HİDÂYET

 

Gördün mü ya o kul doğru yolda ise? Yahut takvayı emrediyorsa? (Alak: 1/11-12)

Kur'ân-ı Kerîm'in bu ilk sûresinde Hz. Muhammed'in, hüdâ üzerinde bulunduğuna işaret edilmektedir. Hüdâ ve hidâyet lütuf ile (kibarlıkça) yol göstermek, doğru yola iletmek, gerçeğe ulaştırmak demektir. Dilde hüdâ ve hidâyet aynı anlamda olmakla beraber Kur'ân-ı Kerîm'de Allah'ın yol göstermesi anlamında hüdâ, kelimesi kullanılmıştır:

"Korunanlar için yol göstermedir.", "Onlar, Rablerinden bir hüdâ (doğru yol) üzer indedirler","Size benden bir hüdâ geldiğizaman kimler benim hüdâma uyarsa onlara korku yoktur ve onlar üzül­meyeceklerdir."XBakara: 92/2,5,38) gibi âyetler, Allah'ın yol göstermesini anlatmaktadır. Hidâyet kökü Kur'ân'da geçmez. Hüdâ kökünden türevleri pek çok âyette geçmektedir.

(ihtida) da dünyâ ve âhirete ilişkin işlerde insanın kendi isteğiyle araştırıp doğru yolu bulmasıdır:

O'dur ki karanın ve denizin karanlıklarında size yıldızlarla yol bulma olanağını sağladı. (Enam: 55/97),

Sizi sarsar diye arza ağır baskılar attı, ırmaklar ve yollar yaptı ki doğru yolu bulaşınız. (Nahl: 70/15),

Onlar da sizin gibi inanırlarsa, doğru yolu bulmuş olurlar. (Bakara: 92/137) gibi âyetler, insanın, kendi isteğiyle doğru yolu bulmasını belirtmektedir.

Râğıb'ın anlatımına göre Allah'ın insana hidâyeti dört türlüdür:

1) Allah'ın her canlıya verdiği kabiliyet ve içgüdü:

Dedi: Rabbimiz, her şeye biçimini verip sonra yol gösterendir. (Tâhâ: 45/50) âyetinde Allah'ın hidâyet etmesi, her canlıyı, yaratılış yasasına uygun şeyler yapmağa sürmesi, yaşa-ması için gerekli davranışlara yönlendirmesi anlamındadır.

Ona iki tepeyi gösterdik. (Beled: 35/10)

Necdeyn: İki yükselti, yokuş, tepe demektir ki bunları, iki meme şeklinde tefsîr edenler de vardır. Yani âyette Allah insana, annesinin memelerini emme yolunu göstermiştir. Aslında annesinin memesine yönel­me duygusu, yalnız insan yavrusunda değil, diğer memelilerin yavrularında da vardır. Ancak konu insan olduğu için insanın bu içgüdü-sünden söz edilmiştir. Yoksa memeli hayvanların yavrusu doğar doğmaz hemen annele-rinin memesine yapışmaktadırlar. O yeni dünyâya gelmiş, eğitimsiz yavru-yu hemen yaşaması için gerekli olan anne memesine yönelten, Allah'ın, onun içine koyduğu içgüdüdür. İşte bu duygu, âyette Allah'ın yol göstermesi şeklinde ifâde edilmiştir. Bizce doğru bir yorumdur.-

Fakat diğer bir re'ye göre iki tepeden maksat, hayır ve şer yollarıdır. Âyette insanın, hayır ve şer yollarını ayırdedecek, dilediği yolda gidecek yetenekte yaratıldığına işaret edilmektedir. Nitekim: "Biz ona yolu göster­dik: ya şükredici veya nankör olur." (İnsan: 90/3), "Sizi yaratan O'dur. İçinizden kimi nankördür, kimi mii'min." (Teğâbün: 107/2) buyurulmuştur.

