Eden 4 Kullanıcı: fatihhh (24 Ağustos 2009, 12:17:18), hasbihal (24 Ağustos 2009, 11:08:07), kardelen_ce (23 Ağustos 2009, 13:54:59), _Gazze_ (23 Ağustos 2009, 07:13:16)

Bölüm Yöneticisi
*

Puan: 156
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 710




blog var (0)

649 Mesajına Toplam
1729 Kere Teşekkür Edildi

77 Mesajına Toplam
86 Kere Puan Verildi


Ruh Halim

« Yanıtla #28 : 24 Ağustos 2009, 07:12:55 »

Bismilahirrahmanirrahim

Kuranin özeti olan Fatiha,hamd'i ALLAH'a tahsis ederek baslar.
ALLAH:tüm sifatlarin kendine döndügü has isimdir.
El-Hamdu lillah:tüm zat ve kemal sifatlairni kapsar.
Rabbu'l-Alemin:tüm fiili ve kevni sifatlari kapsar.
Er Rahman er-Rahim:insan icin bütünüyle rahmet olan dinin tamamini kapsar.
Maliki yevmi'd-din:tüm son saat,kiyamet,ahiret,cennet ve cehennem ayetlerini kapsar.
Iyyake na'budu:tüm ibadetleri kapsar.
Ve iyyake nesta'in:Ibadetlerde tevhid ve ihlasi kapsar.
Ihdine's-siratal-mustakim:ahlak,inanc,ibadet ve beseri iliskilere dair tüm dogrulari kapsar.
Siratellezine en'amte'aleyhim:gecmis tüm iyileri kapsar.
Gayri'l-magdubi'aleyhim ve leddalin:gecmis tüm yoldan cikmislari kapsar.

Fatiha ALLAH-insan iliskisinin kodlarini barindirir.Fatiha'da ALLAH'tan insana inen rahmet ve vahiy,insandan
ALLAH'a cikan dua ve ibadet dile gelir.Fatiha ALLAH'a inanan herkesin üzerinde ittifak edebilecegi muhtesem bir
ilkeler bütünüdür.Bir bakima tevhid kelimesi olan la ilahe illlALLAH'in acilimi mahiyetindedir.Kimler gibi olmamiz gerektiginin
yaninda,kimler gibi olmamamiz gerektigini de söyler.
Fatiha ALLAH-insan arasinda sözlesmedir.Ilk üc ayet ALLAH'i tanitan bir senadir.Son üc ayet insani tanitan bir duadir.
Ortadaki ayet sözlesmenin bizzat kendisidir "Amin",bu sözlesmenin altina atilan imzadir.

Insani dönüstürücü gücüyle gercek bir fatih olan Kur'an,insanin yüreginin kapilarini Fatiha anahtari ile acar.

Mustafa ISLAMoglu :Hayat Kitabi Kur'an'dan alinti


Logged
_Gazze_'in İmzası
ALLAH sizi hem daha önce hem de bu Kur'an'da müslüman diye isimlendirdi ki, Peygamber size şahit (ve örnek) olsun, siz de insanlara şahitt (ve örnek) olasınız. (Hac 78)
_Gazze_ Nickli Üyemize Teşekkür Eden 4 Kullanıcı: ypa (27 Ağustos 2009, 05:50:36), neccar (24 Ağustos 2009, 20:55:20), kardelen_ce (24 Ağustos 2009, 13:40:15), hasbihal (24 Ağustos 2009, 11:08:33)

Administrator
*

Puan: 865
Online Online

Mesaj Sayısı: 1,590




blog var (0)

1540 Mesajına Toplam
4275 Kere Teşekkür Edildi

82 Mesajına Toplam
86 Kere Puan Verildi


Ruh Halim

« Yanıtla #29 : 24 Ağustos 2009, 21:12:57 »

 Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap

FATİHA SURESİ


GİRİŞ-

Adı: Bu sure, konusu nedeniyle Fatiha ismini almıştır. Fatiha, bir konuyu, bir kitabı veya başka bir şeyi "açan şey" demektir. Başka bir deyişle, Fatiha bir nevi önsözdür.

Nüzul zamanı: İlk nazil olan vahiylerden biridir. Sahih hadislerden Fatiha'nın Hz. MUHAMMED'e (s.a.) nazil olan ilk tam sure olduğunu öğreniyoruz. Bundan önce Alâk, Müzzemmil, Müddessir surelerinin bölümleri olan birbirine benzer birkaç ayet nazil olmuştur.

Konu: Bu sure aslında, ALLAH'ın kendi kitabını okumak isteyenlere öğrettiği bir duadır. Okuyucuya şu dersi öğretmek için Kitab'ın en başına yerleştirilmiştir: Eğer samimi olarak Kur'an'dan yararlanmak istiyorsan, Alemlerin Rabbi'ne bu şekilde dua etmelisin.

Bu önsöz, okuyucunun kalbinde Alemlerin Rabbi'nden hidayet dileme -hidayeti ancak O verebilir- konusunda kuvvetli bir istek uyandırmayı amaçlar. O halde Fatiha, dolaylı olarak incelemek ve Alemlerin Rabbi'nin, bilginin tek kaynağı olduğu gerçeğini kabul etmek olduğunu öğretmektedir. Bu nedenle, kişi Kur'an'ı incelemeye, O'ndan Hidayet dileyerek başlamalıdır.

Konusu nedeniyle, Fatiha ile Kur'an arasındaki ilişkinin, bir giriş ve kitap ilişkisi değil, bir dua ve ona cevap niteliğinde bir ilişki olduğu açığa çıkmaktadır. Fatiha, kulun duası, Kur'an ise, Mâbud'un kuluna verdiği cevaptır. Kul, kendisine doğru yolu göstermesi için ALLAH'a yalvarır; ALLAH da duaya cevap olarak, tüm Kur'an'ı onun önüne koyar ve sanki şöyle der: "İşte, benden dilediğin Hidayet!"

Rahman ve Rahim olan ALLAH'ın adıyla1

1-3 Hamd,2 Alemlerin Rabbi,3 Rahman, Rahim4 ve Din gününün maliki5 olan ALLAH'adır.

4 Biz yalnızca Sana ibadet eder6 ve yalnızca Sen'den yardım dileriz.7

4-7 Bizi dosdoğru yola ilet,8 kendilerine nimet verdiklerinin yoluna,9 gazaba uğrayanların ve sapıklarınkine değil.10

AÇIKLAMA    Ayet no 1-7   

1. İslâm kültürü bir kimsenin her işe ALLAH adı ile başlamasını gerektirir. Eğer bu bilinçli bir şekilde ve samimiyetle yapılırsa şu üç güzel sonucu doğuracaktır: Birincisi, bu, kişiyi kötülükten uzak tutacaktır. Çünkü, ALLAH ismi onun, kötü bir niyeti veya yanlış bir davranışı O'nun adını anarak yapmaya hakkı olup olmadığı konusunda düşünmesini sağlayacaktır. İkincisi, kişi meşru bir işe başlarken ALLAH'ın adını anarsa, onun her hareketi tabiatıyla ALLAH'ın rızasına uygun yapılmış olur. Üçüncüsü, o kişi ALLAH'ın yardım ve nimetiyle karşılaşacak ve Şeytan'ın aldatmalarından korunacaktır. Çünkü kim ALLAH'a yönelirse ALLAH da ona yönelir.

2. Bu surenin giriş bölümünde FATİHA'nın bir dua olduğunu belirtmiştik. Dua, bize doğru yakarış şeklini öğretmesine işaret etmek bakımından ALLAH'a hamd ile başlıyor.

İstek ve arzumuzu birdenbire hiçbir giriş yapmadan ortaya koyamayız. Başlamanın en iyi yolu, duada yöneldiğimiz zatın yüce konumunu, nimetlerini ve üstünlüklerini sergilemektir. Bu nedenle duamıza, ALLAH'a hamd ile başlarız. Çünkü O, bizim koruyucumuz ve tüm üstünlüklerin mükemmele eriştiği varlıktır. O'nun Yüceliğini kabul ettiğimizi ve O'nun bize verdiği sayısız nimetlere karşı şükretttiğimizi göstermek için ALLAH'ı ta'zim ederiz.

Şu noktaya da dikkat edilmelidir: "Hamd ALLAH'adır" ve "Hamd yalnızca ALLAH içindir." Bu ayrım çok önemlidir: Çünkü bu, O'nun yaratıklarından herhangi birine ibadet etme durumunu ortadan kaldırır. Yaratıklardan hiçbiri hamde lâyık olmadığı için, hiçbiri ibadete de lâyık değildir. Hiçbir insan, hiçbir melek, hiçbir peygamber, hiçbir ilâh, hiçbir yıldız, hiçbir put, kısacası O'nun yarattıklarından hiçbiri, bizatihi (kendi başına) iyi niteliklere sahip değildir. Eğer yaratıklardan biri iyi bir niteliğe sahipse, bu ALLAH tarafından verilmiştir. O halde bağlılık, ibadet ve şükür O'nun yaratıklarına değil, bu nitelikleri Yaratan'a lâyıktır.

3. Arapça"Rab" kelimesi şu anlama gelir: a) Melik ve Mâlik, b) Kefil olan, Rızık veren, İhtiyaçları karşılayan, Koruyucu, c) Hükümran, Kanun koyan, Yöneten ve Düzenleyen. ALLAH, tüm bu anlamlarıyla Alemlerin Rabbi'dir.

4. Arapça "Rahman" kelimesi mübalağa sigasıyla rahmet ve merhamet anlamlarını ihtiva etmesine rağmen, bu ifade bile ALLAH'ın sınırsız sıfatlarını ifade etmekte yetersiz kalır. Bu nedenle, bu yetersizliği kapatmak için aynı kökten türeyen bir kelime olan "Rahim" kelimesi kullanılmıştır.

5. ALLAH'ın Rahman (Esirgeyen) ve Rahim (Bağışlayan) olduğu söylendikten sonra hemen O'nun Din (Hesap) Günü'nün sahibi olduğu belirtiliyor. Bu şekilde esirgeyicilik ve bağışlayıcılık özellikleri hiç kimsenin, O'nun Kıyamet Günü'nde gelmiş ve geçmiş bütün insanları toplayacağı ve herkesten yaptıklarının hesabını soracağı gerçeğini unutmasına neden olmayacaktır. Bu nedenle bir müslüman, ALLAH'ın sadece merhametli değil, aynı zamanda adil olduğu gerçeğini de hiç bir zaman unutmamalıdır. Bununla birlikte ALLAH, dilediğini bağışlama ve dilediğini cezalandırma yetkisine sahiptir. Çünkü O'nun herşeye gücü yeter. Bu nedenle akıbetimizi iyi veya kötü kılma yetkisinin O'nun elinde olduğu konusunda kesin bir inanca sahip olmalıyız.

6. Arapça "İbadet" kelimesi üç anlamda kullanılır: a) Tapma ve bağlılık; b) Boyun eğme ve itaat etme; c) Hükmü altına girme ve kulluk yapma. Burada bu üç anlama da gelir; yani: "Biz yalnız sana ibadet ederiz, yalnız senin kulların ve köleleriniz." "Yalnız Sen'le bu tür bir ilişki içindeyiz" ve "Bu üç anlamıyla da Sen'den başka hiç kimseyi mâbud kabul etmiyoruz."

7. "Senin yardımını diliyoruz, çünkü senin Alemlerin Rabbi olduğunu, herşeye kâdir olduğunu ve her şey üzerinde hükümran olduğunu biliyoruz. Bu nedenle, istek ve ihtiyaçlarımızın karşılanması için yardımını isteyerek sana yöneliyoruz."

8. Yani, "Hayatın her safhasında bizi doğruluğa iletecek yolu bize göster, bizi hatalardan, kötü akibetlerden koru ve sonunda bizi başarıya ulaştır."

Bu, kulun Kur'an okumaya başlamadan önce ALLAH'tan istediği şeydir. Kul ALLAH'a kendisini hayatın her döneminde bilgi eksikliğinden kaynaklanan şüphe ve kararsızlık labirentlerinden koruması ve doğru yola iletmesi için dua eder. Kul aynı zamanda Rabb'inden, bunca sapık yol arasından kendisine hayatta doğru yolu göstermesini diler.

9. Bizim istediğimiz "doğru yol", "senin nimet verdiğin ve desteklediğin kimselerin takip ettikleri yoldur."

10. Bu, "nimet verilen kimselerin", yeryüzünün geçici nimetlerinden yararlandıkları halde sapan ve ALLAH'ın gazabına uğrayan kişiler olmadıklarını göstermek içindir. Gerçekten kendilerine nimet verilen kimseler doğru yaşayışları nedeniyle kurtuluşa erenlerdir. Bundan da anlaşılacağı üzere "nimetler" kelimesi ile zalimlerin, Firavunların, Nemrudların ve Karunların bile yararlandıkları ve bugün de doğru yoldan sapan, birçok kötü işlerle uğraşan kimselerin yararlandıkları bu dünyanın geçici faydaları değil, doğru bir şekilde yaşamanın ve ALLAH'ın rızasını kazanmanın sonucu olarak bahşedilen hakikî ve sürekli nimetler kastedilmektedir.


Fizilalil Kur'anda Fatiha Suresi Tefsiri




1- Rahman ve Rahim olan ALLAH'ın adıyla
Besmelenin, her surenin bağımsız bir ayeti mi, yoksa bütün surelere başlarken okunan tek bir Kur'an ayeti mi olduğu konusu tartışmalı bir mesele olmakla birlikte, geçerli görüşe göre o, "Fatiha suresinin ayetlerinden biridir ve bu surenin sayısı besmeleyle yediye tamamlanmaktadır." Nitekim bir yoruma göre yüce ALLAH: "Andolsun, biz sana ikişer ikişer tekrarlanan yediyi ve bu büyük Kur'an'ı verdik."·(Hicr Suresi, 87) buyruğu ile Fatiha suresini kasdetmiştir. Çünkü bu yedi ayetlik sure yüce ALLAH'a övgü ifade etmekte ve namazların her rekâtında tekrarlanmaktadır.
Okumaya ve herhangi bir işe yüce ALLAH'ın adıyla başlamak ise, ALLAH tarafından Hz. Peygamber'e vahyedilmiş bir edep ve saygı kuralıdır. Bu kural ilk inen ayet olduğu ittifakla kabul edilen "Rabbinin adıyla oku" (Alâk Suresi, 1) ayetinde ifade edilmektedir. Yine bu, ALLAH'ın "Her şeyin başı, sonu, zahiri ve batını" olduğunu vurgulayan İslâmî düşüncenin temel ilkesiyle uyum içindedir. Buna göre O, her varlığın varoluşunu kendisine borçlu olduğu, her başlananın başlangıcının kendisinden kaynaklandığı tek gerçek varlıktır. O halde her başlangıç, her hareket ve her yöneliş O'nun adı ile olur.
Yüce ALLAH'ın, başlangıçta "Rahman" ve "Rahim" sıfatları ile nitelenmesi, rahmetin bütün anlamlarını ve tüm değişik hallerini kapsar. Bu iki sıfatı aynı anda kendisinde bulundurmak sadece ALLAH'a özgüdür; tıpkı "Rahman" sıfatı ile nitelenmenin sadece O'na özgü olması gibi.
Buna göre herhangi bir kulun "Rahim" sıfatı ile nitelenmesi caizdir. Fakat "Rahman" sıfatını herhangi bir kula yakıştırmak iman ilkeleriyle bağdaşmaz. Yüce ALLAH'ın bu iki sıfatın her ikisi ile birlikte nitelenmesi ise gayet normaldir.
Bu iki sıfattan hangisinin, taşıdığı merhamet bakımından diğerinden daha geniş kapsamlı olduğu tartışmalı bir konudur. Fakat biz burada bu tartışmanın ayrıntılarına girmeyecek, yalnızca, bu iki sıfatın bir arada merhametin bütün anlamlarını, bütün hallerini ve bütün alanlarını kapsadığını belirtmekle yetineceğiz.
Her işe ALLAH'ın adı ile başlamak ve bu başlamanın yansıttığı Tevhid (ALLAH'ın birliği inancı) ile edep kuralı nasıl İslâm düşünce sisteminin ilk temel ilkesini oluşturuyorsa, "Rahman" ve "Rahim" sıfatlarının da merhametin bütün anlamlarını, bütün hallerini ve bütün alanlarını kapsaması, bu düşünce sisteminin ikinci temel ilkesini oluşturur ve ALLAH ile kulları arasındaki ilişkinin gerçek mahiyetini belirler.
Besmelenin ardından, hamd ederek, tüm alemlerin Rabbi olduğuna inandığımız ALLAH'a yönelmeye sıra geliyor:

2- Hamd, tüm alemlerin Rabbi olan ALLAH `a mahsustur.
ALLAH'a hamd etmek, mü'min bir kulun ALLAH'ı anar-anmaz kalbinden taşan duygularının ifadesidir. Çünkü en başta bu kulun varoluşu bile yaratıcısına karşı hamd ve övgüyü gerektiren ilâhi bir lütuftur. Her an, her saniye ve her adım başında yüce ALLAH'ın sayısız nimeti ardarda sıralanmakta, birbirini izlemekte ve başta insan olmak üzere bütün yaratıkları kapsamına almaktadır. Bundan dolayı her işin başında ve sonunda ALLAH'a hamd etmek İslâm düşüncesinin temel kurallarından biridir; "O, kendisinden başka ilah olmayan ALLAH'tır. En başta da en sonda da hamd O'na mahsustur." (Kasas Suresi, 70)
ALLAH'ın mümin kuluna karşı olan bağış ve fazileti o derece yüksektir ki, bu kul "Elhamdülillah (Hamd ALLAH'a mahsustur)" dediğinde, ona bütün ölçülere baskın gelen ağırlıkta sevap yazar. Nitekim Sünen-i ibn-i Mace'de, Abdullah bin Ömer'e dayanarak kaydedildiğine göre Peygamber efendimiz şöyle buyuruyor: "ALLAH'ın kullarından biri "Ya Rabbi, sana zatının ululuğuna, saltanatının yüceliğine yaraşır biçimde hamd ederim" dedi. Bu sözün değerini ölçemeyen kulun amellerini yazmakla görevli melekler ne yazacaklarını bilemediler. Bunun üzerine ALLAH'ın huzuruna çıkarak: "Ya Rabbi! Senin kullarından biri öyle bir söz söyledi ki, onu nasıl değerlendirip yazacağımızı bilemiyoruz" dediler. Yüce ALLAH, -kulunun ne dediğini daha iyi bildiği halde- meleklere: "Kulum ne dedi?" diye sordu. Melekler: "Ya Rabbi! O, `Ey Rabbim! Sana zatının ululuğuna ve saltanatının yüceliğine yaraşır biçimde hamd ederim' dedi" diye cevap verdiler. Bunun üzerine ALLAH o meleklere: "Kulumun o sözünü ağzından çıktığı gibi yazın. O sözün karşılığını, kulum kıyamet günü huzuruma geldiğinde bizzat ben kararlaştırıp veririm.." buyurdu...
İSLAM'IN RABB ANLAYIŞI
Ayetin öbür yarısını oluşturan "Rabbil alemin (tüm alemlerin Rabbi)" tamlamasına gelince, bu ifade İslâm düşünce sisteminin temel dayanağını temsil eder.
Gerçekten, "mutlak ve sınırsız Rabb"lık kavramı İslâm inancının temel ilkelerinden biridir. Rabb, malik ve tasarruf sahibi demektir. Sözlük anlamı ile "efendi", "eğitmeye ve geliştirmeye yetkili kimse" demektir. Eğitme ve geliştirme ile ilgili bu tasarruf bütün alemleri, yani bütün varlık(arı içerir. Çünkü yüce ALLAH evreni yarattıktan sonra onu kendi haline bırakmıyor, aksine onu geliştirme, gözetme ve eğitme yoluyla tasarrufu altında tutuyor. Bu açıdan bakıldığında tüm alemler, tüm varlıklar alemlerin Rabbi olan ALLAH'ın koruması ve gözetimi altındadır.
"Mutlak Rabb"lık kavramı, eksiksiz ve yaygın Tevhid anlayışının açıklığa kavuşmuş, netleşmiş halı ile, bu realitenin (gerçeğin) netleşmemiş halinin bulanıklığı arasında bocalayan insan için, yol ayrımındaki işaret levhası konumundadır. İnsanlar çoğu kere hem evreni tek başına yaratan ALLAH'ın varlığına ve hem de sosyal hayata egemen olan birden çok ilahın varlığına inanır. Bu inanış biçiminin saçmalığı ve gülünçlüğü son derece açıktır ama ne yazık ki bu; dün de vardı, bugün de var. Müşriklerden bir grubun, taptıkları değişik ilahlarla ilgili olarak: "Biz onlara sırf bizleri ALLAH'a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz" (Zümer Suresi, 3) dediklerini bize haber veren Kur'an-ı Kerim, Ehli Kitap'tan bir grup hakkında da: "Hahamlarını ve Rahiplerini ALLAH'tan ayrı rehber edindiler" (Tevbe Suresi, 31) şeklinde bahsetmektedir. Bilindiği gibi İslâm'ın geldiği dönemde yeryüzünde egemen olan cahiliye inanışlarının büyük kabul ettiği "ilah"lar yanında çok sayıda "ilahcık"lar her yanda cirit atıyordu.
Bu surede mutlak Rabb'lık kavramının vurgulanması ve bu Rabb'lık kavramının tüm varlıkları kapsamına alması, düzenli inanç ile inanç anarşisi arasındaki yol ayrımını oluşturur. İslâm'ın hedefi, çok ilahlılık yükünü insanların sırtından indirerek onları değişik ilahlar arasında şaşkınlıktan kurtarmak, kendi dışındaki tüm varlıklarla birlikte mutlak egemenliğini onayladıkları tek bir ilaha yöneltmektir. Ardından da bu varlıkların vicdanlarını, yöneldikleri tek ilahın gözetimi ve etkili Rabblığında, korumasının kesintisizliği, ebediliği ve yok olmazlığı ve ihmal etmezliğinde güvene kavuşturmaktır. Yoksa bu meselenin çözümü, meselâ İslâm öncesi dönemlerin en gelişmiş felsefi düşüncesi sayılan Aristo'nun görüşlerini izlemekte değildi. Bu görüşe göre: "ALLAH, evreni bir kez yarattıktan sonra artık onunla bir daha ilgilenmedi, onu kendi haline bıraktı. Çünkü ALLAH kendinden daha aşağı düzeydeki varlıklarla ilgilenmeyecek derecede yücedir. O sadece kendi zatı hakkında düşünür." Bu görüşü savunan Aristo, en büyük felsefeci ve en akıllı insan sayılıyordu o dönemde!..
İslâm'ın geldiği günlerde dünya, üstüste yığılmış çeşitli inanç, düşünce, masal, felsefe, kuruntu ve görüş bulutlarının egemenliği altında idi. Bu bulut katmanlarında hakk ile batıl, gerçek ile düzmece, din ile hurafe, felsefe ile masal biribirine karışmıştı. İnsan vicdanı bu koyu bulut katmanları altında, karanlıklar ve belirsizlikler içinde bocalıyor, bir türlü kesin gerçeği bulamıyordu. Sözünü ettiğimiz belirsiz, kesin bilgiden ve aydınlıktan yoksun çöl, insanın kendi ilâhı, bu ilâhın sıfatları ve başta insan olmak üzere O'nunla yaratıkları arasındaki ilişkiler ile ilgili düşüncesini de çepeçevre kuşatmıştı. Oysa insan vicdanı, ilâhı ve bu ilâhın sıfatları hakkında belirgin bir inanca ve düşünceye varmadıkça ve sözünü ettiğimiz bu körlüğü, uçsuz-bucaksız düşünce çölünü ve koyu bulut katmanlarını aşarak kesin bir bilgiye ulaşmadıkça ne evren, ne kendi öz varlığı ve ne de yaşayacağı hayat tarzı konusunda istikrara kavuşabilirdi. Ancak insan, bu istikrarın ne kadar gerekli olduğunu anlayabilmek için öncelikle kendisi ile ışık arasını kapatan bulutların koyuluğunu görmesi ve İslâm geldiğinde kendisini kuşatan çeşitli inanç düşünce, felsefe-masal ve kuruntular çölünün uçsuzluğunu fark etmesi gerekiyordu. Biz burada bu sapıklıkların çok az bir kısmına değindik; ilerde diğer sureleri incelerken bunları daha ayrıntılı biçimde ele alarak, Kur'anı Kerim'in bunlara karşı önerdiği yeterli, geniş kapsamlı ve eksiksiz tedavileri anlatacağız.
İşte bundan dolayı İslâm, ilgisini en başta inancı özgürleştirme konusu üzerine yoğunlaştırmış, başka bir deyimle ALLAH, ALLAH'ın sıfatları ve ALLAH ile varlıklar arasındaki ilişkilerin niteliği konusunda insan vicdanına istikrar kazandıracak kesin ve berrak bir düşünce tarzı belirlemeyi ön-plâna almıştır.
Ve işte bu gerekçe iledir ki, uzak-yakın hiçbir pürüzlü noktanın gölgesini taşımayan, eksiksiz, katıksız, yalın ve yaygın bir Tevhid inancı, İslâm'ın getirdiği düşünce sisteminin temel dayanağı olmuş, bu inancı vicdanlarda belirginleştirmiş, hakkında zihinlerde belirebilecek her türlü pürüzü ve kuşkucu fısıltıyı araştırarak onu her çeşit karanlıktan arındırmış hiç bir kuruntunun, yanına sokulamayacağı derecede köklü ve sağlam olmasını sağlamıştır. İslâm tıpkı bu konuda benimsediğine eş bir açıklıkla başta mutlak Rabb'lığı ilgilendirenler olmak üzere ALLAH'ın sıfatları konusunda da kesin sözünü söylemiştir. Çünkü sözünü ettiğimiz çeşitle felsefi akımların, inançların, kuruntuların ve masalların egemen olduğu uçsuz-bucaksız çölü sarmış koyu bulutların çoğu, insanın hem vicdanını ve hem de pratik davranışlarını aynı derecede etkileyen bu önemli konu, yani ALLAH'ın sıfatları konusu üzerinde yoğunlaşmıştı. ALLAH'ın zatı, sıfatları ve varlıklarla ilişkisi konusunda İslâm'ın, kesin sözünü belirlemek için harcadığı ve bir çok Kur'an ayetinde dile gelen yoğun çabasını araştıran bir kimse eğer insanlığın uzun dönemler boyunca içinde bocaladığı bu uçsuz-bucaksız çölün koyu bulut katmanlarını yakından incelemiş değilse, bütün bu ısrarlı ve vurgulamalı açıklamalara, insan vicdanının tüm giriş yollarını araştıran bütün bu ayrıntılı irdelemelere neden gerek duyulduğunu kavramakta güçlük çekebilir. Fakat sözünü ettiğimiz koyu bulut katmanlarının incelenmesinden çıkacak sonuç, bu yoğun çabanın gerekliliğini ortaya koyacağı gibi, bu inanç sisteminin insan vicdanını özgürleştirme, tutsaklıktan kurtarma, onu değişik ilâhlar, kuruntular ve masallar arasında bocalamaktan alıkoyma konusunda ne derece önemli olduğunu da meydana çıkarır.
Bu inanç sisteminin çekiciliğinin, eksiksizliğinin, tutarlılığının ve içerdiği gerçeğin yalınlığının, bütün bu özelliklerin gerek kalb ve gerekse akıl tarafından açıkça kavranabilmeleri, dolaysızca algılanabilmeleri için cahiliye döneminin çeşitli inançlardan, düşünce akımlarından, masallardan, felsefî spekülasyonlardan oluşmuş koyu bulut katmanlarının ve özèllikle gerçek ALLAH kavramı ile O'nunla yaratıklar arasındaki ilişkinin iyi incelenmesi gerekir. O zaman İslâm inancının bir rahmet olduğu meydana çıkar. Hem kalb ve hem de akıl hesabına bir rahmet... Çekicilik, yalınlık, belirginlik, tutarlılık, akla yatkınlık, aşinalık, fıtrî yapı ile dolaysız ve köklü bir uyum içeren bir rahmet.

