HARB

 

 Savaşta onları yakalarsan, onlar(a vereceğin ceza) ile arkalarında bulunan kimseleri de dağıt ki ibret alsınlar. (Enfâl: 93/57)

Harb : Savaş demektir. Arapçada dişil kabul edilmiştir. Harb düşman anlamında da kullanılır, Ben, benimle savaşanın düşmanıyım, demektir. Mîm'in kesriyle  (mihrab) savaş âleti, mızrak

gibi adam, mızrak, mihrâb ise düşünceleri dağılmaktan,

dünyâ meşgalelerinden derleyip bir noktaya yoğunlaştırma savaşımının verildiği ma'bed, evin baş köşesi, meclisin üst tarafıdır.[1]

Âyette, inanmayan, yaptıkları andlaşmayı her fırsatta bozmaktan çekinmeyen kâfirler, savaşta yakalandıkları takdirde, arkada kalan destek­çilerine ibret olacak biçimde cezalandırılmaları emredilmektedir.

Bedir Savaşının olaylarını anlatan Enfâl Sûresi, Bedir Savaşının ardından inmiştir. Bundan dolayı bu âyetlerin, Kaynuka Yahudileri hak­kında inmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Allah'ın Elçisi Medine'ye geldiği zaman Yahudilerle, Müslümanların Yahudilere, Yahudilerin de Müslüman­lara saldırmamaları, dışarıdan gelecek bir saldırıya karşı da beraberce karşı koyacakları hakkında bir ittifak yapmıştı.

Fakat Yahudiler, ittifaklarına rağmen Müslümanlara karşı gittikçe artan bir kin beslemeğe başladılar. Zaman zaman andlaşmalarının şartlarını çiğnemekten çekinmediler.

Hayvanını satmak üzere Kaynuka Oğulları pazarına giden ve orada bir Yahudi kuyumcunun dükkânında oturan Müslüman bir kadının eteğini, dükkân sahibi Yahudi, arkadan gizlice kadının beline iliştirmiş ve kadın ayağa kalkınca edep yeri açılmış. Kadının feryadını duyan bir Müslüman, hücum edip kuyumcuyu öldürmüş, Yahudiler de onu öldürmüşler. Bu olay, Müslümanlarla Yahudilerin arasını iyice açmış.

İşte bu âyetlerde Müslümanlara karşı andlaşmalarını bozup gizli ve açık tertipler peşine düşen kimselerin tepelenmeleri ve ibret olacak biçimde cezalandırılmaları emredilmektedir.

 

Savaşa Katılma:

 

38- Ey inananlar, size ne oldu ki: "Allah yolunda topluca savaşa çıkın!" dendiği zaman yere çakılıp kaldınız? Âhirettense dünyâ hayâtına mı razı oldunuz? Ama dünyâ hayâtının geçimi, âhiretin yanında pek azdır. 39-Eğer topluca (savaşa) çıkmazsanız, (Allah) size acı (bir şekilde) azâbeder ve yerinize sizden başka bir topluluk getirir, O'na hiçbir zarar veremezsiniz, Allah herşeyi yapabilendir. 40- Eğer siz o(Hak elçisi)ne yardım etmezseniz, iyi bilin ki, Allah ona yardım etmişti: Hani yalnız iki kişiden biri olduğu halde, inkâr edenler kendisini (Mekke'den) çıkardıkları sırada ikisi Mağa­rada iken arkadaşına "Üzülme, Allah bizimle beraberdir!" diyordu. (İşte o zaman) Allah (ona yardım etti) onun üzerine sekîne(huzûr ve güven duygu)sunu indirdi ve onu, sizin görmediğiniz askerlerle destekledi; inan­mayanların sözünü alçalttı. Yüce olan, yalnız Allah'ın sözüdür. Allah dâima üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir. 41- Gerek hafif, gerek ağır olarak savaşa çıkın, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihâdedin. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır. (Tevbe: 113/38-41)

  38-39. âyetlerde Allah yolunda cihâda çağrıldıkları zaman ağır, gönülsüz davranan mü'minler kınanmakta; Allah yolunda savaşa çıkmadıkları takdirde acı bir azaba uğrayacakları; kendilerinin götürülüp yerlerine başka bir toplumun getirileceği ihtar edilmektedir.

  40. âyette de Müslümanlar, Elçisine yardım etmeseler dahi Allah'ın, ona yardımcı olup onu güç durumlardan kurtardığı anımsatılmaktadır. Müşrikler onu yurdundan çıkardıkları zaman yanında bir tek arkadaşından başka kimse yoktu. İkisi birlikte Mağaraya sığındıkları zaman o, korkuya kapılan arkadaşına: "Üzülme, Allah bizimle beraberdir!" demişti. O zaman Allah ona huzur ve güven indirmiş, onu görülmeyen askerlerle desteklemiş, kâfirlerin sözünü alçaltıp kendi sözünü yükseltmişti. Her zaman galip, güçlü olan Allah, her işi hikmetle yapar.