2) Peygamberler ve Kitâblar aracılığı ile insanı hakka çağırması:

Yarattıklarımız içinde doğrulukla hakka götüren ve hak ile adalet yapan bir ümmet de vardır. (A'râf: 39/181)

Onları, buyruğumuzla doğru yola ileten önderler yaptık. (Enbiyâ: 73/73)

Yola gelenlerin hidâyetini artırdı ve onlara korunmalarını verdi. (Muhammed: 99/17)

Kim Allah'a inanırsa Allah onun kalbini doğru yola (doğru düşünceye) iletir. Allah her şeyi bilendir. (Teğâbün: 107/11) âyetlerinde peygamberlerin ve din önderlerinin insanları, Allah'ın buyruğu ile doğru yola çağırmaları anlatılmaktadır.

3) Yola gelme kabiliyetinde olanlara özgü başarıdır:

" Yola gelenlerin hidâyetini artırdı ve onlara korunmalarını verdi. " (Muhammed: 99/17)

" Kim Allah'a inanırsa Allah onun kalbini doğru yola (doğru düşünceye) iletir. Allah her şeyi bilendir." (Teğâbün: 107/11) âyetleri, insana verilen hidâyet başarısına da işaret etmektedir.

4) Âhirette cennete iletmek:

Gönüllerinde kin ve tasadan ne varsa çıkarıp atmışızdır. Altlarından ırmaklar akmaktadır. "Lütfedip bizi buraya getiren Allah'a hamdolsun; Allah bizi getirmeseydi, biz bunu bulamaz-dık!..." demişlerdir. (A'râf: 39/43) âyetinde, temiz yürekli mü'minlerin, kendilerini cennete götüren Allah'a hamdettikleri anlatılmaktadır.

Râğıb'a göre bu hidâyetler birbirine bağlıdır. Birincisi olmayınca ikincisi; ikincisi olmayınca üçüncüsü; üçüncüsü olmayınca dördüncüsü olmaz. Ama birincisi genel hidâyettir, o mutlaka olur. Fakat sonrakiler olmayabilir.

Asıl hidâyet (doğruya iletme) Allah'ın işidir. İnsanın hidâyeti, sadece hakka çağırma anlamındadır:

Allah kime yol gösterirse, işte yola gelen odur. Kimi de şaşırtırsa, işte ziyana uğrayanlar onlardır. (A'râf: 39/178)

Bu âyette hidâyet ve dalâletin, Allah'ın lütfü olduğu, Allah'ın sapık­lıkta bıraktığı insanların ziyanda olacakları bildirilmektedir. Kâinatta her şey, Allah'ın elindedir. Allah'ın çağrısına gelmeyeni Allah, kendi haline bırakır. Kendi halinde kalan da, Allah'ın çağrısını kabul etmedikten sonra kendi başına yol bulamaz. Çünkü O'nun çağırdığı yoldan başka kurtuluş yolu yoktur. O kimse şaşkın, perişan olur, ebedî ziyana uğrar. Bu ifâde ile Allah'ın âyetlerinden sıyrılıp bunalımlar içinde kalanlar kınanmaktadır.

Bu anlamdaki âyetlerden, Allah'ın, doğru yolda olan insanı kasden eğri yollara düşürdüğü anlamı çıkmaz. İlk anda bu tür âyetlerden böyle bir mânâ hatıra gelse de, gerçekte âyetler, bulundukları içerik içerisinde düşünülürse böyle bir mânânın kasdedilmediği anlaşılır. Bu âyetlerin anlattığı şudur: Allah, sapıklık içinde bulunan insanları doğru yola getirmek için elçiler göndermiş, vahiyler indirmiş, onlara doğru yolu göstermiştir. Ama onlar, bulundukları sapıklığı, Allah'ın gösterdiği yola yeğlemişler ve Allah'ın çağrısını kabul etmeyerek sapık hallerinde kalmışlardır. Allah da kendi iradeleriyle sapıklığı tercih eden o kimseleri, doğru yola zorlamamış, o hallerinde bırakmıştır. İşte Allah'ın, sapıklığında terk ettiği kimseleri, başka birisi yola iletemez. Çünkü onlar zaten Allah'ın gösterdiği yolu kabul etmiyorlar. Artık kim onları doğru yola iletecek? Doğru yol, Allah'ın yoludur. Onlar o yola gelmedikten sonra nasıl doğru yolu bulurlar?

