Tasavvufsuz olmazmı ?
kulkays:
Tasavvufsuz olmazmı 30/12/2007 PAZAR
«Tasavvufsuz olmaz mıydı» demek, «İslâm’ı temellendiren tefsir, hadis, kelâm, fıkıh ve diğer ilimler olmasa olmaz mıydı» cinsinden bir sorudur.
Tasavvufu gereksiz görmek; ihlâs, takvâ, irfân, nefsi tezkiye, kalbi tasfiyeyi, hâsılı Allâh’a ihsân makamında samîmî olarak kullukta bulunmayı gereksiz görmek demektir.
Zîrâ Tasavvuf ile bu hakîkatler kastedilmektedir.
Dolayısıyla bu hakîkatleri yaşayan kimse, eğer Tasavvuf ismini kabul etmiyorsa bile, o da bize göre Tasavvufu yaşıyor demektir.
Çünkü takvâ, zühd, ihsân ve Tasavvuf, hakîkat ve muhtevâları itibarıyla aslında aynı mânâya ve gâyeye delâlet etmekte olan birbirine yakın terimlerdir.
İsimlendirme sadece bir alemdir.
Her ifadenin merkezinde bütün bir beşeriyetin en yüce mürşid-i kâmili olarak yegâne nümûne, üsve-i hasene (en güzel örnek) Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- ve onun ulvî terbiyesinde yetişmiş olan ve her biri bir ulvî şahsiyet ve maneviyat yıldızı olan ashâb-ı kirâm vardır.
osman nuri topbaş
kulkays:
Tasavvufsuz olmazmı ( devamı) 30/12/2007 PAZAR
Diğer taraftan kalbin itminâna ermesi, huzûr, sükûn ve saâdete kavuşması, mânen ulaştığı seviyeye bağlıdır.
Bunun için de kulun mânevî bir terbiyeden geçmesi îcâb eder.
Zîrâ kalbin ilim ve hikmetle dolması, dînin yüksek hakîkatlerine muttalî olması ve kulun mânen tekâmül edebilmesi, ancak birtakım ameliyeler netîcesinde mümkün olabilir.
Nitekim beşeriyyete nümûne olarak gönderilen peygamberler bile, vahye muhâtap olmadan önce bir hazırlık döneminden geçirilmişlerdir.
Zîrâ kalbin, latîf mânevî tecellîleri alıcı hâle gelmesi için kesâfetten arınması, hassâsiyet kazanması ve belli bir kıvâma ulaşması gerekmektedir.
Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-, daha peygamberlikle vazîfelendirilmeden önce Hira mağarasında îtikâfa Îtikâf:
Bir yere kapanıp, vakti ibâdetle geçirmek. Bilhassa Ramazan’ın son on gününde câmiye kapanarak kendini ibâdete vermek. çekilirdi.
devamı var
necmüssebah:
Teşekkür ederim.
Bende senden cesaret alarak tsavvufla ilgili bir kaç eklemeye yapayım.
Bu tür konuların polemik oluşturmasından rahatsızlık duyuyorum.
Bu nedenle açtığım bir konuyu bile sildırdım. Belki çoğu klimse fark etmedi.
ALLAH razı olsun.
kulkays:
Tasavvufsuz olmazmı ( devamı) 30/12/2007 PAZAR
Mûsâ -aleyhisselâm-, Cenâb-ı Hak’la mükâlemesinden evvel, Tûr-i Sînâ’da kırk gün, bir nevî riyâzata girmişti.
Yusuf -aleyhisselâm-, Mısır’a sultân olmadan önce on iki sene zindanda kaldı.
Orada çile, riyâzât, mücâhede ve meşakkatin bütün kademelerinden geçirildi.
Böylece mübârek kalbi, Allâh’tan gayrı bütün istinadlardan ve alâkalardan tamâmen sıyrıldı.
Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-, Mîrâc’a çıkmadan evvel “İnşirah Sûresi”nin sırrına mazhar oldu. Sadrı açılarak kalb-i şerîfleri yıkandı.
İlim ve hikmetin rûhâniyetiyle dolduruldu.
Çünkü O, Mîrâc’da acâib ve garâib hâdiselerle karşılaşacak, beşerî kesâfetle görülemeyecek esrâr-ı ilâhîyi ve değişik, latîf manzaraları seyredecekti.
devamı var
kulkays:
Tasavvufsuz olmazmı ( devamı) 30/12/2007 PAZAR
Allâh’ın seçkin kulları olan Peygamberler dahî kalb tasfiyesinden geçirilirse, diğer insanların kalbî arınmaya ne kadar muhtaç olduğu ortaya çıkar.
Zîrâ kesîf bir kalb ile, Latîf’e yaklaşılamaz.
Burnu duyarsızlaşmış birisi gülün, karanfilin kokusundan bir hisse alamaz.
Buğulu bir camdan net bir manzara seyredilemez.
Diğer yandan helâlin içine bir zerre de olsa harâmın veya şüphelinin karışması, bir testi menba suyuna bir damla necasetin karışması gibidir ki, talep, makbuliyet ve feyzi keser.
Bu sebeple kalbin mânevî hassâsiyeti ziyadeleşerek ilâhî sır ve hikmetleri alıcı hâle gelmesi için kesâfetten arınması, letâfete bürünmesi zarûrîdir.
Çünkü Cenâb-ı Hak:
“O gün ne mal fayda verir, ne de evlâd. Ancak Allâh’a kalb-i selîm (tertemiz bir kalb) ile gelenler müstesnâ...” (eş-Şuarâ, 88-89) buyurmuştur.
devamı var
Navigasyon
[0] Mesajlar
[#] Sonraki Sayfa