3- Rahman ve Rahim
Rahmetin tüm anlamlarını, tüm hallerini ve tüm alanlarını kapsamına alan bu sıfat, bu surenin içinde bağımsız bir ayet halinde tekrarlanıyor. Bununla, sözünü ettiğimiz yaygın Rabb'lığın bariz bir karakteristiği vurgulandığı gibi, Rabb ile kulları ve yaratıcı ile yaratıkları arasındaki sürekli ilişkinin temel dayanakları belirleniyor. Bu ilişki, hamd etmeyi ve övgüyü harekete geçiren bir rahmet ve gözetim ilişkisidir. Yine bu ilişki, gönül huzuruna dayanan ve sevgi üreten bir ilişkidir. Buna göre hamd, bu cömert rahmete sunulan fıtri bir karşılıktır.
İslâm'da ALLAH ne eski yunan felsefesinde tasvir edilen olemp tanrıları gibi arzu ve ihtiraslarının dürtüsü ile kullarını kovalar ve ne de "Eski Ahid"in Tekvin babının onbirinci bölümünde yer alan uydurma "Babil Burcu" masalında anlatıldığı gibi kullarına intikam tuzakları kurar.( "Ve bütün dünyanın dili bir ve sözü birdi. Ve vaki oldu ki, Şark'a göçtükleri zaman Şinar diyarında bir ova buldular ve orada oturdular ve birbirlerine şöyle dediler: "Gelin kerpiç yapalım ve onları pişirelim."
Ve onların taş yerine kerpiçleri ve harç yerine ziftleri vardı. Ve dediler: "Bütün yeryüzü üzerine dağılmayalım diye kendimize bir şehir ve başı göklere erişecek bir kule bina edelim ve kendimize bir nam yapalım-" Ve Ademoğulları'nın yapmakta oldukları şehri ve kuleyi görmek için RABB indi ve RABB dedi: "İşte (bunlar) bir kavimdirler ve onların hepsinin bir dili var ve yapmaya başladıkları şey budur ve şimdi yapmaya niyet ettiklerinden hiçbir şey onlara men edilmeyecektir. Gelin inelim ve birbirlerinin dilini anlamasınlar diye onların dilini orada karıştıralım.
Ve RABB onları bütün yeryüzü üzerine oradan dağıttı; ve şehri bina etmeyi bıraktılar. Bundan dolayı onun adına "Babil" denildi. çünkü RABB bütün dünyanın dilini orada karıştırdı ve RABB onları bütün dünya üzerine oradan dağıttı." (Kitab-ı Mukaddes. İstanbul, 1974 S.9))

4- Din gününün sahibi (maliki)
Bu ayet, insan hayatı üzerinde derin etkisi olan önemli bir ilkeyi ifade eder. "Malik (sahip) olmak" el altında tutmanın ve egemenliğin en üst derecesidir. "Din Günü" de Ahiretteki ceza günü demektir.
İnsanlar çoğu zaman, yüce ALLAH'ın ilâhlığına ve evrenin yaratıcısı olduğuna inanmışlar, fakat bununla birlikte ceza gününe inanmamışlardır. Kur'an-ı Kerim bu gibilerin bir kısmı hakkında şöyle diyor:
"Eğer onlara "Gökleri ve yeryüzünü kim yarattı?" diye soracak olursan kesinlikle "ALLAH" derler." (Zümer Suresi, 38)
Yine Kur'an-ı Kerim'in başka bir yerinde onlar hakkında şöyle deniyor:
"Onlar kendilerinden olan bir uyarıcının gelmesini şaşkınlıkla karşıladılar ve kâfirler; "Bu şaşılacak bir şeydir. Bizler ölüp toprak olduktan sonra yeniden mi dirileceğiz? Bu uzak ihtimalli bir dönüştür" dediler." (Kaf Suresi, 2-3)
"Din Günü"ne inanmak, İslâm'ın inanç sisteminin önemli ilkelerinden biridir. Bu ilke, insanların bakışlarını dünya hayatının ardından bir Ahiret aleminin varlığına çevirmesi dolayısıyla büyük bir değere sahiptir. Bu inanç sayesinde insanlar dünya hayatının zorlayıcı şartlarına bağımlı hale gelmekten kurtulurlar. Böyle olunca da, bu zorlayıcı şartların üzerine çıkarak onlara egemen olurlar. Yine bu inanç sayesinde emeklerinin ve çalışmalarının karşılığını sadece günleri sayılı kısa ömürleri içinde ve sınırları belirli yeryüzü alanında görme endişesinin tutsağı olmazlar. O zaman da ALLAH'a güven, iyiliğe inanç, hakka ısrarlı bağlılık, gönül rahatlığı, hoşgörü ve kararlılık içinde ALLAH rızası için çalışma; ALLAH'ın gerek dünyada ve gerekse Ahirette vermeyi takdir edeceği karşılığı, bu ikisi arasında ayrım gözetmeyen bir hoşnutlukla karşılama imkânına kavuşurlar.
Bundan dolayı bu ilke, arzu ve ihtirasların tutsağı olmakla, insanlığa yaraşır bir "insanca özgürlük" arasında tercih noktasıdır. Diğer bir deyişle Ahirete iman, beşerî ideolojilerin, değer yargılarının kölesi olmuş ve cahiliye sisteminin sapık ve çarpık insan tabiatı ile ALLAH'ın, kulları için arzuladığı mükemmel insan tipi arasındaki yol ayrımını oluşturur.
Bu ilke insanların düşüncesinde yer etmedikçe, insanlar emek ve çalışmalarının karşılığını yalnızca dünyada değil, Ahirette de göreceklerine kesin olarak inanmadıkça, ömrü sınırlı olan fertler, uğrunda çalışılması, emek harcanması gereken başka bir hayatın varlığından kesinlikle emin olmadıkça ve o hayatta karşılığını alacağına güvenerek hakkın ve iyinin zaferi için fedakârlıkta bulunmadıkça, ideal ilâhi nizama uygun bir insanlık hayatı gerçekleşemez.
Ahirete inananlar ile onu inkâr edenler ne düşünce ne ahlâk ne davranış ve ne de pratik uygulamalar bakımından bir olamazlar. Bu iki tür insan ne dünyadaki işleri ve ne de Ahirette görecekleri karşılık bakımından ortak noktaları bulunmayan taban tabana zıt iki ayrı sınıfı teşkil ederler. İşte yol ayrımı derken kasdettiğimiz budur.

5- (ALLAH'ım!) Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz.
İslâm inanç sisteminin bu temel ilkesi, bu surede ifade edilen daha önceki ilkelerden kaynaklanır. Buna göre, kulluk yalnız ALLAH'a yöneltilir ve yalnız O'ndan yardım dilenir.
Burada da bir yol ayrımı vardır. Her türlü kölelikten mutlak anlamda kurtuluş ile, mutlak anlamda kullara kul olmak arasındaki yol ayrımı!..
Bu ilke, insanlığın topyekün kurtuluşunun ilanını müjdeler; kuruntulara, çeşitli sosyal sistemlere ve yeryüzü gereklerinin zorlayıcı baskısına bağımlılıktan kurtuluşun ilanını... Sebebine gelince, kulluk yalnız ALLAH'a yöneltileceğine ve yalnız O'ndan yardım isteneceğine göre insan öncelikle yaşamın zorlayıcı ihtiyaç ve baskılarından, çeşitli ideolojik sistem ve güçlerin boyunduruğundan, asılsız kuruntu ve hurafelerden kendini kurtarmak zorundadır.
BEŞERİ GÜÇLERE KARŞI MÜSLÜMANIN TUTUMU
Burada, müslümanın beşeri ve tabii güçler karşısındaki tutumunun ne olacağına kısaca değinelim:
Beşeri güçler müslümana göre ikiye ayrılır: Bunlardan biri ALLAH'a inanan , ALLAH'ın önerdiği hayat tarzı ile uyum halinde olan hidayete erdirici güçlerdir. İyilik, hakk ve yapıcılık yolunda bu tür güçlerle uyumlu olmak ve işbirliği etmek gerekir. Bu güçlerin diğeri ise ALLAH'a bağlı olmayan, O'nun önerdiği hayat tarzına uymayan güçlerdir ve bunlarla savaşmak, mücadele etmek ve kendilerine başkaldırmak gerekir.
Bu sapık güçlerin büyük ve saldırgan olması müslümanı asla yıldırmamalıdır. Çünkü bunlar, ana kaynakları olan ilahi güçten bağlarını koparmakla kendilerine gerçek gücü veren damarı kurutmuş olurlar. Bu durum tıpkı ışık saçan bir yıldızdan kopan iri bir kütleye benzer. Bu kütle ne kadar kocaman olursa olsun kısa bir süre sonra sönmeye, soğumaya, yani ışığını ve ısısını kaybetmeye mahkûmdur. Oysa sözkonusu ana yıldızdan kopmayan herhangi bir zerre, enerjisini, ısısını ve ışığını devam ettirir. Nitekim yüce ALLAH şöyle buyuruyor:
Nice az sayıdaki topluluk, ALLAH'ın izni ile (kendilerinden) kalabalık bir topluluğu yenmiştir."·(Bakara Suresi, 249)
Az sayıdaki topluluğun kalabalık bir kitleyi yenebilmesi; sayıca zayıf olan grubun ana güç kaynağına bağlı olması, gücünü ve üstünlüğünü aynı kaynaktan alması sayesindedir.
Tabiat güçlerine gelince, müslümanın bunlar karşısındaki tutumu korkuya ve düşmanlığa değil, yakınlığa ve dostluğa dayalı olmalıdır. Çünkü insanî güçler ile tabiî güçlerin her ikisi de yüce ALLAH'ın dilemesi sonucu varoldukları gibi, bu gücü kullanırken de O'nun iradesine bağlı kalmaları gerekir. Sonuç olarak insan, kendi yeteneklerini tabiatın güçleriyle destekleyerek ve işbirliği yaparak iyi bir koordine sağlamalıdır.
Müslümanın inancı bu konuda kendisine şu görüşü telkin eder: Yüce ALLAH bu güçlerin tümünü kendisine dost, yardımcı ve işbirlikçi olmak üzere yarattı. O, bu güçlerin dostluğunu kazanabilmek için onları tanımalı, onlarla işbirliği yapmalı ve onlarla uyum içinde her ikisinin de ortak Rabbi olan ALLAH'a yönelmelidir. Eğer bu güçler bazan kendisine zarar ve rahatsızlık veriyorsa, bunun sebebi, onları incelememiş, tanımamış olması, bağlı oldukları tabii kanunları kavramamış olmasıdır.
Cahiliye karakterli Roma uygarlığının varisleri olan Batılılar, tabiî güçlerden yararlanmayı "tabiatı yenmek, tabiatı dize getirmek" gibi küstah bir deyimle ifade ediyorlar. Bu deyim, ALLAH ve ALLAH'ın iradesine boyun eğmiş evrenle arasındaki tüm müsbet ilişkileri koparmış bir cahiliye mantığını açığa vuruyor.
Oysa müslümanın kalbi, Rahman ve Rahim olan ALLAH'a bağlı olduğu gibi, ruhu da tüm alemlerin Rabbine boyun eğmiş şu varlık bütünü ile sıkı bir ilişki içindedir. Bunun sonucu olarak bu güçlerle kendisi arasında "yenmek, dize getirmek" gibi kırıcı olmayan bir ilişkinin varlığına inanır. O, bu güçlerin tümünün yaratıcısının ALLAH olduğuna inanır. ALLAH bütün bu güçleri bir tek temel ilke uyarınca yarattı ve bu temel ilkeye göre kendileri için belirlenen hedeflere ulaşmak üzere birbirleri ile işbirliği yapmalarını murad etti. Bununla O, bu güçleri daha baştan insanın yararına sundu; insana bu güçlerin sırlarını keşfetme ve kanunlarını öğrenme imkânını bağışladı. Buna göre insan, bu güçlerden yarar sağlama başarısına erdirildiği her aşamada ALLAH'a şükretmelidir. Çünkü bu tabii güçleri onun yararına sunan ALLAH'dır; yoksa o bu güçleri yenmiş; dize getirmiş değildir. Nitekim yüce ALLAH bu konuda şöyle buyuruyor:
"O yeryüzündeki varlıkların tümünü yararınıza sundu." (Casiye Suresi, 8)
Buna göre, tabiî güçlere karşı müslümanın duygu dünyasına kuruntuların egemen olması, onlarla kendi arasına düşmanlık ve korkuların girmesi sözkonusu değildir. O sırf ALLAH'a inanır, sırf O'na kulluk eder ve yalnız O'ndan yardım diler. Sözkonusu güçler ise Rabbinin yaratıklarının bir bölümüdür. o bu güçler hakkında araştırma yapar, onlarla yakınlık kurar, onların sırlarını öğrenmeye, açığa çıkarmaya çalışır. Bunun karşılığında bu güçler de yardımlarını kendisine cömertçe sunarak sırlarını ona açıklayıverirler. Peygamber efendimizin Uhud dağına bakarken söylediği söz bu açıdan ne kadar çarpıcıdır!
"Şu dağ öyle bir dağdır ki, hem o bizi sever ve hem de biz onu severiz."
Hz. Peygamber'in tabiata yönelik sevgisini, yakınlığını ve uyumlu yaklaşımını bu sözünden net olarak anlayabiliriz.
İslâm düşünce sisteminin bu temel ilkeleri belirlendikten, kulluğun ve yardım istemenin yalnızca ALLAH'a dönük olması gerektiği vurgulandıktan sonra surenin özüne ve karakterine uygun geniş kapsamlı dua cümleleri ve bu temel ilkelerin uygulamaya konmasına geliyor sıra:

6- Bizleri doğru yola ilet,
7- Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna; gazaba uğrayanların ve sapıkların yoluna değil.
"Bizleri doğru yola ilet." Yani "Bizleri, hedefe ulaştırıcı doğru yolu tanımaya ve bu yolu tanıdıktan sonra onun sebatlı izleyicisi olmaya, ondan hiç ayrılmamaya muvaffak eyle". Çünkü doğru yolu tanımak ve bu yolun kararlı izleyicisi olmak, bunların her ikisi de ALLAH'ın hidayetinin, gözetiminin ve rahmetinin ürünü olduğu gibi, bu konuda ALLAH'a yönelmek de yardım kaynağının yalnız ALLAH olduğu inancının doğal bir sonucudur. Mümin kulun, hakkında ALLAH'dan yardım dileyeceği ilk ve en önemli şey budur. Sebebine gelince, doğru yola iletilmiş olmak, bu yolu bulmak, kesinlikle hem dünya ve hem de Ahiret mutluluğunun garantisidir. Aslında bu yaklaşım, insan ile varlık bütününün, alemlerin Rabbi olan ALLAH'a yönelik hareketlerini koordine eden genel ilâhî kanuna insan fıtratının uyum sağlaması, bu genel ilkeyi algılayıp benimsemesi olayıdır.
Bu sure, namazların her rekâtında okunmak üzere belirlenen ve onsuz kılınacak namazın kabul olunmadığı bir suredir. Kısa olmasına rağmen bu sure, İslâm düşünce sisteminin sözünü ettiğimiz temel ilkelerini ve bu düşünce sisteminden kaynaklanan insan bilincine yön verici ana prensipleri içerir.
Müslim'in, Alâ b. Abdurrahman yolu ile Hz. Ebu Hureyre'ye dayandırarak bildirdiğine göre Peygamber efendimiz şöyle buyuruyor:
"Yüce ALLAH şöyle buyurur: "Ben namazı kendim ile kulum arasında ikiye böldüm. Yarısı bana ve öbür yarısı kuluma aittir. Kulum istediğine kavuşacaktır."
Kul, "Elhamdü lillâhi rabbilalemin" dediği zaman, ALLAH, "Kulum bana hamd etti" der. Kul, "Errahmanirrahim" dediği zaman, ALLAH, "Kulum, bana övgü sundu" der. Namaz kılan kul, "Maliki yevmiddin" dediği zaman, ALLAH "Kulum benim şanımın yüceliğini ifade etti" der.
Namaz kılan kul, "İyyake na'budu veiyyake nesteın" dediği zaman, ALLAH, "Bu söz hem bana ve hem de kuluma aittir. Kuluma istediği verilecektir" der. Kul, "İhdinessıratal müstakim, sıratallezine en'amte aleyhim, gayrilmağdubi aleyhim veleddallin" dediği zaman, ALLAH, "Bu söz tamamen kulumla ilgilidir, ona istediği verilecektir" der."
Umarım, bu sahih hadis, yaptığımız açıklamalara ek olarak, Fatiha suresinin günde en az onyedi kez ya da kıldığımız her rekâtta okunmasının zorunlu olmasında gizli olan sırların anlaşılmasına yardım eder.
 



Logged
neccar'in İmzası
Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
neccar Nickli Üyemize Teşekkür Eden 3 Kullanıcı: hasbihal (26 Ağustos 2009, 14:19:32), _Gazze_ (24 Ağustos 2009, 22:26:27), kardelen_ce (24 Ağustos 2009, 21:45:24)

Administrator
*

Puan: 865
Online Online

Mesaj Sayısı: 1,590




blog var (0)

1540 Mesajına Toplam
4275 Kere Teşekkür Edildi

82 Mesajına Toplam
86 Kere Puan Verildi


Ruh Halim

« Yanıtla #30 : 26 Ağustos 2009, 13:46:21 »

6- TEBBET(LEHEP) SURESİ


Tebbet Suresi Meali


Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap


Tebbet (Leheb) Suresi Tefsiri

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap



Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
Alparslan Kuytul Hoca Tebbet Suresi



111-TEBBET  (Lehep) Suresi
Tebbet, "kurusun"   manasına bedduadır. Ebu Leheb hakkında inmiştir. Zira o, eziyet etmek kasdıyla   Resûlullah'ın yoluna gizlice diken koymuş, bu işte kendisine karısı da yardım   etmişti. Sûre, "Mesed sûresi" diye de anılır. Fâtiha sûresinden sonra Mekke'de   inmiştir, 5 (beş) âyettir. (Bir rivayete göre Şuarâ sûresinin 124. âyeti gereğince   Efendimiz yakın akrabasını çağırarak, onları İslâm'a dâvet etmişti. Amcası   Ebû Leheb galiz sözler sarfederek, "Bizi bunun için mi çağırdın?" demişti.   Bunun üzerine bu sûre indi.)


Rahmân ve   Rahîm (olan) ALLAH'ın adıyla.
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap


1.   Ebu Leheb'in iki eli kurusun! Kurudu da.
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
2.   Malı ve kazandıkları ona fayda vermedi.

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
3.   O, alevli bir ateşte yanacak.

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
4.   Odun taşıyıcı olarak karısı da (ateşe girecek).

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
5.   Ve boynunda hurma lifinden bükülmüş bir ip olduğu halde.

« Son Düzenleme: 26 Ağustos 2009, 14:37:58 Gönderen: neccar » Logged
neccar'in İmzası
Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
neccar Nickli Üyemize Teşekkür Eden 4 Kullanıcı: ypa (27 Ağustos 2009, 05:50:12), kardelen_ce (26 Ağustos 2009, 15:40:33), hasbihal (26 Ağustos 2009, 14:20:54), _Gazze_ (26 Ağustos 2009, 14:06:27)

Administrator
*

Puan: 865
Online Online

Mesaj Sayısı: 1,590




blog var (0)

1540 Mesajına Toplam
4275 Kere Teşekkür Edildi

82 Mesajına Toplam
86 Kere Puan Verildi


Ruh Halim

« Yanıtla #31 : 27 Ağustos 2009, 05:15:00 »

 

111  LEHEB SURESİ

GİRİŞ

Adı: Birinci ayetteki "Leheb" kelimesi sureye isim olmuştur.

Nüzul Zamanı: Bu surenin Mekkî olduğu konusu, müfessirler arasında ihtilaflıdır. Aynı zamanda, surenin tam nüzul zamanının, Mekke döneminin hangi kesiminde olduğunu tayin etmek de oldukça güçtür. Fakat surenin Ebu Leheb'i zikretmesinden, bu kişinin Rasulullah'a karşı davranışının, sınırı aştığı bir dönemde nazil olduğu çıkarılabilir. Bu şahıs o dönemde İslam'a karşı önemli bir engel durumundaydı. İhtimaldir ki bu sure, Kureyş'in diğer kabilelerinin Rasulullah'a ve O'nun kabilesine karşı boykot ilan edip, onları mahsur bıraktıkları, ancak yalnız Ebu Leheb'in, boykot altındaki kabilesini terkederek düşmanların safında yer aldığı zaman nazil olmuştur. Benim bu çıkarımım şuna dayanır: Ebu Leheb Rasulullah'ın amcasıydı. Bu nedenle, Ebu Leheb sınırı aşmadıkça yeğeninin ağzından kötü söz çıkması münasip olmazdı. İslam'a muhalefetin başlangıcında bu sure nazil olsaydı, Kureyş'in ahlâkî anlayışına göre bir yeğenin amcasını kötülemesi ayıp sayılacaktı. Onun için sure, Ebu Leheb sınırı aştığı zaman nazil oldu.

Tarihî arkaplan: Kur'an-ı Kerim'in sadece bir yerinde, bir İslam düşmanı ismi anılarak lanetlenmiştir. Oysa hem Mekke'de, hem de hicretten sonra Medine'de bazı kişiler İslam ve Rasulullah'a düşmanlıkta Ebu Leheb'ten de ileri gitmişlerdi. Burada bu şahsın isim anılarak lanetlenmesinin, hangi özelliğinden dolayı olduğu sorulabilir. Bunu anlamak için, o dönemin Arap toplumuna ve o toplumda Ebu Leheb'in rolüne bakmak gerekir.

Arabistan'ın eski dönemlerinde her tarafta anarşi ve kanunsuzluk yaygındı. Asırlarca süren bu hal içinde bir kişinin mal, can, şeref güvenliği için aile, kan ve kabile bağından başka bir güvencesi yoktu. Onun için o dönemdeki Arap toplumunda akrabalara iyi davranmak temel ahlâkî unsurlardandı ve buna çok önem veriliyordu. Sı-la-i rahimi kesmek büyük bir ayıp sayılıyordu. Bu nedenle, Rasulullah İslamî davete başlayıp, Kureyş'in diğer kabileleri ve reisleri de O'na karşı çıktıklarında, Haşim oğulları ve Muttalib oğulları Rasulullah'a karşı çıkmamışlar, üstelik açıkça himaye etmişlerdi. Halbuki birçoğu Rasulullah'ın nübüvvetine inanmıyordu. Diğer kabileler, Haşim ve Muttalib oğullarını hiçbir zaman atalarının dininden dönmekle suçlamamışlardı. Çünkü onların, kabilelerinden bir kişiyi düşmana teslim etmeyecekleri biliniyor ve kabul ediliyordu. Kabileden birisini himaye etmek, Kureyş'e göre doğal bir durumdu.

Cahiliye dönemi Araplarının bile vacibu'l ihtiram kabul ettikleri bu ahlâkî anlayışa sadece Rasulullah'ın, babası Abdullah ile aynı babadan olan amcası Ebu Leheb karşı çıkmıştı. Oysa Araplarda amca, baba yerine sayılıyordu. Yeğenin babası ölmüşse, amcanın, yeğenine kendi çocuğu gibi bakması beklenirdi. Ama bu şahıs İslam'a buğzu ve küfre de muhabbeti nedeniyle bu Arap geleneğini çiğnemişti.