"Allah'tan daha doğru söz söyleyen mi var?" (Nisa:98/87) âyeti, en doğru sözün Allah'ın sözü olduğunu vurguluyor. Onlar O'nun sözünü kabul etmedikten sonra başka hangi söz onları kurtarabilir?

" Allah'a ve O'nun âyetlerine inanmadıktan sonra hangi söze inanacaklar?" (Câsiye: 65/6, Mürselât: 33/50) âyeti de Allah'ın sözüne inanmadıktan sonra başka inanılacak söz olmadığını vurgulamaktadır.

Demek ki bu tür âyetler, Allah'ın, insanları doğru yola veya sapıklığa zorladığını kasdetmiyor, tam tersine bu üslûb ile Allah'ın gösterdiği yola gelmeyen inkarcıları kınıyor. Nitekim A'râf: 39/179'ncu âyet de bu hususu gayet güzel açıklığa kavuşturmaktadır: Yüce Allah, akılları varken düşün­meyen, gözleri varken görmeyen, kulakları varken bir türlü Hakk'ın sesini duymayan kimseleri cehenneme atmaktadır. Çünkü bunlar, Allah'ın kendi­lerine verdiği yetenekleri kullanıp doğru yola gelmemişlerdir. Bu halleriyle bunlar düşüncesiz, söz anlamaz hayvanlara benzemişlerdir.

Demek ki yeteneklerini kullanıp Allah'ın âyetlerini düşünenleri Allah, içlerinde uyanan etkenlerle yola getirir. Onlar doğru yolu bulurlar. Ama yeteneklerini kullanmayan, Allah'ın âyetlerini dinlemek istemeyen, inkârda direnip duranların içlerinde imân etkeni uyanmaz. Allah, o sapıklığı yeğleyenleri, zorla hidâyete götürmez, kendi hallerine bırakır. İşte ziyana uğrayanlar da onlardır.

Fakat insanın içinde ve dışında vukubulan olayların hepsi, Allah'ın yasaları çerçevesinde oluştuğundan dolayı hidâyet de, dalâlet de Allah'ın yaratmasıdır. Çünkü yasasız iş olmaz. Faktörler bulunmadan hiçbir iş yapılmaz. Yasaları, faktörleri yaratan Allah'tır. O'ndan başka yaratıcı yoktur. Her şeyi Allah yaratır. Öyle ise hidâyet de, dalâlet de Allah'ın yaratmasıdır. Ama bunlar insanın seçimine bırakılmıştır. İnsan seçer, Allah yaratır. İnsan aklıyla herhangi bir yönü seçtiği için yaratan Allah olduğu halde sorumlu insandır.

Onları yola getirmek senin görevin değildir. Allah dilediğini doğru yola iletir. (Bakara: 92/272),

Sen sevdiğini doğru yola iletemezsin; fakat Allah dilediğini doğru yola iletir. O, yola gelecek olanları daha iyi bilir. (Kasas: 49/56) âyetleri, hidâyetin Allah'a âidolduğunu belirtmektedir.

Bu âyetlerde peygamber'e, kendisinin, sevdiğine hidâyet edeme­yeceği, ancak Allah'ın, dilediğini doğru yola ileteceği; O'nun, kimin doğru yola geleceğini bildiği anlatılmaktadır.

Son âyetin, peygamber'in amcası Ebû Tâlib hakkında indiği rivayet edilir: Gûyâ, Ebû Tâlib ölüm döşeğinde can çekiştirirken yanı başında bulunan peygamber ona:

Amca, Allah'tan başka tanrı yoktur de ki Kıyamet gününde senin lehine tanıklık edeyim, demiş. Fakat Ebû Tâlib:

Eğer Kureyşin, ölümden korktuğu için böyle yaptı, diye beni kınamalarından korkmayasyıdm, o sözü söyleyip seni sevindirirdim, demiş. Bunun üzerine bu âyet inmiş[1]

Bazı rivayetlere göre de peygamber, can çekiştiren amcasına böyle söyleyince orada bulunan Ebûcehil ile Abdullah ibn Ebî Ümeyye:

- Ey Ebû Tâlib,' Abdu'l-Muttalib'in dîninden dönme, demişler. Ebû Tâlib de şehâdet getirmemiş. [2]