Burada Allah'ın, Hicret esnasında Elçisine verdiği güven ve huzur duygusuna işaret edilmektedir. Kendileri, geceleyin Ebubekir'le birlikte yola çıkıp, Sevr Mağarası'na sığınmışlar, onları araştıranlar da, izsürücülerin yardımıyla Mağaranın kapısına kadar gelmişlerdi. Allah'ın Elçisi, gönlüne indirilen güvenle hiç sarsılmadı ve görülecekleri korkusuyla telâşa kapılan Ebubekir'e "Üzülme, Allah bizimle beraberdir!" demişti. İşte âyette, Pey-gamber'in, arkadaşına söylediği bu söz anımsatılmakta ve Allah'ın ona huzur ve güven duygusu verip görünmeyen güçlerle onu desteklemiş olduğu vurgulanmaktadır.

  41. âyette de mü'minlerin hafif ve ağır olarak, mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihâda çıkmaları emredilmekte ve bunun kendileri için daha hayırlı olduğu vurgulanmaktadır.

Bu âyetlerde çıkılması emredilen savaş, Tebûk Seferidir. Savaşılacak kimseler de daha önceki âyetlerde bildirildiği üzere Hıristiyan topluluklar, Bizansa bağlı kalabalık güçlerdi. Bu sefer, ekonomik sıkıntıların bulunduğu bir zamanda ortaya çıkmıştır.

Bazı Müslümanlar bu savaşa çıkmak istememiş, ağır davranmıştı. Bunu yapanlar yalnız münafıklar değildi. Zayıf yürekli bazı kimseler de öyle davranmıştı.

Tebûk Seferi, Hz. Peygamber'in son seferi olduğuna göre demek ki tâ hayatının sonlarına kadar Peygamber'i üzen, onun çağrısına uymakta tereddüd gösteren Müslümanlar vardı. Yani insan, her zaman insandır. Zayıf durumlarda, kritik anlarda çekinir. Zaten Müslüman olurken canlarını tehlikeye atmaktan çekinmeyen ilk Müslümanlar, Peygamber'in hayatının sonuna dek onun buyruğuna uymakta tereddüd göstermemişlerdir. Bu sefere katılmayan münafıkların sayısının 80 küsur olduğu söylenir.

Tebûk Seferi, Mekke'nin Fethinden bir yıl sonra, Hicretin 9. yılında olmuştur. Allah'ın Elçisi, Tâif kuşatmasından döndükten sonra Rumların Medine'ye saldırmak için Şam'da büyük yığınak yaptıklarını, Lahm, Cüzam, Âmile, Gassân gibi Hıristiyan Arap kabilelerini topladıklarını haber aldı. Kendisi de asker toplayıp bunların üzerine yürümeyi uygun gördü. Köylü kentli bütün Müslümanları bu sefere katılmaya ve mâlî yardım yapmaya çağırdı.

Mevsim çok sıcak, ürün ve meyvaların devşirme zamanı idi. Ayrıca Müslümanların ekonomik durumları da iyi değildi. Medine'de kıtlık vardı. Gidilecek mesafe hayli uzak, çarpışılacak düşman çok kalabalıktı. Rumlarla çarpışmak, Müslümanların gözlerinde büyümüştü.

İşte bu sebeplerden dolayı Müslümanların birçoğu, güç bulduğu bu sefere hazırlanıp katılmakta ağır davranmıştı.  

  Ey inananlar, size ne oldu ki: 'Allah yolunda topluca savaşa çıkın'!" dendiği zaman yere çakılıp kaldınız?" cümlesi, Müslüman­ların bu durumunu tasvir etmektedir. ağırlaştınız, yere

çakılıp kaldınız demektir. Fakat kelimenin söylenişi, ağızdan o kadar güçlükle çıkmaktadır ki bu çıkış tarzı, toplumun yere çakılıp kalmasını, bir türlü yerden kalkmamasını canlandırmaktadır. Güçlüklerinden dolayı bu sefere güçlük seferi, bu orduya da güçlük ordusu den-miştir.

Bütün güçlüklerine rağmen bu sefer için onbini süvari olmak üzere otuzbin kişilik bir ordu toplanmıştır. Zengin sahâbîler, ordunun giderleri için büyük yardımlar yapmışlardır.