Muhaddisler pek çok senet ile, İbn Abbas'tan şu rivayeti nakletmişlerdir: Rasulullah'a, daveti genel olarak yayma emri verildiği ve Kur'an'dan, "önce yakın akrabalarını uyar" ayeti nazil olduğu zaman Rasulullah safa tepesine çıkarak: "Ey Sabaha! (sabahın afeti)" diye bağırdı. Araplarda bu çağrı, tam sabaha karşı düşmanın bir kabileye hücum etmek için geldiği görüldüğü zaman yapılırdı. Çevrede, "bu ses kimindir?" diye sorulduğunda, "MUHAMMED'in (s.a) sesi" cevabı verildi. Bunu duyan Kureyş'in bütün kabileleri koşarak geldiler. Gelemeyenler, kendi yerlerine bir temsilci gönderdiler. Herkes toplandığında Rasulullah her bir kabileyi ismi ile çağırarak 'ey benî Haşim, ey beni Muttalib, ey benî Fahr v.s. Dağın arkasında bir ordu size hücum edecek desem inanır mısınız?" dedi. Oradakiler "evet, çünkü biz senden hiç yalan söz işitmedik" dediler. Bunun üzerine Rasulullah: "Ben sizi ilerideki büyük azap ile uyarıyorum" dedi. Herkesten önce Ebu Leheb "Tebbe leke, hel li hâzâ cema'te nâ? (kahrolası, bunun için mi bizi topladın?) dedi. Bir rivayet de şöyledir: Ebu Leheb, Rasulullah'a atmak için taş aldı. (Müsned-i Ahmed, Buharî, Tirmizî, İbn Cerir, Müslim v.s.).

İbn Zeyd'den şöyle rivayet edilmiştir: Ebu Leheb bir gün Rasulullah'a, "Eğer dinini kabul edersem benim için ne var?" diye sordu. Rasulullah: "Diğer iman edenlere ne varsa senin için de o var" buyurdu. Ebu Leheb: "Benim için bir ayrıcalık yok mu?" dedi. Rasulullah, "Başka ne istiyorsun?" buyurdu. Ebu Leheb şöyle karşılık verdi: "Kahrolası din, beni başkaları ile eşit kılıyor." (İbn Cerir)

Ebu Leheb Mekke'de Rasulullah'ın kapı komşusuydu. İki ev arasında sadece bir duvar vardı. Ayrıca Hâkim b. As (Mervan'ın babası), Utbe b. Ebu Muayt, Adiyy b. Hamra ve İbnü'l Asdâu'l Hazelî de Rasulullah'a komşu idiler. Bunlar Rasulullah'ı evinde de rahat bırakmıyorlardı. Rasulullah namaz kılarken, üzerine keçinin işkembesini atıyorlardı. Bazen de Rasulullah'ın evinde pişen yemeğe pislik bulaştırıyorlardı. Rasulullah ise dışarı çıkıp onlara, "ey Benî Abdumenaf, bu ne biçim komşuluk" dedi. Ebu Leheb'in karısı Ümmü Cemil de (Ebu Süfyan'ın kız kardeşi) her gece, Rasulullah sabah erken dışarı çıkarken ayaklarına batsın diye Rasulullah'ın kapısının önüne dikenler koyardı. (Beyhakî, İbn Ebi Hatim, İbn Cerir, İbn Asakir, İbn Hişam).

Nübüvvetten önce Rasulullah'ın iki kızı, Ebu Leheb'in iki oğlu olan Utbe ve Uteybe ile evliydi. Rasulullah İslamî davete başladığında Ebu Leheb, oğullarına, "MUHAMMED'in kızlarını boşamadıkça sizlerle görüşmem haram olsun" dedi. Bunun üzerine oğulları Rasulullah'ın kızlarını boşadılar. Ama Uteybe bununla da kalmayarak cahiliyette o kadar ileri gitti ki, bir gün Rasulullah'ın karşısına çıkarak, "Ben, en-necmu îzâ heva'yı ve ellezî denâ fe tedella'yı inkâr ediyorum" dedi. Böyle söyledikten sonra Rasulullah'ın tarafına tükürdü. Ama bu, Rasulullah'a isabet etmedi. Rasulullah şöyle dedi: "ALLAH'ım buna köpeklerinden bir köpeği musallat et". Daha sonra Uteybe babası ile Şam seferine gitti. Sefer sırasında kafile gece bir yerde kamp kurdu. Oradaki yerliler onlara, geceleri vahşi hayvanların geldiğini söylediler. Ebu Leheb arkadaşlarına, "Ey ehli Kureyş, oğlumu korumak için bir tedbir alın. Çünkü MUHAMMED ona beddua etti" dedi. Bunun üzerine kafiledekiler develerini Uteybe'nin çevresine çöktürerek uyudular. Gece bir aslan gelerek develerin arasından geçti ve Uteybe'yi parçalayarak yedi. (el-İstiab İbn Abdilberr, el-İsabe İbn hacer, Delailu'l Nübüvve Naim el-İsfahanî, Ravzu'l anf Süheylî) rivayetlerde ihtilaf vardır. Bazılarına göre bu olay nübüvvetten hemen sonra vuku bulmuş, bazılarına göre de Leheb suresinin nüzulünden sonra meydana gelmiştir. Ölen kişinin Utbe mi, Uteybe mi olduğunda ihtilaf vardır. Ancak Utbe'nin, Mekke fethinden sonra İslam'ı kabul edip Rasulullah'a biat ettiği sabittir. Öyleyse ölen kişi Uteybe idi.

Ebu Leheb'in kötülüğü o kadar ileriydi ki, Rasulullah'ın oğlu Kasım'dan sonra Abdullah da vefat ettiğinde, yeğenini teselli edeceği yerde bayram yapmıştı. Koşarak Kureyş reislerinin yanına gitmiş ve onlara Hz. MUHAMMED'in (s.a) köksüz kaldığını müjdelemiş(!)ti. Bu davranışı Kevser suresinde zikretmiştik.

Rasulullah İslamî davet için nereye gitse Ebu Leheb de peşinden gider ve oradakileri, Rasulullah'ın anlattıklarına kulak vermemeleri için uyarırdı. Rubeyye b. Abâde'd Deylî şöyle beyan eder: Ben gençtim. Babamla beraber Zu'l Mecaz pazarına gittim. Orada Rasulullah'ı, "Ey insanlar! ALLAH'tan başka mabud yoktur deyin, kurtulun" derken gördüm. O'nun arkasında bir şahıs da: "Bu yalancıdır. Atalarının dininden dönmüştür" diyordu. Bu şahsın kim olduğunu sordum. Bana, amcası Ebu Leheb olduğu söylendi. (Müsned-i Ahmed, Beyhakî). İkinci rivayet yine Rubeyye'den ve şöyledir: Ben Rasulullah'ı, her kabilenin kaldığı yere giderek, "Ey beni filan! Ben size ALLAH'ın Rasulü olarak gönderildim. Yalnız ALLAH'a ibadet etmenizi ve O'na ortak koşmamanızı tavsiye ediyorum. Siz de beni tasdik edin ve bana yardım edin. Sayenizde ALLAH'ın beni görevlendirdiği bu işi tamamlıyayım" derken gördüm. O'nun arkasından da başka bir şahıs gelir ve: "Ey benî filan! Bu kişi sizi Lat ve Uzza'dan döndürerek, getirdiği bid'at ve sapıklığa sürüklemek istiyor. Dediklerine kesinlikle kulak vermeyin, onu kabul etmeyin" diyordu. Ben babama bu şahsın kim olduğunu sordum. Babam: "O'nun amcası Ebu Leheb" dedi. (Müsned-i Ahmed, Taberanî). Tarık b. Abdullah el-Muharibi'nin rivayeti de bunun benzeridir. O şöyle diyor: Ben Zu'l Mecaz pazarında Rasulullah'ın halka: "Ey insanlar! Lâ ilahe illALLAH deyin, kurtulun" dediğini gördüm. Arkasından bir şahıs da ona taş atıyordu. Hatta Rasulullah'ın ayakkabısı kan ile dolmuştu. O şahıs şöyle diyordu: "O yalancıdır. Söylediklerine kulak asmayın". Ben bu şahsın kim olduğunu halka sordum. Onlar: "Onun amcası Ebu Leheb" dediler. (Tirmizî).

Nübüvvetin 7. senesinde Kureyş'in bütün kabileleri, Benî Haşim ve Benî Muttalib'i sosyal ve ekonomik olarak boykot etmişlerdi. Ancak bu iki kabile de Rasulullah'ı himaye etmede sebat gösterdiler ve Şib-i Ebi Talib'te mahsur kaldılar. O günlerde, kabilesinden ayrılarak kâfir Kureyş'lilerin yanında yer alan tek kişi Ebu Leheb'ti. Bu boykot 3 sene devam etti. Bu sırada Benî Haşim ve Benî Muttalib aç kalmışlardı. Yiyecek almak için Mekke'ye gelen ticarî kafilelere yaklaştıklarında Ebu Leheb kafiledekilere şöyle derdi: "Bunlardan çok yüksek fiat taleb edin ki o malı alamasınlar. Zararınızı ben karşılarım."

Bu nedenle tüccarlar çok yüksek fiat istiyorlardı. Ebi Talib mahallesinde mahsur kalanlar da ihtiyaçlarını alamıyorlar ve aç kalan çoluk çocuklarına elleri boş dönüyorlardı. Daha sonra Ebu Leheb o tüccarlardan, normal piyasa fiatı ile bütün mallarını satın alıyordu. (İbn Sa'd ve İbn Hişam).

Bu şahıs, bu tip hareketleri nedeniyle Leheb suresinde ismi anılarak lanetlenmiştir. Buna özellikle gerek vardı. Çünkü, Mekke'ye dışardan gelen hacılar çeşitli yerlerde konaklayıp pazarlarda toplandıklarında, Rasulullah'a kendi amcası arkasından giderek karşı çıkıyordu. Arap adetlerine göre bir amcanın sebepsiz olarak yeğenine kötü davranması mümkün değildi. O'nu taşlaması ve itham etmesi de imkânsızdı. Onun için hacılar, Ebu Leheb'in Rasulullah'a muhalefet etmesi nedeniyle Rasulullah hakkında şüpheye düşüyorlardı. Bu sure nazil olduktan sonra Ebu Leheb'in dengesi bozuldu, kızarak saçmalamaya başladı. Ondan sonra herkes, bu şahsın Rasulullah'a olan düşmanlığından dolayı deli divaneye döndüğünü ve sözüne itibar edilemeyeceğini düşünmeye başladı.

Ayrıca Rasulullah'ın amcasının, isim anılarak lanetlenmesinden sonra herkeste, Rasulullah'ın din hakkında uzlaşmaya girebileceği ümidi kesildi. Çünkü Rasulullah kendi amcası için bile bunları söyledikten sonra, bir başkası ile uzlaşmasına hiç imkân yoktu. İman eden bir yabancı Rasulullah'a akrabasından da yakın oluyor, küfür üzerinde devam eden kişi, kendi akrabası bile olsa bir yabancı olarak kalıyordu. Şunun veya bunun oğlu olmasının hiçbir önemi yoktu.

Rahman Rahim olan ALLAH'ın adıyla

1 Ebu Leheb'in iki eli kurusun; kurudu ya.1

2 Malı da, kazandıkları da kendisine bir yarar sağlamadı.2

3 Alevi olan bir ateşe girecektir.

4 Eşi de;3 odun hamalı (ve)4

5 Boynuna bükülmüş bir ip (bağlanmış) olarak.5

AÇIKLAMA

1. Bu şahsın asıl ismi Abdu'l Uzza idi. Ebu Leheb denmesinin nedeni, yüzünün kırmızıya yakın buğday renkli olmasındandı. "Leheb" kıvılcım manasındadır. "Ebu Leheb", kıvılcım gibi parlak yüzlü anlamı taşır. Burada bu lâkab ile zikredilmesinin birkaç nedeni vardı: Birincisi, O isminden çok lâkabı ile tanınıyordu. İkincisi, onun ismi Abdu'l Uzza (yani Uzza'nın kulu) idi. Bu ise, bir müşrik ismiydi. Kur'an onu bu isimle zikretmek istememiştir. Üçüncüsü, bu surede onun akıbeti de açıklandığı için lâkab ile anılması daha uygun düşmektedir.

"Tebbet yedâ Ebi Leheb"in manası bazı müfessirlere göre, "Ebu Leheb'in elleri kırılsın" şeklindedir. "Tebbet"in manası için, "ölsün, helâk olsun veya helâk olmuş" anlamları verilmiştir. Aslında bu kelime bir lanetleme değil, onun akıbetini önceden haber vermektir. Yani gelecekte olacak olay, mazî sigasıyla şimdi beyan edilmiştir. Bu olayın vuku bulması o kadar kesindir ki vukubulmuş gibi anlatılmaktadır. Gerçekten de birkaç sene sonra surenin bildirdiği gibi olay gerçekleşmiştir. "Elin kırılması"ndan kasıt, elin cismanî olarak kırılması değildir. Bunun anlamı, bir şahsın, başarmak için herşeyini ortaya döktüğü maksadını gerçekleştirmede başarısız kalmasıdır.

Gerçekten de Ebu Leheb Rasulullah'ı yenebilmek için varını yoğunu ortaya dökmüştü. Bu surenin nüzulundan sonra 7,8 sene geçmeden vuku bulan Bedir savaşında, İslam düşmanlığında Ebu Leheb'in arkadaşları olan Kureyş'in pek çok ileri gelen reisinin öldürüldüğü haberi Mekke'ye ulaştığında Ebu Leheb o kadar üzüldü ki ancak 7 gün yaşayabildi. Ayrıca, ölümü de çok ibret vericidir. Ebu Leheb, çiçek hastalığına benzer bir hastalığa yakalandı. Evdeki yakınları bile, bulaşmasından korkarak ona dokunmuyorlardı. Ölümünden sonra üç gün boyunca kimse ona yanaşmadı. Cesedi çürüyerek kokmaya yüz tuttu. Bunun üzerine herkes oğullarını kınamaya başladı. Bir rivayete göre oğulları bazı zencilere ücret vererek cesedini kaldırtmış ve yine ücretle defnettirmişlerdi. Diğer bir rivayete göre, bir hendek kazdırtmışlar ve babalarının cesedini içine sopayla iterek toprakla kapatmışlardı. Ebu Leheb'in en köklü yenilgisi ise, İslam aleyhinde herşeyini ortaya döktüğü halde çocuğunun bile İslam'ı kabul etmesidir. Önce kızı Derre hicret ederek Medine'ye gelmiş ve İslam'ı kabul etmiştir. Mekke fethinden sonra da iki oğlu Utbe ve Muattab, Hz. Abbas vesilesiyle Rasulullah'ın huzuruna gelerek iman ve biat etmişlerdir.

2. Ebu Leheb çok cimri ve servetperest bir adamdı. İbn Esir, cahiliye döneminde bir defasında Kabe'nin hazinesinden iki altın ceylan heykelini çalmakla itham edildiğinden sözeder. Bu heykeller daha sonra bir başkasından çıkmasına rağmen, bu itham, Mekke'lilerin Ebu Leheb hakkında nasıl düşündüklerini göstermektedir. O'nun serveti hakkında Kadı Reşid b. Zübeyr, ez-Zuhâî ve't Tuhaf'ta şöyle yazıyor: "O, Kureyş'in, bir kantar altın sahibi olan dört kişisinden biriydi'. (Bir kantar 200 okkadır). Ebu Leheb'in servet sevgisi şu olaydan da anlaşılabilir: Dininin ölüm kalım savaşı olan Bedir savaşına Kureyş'in bütün ileri gelen reisleri gittiği halde O, kendi yerine As b. Hişam'ı gönderdi ve: "Bana borcun olan 4 bin dirhemin karşılığı olarak benim yerime gidiyorsun" dedi. Böylece, iflas eden ve borcunu ödeyecek durumda olmayan As'tan parasını geri alabilmek için bir yol bulmuştu.

"makeseba"i bazı müfessirler kazanç anlamında almışlardır. Yani kazanç sağladığı malını "kesbetti"ğini anlamışlardır. Diğer bazı müfessirler bunu evlât olarak kabul etmişlerdir. Çünkü Rasulullah: "İnsanın oğlu da bir kesbtir," buyurmuştur. (Ebu Davud, İbn Ebi Hatim).

Bu iki mana da Ebu Leheb'in sonunun nasıl olduğu ile ilgilidir. Çünkü hastalığa yakalandığında ne malı ve ne de evlâdı O'na bir yarar sağlayamamış ve O'nu ölüme terketmişlerdir. Oğulları, cenazesini bile şerefle defnetmeye fırsat bulamamışlardır. Böylece Kur'an'ın Ebu Leheb'le ilgili olarak verdiği haberin birkaç sene içinde nasıl gerçekleştiğini herkes görmüştür.

3. Bu kadının ismi "Ardiya" idi. Ümmü Cemil, O'nun lâkabıydı. Ebu Süfyan'ın kardeşi olan bu kadın Rasulullah'a düşmanlıkta kocasından geri kalmıyordu. Hz. Ebubekir'in kızı Esma şöyle beyan eder: Bu sure nazil olduktan sonra Ümmü Cemil çok kızgın bir vaziyette Rasulullah'ı aramaya çıktı. Elleri taşla doluydu. Aynı zamanda, Rasulullah aleyhindeki kendi hiciv şiirlerini de okumaktaydı. Harem-i Şerif'e geldi. Rasulullah orada Hz. Ebubekir ile oturuyordu. Hz. Ebubekir: "Ya RasulALLAH o geliyor. Korkarım size karşı bir terbiyesizlik yapacak" dedi. Rasulullah: "Beni göremez" dedi. Aynen öyle oldu. Rasulullah orada olduğu halde onu göremedi. Ebubekir'e, "Dostun, duyduğuma göre beni hicvetmiş" dedi. Ebubekir: "Bu Ev'in Rabb'ine yemin ederim ki o seni hicvetmedi" dedi. Bunun üzerine kadın geri döndü. (İbn Ebi Hatim, Siret-i İbn Hişam, Bezzar da İbn Abbas'tan bunun benzeri bir olay nakletmiştir). Hz. Ebubekir'in bu cevabının anlamı, onu hicvedenin Rasulullah değil, ALLAH (c.c.) olmasıdır.

4. Buradaki "hammalete'l hatab" kelimesi, "odun toplayan kadın" anlamındadır. Müfessirler bu konuda pek çok mana beyan etmişlerdir. İbn Abbas, İbn Zeyd, Dahhak ve Rubeyye b. Ans diyorlar ki: Geceleri dikenli ağaç dalları getirerek Rasulullah'ın kapısının önüne bırakan bu kadına, yaptığı hareketten dolayı "odun toplayan kadın" denmiştir. Katade, İkrime, Hasan Basrî, Mücahid ve Süfyan Sevrî de diyorlar ki: O kadın fesat çıkarmak için lâf taşırdı. Onun içn, Arapça ıstılahına uygun olarak ona "odun toplayan kadın" denmiştir. Araplar fesat ateşini körükleyen bu tip kişiler için "odun toplayan kişi" derler. Said b. Cübeyr diyor ki: Bir kimsenin kendi günahlarını taşımasına, "fulânun yahtebu ala zehrîhî (Falan şahıs sırtında odun taşımaktadır) denir. Dolayısıyla "hammalete'l hatab"ın manası da "günahını taşıyan kadın" olur.

5. Burada "cid" kelimesi "gerdan" için kullanılmıştır. Çünkü Ümmü Cemil, boynuna mücevher gerdanlık takardı ve şöyle derdi: "Lat ve Uzza'ya yemin ederim ki bu gerdanlığı satarak gelirini MUHAMMED'e karşı kullanacağım".

Bu nedenle "Cid" kelimesi burada istihza olarak kullanılmıştır. Yani gerdanlık takıp gururlandığı gerdanı cehennemde iple bağlı olacaktır. Bu ifade Kur'an'ın diğer yerlerinde de örnekleri görüldüğü gibi istihza içindir. "Onları yakıcı bir azabla müjdele" gibi.

Gerdanına bağlanacak olan ip için "hablun min mesed" ifadesi kullanılmıştır. Yani o ip "mesed" cinsinden olacaktır. Lugatçılar ve müfessirler bunun çeşitli anlamlarını beyan etmişlerdir. Bir kavle göre, sağlam yapılı bir iptir. İkinci kavle göre, hurma kabuğundan yapılmış ip için kullanılmıştır. Üçüncü kavle göre, hurma yapraklarından yapılmış iptir. Veya devenin derisinden ya da kıllarından yapılmış iptir. Başka bir kavle göre de demir tellerden yapılmış bir iptir.

LEHEB SURESİNİN SONU

Tefhimul Kuran  Mevdudi


Logged
neccar'in İmzası
Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
neccar Nickli Üyemize Teşekkür Eden 4 Kullanıcı: kardelen_ce (28 Ağustos 2009, 22:23:08), hasbihal (27 Ağustos 2009, 14:33:32), _Gazze_ (27 Ağustos 2009, 11:37:12), ypa (27 Ağustos 2009, 05:49:59)
BİLGİNİNEFENDİSİ
« Yanıtla #31 : 27 Ağustos 2009, 05:15:00 »

 Logged

Administrator
*

Puan: 865
Online Online

Mesaj Sayısı: 1,590




blog var (0)

1540 Mesajına Toplam
4275 Kere Teşekkür Edildi

82 Mesajına Toplam
86 Kere Puan Verildi


Ruh Halim

« Yanıtla #32 : 27 Ağustos 2009, 05:22:04 »