İnsan psikolojisini hiç düşünmeyen câhillerin uydurması olan bu tür rivayetlerden Allah'a sığınmak gerekir. Can çekiştirmekte olan bir kimsenin başında peygamber'in: "İlle şehâdet getir ki âhirette senin lehine tanıklık edeyim?" demesi, ötekilerin de Ebûtâlib'i bundan vazgeçirmeğe uğraşma­ları, aklın ve mantığın alacağı bir şey değildir. Ebûtâlib, Mekke devrinin sonlarında vefat etmiş idi. Halbuki bu Kasas Sûresinin, Mekke döneminin ortalarında indiği kuvvetle muhtemeldir. O halde Ebûtâlib'in vefatından çok önce inmiş olan bu âyetin, Ebûtâlib'in vefatı ile bir ilgisi olamaz.

Âyet konuya bağlıdır. Önceki âyetlerde Kur'ân'ın, vahiy olduğu kanıtlandıktan sonra burada da peygamber (s.a.v.) tesellî edilerek, inanmak istemeyenleri, kendisinin zorla imana sokamayacağı belirtil-mektedir. Yalnız bu değil, bundan ayrı birçok âyet de aynı mânâyı vurgulamaktadır.

“Biz bu Kur'ân'i sana güçlük çekesin diye indirmedik." Herhalde sen, onlar bu söze inanmıyorlar diye üzüntüden kendini helak edeceksin!" (Kehf: 69/6), "Sen onların hidâyetini ne kadar istesen de, Allah şaşırttığını doğru yola iletmez" (Nahl: 70/36-37)

Bu âyetlerden anlaşılıyor ki peygamber(s.a.v.)in, kavmi arasında özellikle inanmalarını çok istediği kimseler vardı. Bunlar peygamberi sevmekle, hattâ onu korumakla ve bazıları hiç olmazsa aleyhinde bulun­mamakla beraber açıkça kendisine inanmamışlardı. Bu âyetler, onların inanmamasından ötürü üzülen peygamber'i tesellî etmektedir. Onu sevdiği halde açıkça ona inanmayan yalnız Ebû Tâlib değildi. Amcası Abbâs, amcası oğlu Akîl vs. Mekke döneminde ona inanmamışlardı.

O, yola gelecek olanları daha iyi bilir." cümlesi, Allah'ın, kimlerin yola geleceğini, kimlerin yola gelmek niyyetinde olduğunu daha bilir, demektir. İşte Allah, yola gelmek isteyenleri doğru yola iletir. Allah'ın, doğru yola ilettikleri, temiz yürekli, küfürle, önyargı ile şartlanmamış insanlardır. Ama küfürle şartlanmış, önyargılı insanları

doğru yolda olduklarını sanırlar. Allah da yola gelmek istemeyenleri zorla yola iletmez.

Kur'ân'ın amacı, insanların özgür düşünme ve karar verme yeteneğine sahip bulunduklarını belirtmektir. Yoksa mü'minlerin inanmasının, yahut kâfirlerin inkârının Allah'ın dilemesiyle olup olmadığını belirtmek değildir. Kur'ân insanın sorumluluğunu vurgular. Emir ve hükümleri bu esasa göredir: "De ki: 'Hak Rabbinizdendir. Artık dileyen inansın, dileyen inkâr etsin'." [3] âyeti, dileyenin inanma, dileyenin de inkâr etme özgürlüğünün bulunduğunu bildirmektedir.

Âyetlerde Allah'ın yola gelmesini dilediği kimseler, önyargılarla şartlanmamış, özgür düşünce yeteneğine sahip olan temiz niyetli insanlardır. Kabiliyyet ve tarafsız düşünme yeteneği de yine Allah'ın sosyo-psişik yasaları içerisinde oluşur. Bu yetenek Allah'ın yasaları içerisinde oluştuğundan, işlerin gerçek yapıcısı Allah olmakla beraber insan sorumlu olmaktadır. Çünkü insan biraz çaba gösterse, içinde küfür düşüncesi değil, iman düşüncesi filizlenir. Kendisini küfürle şartlandıran ortamdan kurtulur, iman ortamına, aydınlık düşünceye çıkar. Kötü düşüncelerin yerini iyileri alır.