111-Tebbet

1- Ebu Leheb'in iki eli kurusun, kurudu da!
2- Malı ve kazandığı kendisine fayda vermedi.
3- Alevli ateşte yanacaktır.
4- Karısı da odun hamalı olarak.
5- Boynunda sağlam hurma lifinden örülmüş bir ip bulunacaktır.
Ayette geçen "tebab" kavramı helak, yıkılış ve kopmak anlamına gelir. Ayet-i kerimedeki birinci "tebbet" bedduadır. ikinci "tebbe" kelimesi ise bu bedduanın gerçekleştiğini ifade etmek içindir. Surenin girişindeki kısa bir ayet hem bedduayı hem de onun gerçekleştiğini ifade etmektedir. Böylece savaş sona ermekte ve perde kapanmaktadır.
Giriş ayetinden sonra gelen kısım ise meydana geleni tasvir edip anlatmaktadır.
"Malı ve kazandığı kendisine fayda vermedi."
Elleri kurudu ve helak oldu. Kendisi kurudu ve helak oldu. Fakat buna rağmen ne malı ne de çabası kendisine bir fayda sağlamadı. Helakını ve yıkılışını başından savamadı."
Bu onun dünyadaki hali idi. Ahirete gelince o:
"Alevli ateşte yanacaktır." Burada ateşin alevli olarak ifade edilişi, ateşin durumunu tasvir edip canlandırmaktadır. Onun alev alev yanışı ve yükselişini çağrıştırmaktadır.
"Karısı da odun hamalı olarak" Bu ateşe onunla birlikte karısı da girecek-tir. Odun taşıdığı halde.
"Boynunda sağlam hurma lifinden örülmüş bir ip bulunacaktır." Bu iple o ateşte bağlanacaktır veya bu ip kendisinin odun taşıdığı iptir. Ayetin gerçek manası verilip bunun diken olduğu söylenirse, bu ip de onun odun taşıdığı ip olur. Yahut mecazi mana verilir, bu durumda odun taşımaktan amaç kötülüğü taşımak, eziyet ve fenalık uğrunda çaba sarf etmek olur.
Surenin ifade üslubunda derin bir ahenk bulunmaktadır. Atmosferine ve konusuna da uygun bir ahenk. Bu konuyu biraz açmak için "Kuran'da Kıyamet Sahneleri" adlı eserimizden birkaç satır aktarıyoruz. Böylece bu surenin bizzat Ümmü Cemil'in üzerinde nasıl bir şok tesiri yaptığını ve onu nasıl şaşkına çevirdiğini görmek istiyoruz:
"Ebu Leheb, alevli bir ateşe atılacaktır. Odun hamalı olan karısı da hurma lifinden örülü bir iple oraya atılacaktır."
Hem sözcükler arasında hem de tabloda bir ahenk var. Buradaki cehennem alevli bir ateştir. Ateşin babası Ebu Leheb ona yuvarlanmaktadır. Odun taşıyarak, MUHAMMED'in yoluna diken atan ve böylece O'na eziyet etmeye çalışan karısı da (ifadenin gerçek ya da mecazi anlamı ile). Odun kendisi ile alevin meydana geldiği nesnedir. Kadın odunları bir iple deste yapmaktadır. Orada alev alev yanan liften dokunmuş bir iple boynundan bağlanmasıdır. Herkes yaptığının karşılığını görsün ve tablonun yalın içeriği tamamlansın diye. Odun ve ip, ateş ve alevin babası olan Ebu Leheb'in ve onun taşıyıcısı olan karısının oraya yuvarlanışı!
Burada kelimelerin tonunda ve vurgusunda da başka bir ahenk görülmektedir. Sözcüklerden elde edilen sesle odun yüklerinin sıkılması ve boynun liften bir iple çekilmesinden çıkan ses arasında bir uyum vardır. Burada odun demetlerini bağlamaya benzeyen bir sertlik bir sıkma görülmektedir. Aynı şey boyna ipin takılıp çekilmesi için de söylenebilir. Ayrıca surenin tümüne yayılmış olan boğma ve tehdid atmosferi ile de uyum sağlamaktadır.
Böylece konuyu anlatan kelimelere yayılmış musiki, olayın tasviri ile ilgili tablolar bütün parçaları ile ve bölümleri ile bir uyum içine girmektedir. Sözler arasındaki cinaslı uyumda, ifade tarzında, her şeyi dengiyle eşleştirme sanatında bu uyum gözükmektedir. Surenin atmosferi ve nüzul sebepleri ile de bir ahenk içine girmektedir. İşte bütün bu sanatkar Kur'an'ın beş kısa bölümden oluşan en kısa surelerinin birinde ifadesini bulmaktadır.
İfadedeki bu güçlü ahenk nedeni ile Ümmü Cemil Hz. Peygamberin kendisini bir şiirle hicvettiğini zannetmiştir. Özellikle bu sure yayılıp içindeki tehdidi yergiyi ve özellikle Ümmü Cemil'i aşağılayıcı tasvir edişiyle bu zan daha da kuvvetlenmiştir. Bu tasvir kendini beğenen, soyluluğu ve zenginliği ile övünen bir kadını aşağılayıcı bir şekilde ortaya koymakta ve onun şu tablosunu çizmektedir: "Boynunda hurma lifinden örülmüş bir ip bulunacaktır." Hem de araplar-da yayılan bu güçlü üslub ile.
İbni İshak der ki: Bana nakledildi ki: "Odun taşıyıcısı olan Ümmü Cemil kendisi ve kocası hakkında Kur'an'ın inen ayetlerini duyduğunda Hz. Peygambere geldi. Bu sırada Peygamber Mescid-i Haram'da Kabe'nin yanında Ebu Bekir ile oturuyordu. Elinde avucunu dolduran koca bir taş bulunan Ümmü Cemil Peygambere ve Ebu Bekir'e yaklaştığında yüce ALLAH onun Peygamberi görmesi engelledi. Sadece Ebu Bekir'i görüyordu. `Ey Ebu Bekir arkadaşın nerde? Onun beni hicvettiğini duydum. ALLAH'a andolsun ki: Eğer O'nu görürsem bu taşı O'nun ağzı üzerine indiririm. ALLAH'a yemin ederim ki ben de şairim!' deyip sonra şu beytini okudu:
Karalayan birine baş kaldırdık. Kaçtık O'nun emirlerinden.
Sonra dönüp gitti. Ebu Bekir: "Ey ALLAH'ın Rasulü O seni görmedi mi?" diye sordu. Peygamber: `Beni görmedi. ALLAH beni onun gözünden sakladı.' karşılığını verdi."
Hafız Ebu Bekir Bezzar -isnadı ile- ibni Abbas'tan şöyle bir rivayet aktarıyor: "Ebu Leheb'in elleri kurusun, kurudu da." suresi indiğinde Ebu Leheb'in karısı geldi. Hz. Peygamber Ebu Bekir'le birlikte oturuyordu. Ebu Bekir O'na dedi ki; `bir kenara çekilsen de seni bir şeyle rahatsız etmese' dedi. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: `Onunla arama perde gerilecektir.' Kadın geldi. Ebu Bekir'i gördü. `Ey Ebu Bekir! Arkadaşın bizi hicvetmiş' dedi. Ebu Bekir: `Bu binanın Rabbine andolsun ki hayır. O şiir söylemez ve böyle şeyleri ağzına almaz' dedi. Kadın, `Şüphesiz sen doğru söylüyorsun' dedi. Kadın gittiğinde Hz. Ebu Bekir: `Seni görmedi mi?' diye Hz. Peygambere sordu. Hz. Peygamber, `Hayır, bir melek o gidinceye kadar beni ondan sakladı' buyurdu."
İşte kadın şiir zannettiği bu sözün etkisi ile bu kadar öfkelenmiş ve tıkanmıştı. (O sırada hiciv ancak şiirle yapılıyordu.) Ebu Bekir doğru olarak böyle bir şeyin olmadığını ifade etmişti Ona! Fakat surenin ayetlerinde hakim olan hafife alma, bir duyguyu harekete geçiren aşağılayıcı tablo ebedi kitaba kaydedilmişti. Artık varlığın sayfalarına da geçilmişti. Bütün bu varlık artık Ebu Leheb ve karısına ALLAH'ın ve Peygamberinin davasına karşı kurdukları tuzak yüzünden ALLAH'ın gazabını ve onlarla savayı dile getiriyordu. ALLAH'ın davasına karşı tuzak kuranların dünyadaki cezası yıkım ve helak, aşağılanma ve alaya alınma, ahrette ise ateşti. Bu tam onların yaptıklarına uygun bir cezaydı. Bunlara ilave olarak hem dünya hem de ahirette zillete işaret eden ipin verdiği eziyet vardır.

Fizilal'il Kur'an Seyyid Kutup
 
Logged
neccar'in İmzası
Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
neccar Nickli Üyemize Teşekkür Eden 4 Kullanıcı: kardelen_ce (28 Ağustos 2009, 22:22:36), hasbihal (27 Ağustos 2009, 14:35:13), _Gazze_ (27 Ağustos 2009, 13:59:45), ypa (27 Ağustos 2009, 05:49:47)

Administrator
*

Puan: 865
Online Online

Mesaj Sayısı: 1,590




blog var (0)

1540 Mesajına Toplam
4275 Kere Teşekkür Edildi

82 Mesajına Toplam
86 Kere Puan Verildi


Ruh Halim

« Yanıtla #33 : 02 Eylül 2009, 05:02:32 »

7-TEKVİR SURESİ


Tekvir Suresi Dinle


Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap

Tekvir Suresi Meali

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap

Mustafa İslamoglu'nun Tekvir suresi tefsirini Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
  buradan
indirebilirsiniz (Video linkini bulamadım)




    81-et-TEKVÎR  SURESİ MEALİ

    Mekke'de inmiştir, 29 (yirmidokuz) âyettir. Sûrenin başında güneşin dürülmesinden söz edilmiş ve adını da buradan almıştır. Sûrenin söz dizisinde, ihtiva ettiği konuya ilişkin anlamları yankılandıran ve güçlendiren mükemmel bir musikî taklit edilemez bir âhenk vardır.

    Rahmân ve Rahîm (olan) ALLAH'ın adıyla.

    1. Güneş katlanıp dürüldüğünde,

    2. Yıldızlar (kararıp) döküldüğünde,

    3. Dağlar (sallanıp) yürütüldüğünde,

    4. Gebe develer salıverildiğinde,

    5. Vahşî hayvanlar toplanıp bir araya getirildiğinde,

    6. Denizler kaynatıldığında,

    7. Ruhlar (bedenlerle) birleştirildiğinde,

    8. Diri diri toprağa gömülen kıza, sorulduğunda,

    9. "Hangi günah sebebiyle öldürüldü?diye.

    10. (Amellerin yazılı olduğu) defterler açıldığında,

    11. Gökyüzü sıyrılıp alındığında,

    12. Cehennem tutuşturulduğunda,

    13. Ve cennet yaklaştırıldığında,

    14. Kişi neler getirdiğini öğrenmiş olacaktır.

    15. Şimdi yemin ederim o sinenlere ,

    16. O akıp akıp yuvasına gidenlere,

    17. Kararmaya yüz tuttuğunda geceye andolsun,

    18. Ağarmaya başladığında sabaha andolsun ki,

    19. O (Kur'an), şüphesiz değerli,bir elçinin (Cebrail'in) getirdiği sözdür.

    20. O elçi güçlü, Arş'ın sahibi (ALLAH'ın) katında çok itibarlıdır.

    21. O orada sayılan, güvenilen (bir elçi) dir.

    22. Arkadaşınız (MUHAMMED) de mecnun değildir.

    23. Andolsun ki, onu (Cebrail'i) apaçık ufukta görmüştür.

    24. O, gaybın bilgilerini (sizden) esirgemez.

    25. O lânetlenmiş şeytanın sözü de değildir.

    26. Hal böyle iken nereye gidiyorsunuz?

    27. O, herkes için, bir öğüttür,

    28. Sizden doğru yolda gitmek isteyenler için de.

    29. Alemlerin Rabbi ALLAH dilemedikçe siz dileyemezsiniz.
« Son Düzenleme: 02 Eylül 2009, 05:08:53 Gönderen: neccar » Logged
neccar'in İmzası
Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
neccar Nickli Üyemize Teşekkür Eden 3 Kullanıcı: kardelen_ce (04 Eylül 2009, 17:42:39), hasbihal (02 Eylül 2009, 12:34:24), _Gazze_ (02 Eylül 2009, 11:00:31)

Administrator
*

Puan: 865
Online Online

Mesaj Sayısı: 1,590




blog var (0)

1540 Mesajına Toplam
4275 Kere Teşekkür Edildi

82 Mesajına Toplam
86 Kere Puan Verildi


Ruh Halim

« Yanıtla #34 : 03 Eylül 2009, 07:32:14 »

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
AbdulazizBayındır Kuran Sohbetleri Tekvir Suresi 1. Bölüm


Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
AbdulazizBayındır Kuran Sohbetleri Tekvir Suresi 2. Bölüm


Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
AbdulazizBayındır Kuran Sohbetleri Tekvir Suresi 3.Bölüm
Logged
neccar'in İmzası
Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
neccar Nickli Üyemize Teşekkür Eden 3 Kullanıcı: kardelen_ce (04 Eylül 2009, 17:42:11), hasbihal (03 Eylül 2009, 13:55:07), _Gazze_ (03 Eylül 2009, 07:37:11)

Administrator
*

Puan: 865
Online Online

Mesaj Sayısı: 1,590




blog var (0)

1540 Mesajına Toplam
4275 Kere Teşekkür Edildi

82 Mesajına Toplam
86 Kere Puan Verildi


Ruh Halim

« Yanıtla #35 : 03 Eylül 2009, 07:35:54 »

  Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap

81 TEKVİR SURESİ (Tefhimul Kuran Mevdudi)

GİRİŞ

Adı: Sure, ismini ilk ayetinde geçen 'kuvvirat' kelimesinden almıştır. Kuvvirat mâzi-meçhul sigasıdır ve anlamı "dürülmek" demektir. Surede güneşin dürülmesinden sözedildiği için, böyle bir isim almıştır.

Nüzûl zamanı: Muhtevasından ve üslübundan da anlaşılacağı gibi, bu sure Mekke'nin ilk dönemlerinde nâzil olmuştur.

Konu: Bu surede Kıyamet ve Risalet olmak üzere iki konu işlenmiştir. İlk 6 ayette kıyametin ilk safhası açıklanmıştır.

Güneş dürüldüğü zaman, yıldızlar kararıp dağıldığı zaman, dağlar yürütüldüğü zaman, on aylık gebe develer başıboş bırakıldığı zaman (ki bunların Arapların en kıymetli varlıkları olmasına rağmen onlarla ilgilenemiyeceklerdir.) vahşi hayvanlar bir araya toplandığı zaman, denizler kaynatıldığı zaman.

Daha sonraki 7 ayette ise, kıyametin ikinci safhası açıklanmıştır.

Ruhlar bedenlerle birleştiği zaman ve defterler açılıp yayıldığı zaman, insanoğlu yaptıklarından sorguya çekildiği zaman, gökyüzü sıyrılıp açıldığı zaman, cehennem ve cennet insanın gözü önüne yaklaştırıldığı zaman.

Böyle bir tablo çizildikten sonra, düşünmesi için insan kendi kendine bırakılarak, her can ne yapıp getirdiğini bilecektir, diye buyuruluyor. Ardından da Risalet konusu üzerinde durulmuş ve Hz. MUHAMMED'in (s.a) tebliğ ettiği vahyin, bir mecnunun sözleri ve şeytanın vesveseleri olmadığı bildirilmiştir. Hz. MUHAMMED (s.a) ALLAH'ın (c.c.) gönderdiği yüce bir peygamber olarak kutsal emaneti taşımış ve O ufuklarda emaneti aktaranı (Cibril-i Emin) apaçık görmüştür. Şimdi siz bu peygamberden ve O'nun getirdiği vahiyden yüz çevirerek nereye kaçabilirsiniz?

Rahman Rahim olan ALLAH'ın adıyla

1 Güneş, köreltildiği1 zaman,

2 Yıldızlar, bulanıklaşıp-döküldüğü zaman,2

3 Dağlar, yürütüldüğü zaman,3

4 Gebe develer, kendi başına terkedildiği zaman,4

5 Vahşi-hayvanlar, bir araya toplandığı zaman,5

6 Denizler, tutuşturulduğu zaman,6

7 O zaman 7 ki nefisler çiftleşir.8

8 Ve 'diri olarak toprağa gömülen kızcağıza' sorulduğu zaman:

9 "Hangi suçtan dolayı öldürüldü?"6

10 Sahifeler (amel defterleri) açıldığı zaman,

11 Gök, sıyrılıp-yüzüldüğü zaman10

12 Cehennem ateşi çılgınca kızıştığı zaman,

13 Cennet de yakınlaştırıldığı zaman,11

14 (Artık her) Nefis, neyi hazırladığını bilip-öğrenmiştir.

AÇIKLAMA

1. Güneşin dürülmesi hakkında kullanılan 'Tekvir', eşsiz bir anlatımın ifadesidir. Arapçada 'Tekvir', dürülmek, sönmek, sarmak anlamına gelir. Örneğin başın üzerine sarığın sarılması şeklinde ifade edilir. Çünkü sarık açık iken dağılır. Bu münasebetle Tekvir, güneş ışınlarının yayılmasına benzetilmiştir. Yani güneş ışınları, sarık gibi dağılmış ve etrafa yayılmıştır. Kıyamet gününde de sarık gibi toplanacak ve o zaman güneş sönecektir.

2. Yani güneş sistemi dağılmış olacak ve yıldızlar sönecektir. Çünkü (kederet) karanlık anlamında kullanılmıştır. Yıldızlar yalnızca dağılmakla kalmayacak, aynı zamanda da söneceklerdir.

3. Başka bir ifadeyle, yerçekimi ortadan kalkacak ve dağlar ağırlıklarını kaybedip, yerlerinden sökülerek yürütüleceklerdir.

4. Araplara kıyamet gününün şiddetini idrak ettirebilmek için, en iyi açıklama tarzı seçilmiştir. Çünkü o zaman bugün olduğu gibi otobüsler, kamyonlar yoktu ve develer Arapların en kıymetli varlıklarıydı. Özellikle gebe develer daha da kıymetliydi. Bunun için Araplar develerine çok iyi bakarlar ve onları kaybolmasınlar diye korurlardı. Develerine ilgisiz kalmak zorunda olmaları demek, o gün çok büyük bir afetle karşı karşıya kalacaklar demektir. Öyleki en kıymetli varlıklarıyla bile ilgilenemeyeceklerdir.

5. Dünyayı genel bir afet sarınca, her türden vahşi hayvanlar bir araya toplanır ve o zaman yılanlar ısıramaz, arslanlar parçalayamaz hale gelirler.

6. Bu ayette "succiret" kelimesi kullanılmıştır. Bu kelime 'tescir' den mazi-meçhul sigasıdır. Tescir, Arapça'da tandır içindeki ateşi tutuşturmak, körüklemek anlamına gelir. Gerçi denizlerin tutuşturulması insana ilk bakışta tuhaf gelebilir ama eğer suyun gerçek yapısını dikkate aldığımız zaman, bunun hiç de tuhaf olmadığını görürüz. Bu öyle bir mucizedir ki, ALLAH (c.c) suyu iki farklı gazdan (oksijen ve hidrojen) yaratmıştır. Biri (oksijen) ateşin yanması için gereklidir, ikincisi (hidrojen) ise, kendi kendine tutuşarak ateş alır. Bu iki gaz birleştiğinde suyu meydana getirirler ve ateşi söndürücü bir özellik alırlar. ALLAH Teâlâ işte bu hususa dikkati çekmektedir. Yani bu iki gaz birbirinden ayrıldığında, hidrojen kendi kendine tutuşur ve oksijen de bu ateşi hızlandırır. Zaten bu gazların asıl özellikleri de budur.

7. İnsanlar ölümden sonra tekrardan ruhen ve bedenen diriltileceklerdir.

8. Bu ayetlerden itibaren kıyametin ikinci safhası başlar.

9. Bu ayetler ALLAH'ın (c.c) nefret ve gazabının ne kadar şiddetli olduğunu göstermektedir. ALLAH Teâlâ'nın bundan daha fazla nefret ve gazab gösterebileceği tasavvur edilemez adeta.

ALLAH'ın (c.c.) gözü önünde, kız çocuklarını diri diri gömen anne ve babalar çok büyük bir nefret kazanmışlardır. ALLAH (c.c.) orada onlarla muhatap olmayacak ve 'Bu masum yavruyu niçin katlettiniz?' diye onlara soru bile sormayacaktır. Onlardan yüzçevirerek, o masum yavruya "senin ne kabahatin vardı ki, seni katlettiler?" diye soracaktır. İşte o zaman masum kız çocuğu uğradığı zulmü, yani anne ve babasının onu nasıl diri diri toprağa gömdüklerini anlatacaktır. Ayrıca bu iki ayette çok önemli iki konu, birkaç kelime ile açıklığa kavuşturulmuştur. Birincisi Araplar'a şu husus anlatılmak isteniyor: "Sizler öylesine sapıklık içindesiniz ki, kendi çocuğunuzu yine kendi ellerinizle diri diri toprağa gömüyor, bunca cehalet ve sapıklığınıza rağmen, Hz. MUHAMMED'in (s.a) getirdiği hidayeti inkâr ederek ıslah olmayı dahi kabul etmiyorsunuz." İkincisi bu, ahiret ve hesap günü için çok açık bir delildir. Çünkü diri diri toprağa gömülen o çaresiz ve mazlum yavrunun, bu dünyada hiçbir hâmisi ve yardımcısı olmamış, ona insaf ve adalette bulunulmamıştır. Yani cahiliyye toplumu bu çirkin ve korkunç fiile seyirci kalmış, anne ve babası hiç utanmamış ve hiç olmazsa akrabaları dahi müdahalede bulunarak karşı çıkmamışlardır. Kısaca cahiliyye toplumu bu mücrimleri ne kınamış ne de onlara bir ceza vermiştir. Oysa ALLAH'ın (c.c) saltanatı içerisinde, bu kadar büyük bir zulme uğramış kimselerin haklarının yerini bulmaması mümkün müdür?

Arapların kız çocuklarını diri diri toprağa gömmelerinin çeşitli nedenleri vardı. Birinci neden, mâli-ekonomik idi. Çünkü fakirlikten ötürü aile fertlerinin az olması isteniyordu ve erkek çocuklar büyüdükten sonra aile bütçesine katkıda bulunurlar ümidiyle yetiştiriliyorlardı. Fakat kız çocuklar büyüdükten sonra evlenecekleri için daha küçük yaşta iken öldürülüyorlardı. İkinci neden ise, genel kargaşa ile kabileler arasındaki sürekli savaş idi. Erkek çocuklara, büyüdüklerinde savaş zamanlarında yararlı olmalarından ötürü önem gösteriliyordu. Oysa kız çocukları savaş zamanlarında bir işe yaramadıkları gibi, ayrıca korunmaları da gerekiyordu. İşte bu nedenden dolayı kız çocuklarını daha küçükken öldürüyorlardı. Üçüncüsü Arap kabileleri birbirlerine hiç haber vermeden savaş açarlar ve esir aldıkları kızları ya pazarda satarlar ya da kendileri cariye olarak kullanırlardı. İşte tüm bu nedenlerden ötürü Arapların kadının doğumundan önce bir çukur kazdıkları ve doğan çocuk kız olursa onu çukura atarak diri diri gömdükleri rivayet olunur. Şayet anne yavrusunun gömülmesine karşı çıkar yahut anne tarafından akrabalar mâni olurlarsa baba mecburen bir süre çocuğa bakar ve bir fırsat bulduğunda, kızı çöle götürerek diri diri gömerdi. Bir gün bir müslüman bu çirkin fiili kendisinin işlediğini anlatmıştır.

Bu rivayet Dârimî'nin Süneni'nin 1. babı'nda beyan olunmuştur: 'Bir adam Rasûlullah'a (s.a.) geldi ve cahiliyye döneminde şöyle yaptığını anlattı; "Benim küçük bir kızım vardı ve beni çok severdi. Öyle ki ben onu çağırdığım zaman koşa koşa yanıma gelirdi. Birgün yine ben onu çağırdım ve koşa koşa yanıma geldi. Sonra onu beraberime alarak, yolda rastladığımız bir kuyuya onu elinden tutarak attım. Kulaklarıma gelen son sözleri "babacığım, babacağım" diyen çığlıklarıydı.' Bunları duyunca Rasûlullah'ın (s.a) gözlerinden yaşlar süzüldü. Ve bunun üzerine orada hazır bulunanlardan biri: 'Ey filan! Sen Rasûlullah'ı (s.a.) üzdün' dedi. Rasûlullah (s.a) 'ona engel olmayın, neler hissettiğini anlatsın' diyerek o adama 'bu olayı yeniden anlat' diye buyurdu. O şahıs da bu olayı yeniden anlatınca, Rasûlullah (s.a) mübarek sakalı ıslanıncaya değin ağladı. Daha sonra ona 'cahiliyye döneminde yaptığın için ALLAH (c.c.) seni affetti. Kendi hayatına yeniden başla' diye buyurdu."

Bunu 'kız çocuklarının katledilmesini kötü kabul eden hiç kimse yoktu' şeklinde anlamamak gerekir. Çünkü bir toplum ne kadar bozulmuş olursa olsun herşeye rağmen iyilik duygularından tamamen yoksun olması düşünülemez. Bunun için, Kur'an, olayı uzun uzun açıklama cihetine gitmemiştir. Sadece dehşet verici ve çok keskin bir tavırla, diri diri toprağa gömülen kız çocuklarına 'sen ne yaptın ki, seni diri diri toprağa gömdüler' diye sorulacağı bir vaktin muhakkak geleceği anlatılmıştır. Arapların cahiliyye dönemlerinde bu çirkin fiilin işlenmesine rağmen, iyi karşılanmadığı da vâkidir. Örneğin Tabârânî'nin bir rivayetine göre şair Ferezdak'ın dedesi Sa'sa bin Naciye el-Mücasi, bir gün ALLAH'ın (c.c.) elçisine (s.a) "Ya RasûlALLAH! Ben cahiliyyede bazı iyi işler de yaptım. Bunlardan birisi ben 360 kız çocuğunu diri diri toprağa gömülmekten kurtardım ve her çocuğu kurtarmak için iki deveyi karşılık olarak verdim. Bana bu iş için de bir mükâfat var mıdır?" Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: "Evet vardır. Bunun mükâfatı ALLAH'ın (c.c.) seni İslâm'ın nimetine kavuşturmasıdır."

Gerçekten bu İslâm'ın büyük nimetlerindendir. Öyle ki, Araplar da böyle bir zulme son verdiği gibi ayrıca kız çocuklarının doğmalarının kötü bir hadise ve musibet olduğu, dolayısıyla bu musibete mecburen katlanılması gerektiği anlayışını da ortadan kaldırdı. Bu anlayışın tam aksine İslâm'da kız çocuklarının terbiye edilmesi ve onların iyi birer hanımefendi olarak yetiştirilmesi teşvik edilmiştir. Resûlullah'ın (s.a) kız çocukları hakkındaki düşünce ve inançları nasıl değiştirdiği birçok hadislerle sabittir. Burada örnek olarak birkaç hadisi zikrediyoruz.

- Eğer bir kimse kendisine kız çocuğu verilerek imtihan edilmiş ve o da çocuğuna iyi muamele etmişse, bu ameli onu cehennem ateşinden korur. (Buhari, Müslim)

- Eğer bir kimse iki kız çocuğu büyütmüşse, kıyamet günü onunla benim aram şöyle olacaktır, diyerek Rasûlullah (s.a.) iki parmağını gösterdi. (Müslim)

- Eğer bir kimse üç kız çocuğunu ya da kızkardeşlerini iyi terbiye etmiş ve onlara şefkat göstermiş ve kendisine ihtiyaçları kalmayıncaya kadar büyütmüşse, bu kimse için cennet vacip olur. Bir şahıs, ya RasûlALLAH iki çocuğu olsa? dediğinde Rasûlullah (s.a.), evet ona da cennet vacip olur, dedi. Bu hadisi rivayet eden İbni Abbas (r.a) buyuruyor ki, "Eğer bir kimse Rasûlullah'a "bir kız çocuğu?" diye sorsaydı. Ona da aynı cevabı verirdi. (Şerh-us-Sunne)

- Eğer bir kimse, kız çocuğu doğduğunda, onu diri diri toprağa gömmeyerek, onu zelil etmemiş ve erkek çocuklarını ondan üstün tutmamış ise ALLAH (c.c.) bu adama cenneti nasip edecektir. (Ebu Davud)

- Eğer bir kimsenin üç kız çocuğu doğar ve o da sabrederse, imkânlarına göre onlara iyi bakar, iyi yedirir, iyi giydirirse, kıyamet günü onlar onu cehennem ateşinden korurlar. (Buhari, İbni Mace)

- Eğer bir müslümanın iki kız çocuğu varsa ve o onları iyi yetiştirirse, bu onun cennete girmesine vesile olur. (Buhari, el-edebül-müfred)

-Rasululah Şuraka bin Cûşum'a şöyle buyurdu: "Ben sana en büyük sadakanın ne olduğunu haber vereyim mi?" Şuraka "Söyleyin ya Rasullahlah" dedi. "Kızın boşandıktan veya dul kaldıktan sonra sana gelirse ve senden başka geçimini sağlayan yoksa, ona bakman en büyük sadakadır." (Buharî, el-edebül-müfred)

Bu talimatlar sadece Araplarda değil, İslâm nerelere yayılmışsa oradaki kadın hakkında olan düşünceleri değiştirmiştir.