İşte Kur'ân, bu çabayı göstermeyenleri kınamaktadır. Eğer insanın inanıp inanmamasında kendisinin hiçbir sorumluluğu olmasa, inanma­yanlar hiç kınanmaz. Ama öyle değildir. İman ve küfür Allah'ın yasaları içerisinde oluşursa da insan imanından sevap alır, küfründen sorumlu olur. Zira kendisi, üstüne düşen özgür düşünce çabası göstermemiş, kendi­sini küfürle şartlandıran ortamından çıkmağa çalışmamıştır.

Onların Allah'tan başka, kendilerine yardım edecek velîleri yoktur. Allah kimi sapıklıkta bırakırsa artık onun için bir yol yoktur. (Şûra: 62/46)

Bu âyette Allah'ın şaşırttığı kimsenin bir koruyucusu olmayacağı belirtiliyor. Kur'ân'ın birçok yerinde olduğu üzere burada da Allah'ın şaşırtması ta'bîri, Hak çağrısına kulak vermeyen, sapık, fâsık, zâlim, önyargılı kâfir kimseleri kendi sapıklıkları içinde bıraktığı anlamındadır. Yoksa hâşâ Allah, doğru yolda olanları eğri yollara düşürmez. Böyle yapsaydı Kur'ân'ı göndermezdi. "Allah fâsıkları doğru yola iletmez, zâlimleri doğru yola iletmez, kâfirleri doğru yola iletmez" mealindeki âyetler, Allah'ın, ancak hidâyeti kabul etmeyen fâsık, zâlim, ve kâfirleri zorla doğru yola götürmeyeceğini, onları kendi hallerine bırakacağını belirt-mektedir. Allah onları kendi hallerine bıraktıktan sonra artık onları kim kurtarabilir ve kim doğru yola iletebilir? Onlar için kurtuluş yoktur, yolları cehenneme çıkar.

Andolsun biz, her millet içinde: "Allah'a kulluk edin, şeytân(a tapmak)dan kaçının" diye bir elçi gönderdik. Onlardan kimine Allah hidâyet etti, onlardan kimine de sapıklık gerekli oldu. İşte yeryüzünde gezin de bakın, yalanlayanların sonu nasıl olmuş! (Nahl: 70/36)

Bu âyetlerde Allah'ın, tâğûtu bırakıp yalnız kendisine kulluğa davet için her millete bir peygamber gönderdiği; o insanlardan kimini doğru yola ilettiği, kimine de sapıklığın gerekli olduğu bildirilmekte; yeryüzünde peygamberleri yalanlayanların nasıl mahvedildiğini gösteren nice harabe kentler bulunduğu belirtilmekte; dinleyenlere hitaben de, yeryüzünde gezip dolaşmaları ve yalanlayıcıların sonunu görüp ibret almaları emredilmektedir.

Allah'ın, kimi yola getirdiği ve kimin sapıklığı hak ettiği, gerek bu âyetin, gerek diğer âyetlerin ruhundan anlaşılmaktadır: Allah, doğru yola gelmek isteyenleri yola iletir. Ama yola gelmek istemeyenleri zorla yola götürmez, bulundukları sapıklık içinde bırakır. Onlar inkârlarına devam ede ede kalbleri iyice katılaşır, doğruyu görme kabiliyetleri tamamen dumura uğrar. Davranışları, anlayışlarını kapatır. Doğru düşünemez, ger­çeği göremez olurlar. Allah'ın şaşırttığı kimseler, yola gelmek isteme­yenler, körü körüne taklîdlerine devam eden fâsıklardır.

Ayrıca bu ifâdeler, Türkçede olduğu gibi Arapçada da bir kınama ifadesidir. Yanlış bir hareket yapanı böyle söyleyerek kınarız: "Allah gözünü kör etmiş, Allah şaşırtmış" deriz. Bu sözümüzle belirtmek iste­diğimiz şey, Allah'ın onun gözünü kör etmiş olduğunu veya onu şaşırtmış olduğunu değil, fakat o adamın aklını kullanıp gerçeği görmediğini, yanlış hareket ettiğini anlatmaktır. İşte bu ve benzeri âyetleri bu anlamda değer­lendirmek gerekir.

Hayır, zulmedenler, bilgisizce keyiflerine uydular. Allah'ın şaşırtttğını (Allah'ın gönderdiği hidâyete uymadığı için düştüğü sapıklığında terk ettiği kimseyi) kim yola getirebilir? Onların hiçbir yardımcıları yoktur. (Rûm: 84/29)

Bu âyette de Allah'a ortak koşmakla haksızlık eden müşriklerin, keyiflerine, bâtıl düşüncelerine uyarak hiçbir kanıta, bilgiye dayanmadan doğru yoldan saptıkları ve Allah'ın sapıklığı içinde bıraktığı kimsenin yardımcısı olmayacağı vurgulanıyor.

Allah'ın işi olan hidâyet, insanın içindeki yönelmeye bağlı kılınmıştır. Allah, yola gelmek isteyen, içinde bu yönelim uyanan kimseleri doğru yola iletir. İşte: "İnkâr edenler: 'Ona Rabbinden bir âyet indirmeli değil miydi?' diyorlar. De ki: 'Allah, dilediğini saptırır. (Hakka) Yöneleni de kendisine iletir'." (Ra'd: 87/27) âyetinde bu gerçek gayet açıklıkla ifâde edilmektedir: Allah, kendisine yönelene, yani bu eğilimi duyana, bu seçimi yapana hidâyet eder; öylesini doğru yola iletir.

Dalâlet: Hidâyetin karşıtı dalâlettir. Dalâlet doğru yoldan sapmak, şaşırmak anlamlarına gelir. Hidâyette olmayanlar, dalâlet içindedirler. Allah'ın hidâyet etmediği kimseler, O'nun gösterdiği doğru yolu kabul etmeyip bulundukları yolda kalanlardır. Allah'ın gösterdiği yoldan başka bütün yollar sapık, çıkmaz yoldur. Öyle ise Allah'ın yoluna gelmeyenler, sapıklık içindedirler. Allah da onları zorla doğru yola götürmez, kendi hallerinde bırakır. Bu konuda Râğıb'ın güzel izahını özetlemek yararlı olacaktır:

Hidâyet, öğretim ile olduğuna göre iki şeye bağlıdır: Ta'rîf edenin (öğretenin) tanıtımı, öğretilenin de anlaması (yani öğretim ve öğrenim veya anlatım ve anlama). İşte hidâyet bunlarla tamamlanır.

Şimdi hidâyet eden, anlattığı, tanıttığı halde hidâyet edilmek istenen bunu kabul etmezse: Hidâyet etmedi, öğretmedi, demek uygun olur. Kişi, öğretileni kabul etmediğinden, hidâyet eden ona hidâyet etmemiştir. O halde Allah'ın, kâfirlere, zâlimlere, fâsıklara hidâyet etmemesi, gösterdiği yolu kabul etmediği için hidâyet fi'linin hidâyet eyleminin gerçekleşmediği anlamındadır. Çünkü Allah ancak hidâyeti kabul edene hidâyet eder. Fakat kâfirler, zâlimler ve fâsıklar Allah'ın hidâyetini kabul etmeyenlerdir. Allah da onları hidâyete zorlamaz. O, sadece gönülden O'na yönelene, O'nun öğretimini kabul edene hidâyet eder. Allah isteseydi, herkesi hidâyete zorlardı. O zaman da sorumluluk olmazdı. Herkes melek olur; iyinin, kötünün anlamı, sınavın değeri kalmazdı. Sorumluluk olması için hidâyeti kabul etme, insanların seçimine bırakılmıştır. İşte: "Rabbin isteseydi, yeryüzündekilerin hepsi mutlaka inanırdı. O halde sen mi insanları inanmaları için zorlayacaksın? Allah'ın izni olmadan hiç kimse inanmaz ve (Allah) pisliği (azabı ve rezilliği), akıllarını kullanmayanların üzerine kor." (Yûnus: 51/99-100) âyetlerinde hidâyetin, insanın kabul ve seçimine bağlandığı anlatılmaktadır. Allah'ın hidâyet ettiği kimseler, O'nun hidâyet(öğretimini, anlatım)ını kabul edenlerdir.