10. O gün herşeyi açık açık görürsünüz. Çünkü bütün perdeler ortadan kalkacaktır. Yani bugün bütün gözlerden ne gizli kalmışsa, bulutlar, yıldızlar, güneş ve ay ortadan kalktığında hakikat tüm çıplaklığıyla görülecektir.

11. Mahşerde büyük mahkeme kurulduğunda, cehennemin kızgın ateşi ile cennetin nimetleri herkesin gözüönünde bulunacaktır. Yani kötülük yapan kimseler de, iyilik yapan kimseler de orada cennet ve cehennemi bizzat göreceklerdir. Kötülük yapan kimseler, dünyada yaptıkları kötülüklerin onları hangi nimetlerden mahrum ettiğini ve sonlarının nasıl olacağını anlayacaklardır. İyilik yapan kimseler de, cehennem gibi çok kötü bir yerden iyilik yaparak kurtulmuş olduklarını ve cennetin en güzel nimetlerine kavuşacaklarını sevinerek göreceklerdir.

15 Artık hayır; yemin ederim12 (gündüz) sinip (gece) dönen (gezegen)lere,

16 Bir akış içinde yerini alanlara;

17 Kararmağa ilk başladığı zaman, geceye andolsun,

18 Ve nefes13 almağa başladığı zaman, sabaha;

19 Hiç tartışmasız o (Kur'an), üstün onur sahibi olan bir elçinin gerçekten (ALLAH'tan getirdiği) sözüdür;14

20 (Bu elçi,) Bir güç sahibidir;15 arşın sahibi katında şereflidir.

21 Ona itaat edilir,16 sonra güvenilirdi.17

22 Sizin sahibiniz18 bir deli değildir.

23 Andolsun o (peygamber), onu apaçık bir ufukta görmüştür.19

24 O, gayb (haberlerin)e karşı (söylediklerinden dolayı) suçlanamaz (ya da cimrilikte bulunup kıskançlık yapmaz).20

25 O (Kur'an) da kovulmuş şeytanın sözü değildir.21

26 Şu halde, siz nereye kaçıp-gidiyorsunuz?

27 O (Kur'an), alemler için yalnızca bir zikirdir;

28 Sizden dosdoğru bir yön (istikamet) tutturmak isteyenler için de.22

29 Alemlerin Rabbi olan ALLAH, dilemedikçe siz dileyemezsiniz.23

AÇIKLAMA

12. Yani sizlerin zannettiği gibi değil. Bu Kur'an bir mecnununun sözleri olmadığı gibi, şeytanın da bir vesvesesi değildir.

13. Burada ALLAH'ın (c.c.) niçin yemin ettiği daha sonra gelen ayetler ile açıklanıyor. Yani Hz. MUHAMMED (s.a) bir rüya görmemiştir. Yıldızlar kaybolduktan, gece geçtikten ve güneş ortaya çıktıktan sonra gündüzün aydınlığında gökyüzünde şerefli elçiyi görmüştür. Rasûlullah (s.a) size ne anlatıyorsa, onu bizzat kendisi müşahade ve tecrübe etmiştir.

14. Şerefli bir elçi ile vahy getiren melek kastedilmektedir. Aynı zamanda ALLAH Teâlâ Rasûlin Kerim ifadesi ile Cibril-i Emin'in mesajı kendinden değil, daha üst bir makamdan getirdiğini vurguluyor. Yani Cibril-i Emin ALLAH'tan Rasûlullah'a (s.a.) mesajı aktarmaktadır. Hakka-40'ta şöyle buyurulmaktadır. "Şübhesiz o elbette şerefli bir elçinin sözüdür." Buradaki Rasûlin Kerim ifadesi Rasûlullah (s.a) için kullanılmıştır. Bu vahyin Hz. MUHAMMED'in (s.a.) bir sözü olmadığı, sadece ALLAH'ın (c.c.) sözünü aktardığı anlamına gelir. Yani ALLAH'ın (c.c.) Rasûlü sıfatıyla, MUHAMMED bin Abdullah olarak değil.

Her iki yerde de, şerefli bir elçinin sözüdür ifadesi kullanılmıştır. Bir yerde şerefli elçi ile ALLAH'tan peygambere mesajı aktarması dolayısıyla Cibril-i Emin kastedilirken, Hakka 40'ta da şerefli elçi'nin Rasûlullah (s.a) olduğu beyan edilmiştir. Buradaki ifade Rasûlullah'ın (s.a) Kur'an'ın kendi uydurduğu anlamına gelmez. Şerefli elçi ifadesinin kullanılmasının nedeni, peygamberin bir Rasûl olarak ALLAH'ın (c.c.) sözünü aktarmasıdır, MUHAMMED bin Abdullah olarak değil. Yani 'şerefli bir elçinin sözü' ile birinde Rasûlullah, (s.a.) diğerinde Cibril-i Emin kastedilmektedir. Kısaca Cibril-i Emin Rasûlullah'a (s.a.) aktarmakta, Rasûlullah'ta insanlara tebliğ etmektedir. (Daha fazla izah için bkz. Hakka. an; 22)

15. Necm sûresi 4 ve 5. ayetlerinde bu konu şöyle anlatılmıştır: "O kendisine vahyedilen vahiyden başkası değildir. Onu müthiş kuvvetleri olan öğretti." Cibril-i Emin'in müthiş kuvvetlerinin ne olduğu meselesi müteşabihattandır. Cibril-i Emin'in diğer meleklerden daha seçkin olduğu çok açık bir şekilde bellidir.

Müslim 'Kitab-ul-İman'da Hz. Aişe (r.a)'dan, Rasûlullah'ın (s.a) Cibril-i Emin'i iki defa asıl şekliyle gördüğü ve 'Cibril-i Emin o kadar büyüktü ki, yeryüzü ve gökyüzünü kaplıyordu,' dediği rivayet olunmuştur. Buhari, Müslim, Tirmizi, Müsned-i İmam Ahmet'de, Hz. Abdullah İbn Mesut'tan (r.a) rivayet olunduğuna göre, Rasûlullah (s.a.) Cibril-i Emin'i anlatırken 600 kanadı olduğunu söylemiştir. Bundan Cibril-i Emin'in ne kadar güçlü olduğu anlaşılmaktadır.

16. Yani Cibril-i Emin meleklerin üstünde emir sahibidir.

17. Yani o itimad edilen bir kimsedir.ALLAH (c.c.) ona nasıl vahyetmişse o hiç eksiltmeden ve kendisinden bir şey katmadan aktarır.

18. Arkadaşınız (Sahibuküm) ifadesi ile Hz. MUHAMMED (s.a) kastolunmaktadır. Hz. MUHAMMED'ten arkadaşları olduğu şeklinde bahsedilmesinin nedeni, Mekkeliler için Hz. MUHAMMED'in (s.a.) yabancı biri olmadığına, çocuklarının bile onu tanıdıklarına dikkat çekmektedir. Hz. MUHAMMED'in (s.a) ne derece akıl sahibi biri olduğunu biliyorsunuz. O halde böyle birine bile bile mecnun demekten utanmıyor musunuz? (İzah için bkz. Necm: 2-3)

19. Necm sûresinin 7 ve 9. ayetlerinde Rasûlullah'ın (s.a) bu müşahadesi daha ayrıntılı bir biçimde zikredilmiştir. Bkz. Necm. an: 7-8

20. Rasûlullah (s.a.) hiçbir şey saklamadan size, ALLAH'tan aldığı herşeyi aktarıyor. ALLAH'ın (c.c.) zâtı, sıfatları hakkında, ölümden sonraki hayat, kıyamet, ahiret, cennet ve cehennem hakkında hiçbir şey eksiltmeden ve saklamadan sizlere beyan etmekte ve bildirmektedir.

21. Şeytan, MUHAMMED'e vahyediyor şeklindeki düşünceniz yanlıştır. Çünkü şeytan insanı şirk, putperesetlik, dehriyet ve ilhada doğru yönlendirir. Ona Tevhid'i öğretmez ve Tevhid'e doğru da yönlendirmez. Ayrıca insana sorumsuzluk aşıladığı gibi, ALLAH'ın (c.c.) huzurunda sorumlu bir kişi olarak yaşamaya da teşvik etmez. Kısaca insanı cahiliyye geleneklerinden, zulm, ahlaksızlık ve fuhuştan menederek, pâk ve temiz bir hayata, adalet, takva ve üstün ahlâk'a yönelmesine yardımcı olmaz. (Bkz. Şuara: 210-212, Şuara: an; 130-133 ve ayrıca Şuara: 221-223, Şuara: an; 140-141)

22. Yani bu, tüm insanlık alemi için bir hidayettir. Bu hidayetten ancak Hakka talip olan ve Hakka muhabbet duyan kimseler istifade edebilirler.

23. Bu konu daha önce Müddessir-56 ve İnsan-30'da geçmişti. (Ayrıca bkz. Müddesir: an; 41)

TEKVİR SURESİNİN SONU



« Son Düzenleme: 03 Eylül 2009, 07:37:33 Gönderen: neccar » Logged
neccar'in İmzası
Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
neccar Nickli Üyemize Teşekkür Eden 2 Kullanıcı: kardelen_ce (04 Eylül 2009, 17:41:36), _Gazze_ (03 Eylül 2009, 08:48:00)

Bölüm Yöneticisi
*

Puan: 156
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 710




blog var (0)

649 Mesajına Toplam
1729 Kere Teşekkür Edildi

77 Mesajına Toplam
86 Kere Puan Verildi


Ruh Halim

« Yanıtla #36 : 06 Eylül 2009, 06:40:57 »

Bismillahirrahmanirrahim

Abdulaziz Bayindir hoca'nin tekvir suresi'yle ilgili yaptigi aciklamalari
dikkate alinmasi gerekli  bilgiler diye  düsünüyorum.
Altini özellikle cizdigim bu ayetleri sizlerle paylasmak istedim.


4-"Insanlarin arasindaki muaseret,dostluk,iyi iliskiler,sevgi,saygi kaktiginda"


5-"Hayvanlar yeniden diriltilip bir araya toplatildiginda."


Selametle
Logged
_Gazze_'in İmzası
ALLAH sizi hem daha önce hem de bu Kur'an'da müslüman diye isimlendirdi ki, Peygamber size şahit (ve örnek) olsun, siz de insanlara şahitt (ve örnek) olasınız. (Hac 78)
_Gazze_ Nickli Üyemize Teşekkür Eden 2 Kullanıcı: hasbihal (07 Eylül 2009, 14:37:08), kardelen_ce (07 Eylül 2009, 00:22:13)

Administrator
*

Puan: 865
Online Online

Mesaj Sayısı: 1,590




blog var (0)

1540 Mesajına Toplam
4275 Kere Teşekkür Edildi

82 Mesajına Toplam
86 Kere Puan Verildi


Ruh Halim

« Yanıtla #37 : 07 Eylül 2009, 13:59:13 »

8-A'LA SURESİ

Ala Suresi ve Meali


Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap


Ala Suresi Mustafa İslamoglu
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap

Abdulaziz Bayındır A'la Suresi 1.Bölüm

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap

AbdulazizBayındır A'la Suresi 2.Bölüm

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap

Abdulaziz Bayındır Al'aSuresi 3.Bölüm







      
    87-el-A'LÂ Suresi Meali


ALLAH'ın   "Yüce" anlamındaki adıyla başladığı için "el-A'lâ" denilen bu sûre 19 (ondokuz)   âyet olup, Mekke'de inen ilk sûrelerdendir. Cenab-ı ALLAH bu sûrede kâinatın   esrarını, oluşunu, işleyişini özlü bir anlatımla ifade etmiştir.
    Rahmân ve   Rahîm (olan) ALLAH'ın adıyla.
    1.   Yüce Rabbinin adını,
    2.   Yaratıp düzene koyan,
    3.   Takdir edip yol gösteren,
    4.   (Topraktan) yeşil otu çıkaran,
    5.   Sonra da onu kapkara bir sel artığına çeviren yüce Rabbinin adını tesbih (ve   takdis) et.
    6.   Sana (Kur an'ı) okutacağız; sen hiç unutmayacaksın.
    7.   Artık ALLAH'ın dilediği hariç, Şüphesiz ALLAH, açığı ve gizleneni bilir.
    8.   Seni en kolaya muvaffak kılacağız.
    9.   O halde eğer öğüt fayda verirse öğüt ver.
    10.   (ALLAH'tan) korkan öğütten yararlanacak.
    11.   Kötü kimse ise öğütten kaçınacaktır.
    12.   O ki,en büyük ateşe girecektir.
    13.   Sonra o, ateşte ne ölür ne de yaşar.
    14.   Doğrusu feraha ermiştir temizlenen,
    15.   Rabbinin adını anıp O'na kulluk eden.
    16.   Fakat siz (ey insanlar! ) dünya hayatını tercih ediyorsunuz.
    17.   Oysa ahiret daha hayırlı daha devamlıdır.
    18.   Şüphesiz bu (anlatılanlar), önceki kitaplarda, vardır.
    19.   İbrahim ve Musa'nın kitaplarında.
Logged
neccar'in İmzası
Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
neccar Nickli Üyemize Teşekkür Eden 3 Kullanıcı: _Gazze_ (07 Eylül 2009, 23:06:47), kardelen_ce (07 Eylül 2009, 16:13:01), hasbihal (07 Eylül 2009, 14:36:41)

Administrator
*

Puan: 865
Online Online

Mesaj Sayısı: 1,590




blog var (0)

1540 Mesajına Toplam
4275 Kere Teşekkür Edildi

82 Mesajına Toplam
86 Kere Puan Verildi


Ruh Halim

« Yanıtla #38 : 07 Eylül 2009, 14:15:07 »


87 A'LÂ SURESİ

GİRİŞ

Adı: Surenin adı birinci ayette geçen A'Iâ kelimesinden alınmıştır.

Nüzul zamanı: Muhtevasından da anlaşılacağı gibi, Mekke'nin ilk dönemlerinde nazil olan surelerden birisidir. 6. ayette geçen "Sana okutturacağız ve sen onu asla unutmayacaksın" ifadeleri, göstermektedir ki; bu sure Raslulullah'ın vahyi zihnine tam olarak yerleştiremediği ve hâlâ vahy geldiği zaman bazı kelimeleri unutmamak için tekrarladığı dönemlerde nazil olmuştur. Zikredilen ayet ile birlikte Taha; 114. ve Kıyame; 16-19. ayetlerini okuduğumuz takdirde ve bu üç ayeti tertip ve mahal itibariyle incelediğimizde, mesele iyice vuzuha kavuşur. ALLAH Teâlâ Rasulullah'a "Kesinlikle müsterih ol, Biz sana okutacağız ve sen onu asla unutmayacaksın" buyurmuş ve bir süre sonra ikinci kez Kıyamet suresinde, Rasulullah nazil olan ayetleri acele acele okuduğu için, "Unutmamak için acele etmene gerek yok, Biz onu okurken iyice dinle, sana okutmak ve ezberletmek bize aittir" denilmiştir. Son kez Taha suresi nazil olmuş ve surenin 113 ayeti birden inerken, Rasulullah ezberliyemiyeceğinden korkarak belki bir ayeti unuturum endişesiyle acele ederek ezberlemeye çalışmıştır. Bunun üzerine ALLAH Teâlâ, "Sana vahyedilmesi henüz tamamlanmadan, Kur'an'ı acele okumaya kalkma" diye emretmiş ve daha sonra Rasulullah, asla bu gibi tereddütlere düşmemiştir. Bu üç ayetten başka bu konu hakkında herhangi bir işaret yoktur.

Konu: Bu kısa surede üç ayrı konu işlenmiştir. 1) Tevhid. 2) Rasulullah'ın eğitimi. 3) Ahiret.

Birinci ayette tevhidî talimat, bir cümle ile şöyle ifade edilmiştir: "ALLAH'ın yüce ismini tesbih ediniz", yani ALLAH'a zaafiyet, hata atfeden ve mahlukat için müşrikçe anlamlara gelebilen isimler kullanmayın. Çünkü dünyadaki tüm ifsad edici düzenlerin temelinde, ALLAH'ın zâtı hakkındaki yanlış akideler yatmaktadır. Bu düzenler ALLAH'ın zâtını yanlış düşüncelerle şekillendirerek tasarruf etmişlerdir. Dolayısıyla en emin yol, ALLAH'ın en güzel isimlerle çağırılmasıdır, ki o zaten en güzel isimlerle çağırılmaya layık olandır.

Daha sonraki üç ayette şunlar anlatılmaktadır: "Rabbin sana tesbih etmeyi emretmektedir. O ALLAH ki kainatta bulunan herşeyi yaratan, belli bir ölçü veren ve kaderini tayin edendir. O neyi hangi maksat için yaratmış ise, o maksadın hasıl olması için ona yolunu da öğretmiştir. Yeryüzünden bitkilerin çıktığını, büyüdüğünü ve çürüyerek yok olduğunu bizzat gözlerinizle görmektesiniz. Hiç kimse ilk bahar getirmeye muktedir olmadığı gibi, sonbaharın gelmesini engellemeye de güç yetiremez."

Bundan sonraki iki ayette, "Kur'an'ı nasıl ezberleyeceğim diye endişe etme! Senin hafızana Kur'an'ı yerleştirmek Bize düşer. Kur'an'ı ezberlemen ve zihnine yerleştirmen bizzat senin becerin ve marifetin olmayıp, bilakis bu benim sana verdiğim bir nimettir. Şayet dilersem, bu Kur'an'ı hafızandan silerim" diye Rasulullah'a tenbih ve tavsiyede bulunulmuştur.

Daha sonra Rasulullah'a şöyle buyurulmuştur: "Herkesi doğru yola iletmekle görevlendirilmiş değilsin. Senin vazifen sadece hakkı tebliğ etmektir. Sen sadece kulak verenlere en güzel yolla ve iyilikle anlat. Şayet sırt çevirirlerse, peşlerine düşmene gerek yok. Gittiği sapık yolun sonuçlarından kimler korkmaya başlarsa, ancak bu kimseler hakka kulak verirler. Hangi bedbaht davetini dinlemekten kaçınır ve sırt çevirirse, o yaptıklarının kötü sonuçlarını görecektir.

Surenin sonunda kısaca şöyle buyuruluyor; Kurtuluş, ancak akidesinde, ahlâkında ve amellerinde salih olanlar, kendilerini yaratan Rablerini tesbih edenler ve namazı kılanlar içindir. Halbuki kâfirlerin tüm düşünce ve davranışları, dünyadaki rahatlığın, lezzet ve zevklerin peşinde koşmaktan başka birşey değildir. Asıl olan ahirettir ve insan onun için endişe etmelidir. Çünkü bu dünya fani ve geçicidir, ahiret ise daim ve bakidir. Ayrıca ahiretteki nimetler, dünyadaki nimetlerden kat kat üstündür. Bu gerçek sadece Kur'an'da değil, daha önce gelen sahifelerde de bildirilmiştir. Yani İbrahim'in ve Musa'nın sahifelerinde...

Rahman Rahim olan ALLAH'ın adıyla

1 Rabbinin yüce ismini tesbih et,1

AÇIKLAMA

1. Tamkarşılığı "Yüce Rabbinin adını tesbih et" şeklinde olan bu ayet birkaç anlama gelmekle birlikte hepsini de mündemiçtir.

a) ALLAH (c.c.) kendisine layık isimlerle anılmalı, anlam ve kavram bakımından noksanlık ifade eden ya da bir mahlukun ortak koşulmasına veya onlarda zât, sıfat ve efal itibariyle yanlış bir tasavvur meydana gelmesine neden olacak isimlerle anılmamalıdır. Bundan dolayı itiyatlı olmak bakımından en sağlam yol, ALLAH'ı Kur'an'da bildirilen güzel isimleriyle veya bu güzel isimlerin diğer dillerdeki karşılıkları ile anmaktır.

b) ALLAH'ın isimlerini mahlukata vermemek gerekir. Bazı sıfat şeklindeki isimler sadece ALLAH'a mahsus olmadığı gibi, kullar için de kulanılabilir. Örneğin Rauf, Rahim, Kerim, Semi, Basir vs. Fakat bu isimlerin ALLAH'a atfedildiği şekilde kullanılmamasına dikkat edilmelidir. Örneğin El-Kerim, Er-Rahim, Es-Semi, El-Basir vs.

c) ALLAH'ın isimlerini tazim ile anmak gerekir. ALLAH'ın isimlerini uygunsuz yerlerde, istihza ile, hafife alarak, tuvalette, günah işlerken, ALLAH'ın adı anıldığı zaman alay eden kimselerin yanında ve beyhude işlerin yapıldığı mekânlarda(ki oradaki insanlar bunu duyunca kızarlar) zikretmek uygun olmaz. İmam Malik hakkındaki şu rivayet pek meşhurdur: Ondan bir dilenci para istediğinde, şayet vermeye muktedir değilse, başkalarının dediği gibi "Sana ALLAH (c.c.) versin" demez ve dilenci de kızgın bir halde birşey söylemeden çeker gidermiş. Diğer insanlar gibi davrandığında, dilencinin sırf bu sebepten ötürü ALLAH'a isyan edebileceğinden çekinirmiş.

Hz. Ukbe bin Amir el-Cüheynî'den rivayet olunan bir hadise göre, Rasuşullah bu ayet nazil olduktan sonra, secde ederken "Subhane rabbiye a'lâ" denmesini, Vakıa suresinin son ayetinin nüzulundan sonra da (Azim olan rabbinin adını tesbih et) "Subhane Rabbiyel azim" denmesini istemiştir. (Müsned-i Ahmet, Ebu Davud, İbni Mace, İbn Hayyan, Hakim, İbn Munzir).

2 Ki O, yarattı, 'bir düzen içinde biçim verdi,2

3 Takdir etti,3 böylece yol gösterdi,4

4 'Yemyeşil-otlağı' çıkardı.5

5 Ardından onu kuru, kara bir duruma soktu.6

AÇIKLAMA

2. Yani yeryüzünden gökyüzüne kadar, kainattaki herşeyi, en mükemmel surette, ölçülü ve düzenli bir şekilde yaratmıştır. Secde-7'de bu husus şöyle anlatılmıştır: "O (ALLAH) ki herşeyin yaratılışını güzel yaptı." Bu nizamın mükemmel bir ölçüyle yaratıldığına ve onun bir yaratıcısı olduğuna, bizzat bu muazzam nizamına kendisi şehadet etmektedir... Bu bir tesadüf olmadığı gibi, bir kaç tane yaratıcının da eseri değildir. Çünkü o takdirde sayısız parçaların biraraya getirilmesiyle bu kadar ahenkli ve uyumlu bir güzelliğin oluşması mümkün olmazdı.

3. Yani herşeyin daha yaratılmadan fonksiyonu tayin edilmiş ve o fonksiyonuna göre şekil almıştır. Kendisine uygun özellikler verilmiş, yaşayacağı yer belirlenmiş, hayatını sürdürebilmesi için ne gibi imkanlar gerekiyorsa temin edilmiş ve nihayet onun sonu da kararlaştırılmıştır. İşte tüm bu plan kaderdir ve bu kader umumi olarak kainattaki her varlık için sözkonusudur. Açıkça anlaşılmaktadır ki, bu kainat plansız, programsız bir oluşum değildir. Bilakis Hakim ve Habir olan ALLAH (c.c.) tarafından yaratılmış ve planlanmıştır. Bkz. Hicr. an: 13-14, Furkan. an: 8, Kamer. an: 25, Abese, an: 12

4. Yani hiçbir mahluk başı boş bırakılmamıştır. Yaratılan herşeyin bir görevi vardır ve o görevine göre yönlendirilmiştir. Yani ALLAH (c.c.) sadece Halık değil, aynı zamanda Hâdi (Yol gösterici) dir. ALLAH (c.c.) yarattığı herşeyin yolunu gösterme sorumluluğunu üzerine almıştır. Nitekim ALLAH (c.c.) arza, güneşe, yıldızlara da yol göstermektedir. Yine hava, su, ışık ve bitkilere de yol gösteriyor ve onlar da görevlerini yerine getiriyorlar. Madenler de tıpkı böyledir. Tüm varlıklar ALLAH'ın kendilerini yarattığı sebebe dayalı olarak görevlerini hakkıyla yerine getirmektedirler. Diğer bir örnek de bitkilerdir ki, ALLAH'ın emrine uyarak köklerini toprağın derinliklerine salarlar ve ALLAH'ın onlara gıdalarını verdiği yere kadar köklerini uzatırlar.

Daha sonra da dal, budak salarak meyva verirler. İşte böylece de kendilerine verilen görevi yerine getirmiş olurlar. Yeryüzü, hava, su, her çeşidine ayrı bir özellik verilmiş sayısız cinste hayvanlar ve insanı hayretler içinde bırakan bu nizamın bizzat kendisi, tüm bunların bir yaratıcısı olduğunu ilân etmektedir. ALLAH'a ortak koşan, hatta ateist olan bir kimse bile, bu nizamın ne kadar muazzam olduğunu kabul etmek zorundadır. Hayvanlara öylesine bir içgüdü verilmiştir ki, değil insanoğlunun kendisi, en hassas aletler bile onların tesbit edebildikleri bazı şeyleri tesbit edemezler. İnsanoğlu için iki türlü yol gösterme söz konusudur. Birincisi insanın tabii olarak sürdürdüğü hayatı ile ilgilidir. Örneğin her çocuk doğduğundan hemen sonra süt içmeyi öğrenir ve göz, kulak, burun, kalp, mide, ciğerler, damarlar vs. tüm organları birden kendi görevlerini yaparlar. İnsanın bizzat kendisi bunu idrak etmese bile, bu organlar fonksiyonları icra ederler. Çünkü onların çalışmaları insanoğlunun iradesine bağlı değildir. ALLAH (c.c.) insanı çocukluğundan ergenliğine, olgunluğundan yaşlılığına kadar sürekli bir değişim içine sokar. Bu değişim de insanın elinde değildir. Bu değişim insanın iradesiyle alâkalı olmadığı için, onun iradesi olmasa da bu değişiklikler yine de vuku bulacaktır. Buraya kadar anlatılanlar insan şuurunun dışında cereyan eden bir yol göstermedir. İkincisi insan aklı ve zihinsel hayatı ile ilgilidir. Bunun mahiyeti insanın iradesi dışında cereyan eden olaylardan oldukça farklıdır. Çünkü insanoğluna bu sahada geniş bir özgürlük tanınmıştır. Bu sahada birincisinde olduğundan daha farklı bir yol gösterme sözkonusudur. Dolayısıyla insanoğlu ne kadar karşı çıkarsa çıksın, ALLAH (c.c.) her varlığa fıtratına uygun bir yol göstermiştir. İnsana geniş bir özgürlük vermiş olmasına rağmen yine de ona istikametini tayin edebilmesi için, bir yol göstermemiş olması mümkün değildir. Bkz. Nahl. an: 9-10 14-56, Taha. an: 23, Rahman. an: 2-3, İnsan. an: 5

5. Bu ayette geçen kelimenin aslı mer'a'dır. Hayvanlar için yem anlamına gelmekle birlikte, yukarıdaki ayetin siyak ve sibakından da anlaşılacağı gibi, tüm bitkiler için kullanılmıştır.

6. Yani o sadece ilkbaharı değil sonbaharı da getirendir. Sizler bu mevsimlerin kudretlerini bizzat görmektesiniz. Bir tarafta baharın getirdiği yeşillikler, temiz hava, bitkilerin açması, diğer tarafta ise, bu bitkilerin sararıp solması, kurumuş yapraklar haline dönüşmesi, rüzgârların onları dağıtmasıyla birlikte nehirlerde çöp gibi taşınmaları vs. Bu nedenden ötürü insan sadece baharın olduğu şeklinde yanlış bir düşünceye kapılmamalıdır. Çünkü bir de onun sonbaharı vardır. Kur'an'da bu konu çeşitli yerlerde farklı ifadelerle anlatılmıştır. Bkz. Yunus-24, Kehf-45, Hadid-20

6 Sana okutacağız, sen de unutmayacaksın.7

7 Ancak ALLAH'ın dilediği başka. Çünkü O,8 açıkta olanı da bilir, saklı duranı da.9

8 Ve seni kolay olan için başarılı kılacağız.

9 Şu halde, eğer 'öğüt ve hatırlatma' bir yarar sağlayacaksa,10

10 '(ALLAH'tan) İçi titreyerek korkan' öğüt alır-düşünür.11

11 'Mutsuz-bedbaht' olan da ondan kaçınır.

12 Ki o, en büyük ateşe yollanacaktır.

AÇIKLAMA

7. Hakim'in Sa'd bin Ebu Vakkas'tan, İbn Merduye'nin de İbn Abbas'tan rivayet ettiği bir hadise göre, Resulullah ayetleri unutmamak için korkudan aceleyle tekrarlardı. Mücahid ve Kelubî, Rasulullah'ın, Cibril'den vahyi aldıktan sonra unutmak endişesiyle, birinci kısmı tekrarlamaya başladığını naklederler. Bu sebepten dolayı ALLAH, Rasulullah'a "Emin ol, biz sana okutacak ve hafızana yerleştireceğiz. Unuturum diye endişelenme, hiçbir kelimeyi unutmayacaksın. Cibril sana vahyi okurken sadece dinle" demiştir. Burada üçüncü kez Rasulullah'a vahyi nasıl alacağı hakkında yol gösteriliyor Bu husus bundan önce iki farklı yerde (Taha-114 ve Kıyamet-16-19) de ifade edilmişti. Bu ayetler ile Kur'an Rasulullah'a nasıl bir mucize olarak nazil olmuşsa, her kelimenin ezberletilmesinin de mucize olduğu anlaşılmaktadır. Öyle ki Rasulullah'ın, kendisine okunan bir kelimeyi unutarak, aynı anlamda farklı bir kelime dahi söylemesi mümkün değildir.

8. Bu ifade iki anlama da gelebilir. Birincisi Kur'an'ın Rasulullah'a kelime kelime ezberletilmesi şeklindedir.

Yani bu, Rasulullah'ın kendi yetenekleriyle başardığı bir iş olmayıp, bilâkis ALLAH'ın bir lütuf ve keremidir. Şayet ALLAH (c.c.) Teâlâ isterse ona unutturabilir. Aynı husus Kur'an'da başka bir yerde şu şekilde ifade edilmiştir; "Andolsun biz dilersek sana vahyettiğimizi tamamen gideririz." (İsra-86) İkinci bir anlamı da şöyle olabilir. Rasulullah bazen bazı ayetleri bir anlık unutabiliyordu. Ancak bu ona verilen va'din dışındaki hadiselerdir. Çünkü Rasulullah'ın müstakil olarak Kur'an'dan bir kelimeyi dahi unutması mümkün değildir ve ALLAH (c.c.) Kur'an'ı korumayı üzerine almıştır. Her insanın da bazen unutkanlık içinde olabileceği gibi, Rasulullah da bazı zamanlar onutkanlık içinde bulunabiliyordu. Buhari'daki bir rivayet bu hususu doğruluyor. Bu rivayete göre, bir gün Rasulullah sabah namazını kıldırırken bir ayeti atlamıştı. Namazdan sonra Hz. Ubbi bin Ka'b, Rasulullah'a, "Ya Rasulullah! siz şu ayeti okumadınız. Yoksa bu ayet mensuh mudur? diye sordu. Rasulullah, "Hayır, ben bu ayeti unutmuşum" diye cevap verdi.

9. Bu çok bilinen bir sözdür. ALLAH'ın gizli ya da açık herşeyi bildiği anlamına gelir. Fakat bu, konu içinde müteala edilirse şu şekilde de anlaşılabilir. Rasulullah Cibrili Emin ile birlikte, vahyi tekrarlarken, unutmamak için acele ettiğini ALLAH (c.c.) bilmektedir. Bunun üzerine ALLAH Teâlâ Elçisine, "Müsterih ol, sen vahyi asla unutmayacaksın" diye buyurdu.

10. Genel olarak müfessirler bunu, birinci cümleyi "Biz sana kolay bir şeriat verdik, ona uymak kolaydır", ikinci cümleyi, "Nasihat et, çünkü nasihat faydalıdır" şeklinde iki ayrı cümle olarak anlamışlardır. Benim anladığıma göre fezekkir kelimesi bu iki cümleyi birleştirmektedir. Yani, Ey Nebi! Senin dini tebliğ ederken zor durumda kalmanı istemiyorum. Sen sağır ve körlere yol göstermekle mükellef değilsin. Bilakis sana tebliğ yapabilmen için en kolay yolu öğrettik. Sen tebliğ ettiğinde tebliğinden kimlerin yararlanıp, yararlanmadığı ortaya çıkacaktır. Sen tebliğe devam et. Tebliğine kim kulak verir ve kabul ederse, o zaman onu terbiye etmek sana düşer. Tebliğe sırtını çeviren kimselerin peşinden gitmene gerek yok. Aynı konu Abese suresinde daha değişik bir şekilde ifade edilmiştir: "Kendisini müstağni gören kimseye gelince, sen ona yöneliyorsun. Onun arınmamasından sana ne? Fakat koşarak sana gelen, sana gelmişken, sen onunla ilgilenmiyorsun. Hayır o bir hatırlatmadır. dileyen onu düşünüp öğüt alır" (Abese-5-12)

11. Yani, ancak ALLAH'tan korkan ve kötü akibetinden dehşetle endişe duyan kimseler, kendi gittiği yoldan emin olmak ister ve ALLAH'ın sözüne kulak verirler. Çünkü bu nasihat, hidayet ve dalalet arasındaki farkı anlatır; kurtuluş ve mutluluğun yollarını gösterir.

13 Sonra onun içinde o, ne olur, ne de yaşar.12

14 Doğrusu, temizlenip-arınan felah bulmuştur;13

15 Ve Rabbinin ismini zikredip14 namaz kılan.15

16 Hayır siz, dünya hayatını seçip-üstün tutuyorsunuz.16

17 Ahiret ise daha hayırlı ve daha süreklidir.17

18 Şüphesiz bu, önceki sahifelerde vardır;

19 İbrahim'in ve Musa'nın sahifelerinde.18

AÇIKLAMA

12. Yani, onlara ölüm gelmeyecek ve azabtan da kurtulamıyacaklardır. Dünyada olduğu gibi, güzel bir şey göremiyecek ve tadamıyacaklardır. Bu ceza, ölene kadar ALLAH'ı ve Rasulü'nü tanımayan, sonuna kadar küfür, şirk ve inkâr üzere olan kimseler içindir. İman ettiği halde günah işlemiş kimseler, cehenneme sevk edilseler bile, bir hadise göre, yaptıklarının cezasını çektikten sonra, ALLAH (c.c.) onları öldürecek ve daha sonra haklarında şefaat sözkonusu olacaktır. Bu yanık cesedler cennetin nehirlerine atılacaklar ve cennet ehline denilecektir ki, "onların üzerine su atın". Su atıldığında ise, tıpkı su gördüğünde bitkilerin canlandığı gibi, bu cesedler de aynı şekilde canlanacaklardır. (Müslim, Ebu Said el-Hudri'den, Bezzar da Ebu Hüreyre'den rivayet etmişlerdir.)

13. Tezekkâ kelimesi ile, küfür ve şirkten vazgeçerek İslâm'ı kabul etmek, kötü ahlâkı bırakarak güzel ahlâk edinmek ve kötü amelleri terkederek iyi ameller işlemek kastedilmiştir. Felah kelimesi ile de, dünyadaki değil, ahiretteki kastedilmektedir. İnsanın bu dünyada fakir ya da zengin olması önemli değildir. Bkz. Yunus. an: 23, Müminun. an: 1-11 ve 50, Lokman. an: 4

14. Buradaki zikr ifadesi, ALLAH'ı hem kalple hem de lisanla zikretmek şeklinde iki anlama da gelebilir.

15. Yalnız zikretmekle kalmayın, namazı ikame edin ve namaza devam etmekle ALLAH'a itaat ettiğinizi fiilen ispat edin. Bu ayette iki şey tertip ile zikrolunmaktadır. Önce ALLAH'ı zikretmek, sonra namazı kılmak. Böyle bir düzenlemeden ötürü namaza 'ALLAHu Ekber' diyerek başlarız. Bu hususun işaret ettiği noktalardan biri de, Rasulullah'ın namaz kılmayı ALLAH'ın gösterdiği bir şekilde, Kur'an'a göre düzenlemiş olmasıdır. Namazı başka türlü düzenlemeye hiç kimse yetkili değildir.

16. Yani onların tüm gayretleri bu dünyada rahatlık, refah ve dünyanın lezzetlerini elde etmek içindir. Onlar asıl faydanın bu dünyadaki fayda, zararın da bu dünyadaki zarar olduğunu zannetmektedirler.

17. Yani ahiret iki nedenden ötürü dünyaya tercih edilir. Birincisi ahiret nimetler ve lezzetler bakımından dünyadan pek çok üstündür. İkincisi dünya fani, cennetteki hayat ise ebedîdir.

18. İkinci kez, İbrahim'in ve Musa'nın sahifeleri şeklinde ifade ediliyor. Necm-36-37'de bu husus zikredilmişti.

A'LA SURESİNİN SONU



Logged
neccar'in İmzası
Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
neccar Nickli Üyemize Teşekkür Eden 3 Kullanıcı: _Gazze_ (08 Eylül 2009, 13:06:09), kardelen_ce (07 Eylül 2009, 16:11:28), hasbihal (07 Eylül 2009, 14:42:16)

Administrator
*

Puan: 865
Online Online

Mesaj Sayısı: 1,590




blog var (0)

1540 Mesajına Toplam
4275 Kere Teşekkür Edildi

82 Mesajına Toplam
86 Kere Puan Verildi


Ruh Halim

« Yanıtla #39 : 10 Eylül 2009, 21:43:23 »

87-Ala Suresi (Fizilalil Kuran Tefsiri)


--------------------------------------------------------------------------------

1- Rabbinin yüce adını takdis et.

2- O yaratan ve düzeltendir.

3- Ölçüleri belirleyip yolunu gösterendir.

4-Yemyeşil meraları bitirendir.

5-Sonra da onları kupkuru çöpe çevirendir.

Böyle derin, yumuşak bir girişle surenin açılışı ta baştan takdisin yankılarının çınladığı bir havayı oluşturuyor. Takdisin anlamı yanında bu yankılarda etrafa yayılıyor. ,Ardından takdisi emreden sıfatlar yer Alıyor. "O yarattı düzene koydu. O herşeyi ölçüyle yapıp doğru yolu göstermiştir. O, yeşillikler bitirmiştir. Sonra da onları siyah bir çöpe çevirmiştir."

Böylece bütün bu varlık seslerin yankılandığı bir mabede, eşsiz sanatın eserlerini sergileyen bir galeriye dönüşmektedir: "O yarattı, düzene koydu. O, her şeyi ölçüyle yapıp doğru yolu göstermiştir."

Ayet-i kerimede geçen tesbih kavramı, yüceltmek, tenzih etmek, ALLAH'ın güzel sıfatlarının anlamlarını zihinde canlandırmak; hayatı onların kalbe ve vicdana verdiği parıltılar, feyzler, ışıklar ve zevkler arasında yaşamaktır. Yoksa sadece "SuphanALLAH" sözünü soyut bir şekilde tekrar edip durmak değildir... "Rabbinin yüce adını takdis et" ifadesi insanın vicdanında öyle bir mana ve duygu oluşturuyor ki, onu sözlerle, kelimelerle ifade etmek çok zordur. Bu ancak vicdanla tadılabilecek bir olgudur. Sıfatların manalarını gözlerimizin önüne getirmekten kaynaklanan parıltılarla beraber-, yaşamayı ifade etmektedir.

Bu ayet-i kerimede sözü edilen en birinci ve açık sıfat Rabblık ve yücelik sıfatıdır. Rabb terbiye eden, eğiten, koruyup gözetendir. Bu sevgi ve şefkat dolu sıfatın yansıttığı anlam surenin havası, müjdeleri ve rahatlatan vurguları ile mükemmel bir uyum içine girmektedir. Yüce sıfatı ise sonsuz ufuklara yükselme duygusunu harekete geçiriyor. Ruhu engin deryalara doğru yöneltip serbest bırakıyor. Ayrıca yüceltme ve tenzih etme ile de ahenk içine giriyor. Bu ise özü itibarı ile yücelik sıfatını hissetmektir. Bilincine varmaktır. Burada hitap öncelikle Hz. peygambere yöneltilmektedir. Ve bu emir O'nun Rabbinden gelmektedir. Hem de şu ifade ile: "Yüce olan Rabbinin adını takdis et." Burada sözle ifade edilemeyecek kadar büyük bir yakınlık ve ünsiyet bulunmaktadır. Nitekim Hz. Peygamber Rabbinin bu emrini okur ve surenin diğer ayetlerine geçmeden önce O'na doğrudan cevap verir; `.Yüce Rabb'imi takdis ederim" derdi. Bu hitap da O'nun cevabıdır. Emir ve O'na itaattir. Ünsiyet ve O'na karşılığın verilmesidir. O Rabbinin huzurundadır. Doğrudan direktif almakta ve cevap vermektedir, çok yakın bir dostluk ve ilişki içinde. Bu ayet indiğinde Hz. Peygamber "bu ayeti secdelerinizde söyleyiniz" buyurdu. Ondan önce "Öyle ise yüce Rabbinin adını takdis et" ayeti indiğinde ise "bunu rükularınızda söyleyiniz" buyurdu. İşte rükularda ve secdelerde söylenen namaza ilave edilmiş hayat dolu kelimedir. Ona hayat doldurmuştur. Böylece ALLAH'ın doğrudan emrine, doğrudan bir karşılık verilmiştir. .ALLAH'ın kullarına, kendisine övgüde bulunmaları ve O'nu takdis etmeleri için izin vermesi, ALLAH'ın onlar üzerindeki nimetlerinden ve lütuflarından biridir. Çünkü bu, yüce ALLAH'la bir bağın kurulmasına izin verilmesidir.

İnsanın sınırlı olan kavrayışlarıyla yakınlık kurma şekillerinden biridir. Bu, yüce ALLAH'ın kendini özel sıfatları ile onlara tanıma lütfunda bulunduğu bir iletişim şeklidir. İnsanların samimiyetleri ve güçleri oranında ALLAH'ı tanımalarına vesile olmaktadır. Herhangi bir şekilde kulların ALLAH'la iletişim kurmalarına izin verilmesi bir ikramdır. Ve ALLAH'ın kullarına lütfudur.

"Yüce Rabbinin adını takdis et. O herşeyi ölçüyle yapıp doğru yolu göstermiştir."

Herşeyi yaratan ve düzelten mükemmel şekilde yapan ve onu kemalin zirvesine çıkaran O'dur. Her yaratığın görevini ve amacını belirleyen; uğrunda yaratıldığı hedefe doğru yönlendiren, varlığının amacını gösteren, varlığı süresince kendisine yararlı şeyleri belirleyen ve buna doğru yol gösteren O'dur.

Bu büyük gerçek evrendeki herşeyde açıkça görülmektedir. Varlığın alemindeki herşey büyüğünden küçüğüne, mükemmelinden basitine, O'nun sanatında aynıdır. yaratışı itibarı ile eksiksizdir. Görevini yapmaya uygundur. Varlığının amacı belirlenmiştir. En kolay yoldan bu amacını gerçekleştirmesi sağlanmıştır. Bütün varlıklar eksiksiz bir uyum içindedir. Toplu yaşamlardaki sosyal görevleri için herşey kolaylaştırılmıştır. Tıpkı bireysel görevleri yapması için herşeyi kolaylaştırdığı gibi.

Tek başına bir atom elektronları, protonları ve nötronları ile eksiksiz bir uyum içindedir. Atomun durumu tıpkı güneşi, gezegenleri ve uyduları ile tam bir uyum içinde bulunan güneş sistemi gibidir. O da güneş sistemi gibi, yolunu bilmekte ve onun gibi fonksiyonunu yerine getirebilmektedir. Tek olan canlı hücre tüm görevlerini yapması için mükemmel bir yapıya ve yeteneğe sahiptir. Bu konuda hücrenin durumu, en karmaşık kompleks varlıkların en mükemmelinin durumundan farksızdır.

Yalnız başına bir atom ile güneş sistemi arasında bir canlı hücre ile canlı varlıkların en karmaşığı arasında pek çok düzenleme oluşum ve birleşim dereceleri vardır ve bu derecelerin hepsi yaratılıştaki bu mükemmelliği korumaktadır. Toplu ahengi muhafaza etmektedir. Kendisine hükmedip idare eden tedbire ve takdire boyun eğmektedir. Bütün bir evren bu derin gerçeğe bizzat kendisi şahit-tir.

İnsan kalbi bu evrendeki direktifleri ve mesajları bir bütün olarak ele aldığında, sağduyusunu kullanarak varlıklar üzerinde düşündüğünde bu gerçeği kavrayacaktır. Duygu ile dolu bir kavrayışı hangi toplumda yaşarsa yaşasın ve hangi ilmi seviyede bulunursa bulunsun her insan zorlanmadan elde edebilir. Yeter ki kalb açılan pencereleri açıl: tutsun ve varlığın gönderdiği mesajları alması için alıcı cihazlarını hazır tutsun.

İlk bakışta duyamadığım bu gerçekleri, üzerinde düşünerek ve deneysel ilmi kullanarak daha yakından kavramak mümkündür. Artık evrendeki herbir varlığın, bu kapsamlı gerçeğe işaret ettiğine ilişkin birçok değerlendirme ve araştırmalar elimizin altındadır.

Newyork İlimler Akademisi başkanı bilgin A. Crassy Morrisson "İnsan Tek Başına Ayakta Duramaz" adlı kitabında şöyle diyor:

"Kuşların yuvaya dönüş içgüdüleri vardır. Kapınızın üzerinde yuva yapan nar bülbülü sonbaharda güneye göç eder, fakat ilkbahar gelir gelmez doğruca eski yuvasına döner. Her Eylül ayında memleketimizde (Amerika'da) bulunan kuşların çoğu sürüler halinde güneye göç eder. Bu kuşlar yolculukları esnasında engin denizler üzerinde aşağı yukarı bin mil kadar bir mesafe Alırlar. Fakat hiçbir zaman yollarını şaşırmazlar. Posta güvercini, kendisine kapalı bir kutu içinde yaptırılan uzun yolculuk esnasında tepesi üzerindeki yeni yeni seslerden bunalıp şaşkına dönünce bir müddet tur attıktan sonra hiç şaşırmadan vatanına doğru yönelir. Esen rüzgar, ağaçları ve dalları ne kadar karıştırırsa karıştırsın, arı, maharetle kovanını bulur. Bütün bunlar gözle görülen delillerdir.

Meskene dönüş duyarlılığı insanda zayıftır. Fakat o, bu alandaki eksikliğini birtakım aletlerle yapar. Demek ki biz böyle bir içgüdüye muhtacız, fakat aklımız bu ihtiyacı karşılamaktadır. Halbuki nice mikroskobik gözlere sahiptir. Şahin, kartal, akbaba gibi yırtıcı kuşların teleskopik bir göz taşıdıkları şüphesizdir. İnsan bu konuda da mekanik aletleriyle üstünlüğünü korumaktadır. Çünkü insan icat ettiği teleskop sayesinde, görme kuvvetinin ancak iki milyon defa artırılması halinde görebileceği yıldız kümelerini seyretmektedir. Yine o, elektron mikroskobu yardımıyla çıplak gözle görülmeyecek bir bakteriyi görebilir.

İhtiyar atınızı tek başına bırakacak olursanız, karanlık ne kadar koyu olursa olsun, yolunu bulacaktır. At, karanlıkta net olmasa da görebilir. Çünkü o, yolun yaydığı kırmızı ötesi rengin ışınlarından az da olsa faydalanan gözleri sayesinde yol ile iki tarafın ısı derecesindeki farkı hisseder. Baykuş, gece karanlığı ne kadar koyu olursa olsun, serin otlar üzerinde yürüyen sıcak kanlı fareyi fark eder. Biz insanlar ise ışık dediğimiz demette radyasyon olayını icat ederek geceyi gündüze çevirebiliyoruz.

İşçi arılar peteklerinde üremek için değişik hacimli hücreler yaparlar. Küçük hücreleri yeni doğacak işçi arılara, büyükleri de erkek arılara ayırırlar. Àyrıca müstakbel kraliçeler (arı beyi) için de özel hücreler hazırlarlar. Kraliçe, döllenmemiş yumurtaları erkek arılara tahsis edilen hücrelere, döllenmiş yumurtaları da yeni doğacak dişi işçiler ve müstakbel kraliçeler için hazırlanmış münasip hücrelere yerleştirir. Değişikliğe uğramış olan işçi arılar yeni arı neslinin gelişini uzun zaman beklerken arı yavrularının (kurtçukların) beslenmeleri için gereken hazırlıkları da yaparlar. Yavrular, ilk önce, bal ve çiçek tozundan hazırlanmış lokmalar ve işçi arıların başlarındaki bezeden çıkan süt koyuluğunda besleyici bir sıvı ile beslenirler. Fakat erkek ve dişi arı yavrularının gelişmesine bağlı olarak, belirli bir devreden sonra, balın çiğnenmesi ve ön sindirim işinden vazgeçilir ve bu andan itibaren sadece bal ve çiçek tozu verilir. Bu şekilde beslenen dişi arı yavruları işçi arılar olur. Kraliçe hücrelerinde bulunan dişi yavrulara gelince; bunlara çiğnenmiş ve ön sindirime uğramış besinlerin verilmesine devam edilir. Böyle özel bir şekilde bakım gören yavrular kraliçe arılar olur ve döllenmiş yumurtaları yalnız bu kraliçe arılar verir.

Buraya kadar sözkonusu ettiğimiz arıların üreme şekli peteklerde hususi hücrelerin bulunuşuna ve bu hücrelere has yumurtaların konuluşuna bağlıdır. Ayrıca gıdayı değiştirmek için ona esrarengiz bir tesir yapmak bahis konusudur. Bütün bunlar belirli süreler içinde beklemeyi çeşitli elemanları ve hadiseleri birbirinden ayırd etmeyi, verilen gıdanın doğurduğu tesir safhalarını takip etmeyi gerektirir. Böylesi değişiklikler, özellikle bir topluluk hayatına tatbik edilmekte ve onun varlığı için zaruri görülmektedir. Bunun için gerekli olan bilgi ve maharet mutlaka arıların toplum halindeki yaşayışları başladıktan sonra teşekkül etmiştir. Fakat arının oluşturulması ve hayatını sürdürebilmesi için bu büyük bilgi ve maharetin doğuştan mevcut olması zaruri değildir. O halde öyle anlaşılıyor ki, belirli şartlar altında gıdanın göstereceği tesirleri bilmekte arı insanı bile geçmiştir. Koklama ve işitme duyguları:

Köpek, geçmekte olan hayvanı bakmadan hissedebilir. İnsan, zayıf olan koklama duyusunu kuvvetlendirecek herhangi bir cihaz henüz icat edememiştir. Hatta biz koklama duyumuzun mesafesini uzatma çarelerini araştırmak için işe nereden başlayacağımızı bile kestiremiyoruz. Fakat bizim bu duyumuz, zayıf olmasına rağmen, son derece küçük, mikroskobik zerreleri teşhis edebilecek kadar bir keskinliğe sahiptir. Acaba aynı korkuyu hepimiz Aynı şekilde mi hissederiz? Öyle anlaşılıyor ki her birimizin aldığı tesir aynı olmuyor. Tat her birimizde farklı bir tatma duyusu meydana getirmektedir. İşin Hayret edilecek bir yönü de duyumların böyle farklılık göstermesinde irsi yetin ehemmiyetidir.