Yûnus: 51/99-100'ncü âyetlerde Allah, istediği takdirde yeryüzün­dekilerin hepsinin inanacağı, Allah'ın izni olmadan hiçbir canın inanmayacağı bildirilmektedir. Bunun anlamı şudur: Allah insanları özgür bırakmıştır. Eğer zorlamak isteseydi, inanmayan kalmaz, herkes inanırdı.

Kişinin inanması, birtakım iç ve dış etkenlere dayanır. Dış etkenlerin zihinde bıraktığı izlenimler, Allah'ın insanda yarattığı bedensel ve ruhsal etkenlerle şekil alır, kişiye bir yön verir. Bunların hepsi Allah'ın yarat-masıyla olur. Gerçekte Allah, kişinin düşüncesini şu veya bu yöne çevi­rebilir. Hidâyete götüren de, sapıklıkta bırakan da gerçekte O'dur. Çünkü her hareket, her güç, her atılım O'na dayanır. O halde inadında, inkârında direnenlerin davranışlarına üzülmemek lâzımdır. Elçilerin görevi duyur­maktır. Her şeye rağmen küfründe ısrar eden kimseyi -kendi içinde hiçbir iyi düşünce çabası göstermediği için- Allah, düşüncelerinin bunalımları içinde bırakır. Onun gönlü bir türlü imana açılmaz. Çünkü bundan haz duymaz. O hep küfürde, kötü düşünceler içinde bocalar.

Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun göğsünü İslam'a açar, kimi de saptırmak isterse onun göğsünü, (o kimse) göğe çıkıyormuş gibi dar ve tıkanık yapar. Allah, inanmayanların üstüne işte böyle pislik (sıkıntı) çökertir. (En'âm: 55/125) âyeti de bu psişik durumu anlatmaktadır.

İşte Yûnus: 100, En'âm: 125'nci âyetlerin:“Allah, düşünmeyenlerin (inanmayanların) üzerine pislik kor"cümlesinin anlamı budur. İyiye yönelmek istemeyenler, kötü düşünce­ler, inkârlar içinde kalırlar.

İnsanın kabiliyeti tâ eskilere uzanan atalarından, yaşadığı ortamdan gelir. İnsana atalarından gelen genler vasıtasıyla kabiliyet veren, Allah'ın yasalarıdır. Bunu temelinden değiştirmek mümkün değildir. Çünkü insanın atalarını ve ortamını seçmek kendi elinde değildir. Ancak hareketlerini kontrole yeterli olan akıl gücüyle davranışlarını iyiye, gönlünü imana yöneltebilir. Fakat Allah'ın küllî irâdesini, takdirini de kabul edip O'na boyun eğmek gerekir.

"Allah'ın şaşırttığını kimse doğru yola ile­temez" (Zümer: 59/23,36, Mü'min: 60/33, Ra'd: 87/33), "Allah'ın yola ilettiğini kimse şaşırtamaz." (Zümer: 59/37) âyetleri, Allah'ın şaşırttığını, kimsenin doğru yola iletmeyeceğini; Allah'ın yola ilettiğini de kimsenin şaşırtamayacağını vurgulamaktadır.

Bu âyetlerin hepsi Allah'ın hidâyetini kabul edenlerin, o yolda giden­lerin sapmayacağını; Allah'ın hidâyetini kabul etmeyip sapıklık içinde kalanları da kimsenin doğru yola getiremeyeceğini anlatmaktadır. Çünkü doğru yol, Allah'ın gösterdiği yoldur. Onu kabul etmeyeni artık kim doğru yola getirebilir? Başka doğru yol yoktur. Tek doğru yol Allah'ın gösterdiği yoldur ki onu da bu kişi kabul etmemiştir. İyiye, güzele, doğruya yönel­memiştir. Böyle bir çaba göstermeyeni Allah, zorla doğru yola iletmez. Allah'ın saptırması veya şaşırtması, doğru yolda olanları, ondan çıkarıp eğri yollrra düşürmek değil; Allah'ın gösterdiği yola girmek istemeyenleri kendi hallerine terk etmesi demektir. " Allah nankör kavmi doğru yola iletmez" (Bakara: 92/264), "Allah, zâlimleri doğru yola iletmez." (Ahkaf: 66/10), "Allah, fâsık(yoldan çıkan)ları doğru yola iletmez." (Âl-i İmrân: 94/86, Cum'a: 96/5, Münâfıkun: 103/6, Saf: 108/5, Mâide: 110/108), "Ol