Bütün hayvanlar işitir. Hayvanların duyabildiği seslerin birçoğu bizim duyabileceğimiz titreşim sınırlarının dışındadır. Öyle ince ve hafif sesler vardır ki bizim sınırlı işitme duyumuzun kat kat üstünde kalır. Fakat insan, icat ettiği cihazlar sayesinde, kilometrelerce uzakta yürüyen bir sineğin sesini kulak kepçesinin üzerinde yürüyormuş gibi duyabilmektedir. İnsan buna benzer cihazlarla güneş ışınlarının tesirini bile tespit etmiştir.

Örümcekler, balıklar, kelebekler...

Su örümceklerinden biri, kendisi için, örümcek ağı ipliğinden balon şeklinde yuva yapar ve onu suyun altında bir yere bağlar. Sonra su yüzüne çıkar ve gayet ince bir ustalıkla vücudunun altındaki kıllar arasında bir hava kabarcığı saklayarak suyun içine dalar. Hava kabarcığını yuvasının altına bırakır. Bu işi defalarca tekrar eder, nihayet balon biçimindeki yuva şişince içine girip yavrular. Şu örümceği, bu balon içinde hava cereyanlarından emin olarak yavrularını büyütür. Burada dokuma, mühendislik, inşa ve havacılık ilimlerinin bir sentezi ile karşı karşıya gelmiş bulunuyoruz.

Yavru halindeki "som" balığı yıllarca denizde yaşar. Fakat birgün gelir doğduğu nehre döner. İşin enteresan tarafı "som" balığının, içinde doğduğu nehir kolunun büyük nehirle birleştiği yerden içe doğru girmesidir. Belki bu nehrin iki tarafında bulunan iki Amerikan eyaletinden birinde kanunlar kesin, diğerinde gevşektir, fakat kanunlar, nehrin sadece bir kıyısını tercih ettiğini söyleyebileceğimiz som balığına göre mutlak manada kesindir. Peki, bu balığı o kadar ince ve titiz hesaplarla doğum yerine döndüren şey nedir? Doğduğu yer istikametinde yüzmekte olan som balığı nehrin başka bir koluna nakledilse yanlış yolda olduğunu fark eder ve ana nehre ulaştıktan sonra yolunu değiştirerek asıl gideceği yere yönelir.

Bu konuda çözüm bekleyen daha güç bir bilmece vardır; yukarıda anlattığımız hareketin tanı aksini yapan yılan balıklarının macerası. Bu Hayret verici yaratıklar, olgunluk çağına erişince, bulundukları çeşitli göl ve nehirlerden göç etmeye başlar. Söz gelimi Avrupa'da bulunan yılan balıkları denizde binlerce kilometre seyrettikten sonra, hepsi de Bermudanın güney açıklarındaki dipsiz derinliklere gider. Burada yavruladıktan sonra ölür. Yavru balıklar, engin denizin ortasında hiçbir şeyden haberi olmayan o hayvanlar da yolculuğa çıkar. Ölmüş annelerinin geliş yolunu bularak onların geldikleri sahile varırlar. Orada da kalmayarak eskiden annelerinin yaşadığı nehri, gölü veya su birikintisini bulurlar. Böylece suyun her bir zerresi yılan balığıyla tanışmış olur. Düşünelim ki, bu hayvan buraya gelebilmek için en kuvvet!i akıntılara göğüs germiş, bütün deniz kabarmaları ve kasırgalarına mukavemet göstermiş ve birçok azgın dalgalarla boğuşarak onları yenmiştir. Şimdi artık gelişebilir. Nihayet birgün olgunluk çağına gelince gizli bir kuvvet onu dönmeye, geldiği yere doğru tekrar yola çıkmaya sevk eder.

O halde yılan balığına böyle yön veren kuvvet nereden doğmaktadır? Şimdiye kadar hiçbir Amerikan yılan balığı Avrupa sularında yakalanmadığı gibi hiçbir Avrupa yılan balağına da Amerika sularında rastlanamamıştır. Tabiat Avrupa yılan balağının gelişmesini diğerlerine nispetle bir veya birkaç yıl daha geciktirmiştir ki yürüyeceği uzun mesafe için gerekli kuvveti kazanmış olsun.

Ne dersiniz, maddenin en küçük parçaları, atomlar ve moleküller, yılan balığını teşkil etmek için bir araya geldiklerinde, bunlarda bir yön verme şuuru ve icra için gerekli bir irade gücü mü doğmaktadır, acaba?

Rüzgarın dişi bir kelebeği üst kattaki odanızın penceresinden içeriye attığını düşünelim. Dişi kelebek hemen gizli bir işaretle erkeğine haber verir. Erkek kelebek ne kadar uzakta bulunursa bulunsun bu işareti Alır ve karşılığını verir. Siz bu iki kelebeği şaşırtmak için ne yapsanız faydasızdır.

Acaba bu çelimsiz ve cılız yaratığın verici ve radyo istasyonu ve erkeğinin de antenli bir alıcı radyosu mu vardır, yoksa dişisi, havayı titreştiriyor da öteki bu titreşimleri mi alıyor?

Biz bugün, uzakta bulunan bir kimse ile böyle bir münasebet kurabilecek kudreti elde etmek için pek hassas cihazlara başvurmak mecburiyetindeyiz. Birgün gelecektir ki delikanlı, hiçbir mekanik cihaz kullanmadan, uzak mesafelerdeki dostuna seslenecek ve ondan cevap alabilecektir, bunlara hiçbir engel mani olamayacaktır.

Telefon ve radyo (telsiz) pek mükemmel iki cihazdır. Her ikisi de uzakta bulunan kimselerle çabuk temas kurmayı sağlar. Fakat bunları kullanabilmek için tel şebekesine ve belirli makinaya ihtiyaç vardır. Bu bakımdan kelebek bizden üstündür. Ne var ki onu kıskanmaya hakkımız yoktur. Biz insanlar da aklımızı kullanmalı ve ferdî bir telsiz sistemi keşfetmeliyiz. Ancak o zamandır ki biz de telepati sahibi olacağız.

Bitkiler, döllenmeyi sağlamak ve dolayısıyle varlıklarını sürdürebilmek için bazı aracılar kullanmasını başarmışlardır. Yaptıkları İşten habersiz olan bu aracılar bir çiçekten diğerine çiçek tozu taşıyan böcekler, rüzgar, tohumları o çiçekten bu çiçeğe taşıyan uçar yürür. Nihayet bitkiler insanı, o yüce mahluku da tuzağa düşürmüştür. İnsan, doğrusu, tabiatı güzelleştirmiş, tabiat da onu bol bol mükafatlandırmıştır. Fakat insan çok üreyen bir mahluktur, bu sebeple de ziraata başvurmak mecburiyetinde kalmıştır. O, tohum ekmeye, ekini yetiştirip biçmeye, depolamaya, ayrıca bitkileri geliştirmeye, aşılamaya ve gübrelemeye mecburdur. Eğer insan bu işlemi ihmal edecek olursa aç kalır. Böylelikle medeniyet yıkılır, yeryüzü tekrar ilk haline döner.

Henüz yavru halinde iken yuvalarından Alınan kuşlar, büyüdükleri zaman kendi familyalarının tipinde yuva yaparlar. Öyle anlaşılıyor ki, nesilden nesle intikal eden gelenekler çok eski ve derin temellere sahiptir. Acaba bütün bu işler bir tesadüf eseri mi, yoksa hikmetli bir varlığın yaratması mahsulü müdür? Bir kısmından söz ettiğimiz, hayvanlara ait bu kudret ve imkanlar, "içgüdü" diye isimlendirdiğimiz ve nesilden nesile geçen (irsî) bir geleneğin kuvvetinin belirtileridir. Yeryüzünün her köşesini işgal eden bunca canlı içinde, insanda olduğu gibi, akıl yürütme ve netice çıkarma kudretine sahip bulunan hiçbir varlık yoktur. Canlılar dünyasında çevre şartlarına uyma sayesinde hayata devam etmek vardır, bunun yanında şartlara uymada çok 'ileri gidildiği takdirde yok olmak tehlikesi de sözkonusudur. Fakat sadece insandır ki rakam bilgisi ve matematik zekâsı ilerleyebilmiştir. Böceklerden biri ayaklarının sayısını bilecek olsa bile kendi familyasından iki böceğin ayak sayısını bilme imkanına sahip olamayacaktır, çünkü bu, akıl yürütme kudretine bağlıdır.

Istakoz gibi birçok hayvan vardır ki, sözgelimi, pençelerinden birini kaybedecek olsa vücudundan parça koptuğunu farkeder, hücrelerini çalıştırmak ve bakiye unsurlarından faydalanmak suretiyle hemen kaybolan organı yerine getirmeye koyulur. Organ tam olarak yerine gelince hücrelerin çalışması durur, çünkü hücreler, bilinmeyen bir yolla işi bırakma zamanının geldiğini anlar.

Tatlı su polipi ikiye ayrıldığı zaman, bu parçalardan biri yoluyla yeniden teşekkül etme imkanını bulur. Solucanın başını kesecek olursanız hemen yeni bir baş imal ettiğini görürsünüz. Biz insanlar da yaralarımızı iyileştirme imkanına sahibiz. Fakat operatör -gerçekten olabilecekse- hücreleri harekete geçirip de yeni yeni kollar, tırnaklar... Ve sinirler elde etme imkanına ne zaman kavuşacaklardır?

Burada "yeniden yaratma" bilmecesine bir parça ışık tutan müthiş bir gerçek vardır: Hücreler ilk gelişimi sırasında bölünecek olursa, bölünen her parça tam bir canlı meydana getirme kudretine sahip olmaktadır. O halde ilk hücre iki ayrı parçaya ayrılırsa her bir parçadan ayrı ayrı fertler oluşur. İkizlerin birbirine benzemesi bu olayla izah edilebilir. Fakat hadiseden daha önemli bir netice çıkarmalıyız: Demek ki başlangıçta mevcut olan her hücre bütün ayrıntılarıyla türünün tam bir ferdi olabilmektedir. O halde hiç şüphe yok ki sen her hücre ve dokuda aynen sensin.

Palamut ağacının yemişi yere düşer, sert, kahve rengi kabuğu onu korur, toprak içinde çukurlardan birine yuvarlanır. ilkbahar geldi mi yemişin içindeki öz dirilir, kabuk yarılır; içinde genlerin sakladığı yumurta biçimindeki özden bir yemek ziyafeti hazırlanmıştır. Palamut yemişi toprağa kök salar, İşte size bir filiz, taze bir fidan ve birkaç yıl sonra bir palamut ağacı daha. Genleri bulunduran pala mat yemişinin özü, bu tomurcuk milyarlarca defa çoğalmış ve dalları, gövdesi, yaprakları ve meyvesiyle yeni bir ağaç meydana getirmiştir, her tarafıyla, zamanında meyvesi olduğu pala muta benzeyen bir ağaç. Yüzlerce yıl sayılmayacak kadar çok palamut yemişlerinde aynı atom düzeni mevcuttur. Belki üç milyon yıl önce palamut ağacını meydana getiren bir düzen.

Her hücre, hangi canlıda bulunursa bulunsun, bir et parçası olabilmesi için kendisine biçim vermesi veya hemen eskiyi veren cildin bir kısmını teşkil edebilmesi için kendisini kurban etmesi gereklidir. Yine hücre dişlerdeki mine tabakasını oluşturmaya, gözdeki saydam sıvıyı meydana getirmeye ve mesela burunla kulağın oluşumunda vazife almaya mecburdur. Aynı zamanda herbir hücre, vazifesini yerine getirebilmesi için gerekli form ve özellikleri elde etmelidir.

Herhangi bir hücrenin sağ veya sol eli bulunabileceğini tasarlamamız pek güçtür. Fakat şu bir gerçektir ki, hücrelerden biri sağ kulağın bir parçasını teşkil ederken diğeri de sol kulağın bir cüzü oluverir. Kimyevi özellikleri bakımından birbirinin aynı olan bazı kristallerin, güneş ışınlarını sola, diğerlerinin de sağa saptırdığını biliyoruz. Böyle bir özelliğin hücrelerde de mevcut olması muhtemeldir. Çünkü hücreler, kendilerine has ve gerçekten isabetli bir mekanda bulundukları takdirde, öyle anlaşılıyor ki, ya sağ veya sol kulağın bir parçasını teşkil eder. Kulaklarınız başınızda aynı hizadadır ve mesela ağustos böceğinde olduğu gibi dirseğin üstünde değildir. Kulaklarda birbirine ters düşen girinti ve çıkıntılar vardır. iki kulak birbirine o kadar benzer ki birini ötekinden ayırd etmek son derece güçtür.

Yüz binlerce hücre en doğru işi en münasip zamanda ve en uygun yerde yapmaya mecbur edilmiş gibidir.

Bazı karıncalar, içgüdünün veya düşüncenin -hangisi hoşunuza giderse onu tercih ediniz- sevkiyle, gıdasını temin etmek için, "mantar tarlaları" diyebileceğimiz yerlerde besin olarak mantar yetiştirirler. Bu karıncalar aynı zamanda gül biti ve tırtıl gibi küçük böcekleri avlar. Bu küçük yaratıklar karıncaların sağmal inekleri ve keçileri gibidir. Karıncalar bunlardan bala benzer belirli bir su alarak beslenirler.

Karıncalar diğer bazı karıncaları esir alarak işlerinde çalıştırırlar. Bazı karıncalar da yuva yaparken bitki yapraklarını arzu edilen ebada uygun olarak keserler. işçi karıncalar yuvanın etrafını düzene koyarken bu iş için yavru karıncaları çalıştırır, çünkü -ipekböceği gibi- ipek iplik salgılayan bu yavrular yuvanın etrafını beraberce örerler. Çoğu defa yavru karınca kendisi için bir yuva (koza) yapmaya fırsat bulamaz, fakat bununla beraber o, topluma hizmet etmiş olur!

Karıncayı oluşturan cansız atomlar ve moleküller bu kadar karmaşık işlerin içinden nasıl çıkabiliyor?

Şüphe etmemelidir ki bütün bu işleri yaparken karıncaya yol gösteren bir Yaratıcı vardır."

Evet... Hiç şüphesiz ona ve küçük-büyük diğer tüm yaratıklara yol gösteren bir yaratıcı vardır. Ve o yaratıcı "Rabbinin yüce adını takdis et. O yarattı, düzene koydu. O, herşeyi ölçüyle yapıp doğru yolu göstermiştir."

Bu bilginin sözlerinden aktardığımız bu pasajlar insanların bitkiler, böcekler, kuşlar ve hayvanlar dünyasında tesbit ettiklerinin sadece bir kısmıdır. Bunların ötesinde daha yığınlarca gerçekler bulunmaktadır. Ayrıca bunların hepsi de yüce ALLAH'ın: "O yarattı, düzene koydu. O herşeyi ölçüyle yapıp doğru yolu göstermiştir." sözünün geniş anlamından sadece bir yönünü dile getirmektedir. Gözlerimizin önündeki bu varlığın ne yazık ki, ancak pek az bir kısmını tanıyor, biliyoruz. Bu varlıkların ötesinde gayb alemi yer almaktadır. Gayb ile ilgili dünyayı da ancak yüce ALLAH'ın bize bildirdiği kadarı ile; zayıf olan beşeri yapımızın kaldırabileceği kadarı ile tanıyabiliyoruz.

Koca evrenin sayfasından Alınan bu geniş kapsamlı ifadeden, kainatın dört bir yanında yankılanan takdis çınlamalarından, evrenin en ücra köşelerinin bile bu yankıya karşılık vermesinden sonra kendisine göre yüklü mesajı ve anlamı bulunan bitki hayatına ilişkin bir dokunuş yer almaktadır:

"O, yeşiller bitirmiştir. Sonra da onları siyah bir çöpe çevirmiştir."

Yeşillik, her türlü bitkiyi kapsamaktadır. Hiçbir bitki yoktur ki ALLAH'ın yaratıklarından birine yaramasın. Yani buradaki yeşillik hayvanların otlatıldığı çayırların ötesinde bir anlam taşımaktadır. Çünkü yüce ALLAH bu dünyayı yaratmış ve burada yaşayan her canlının gıdasını da temin etmiştir. isterse bu yaratık toprağın üzerinde dolaşsın, ister yerin içinde yaşasın isterse havada uçsun farketmez.

Bitkiler ilk önce yemyeşil olarak boy verir. Sonra sararıp solarak kupkuru bir hale gelir. Bitki, hem yemyeşil iken hem de kupkuru hale geldikten sonra yiyecek olarak kullanılır. Yaratan ve düzenleyen, takdir edip yol gösterenin dilemesi ile her iki halde de bu bitkiler işe yaramaktadır.

Burada bitkilerin hayatına değinilmesi, gizliden gizliye şu gerçeği çağrıştırmaktadır: Her ekinin bir hasadı, her canlının mutlaka bir sonu vardır. Bu dokunuş, dünya hayatı ile ahiret hayatından söz eden konunun içeriği ile bütünleşmektedir... "Fakat siz şu yakın hayatı tercih ediyorsunuz. Oysa ahiret daha iyi ve daha kalıcıdır." Dünya hayatı tıpkı bu Yeşillik gibidir. Sonra eriyip kupkuru hale gelen ot gibidir. Ahiret hayatı ise sonsuza dek kalıcıdır.

Ayetlerin akışı içinde ele Alınan bu gerçekler, koca evrenin sayfasından Alınan ve derin anlamlar taşıyan bu girişten sonra bu varlık alemi ve bu alemdeki yaratıklarla temasa geçmektedir. Hem de bu güzel sunuş ve sergileniş içinde. Zaten bu cüzdeki surelerin tamamı bu türden bir çerçeveye oturmaktadır. Bu çerçeve, ayetlerin havası gölgesi ve vurguları ile gerçek bir uyum sergilemektedir. Tam bir ahenk içine girmektedir.

Bundan sonra Hz. Peygambere ve O'nun arkasındaki ümmetine büyük müjde yer alıyor:



6- Ey MUHAMMED! Sana Kur'an'ı biz okutacağız ve asla unutmayacaksın.

7- Yalnız ALLAH'ın dilediği başka. O açığı da bilir gizliyi de.

8- Seni en kolay yolu tutmağa muvaffak edeceğiz.

9- O halde hatırlatmak fayda verirse hatırlat.

Burada müjde Kur'ana Kerimin ezberlenmesi ve hafızada tutulması için gereken çaba ve yorgunluğun Hz. Peygamberin boynundan kaldırılması ile başlıyor: "Ey MUHAMMED! Sana Kur'an'ı biz okutacağız ve asla unutmayacaksın." Peygamberin görevi sadece okumaktır. Onu Rabbinden almaktır. Bundan sonra onu kalbe yerleştirecek ve O'nun okuttuğunun unutulmamasını sağlayacak olan Rabb indir. Rabbi bu konuda O'na teminat vermektedir.

Bu Hz. Peygamberi bu yüce, güzel Kur'an konusunda rahatlatıp huzura kavuşturan bütün bir kalbiyle sevdiği Kur'an konusundaki endişelerini silip süpüren bir müjdedir. Daha önceleri Hz. Peygamber gönlünden gelen bir sevgi ile O'nu koruma bilinci ve arzusuyla ve bu konudaki büyük sorumluluğuyla heyecana kapılıyor, Hz. Cebrail O'nu bir ayet getirdiğinde hemen onu defalarca tekrar ediyor, herhangi bir harfini unuturum endişesiyle Cebrail'in söylediklerini arkasından tekrarlıyordu. Bu tutumu, gönlünü rahatlatan ve Rabbinin bu konuda kendisine teminat verdiğini bildiren müjdeler gelinceye kadar böyle devam etmişti.

Bu aynı zamanda peygamberin izinden giden ümmeti için de bir müjde idi. Ümmet bu müjde ile inanç sistemi konusunda gönül rahatlığı içinde olacaktı. Çünkü bu sistemi gönderen ALLAH'tı. Peygamberin kalbinde O'nu koruyup teminat altına alan O'ydu. Bu da yüce ALLAH'ın kendi himayesini, bu dinin O'nun katındaki değerini ve bu dinin ALLAH'ın terazisindeki ağırlığını ifade ediyordu.

Kesin bir sözün verildiği veya şaşmaz bir ilkenin dile getirildiği her yerde olduğu gibi burada da ALLAH'ın iradesinin özgür olduğu, herhangi bir kayıtla sınırlanamayacağı ifade ediliyor. isterse bu kayıt ve sınır ilahi iradenin verdiği sözden, belirlendiği yasadan kaynaklansın. ilahi irade verilen söze ve belirlenen yasaya rağmen tam anlamıyla özgürdür. Kur'an-ı Kerim her yerde bu gerçeği kafalarımıza yerleştirmeye özen göstermektedir. Nitekim biz de Fizilal'de bu konuya zaman zaman değindik. İşte buradaki ifade de aynı gerçeğe parmak basmaktadır:

"Yalnız ALLAH'ın dilediği başka." Bu, Hz. Peygambere Kur'an'ı asla unutmayacağına dair verilen gerçek sözün ardından ilahi iradenin özgürlüğünü ve enginliğini ortaya koymak için sözkonusu edilmiştir. Böylece iş yine de özgür iradenin denetiminde kalmaktadır. Söz verdiği konularda bile sürekli olarak herkes bu mutlak iradeye yönelecek, sürekli gözünü ona dikecektir. Kalb ALLAH'ın isteğine, sonsuza kadar canlı ve diri bir şekilde bağlı kalacaktır.

"O açığı da bilir, gizliyi de bilir." Sanki bu açıklama bu bölümde geçen, koruma ve istisnanın bir sebebi niteliğindedir. Bunların hepsi bir hikmete bağlıdır. Bu hikmeti de gizli ve açık herşeyin gözeticisi ALLAH bilmektedir. işi her yönüyle en iyi bilen sadece O'dur, Bu eksiksiz gözetimi ve bilgisi uyarınca kararını O belirler ve O açıklar.

İkinci kapsamlı müjde ise şudur: "Seni en kolay yolu tutmağa muvaffak edeceğiz."

Bu hem Hz. peygamberin şahsına, hem de izinden giden ümmetine yönelik bir müjdedir. Ayrıca bu dinin yapısını bu davanın gerçek mahiyetini, insan hayatındaki fonksiyonunu ve varlık düzenindeki yerini, konumunu belirlemektedir. iki kelime ile de olsa: "Seni en kolay yolu tutmağa muvaffak edeceğiz". Bu iki kelime inanç sisteminin ve aynı zamanda bu evrenin en önemli gerçeklerinden birini dile getirmektedir. Böylece bu peygamberin karakteri bu inanç sisteminin karakteri ve bu evrenin karakteri ile ilişkiye geçmektedir. Kudretin elinden kolaylıkla yaratılan; yoluna kolaylıkla devam eden, kolaylıkla amacına doğru yönelen varlıkla, peygamber ve akidenin bağını sağlamlaştırmaktadır. Öyle ise bu bir ışık patlamasıdır. Sınırı olmayan gerçeğin ufuklarına, boyutlarına ve derinliklerine kadar ulaşan bir patlama...

Yüce ALLAH'ın kendisini kolay olana muvaffak ettiği insan bütün hayatı boyunca kolay bir yol izleyecektir. Oluşuma, hareket ve yönelişi ALLAH'a doğru olan bu evrenle uyum içinde yoluna davam edecektir. Bu koca evrenin çizgisinden sapanların dışında hiç kimseyle çatışmayacaktır. Bunlar ise koca evrenle karşılaştırıldıklarında hiçbir ağırlığı ve hiçbir değeri olmayan yaratıklardır. Bu durumda insan bütün bir evren ile bütün olaylar, varlıklar ve kişilerle ayrıca olaylara varlıklara ve kişilere hükmeden yasalar ile bütünleşerek kolay, yumuşak, düzenli bir hareket içine girer. Elinde kolaylık, dilinde kolaylık, attığı adımında kolaylık, işinde, eyleminde kolaylık, yaklaşımında kolaylık, düşüncesinde kolaylık, işleri ele alışında kolaylık, işlere çözüm getirmesinde kolaylık vardır. Kendisine karşı kolaylık, başkasına karşı kolaylık vardır.

İşte bu şekilde Hz. Peygamberin her işinde kolaylık vardı. iki şey arasından tercih yapmak durumunda kaldığında kolayını tercih ederdi. Nitekim Hz. Aişe'den gelen bir rivayette bu gerçeğe parmak basılmaktadır. Hz. Aişe diyor ki: "Hz. Peygamber evinin içinde insanların en yumuşak olanıydı. Sevinçli-güleç yüzlüydü."(Buhari, Müslim) Sahih-i Buhari'de deniyor ki: "Bir cariye Hz. Peygamberin elini tutar ve onu dilediği yere Alır götürürdü."

Hz. Peygamberin giyimi, yiyeceği, yatışı ve diğer tüm hareketlerinde kolaylığı tercih ettiği ve sürekli külfetsiz olanını seçtiği görülmektedir.

Ebu Abdullah Şemseddin, MUHAMMED İbni Kayyim, EI Cevziye'nin "Zadu'l Meal" adlı kitabında Hz. Peygamberin giyimi ile ilgili olarak şunları kaydetmektedir: "Hz. Peygamberin "sehap" adı verilen bir sarığı vardı. Onu Ali'ye giydirdi. Hz. Peygamber bu fesi sarar ve altında takke de giyerdi. Bazen fes olmadan sadece takke giyer, bazen de takkesiz fes giyerdi. Sarık sardığı zaman sarığın ucunu iki omsuzunun arasına salıverirdi. Nitekim Müslim "Sahih"inde Ömer ibni Haris'ten şöyle bir hadisi aktarmaktadır: "Hz. Peygamberi minber üzerinde gördüm. Başında siyah bir sarık vardı. Ucunu iki omsuzunun arasına salıvermişti." Yine Müslim'de Cabir'den gelen hadiste sarığının bir uzunluğu olduğu ifade edilmektedir. Böylece anlaşılıyor ki Hz. Peygamber sarığını sürekli olarak omuzlarının arasına sarkıtmazdı. Yine denilir ki Hz. Peygamber Mekke'ye girdiğinde üzerinde savaş kıyafeti vardı. Başında ise miğferi bulunuyordu. Yani her yerde uygun olan kıyafeti giymiştir.

Başka bir bölümde diyor ki, doğrusu şudur ki yolların en güzeli Peygamberin yoludur. Peygamberin belirlediği, uyulmasını istediği, teşvik ettiği ve sürekli uyguladığı yoldur. Bu yola göre O'nun sünneti insanın en kolay olanı tercih edip giymesidir. Bazen yünden, bazen pamuktan, bazen ketenden giyinmesidir. Peygamber bazen Yemen abasını giymiş, bazen yeşil aba giymiş, cübbe giymiş, başına takke örtmüş, gömlek giymiş, şalvar giymiş, fistan giymiş, kürk giymiş, mest giymiş, ayakkabı giymiş, bazen saçının örüklerini arkaya sarkıtmış, bazen de olduğu gibi bırakmıştır...

Peygamberin yemeği hususunda ise şunları kaydetmektedir: Hz. Peygamberin yemeğine ilişkin hayatı da böyle idi. Var olanı geri çevirmez, olmayanı aratmazdı. Güzel şeyleri kendisine ikram edildiği zaman yerdi. Hoşuna gitmeyeni yemez ancak başkasının yemesine de engel olmazdı. Asla bir yemeğe kusur aramazdı. Hoşuna giderse yer, yoksa bırakırdı. Nitekim kendisine ikram edilen keler yemeğini alışmadığı için yememiş, fakat onu ümmetine de haram kılmamıştır. Bu yemek O'nun kendi sofrasında yenmiş, O'da bakmıştır. Tatlı ve bal yemiş ve bunları çok sevmiştir. Yaş hurmayı da kuru hurmayı da yemiş, sütü hem sade olarak hem de başka şeylerle karışık olarak içmiştir. Kağut ve balı, su ile içmiş, hurma şerbetini içmiş, sütten ve undan yapılan çorbayı yemiş, salatalığı yaş hurma ile yemiş, kaymak yemiş, hurmayı ekmekle, ekmeği sirke ile yemiştir. Kavrulmuş eti yemiş, pişirilmiş kabağı yemiş ve bu yemeği sevmiştir. Haşlanmış pazı- , yemeğini yemiş, tiridi yağla yemiş, peynir yemiş, ekmeği zeytinyağı ile yemiş, karpuzu yaş hurma ile yemiştir. Hurmayı kaymakla yemiş ve bunu sevmiştir. Güzel bir yemeği reddetmemiş ve zorla yemeye çalışmamıştır, zorluk çıkarmamıştır. İzlediği yol bulduğu yemekti, bulamadığında ise sabretmekte...

Peygamberin uykusu ve uyanması ile ilgili olarak da, şunları söylemektedir: Bazen döşek üzerine, bazen post üzerine, bazen hasır üzerine bazen yere, bazen divanın kumları üzerine, bazen de siyah bir örtü üzerine yatardı.

Hz. Peygamberin işleri düzenlemesinde kolaylığı, yumuşaklığı ve toleranslı davranmayı teşvik eden hadisleri ise gerçekten pek çoktur. Hepsini burada vermemiz zordur. Kolaylık gösterilen konuların başında inanç sistemi ve yükümlülükleri gelmektedir. Bu konuda Hz. Peygamber "şüphesiz bu din kolaydır. Dinin tüm emirlerine sarılmayı deneyen herkes mağlup olur." (Buhari) "işinizi kendi kendinize zorlaştırmayınız. Yoksa işiniz zorlaşır. Çünkü bir topluluk kendi işini zorlaştırmaya yöneldiğinde işleri zorlaştırılmıştı."(Ebu Davud)

"Bitkiler ne bir aşılmadık düzlük bırakmış ne de bir sırtı çıplak toprak bırakmıştır."(Buhari)

"Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız."(Buhari, Müslim)

Sosyal ilişkilerle ilgili ise şöyle buyurmuştur: "Satın aldığında, sattığında ve hüküm verdiğinde toleranslı davranan adama ALLAH'ın rahmeti üzerine olsun."(Buhari)

"Mümin kolaycıdır ve yumuşak huyludur."(Beyhaki)

"Mümin başkalarıyla iyi geçinen kendisi ile iyi geçinilendir."(Darakutni) "ALLAH'ın en sevmediği adam, aşırı kin ve düşmanlık besleyendir."(Buhari, Müslim) Hz. Peygamberin takılan isimlerde ve jest ve mimiklerde bile zorluk ve katılıktan hoşlanmaması derin anlamlı işaretlerden sayılmaktadır. Bu da onun fıtratının gerçek yüzünü Rabbinin O'nu düzenlemesini, yapı ve karakter olarak kolaylığa muvaffak kılışı göstermektedir. Said ibni Musayyib babasından (ALLAH ondan razı olsun) rivayetle babasının Hz. Peygambere geldiğini bildiren bir rivayeti kaydeder. Burada Peygamber Musayyib'e sorar: Adın nedir? O da sert ve katı anlamına gelen Hazn der. Bunun üzerine Peygamber: Aksine sen Sehl'sin, kolaysın der. Musayyib ise: Babamın bana verdiği ismi değiştirmem! der. İbni Musayyib der ki: O aramızda bundan sonra hep Hazune katı, üzüntülü olarak kalmıştır.(Buhari)

İbni Ömer derki: Hz. Peygamber Âsiye ismini Cemile diye değiştirmiştir. (Müslim) Hz. Peygamberin sözlerinden biri de şudur: Kardeşini güzel bir yüzle karşılaman iyiliktendir. (Tirmizi)

Bu öyle şefkatle dolu bir duygudur ki isimlerdeki ve detaylardaki sertlik ve katılığı bile görmekte ve ondan nefret etmektedir. Kolaylığa ve yumuşaklığa eğilim duymaktadır.

Hz. Peygamberin bütün hayatı hoş görünüm, kolaylığın, sakinliğin, yumuşaklığın ve tüm işlerde kolaylıkla bütünleşmenin en açık örnekleri ile doludur. Hz. Peygamberin gönülleri nasıl tedavi ettiğini gösteren aşağıdaki örnek Aynı zamanda O'nun metodunu ve karakterini, ortaya koymaktadır.

"Birgün kırsal kesimde yaşayan bir köylü Hz. Peygambere geldi. O'ndan birşeyler istiyordu. istediğini verdi ve ona dedi ki: sana iyilik ettim mi? Köylü adam, hayır iyilikte etmedin, güzel de davranmadın! Müslümanlar öfkelendiler ve üzerine yürüdüler. Hz. Peygamber kendilerine işaret ederek durmalarını söyledi. Sonra evine gitti. Köylü adamı çağırdı ve birşeyler daha verdi. Sonra ona dedi: Sana iyilikte bulundum mu? Adam evet dedi. ALLAH sana güzel bir aile, güzel bir akraba çevresini vererek mükafatlandırsın. Hz. Peygamber ona sen daha önce birşeyler söylemiş ve arkadaşlarımın kalbini kırmıştın. Eğer dilersen yanımda söylediğin bu sözü onların yanında da söyle. Böylece onların gönlündeki sana olan kırgınlığı giderebilirsin dedi. Adam olur dedi. Sabah olduğunda adam geldi. Hz. Peygamber de geldi ve şöyle buyurdu: Bu köylü adam söylediğini söylemişti. Biz de ona biraz daha ikramda bulunduk. O da buna razı oldu, öyle değil mi? Köylü adam evet dedi. ALLAH sana güzel bir aile ve hayırlı bir akraba çevresi versin. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu: Benimle bu köylü adamın durumu devesi kaçan bir adamın durumu gibidir. insanlar devenin peşinde koşmuş ama bu kalabalık deveyi daha çok ürkütmüştür. Deve sahibi sonunda insanlara benimle devemi başbaşa bırakın. Ben onun dilinden anlar, ona nasıl davranacağımı bilirim diye seslenmiştir. Devenin sahibi ona ön tarafından yavaş yavaş yaklaşmış ve sonuçta devesi sakinleşerek gelip önüne çökmüştür. O da yükünü yüklemiş ve üstüne binmiştir. Eğer ben adamı söylediği o yerde kendi haline bıraksaydım onu öldürürdünüz ve ateşe girerdiniz.

İşte Hz. Peygamber kendisinden kaçan gönülleri böyle avucuna Alıyordu. Hem de bu sadelik, bu kolaylık, bu yumuşaklık ve bu uyum ile. Peygamberin hayatında bu konuda pekçok örnekler vardır. İşte bunların hepsi Rabbinin O'na müjdelediği hayatında, çağrısında ve tüm işlerinde kendisini muvaffak kıldığı, işlerin kolaylaştırılması türünden davranışlardır.

Kolaylığa muvaffak kılınan bu değerli, sevimli şahsiyet insanlığa bu davayı taşıyıp götürsün diye böyle yetiştirilmiştir. Böylece davanın doğası ile bu kişiliğin doğası, bu davanın gerçekliği ile bu kişiliğin gerçekliği bütünleşmiştir. İşte bu da ALLAH'ın kolaylaştırması ve başarılı kılması ile O'nun onca büyüklüğüne rağmen büyük emaneti omuzlaması için bir yeterlilik kazandırıyordu. Bu kolaylaştırma ile peygamberlik mesajı ağır bir yük olmaktan çıkıyor, sevilen bir işe, güzel bir uğraşıya sevince ve iç rahatlığına düşünüyordu.

Hz. MUHAMMED'in misyonu ve yerine getirmesi için görevlendirildiği davanın sıfatı hakkında Kur'an-ı Kerim'de şu açıklama yer almaktadır: "Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik." (Enbiya 107)

"Ümmi olan Resule, Nebiye uyanlar onu ellerindeki Tevrat ve incil'de görüyorlardı. Peygamber onlara iyiliği emrediyor, kendilerini kötülükten alıkoyuyor, güzel şeyleri kendilerine helal, kötü şeyleri kendilerine haram kılıyor, yüklerini hafifletiyor ve boyunlarındaki ağır yükümlülükleri kaldırıyordu." (A`raf 157)

Hz. Peygamberin omsuzuna aldığı peygamberlik misyonu hakkında ise Kur'an şöyle buyuruyor: "Biz Kur'an'ı öğüt için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mudur?" (Kamer 22)

"ALLAH dinde sizin üzerinize bir zorluk yüklememiştir." (Hac 78)

"Yüce ALLAH hiç kimseye gücünün taşıyacağı yükten fazlasını yüklemez." (Bakara 286) "ALLAH size bir zorluk yüklemek istemez. Sadece sizi arındırmak ister." (Maide 6) Bu peygamberlik misyonu insanın gücü ölçüsünde kolaylaştırılmıştır. insanlara bir zorluk ve sıkıntı yüklemez. Bu kolaylık onun tüm yükümlülüklerine sirayet ettiği gibi ruhuna da yerleşmiştir. "Ey MUHAMMED! Hakka yönelerek kendini ALLAH'ın insanlara yaratılışta verdiği dine ver. Zira ALLAH'ın yaratışında değişme yoktur; İşte dosdoğru din budur, fakat insanların çoğu bilmezler." (Rum 30)

İnsan nerede bu inanç sistemi ile beraber yürürse yürüsün, orada kolaylığı, insan gücünün göz önünde bulundurulduğunu, insanın değişik hallerinin, her çevrede ve her durumda karşılaştığı şartların hesaba katıldığını görecektir. inanç sisteminin kendisi dahi kolay kavranabilecek bir düşüncedir. Bir tek ilah vardır. O'nun hiçbir benzeri yoktur. O herşeyi yoktan var etmiştir. Varlığının amacına doğru yöneltmiştir. Peygamberler göndermiş, insanlara varlıklarının amacını hatırlatmış, onları yaratıcısına doğru çevirmiştir. Bunun ötesindeki tüm yükümlülükler hiçbir eğrilik ve sapma göstermeden sınırsız bir ahenkle bu inanç sisteminden kaynaklanmıştır. insanlar onun kendilerine yüklediği görevi sıkıntıya düşmeden, zorlanmadan yerine getirebilmektedirler. "Size bir şey emredildiğinde gücünüz ölçüsünde onu yerine getiriniz. Size neyi yasak etmişsem ondan sakının." (Buhari,Müslim) Yasak olan konularda bile zaruret halinde bir sakınca yoktur. "Mecbur kaldıklarınız hariç." (En'am) İşte bu geniş ölçüler çerçevesinde tüm yükümlülükler bir bir belirlenir.

İşte bu nedenle peygamberin doğası ile peygamberlik misyonun doğası bütünleşmiştir. Davet yapan adam gerçeği ile davanın gerçeği birleşmiştir. Hem de bu köklü apaçık. oluşum içinde. Aynı şekilde kolaylaştırıcı peygamberin kolaylaştırılmış bir risalet misyonu ile kendisine gönderildiği ümmet de bu doğaya sahip idi. Bu orta bir ümmetti. Rahmetle müjdelenmiş iyiliği ve kolaylığı yüklenmiş bir ümmetti. Bu ümmetin yaratılışı ile bu koca evrenin yaratılışı gerçek bir uyum içine girmişti.

Bu evren bütün bir uyumu ve hareketindeki ahengi ile ALLAH'ın sanatını somutlaştırmakta hiçbir çatışmaya ve sürtüşmeye mahal vermeyen kolaylığını ve ahengini göstermektedir. Milyonlarca cisim, ALLAH'ın fezasında yüzmekte, gerçek bir uyum ve şaşırtıcı bir üstünlük içinde yörüngelerinde akıp gitmektedir. Herhangi bir çatışma karışıklık ve sürtüşmeye yer vermeden. Milyarlarca canlı yaratığı hayat, gayet düzenli ve mükemmel bir şekilde uzak ve yakın, amaçlarına doğru yönlendirmektedir. Her biri yaratılış görevini rahatlıkla yerine getirir, belirlenmiş biçimde amacına göre yol alır. Milyonlarca hareket, olay ve varlıklar belirlenmiş hedefleri doğrultusunda topluca veya kendi başlarına seyreder. Tıpkı aynı müzik aletlerinden yayılan farklı melodiler gibi. Böylece hepsi uzun ve devamlı bir orkestra ile bütünleşmektedir!

Hiç şüphesiz bu, varlığın doğası, liderlik misyonunun doğası. Peygamberin doğası ve Müslüman ümmetin doğası arasındaki sınırsız uyumun bir ifadesidir. Zira bu tek olan ALLAH'ın sanatıdır. Yoktan var eden, usta yaratıcının eseridir.

"O halde hatırlatmak fayda verirse hatırlat."

ALLAH kelimesini O'na okutmuştur ve o artık unutmayacaktır. ALLAH'ın dilediği dışında hiçbir şeyi unutmayacaktır. O'nu kolay olana muvaffak etmiştir. Büyük emaneti omuzlayabilsin diye, hatırlatmada bulunsun diye. Çünkü O bunun için hazırlanmış, bunun için müjdelenmiştir. Nerede kalplere öğüt için fırsat bulabilirsen yol bulabilirsen, ulaştırma için araç bulabilirsen orada öğüt ver. Öğüt ver "fayda verecekse tabi'. Hatırlatma sürekli fayda verir. Ondan az çok yararlananlar asla tükenmez. Hiçbir nesil ve hiçbir yerleşim birimi öğütten faydalanma ve yararlanma yeteneğini tamamen yitirmez. İnsanlar ne kadar bozulursa bozulsun kalbler ne kadar katılaşırsa katılaşsın, perdeler ne kadar kalınlaşırsa kalınlaşsın.

Ayetlerin bu sıralanışı ve dizilişi üzerinde düşündüğümüzde peygamberlik misyonunun değerini ve emanetin büyüklüğünü kavrarız. Bu emaneti yerine getirmek bu kolaylığa muvaffak olmayı gerektirmiş, sözü edilen okutmayı ve ALLAH'ın teminatını zorunlu kılmıştır ki Hz. Peygamber bu azıkla donandıktan sonra hatırlatmanın zorluklarının üstesinden gelebilsin.

Hz. Peygamber bu görevini ve yükümlülüğünü yerine getirdiğinde vazifesini yapmış olur. Ondan sonra insanlar kendi halleri ile başbaşadırlar. Bu konudaki tutumları ve akıbetleri farklı olabilir. Yüce ALLAH bunların bu öğüde karşı tutumlarını göz önünde bulundurarak dilediği şekilde onları cezalandırır veya ödüllendirir:



10- ALLAH'tan korkan, öğüt Alır.

11- Bedbaht olan ondan kaçacaktır.

12-O en büyük ateşe yaslanacaktır.

13- Sonra onun içinde ne ölür ne de yaşar.

Sen öğüt ver, hatırlat. "ALLAH'tan korkan." bu öğütten yararlanacaktır. Korkacak olan kalbi takva ile donanmış olandır. ALLAH'ın öfkesinden ve azabından korkandır. Diri olan kalb ürperir ve korkar. Çünkü o varlığını yaratıp düzelten, takdir edip yol gösteren insanı kendi haline bırakmayan, onları ihmal etmeyen, mutlaka iyiliğe ve kötülüğe karşı hesaba çekilecek olan doğrulukla, adaletle onları cezalandıracak olan bir ilahı olduğunu bilir. Bu nedenle korkar. Hatırlatıldığı zaman kendine gelir. Gösterildiği zaman görür. Öğüt verildiği zaman ibret Alır.

"Bedbaht olan ondan kaçacaktır." Öğütten kaçınır. Ona kulak asmaz, ondan yararlanmaz. Öyle ise o "Bedbahttır." Bütün anlamı ve kapsamı ile kötü. Bedbahtlığın son sınırının ve zirvesinin kendisinden somutlaştığı bedbaht. Boş, ölü, maddeye ve eğlenceye gömülmüş varlığın gerçeklerini hissetmeyen onun dosdoğru tanıklığına kulak asmayan, köklü ve derin mesajlarından etkilenmeyen, ruhu ile dünyada bedbaht olan yeryüzündeki küçük ve basit değerler peşinden, korku ve endişe içinde sürüklenerek yaşayan insan dünyada da bedbahttır. Ahirette de haddi hesabı olmayan azabı hak etmesiyle yine bedbaht olacaktır:

"O en büyük ateşe yaslanacaktır. Sonra onun içinde ne ölür ne de yaşar." Büyük ateş cehennem ateşidir. Şiddeti ile korkunç, süresi ile sonsuz, hacmi ile büyüktür. İnsan orada sürekli olarak kalacaktır. Ne orada ölüp rahatın tadına varacak, ne de rahat ve güven içinde yaşayacaktır. Sadece sürekli azap görecektir. Bu öyle bir azaptır ki, onunla karşılaşanlar ölümü en büyük kurtuluş umudu olarak göreceklerdir.

Karşıdaki sayfada ise kurtuluşun temizlenmek ve arınmakla beraber olduğunu görüyoruz.



14- Doğrusu mutluluğa ermiştir.

15- Rabbinin adını anıp namaz kılan.

16- Fakat siz şu dünya hayatını üstün tutuyorsunuz.

17- Oysa ahiret daha iyi ve daha kalıcıdır.

18- Bu hüküm elbette ilk sahifelerde de vardır.

19- İbrahim'in ve Musa'nın sahifelerinde.

"Doğrusu mutluluğa ermiştir. Rabbinin adını anıp namaz kılan." Ayet-i kerimede geçen teskiye her tür pislik ve kirden arınmaktır. Yüce ALLAH arınan ve Rabbinin adını anan, kalbine O'nun yüceliğini yerleştirip "namaz kılan". Evet İşte bu arınan, öğüt alan ve namaz kılan insanın "kurtulduğunu" kesin biçimde açıklıyor. Hem bu dünyada kurtulmuş hem de diri bir kalb ile Rabbine bağlı bir halde yaşayarak hatırlamanın tatlılığını ve sıcaklığını hissederek kurtulmuştur, hem de ahirette kurtulmuştur. Cehennemin büyük ateşinden kurtularak, nimetleri ve ALLAH'ın rızasını elde etmiştir. Bu ayette geçen fesalla kavramının saygı ile ürpererek bağlandığı veya literatürdeki anlamı ile namazı ifade etmesi arasında fark yoktur. Her ikisi de hatırlamadan, ALLAH'ın yüceliğini kalbe yerleştirmeden ve onun ürpertisini vicdanında hissetmeden kaynaklanabilir.

Bu akıbet nerede, diğeri nerede? Bu son nerede, diğeri nerede?

Bu sahnenin gölgesinde bedbahtları bekleyen büyük ateş ve arınanları bekleyen kurtuluş ve başarı sahnesinin havasından muhatapları onların bedbahtlıklarının sebebine gafletlerinin kaynağına onları öğüt almaktan arınmaktan, kurtuluş ve başarıdan alıkoyan, büyük ateşe ve acı bedbahtlığa sürükleyen sebebe yöneltmektedir:

Şüphesiz dünya hayatını tercih etmek her kötülüğün başıdır. İşte bu tercihten dolayı insan öğütten/hatırlatmadan yüz çevirir. Çünkü öğüt onların ahireti hesaba katmalarını ve onu tercih etmelerini gerektirir. Halbuki onlar dünyayı istemekte ve onu tercih etmektedirler.

Dünyaya dünya denmesi tesadüf değildir. Dünya hem aşağılatıcı hem düşürücüdür. Ayrıca fanidir. Çabucak geçer. "Oysa ahiret daha iyi ve daha kalıcıdır." Özü itibariyle daha hayırlıdır. Zaman itibariyle daha kalıcıdır.

Bu gerçeğin ışığında dünyayı ahirete tèrcih etmek aptallık ve kötü değerlendirme olarak ortaya çıkmaktadır. Akıllı, sağduyu sahibi hiç kimse onu ahirete tercih edemez.

Surenin sonunda bu davanın tarihi seyri, kaynağının köklülüğü, köklerinin zamanın derinliklerine yayıldığı, yer ve zaman süreci boyunca ilkelerinin birliğine ilişkin bir işaret yer almaktadır.

"Bu hüküm elbette ilk sahifelerde de vardır. İbrahim'in ve Musa'nın sahifelerinde."

Bu akidenin büyük ilkelerini içeren, ve bu surede yer alan bu köklü-engin gerçek ilk kutsal sayfalarda; Hz. İbrahim ve Hz. Musa'nın kutsal sayfalarında yer alan gerçeğin aynısıdır.

Gerçeğin birliği, inanç sisteminin birliği, bunların kendisinden kaynaklandığı yerin birliğinin, insanlara peygamber göndermeyi gerektiren iradenin birliğinin gereğidir. Gerçek bir tanedir. Bir tek kaynağa dayanmaktadır. Yenilenen ihtiyaçların ve ardarda gelen devrelerin değişmesine göre detayları ve cüzi bölümleri değişir. Fakat yine de tek olan bir kaynaktan gelen aslı, temeli değişmez. Bu değişmeyen asıl yaratan ve düzelten takdir edip yol gösteren yüce Rabbinden gelmiştir.

 




Logged
neccar'in İmzası
Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
neccar Nickli Üyemize Teşekkür Eden 4 Kullanıcı: agbi (08 Ocak 2010, 17:39:02), hasbihal (17 Eylül 2009, 14:39:56), kardelen_ce (12 Eylül 2009, 21:24:52), _Gazze_ (12 Eylül 2009, 06:56:58)

Etiketler:
Sayfa: 1 [2] 3 4   Yukarı git
  Yazdır  


 

Gitmek istediğiniz yer:  

Benzer Konular
Konu Başlığı Başlatan Yanıtlar Görüntülenme Son Mesaj
Saffet Bakırcı – Tefsir Dersleri İSLAMİ SOHBET,VAAZ,HUTBE,FİLM,HTTP Kamuran 2 324 Son Mesaj 27 Mayıs 2007, 01:43:14
Gönderen: Kamuran
Ramazan Kayan Hocanın Tefsir Dersleri İSLAMİ SOHBET,VAAZ,HUTBE,FİLM,HTTP bager 3 1464 Son Mesaj 08 Mart 2008, 19:14:05
Gönderen: ZeMHeR
Ali Küçük hoca tefsir ve hadsi dersleri......mp3 kaçırma !!!! TEFSİR DERSLERİ feride12 2 388 Son Mesaj 02 Nisan 2008, 18:29:03
Gönderen: isomix
ali küçü hoca tefsir ve hadsi dersleri......kaçırma mp3 İSLAMİ SOHBET,VAAZ,HUTBE,FİLM,HTTP feride12 1 492 Son Mesaj 11 Şubat 2008, 21:16:51
Gönderen: barut1453
Tefsir Dersleri Üzerine Notlar. TEFSİR « 1 2 » neccar 34 1719 Son Mesaj 21 Aralık 2009, 22:36:18
Gönderen: neccar
Bilgininefendisi.net@Tasarım Grubu
|MySQL ile Güçlendirildi | PHP ile Güçlendirildi | XHTML 1.0 Geçerli! | CSS Geçerli! |

Google ve orumceklerin son ziyareti 26 Ağustos 2010, 07:26:12