Allah, yalancı nankörü doğru yola iletmez." (Zümer: 59/3) âyetlerinden açıkça anlaşıldığı üzere kâfir, zâlim, fâsık ve kâzib(yalancı)lar, doğru yolda olanlar değil, sapıklık içinde olanlardır. İşte onlar o yolu bırakıp doğru yola gelme eğilimi göstermedikçe Allah onları doğru yola iletmez.

(hidâyet) bazen yalın halde, bazen  (lâm) bazen de (ilâ) ile müte'addî (geçişli) olur.Babalarından, çocuklarından ve kardeşlerinden bazılarını da... Onları seçtik ve onları doğru yola ilettik." (En'âm: 55/87), "Seni Rabbine ileteyim de, korkup saygılı olasın." (Nâzi'ât:81/19), “Kim Allah'a sarılırsa, dosdoğru bir yola iletilir." (Âl-i İmrân: 94/101) âyetlerinde hidâyet Bizi doğru yola ilet." (Fatiha: 5/6)," Körleri sen mi yola götüreceksin? Hele sezgileriyle de görmüyorlarsa!" (Yûnus: 51/43)," İkisini de doğru yola ilettik." (Sâffât: 56/118), "Onları elbette dos-doğru bir yola iletirdik." (Nisa: 98/68), "Allah'ın şaşırtttığını yola iletmek mi istiyorsunuz?

Allah'ın, şaşkınlık içinde bıraktığına bir yol bulamazsın." (Nisa: 98/88) âyetlerinde yalın halde geçişli olmuştur. (Hedy): Ka'beye hediyye edilen kurbanlıklardır. Hediyye de insanların birbirlerine dostluk veya nezaket için verdikleri armağanlardır:

Ben onlara bir hediye göndereyim de bakayım elçiler ne ile dönecekler. (Elçi, hediyelerle) Süleymyan'a gelince (Süleyman) dedi ki: 'Siz bana mal ile yardım mı etmek istiyorsunuz? Allah'ın bana verdiği size verdiğinden daha iyidir. Hediyenizle ancak siz sevinirsiniz'." (Nemi: 48/35-36)

(mihdâ), hediyyenin içine konulup sunulduğu tabak; ise çok hediye verendir.

 kelimesi, masdar olarak aşağıdaki âyetlerde geçer:

Alak: 1/11, Leyi: 9/12, Necm: 23/23, A'râf: 39/52, 154, 193, 198, 203, Cin: 40/13, Meryem: 44/76, Tâhâ: 45/10, Nemi: 48/2, Kasas: 49/37, 43, 50, 57, 85, İsrâ: 50/2, 94, Yûnus: 51/57, Yûsuf: 52/111, En'âm: 35, 71, 88, 91, 154, 157, Lokman: 57/3, 5, 20, Sebe1: 58/24, 32, Zümer: 59/23, Ğâfir (Mü'min): 60/53, 54, Fussilet: 61/17, 44, Câsiye: 65/11, Kehf: 69/13, 55, 57, Nahl: 70/64, 89, 102, Bakara: 92/2, 5, 16, 38, 97, 120,159,175,185,Âl-i İmrân: 94/4,73,%, 138, Nisa1:98/115, Muhammed: 99/17,25,32, Saf: 108/9, Feth: 109/28, Mâide: 110/44,46, Tevbe: 113/33  [4]

 


 

[1]Buhârî, Tefsir, sûre: 28; Müslim, İmân: h. 39; Tirmizî, Tefsîr, sûre: 28

[2] İbn Kesîr, Tefsîr: 3/395-396

[3] Kehf: 69/29

[4] Prof. Dr. Süleyman Ateş Kur’an Ansiklopedisi Kuba Yayınları : 8/351-362