Allah'ın Elçisi, 9. Hicret yılının Receb ayında (Ekim 630 M.) yola çıktı. Tebûk'e kadar gitti. Orada yirmi gün kadar kaldı, daha öteye gitmedi. Kendisine iletilmiş olduğu biçimde büyük bir askerî topluluğa rastlamadı. Toplananlar, Allah Elçisinin geldiğini duyunca dağılmışlardı.

Tebûk'te bir çatışma olmadı. Yalnız çevredeki bazı kabilelerle andlaş-malar yapıldı. Bazı Hıristiyan ve Yahûdî kabileleri, andlaşmalarla cizyeye bağlandı. Bir savaş olmamasına rağmen bu seferin siyasî yararları dokun­muş, Müslümanların büyük bir kuvvet ve devlet haline geldikleri haberleri yakın sınırları aşmağa başlamıştır.

 122-İnsanların hepsi toptan sefere çıkacak değillerdi. Ama her kabileden bir cemâatin, dîni iyice öğrenmeleri ve dönüp kavimlerine geldiklerinde,

 sakınmaları umuduyla onları uyarmaları için sefere çıkmaları gerekmez miydi? 123- Ey inananlar, yakınınızda bulunan kâfirlerle savaşın, (onlar,)

sizde bir katılık bulsunlar. Bilin ki Allah, korunanlarla beraberdir. (Tevbe: 113/122-123)

Yine Allah Elçisinin Tebûk Seferi ile ilgili olan Tevbe: 113/122. âyette de bütün inananların savaşa gitmesine gerek olmadığı, ancak her gruptan bir topluluğun Peygamber 'le birlikte sefere çıkıp ondan dini öğren­meleri, döndüklerinde de kavimlerini uyarmaları gerektiği bildiril-mektedir.

Gerçekte cihâd âyetlerinin devamı olan bu âyeti, bazıları onlarla hiç ilgisi olmayan, ayrı bir konu getiren âyet gibi düşünüp değerlendirmişlerdir.

A- Cihâd âyetlerinin devamı olduğuna göre âyet için iki anlam olasıdır:

1) Birincisine göre Müslümanların büyük kısmı savaşa giderken bir grup da kalıp Allah'ın Elçisine hizmet edecek ve bu suretle ona gelen yeni vahiyleri öğrenecek, sonra kavimleri dönüp geldiklerinde onları uyaracaklardır. Bu anlamı verebilmek için âyetin şöyle takdir edilmesi gerekir.     

  Her fırkadan bir grup sefere giderken, bir grup da durup dini öğrenmeli, savaştan dönen kavimlerini uyarmalıdırlar." İşte genellikle müfessirler âyeti bu takdire göre mânâlandırmışlardır.

Ayrıca bu mânânın doğru olabilmesi için âyette sözü edilen sefere Peygamber'in katılmayıp Medine'de kalmış olması gerekir. Halbuki Tebûk Seferinde Peygamber Medine'de kalmamış, bizzat sefere katılmıştır.

2)  İkincisine göre tefakkuh savaşa giden grupun dini anlayıp öğ­renmesidir. Hasan-ı Basrî'ye âidolan bu görüşe göre âyetin anlamı şöyledir. İnananların hepsi savaşa gidecek değildir. Ama her kabileden bir grup savaşa çıkmalı, dinde anlayış sahibi olmalıdırlar. Bu anlayıştan amaç, Müslümanların müşriklere üstün geldikleri, az bir topluluğun, kendilerinden üstün bir topluluğu yendiğini, Allah'ın, Müslümanlara yardımcı olup dinini yüceltmek istediğini bizzat görüp kesin iman sahibi olmaktır[2]. Allah'ın, sefer esnasında indirdiği âyetleri, Peygamber (s.a.v.)in sohbetlerini işiten ve Allah'ın Müslümanlara olan yardımlarını gören bu insanlar, seferden

 döndükleri zaman da kavimlerini uyarır, duyduklarını ve gördüklerini anlatarak onları hak yola yöneltirler.

B- Bazılarının sandığı gibi eğer âyet, Tebûk Seferiyle ilgili olmayıp bağımsız bir konu başlatmış olsaydı, o zaman mânâ şöyle olurdu: Mü'min-lerin hepsinin dini öğrenmek için çıkıp Peygamber'in yanına gelmeleri gerekmez. Her kabileden bir grup Allah Elçisinin huzuruna gelip dini öğrenmeli ve kavimlerine dönüp onları uyarmalıdırlar.

Bu suretle âyetin savaşla ilgisi kalmaz, dini öğrenmek üzere bir yola gitmek anlamı ortaya çıkar. Âyete bu anlamı verenler âhâd haberinin, dinde hüccet olacağı görüşünü de bu âyete dayandırmışlardır. Onlara göre dini öğrenmek için herkesin Peygamber'in yanına gitmesi gerekmez. Sadece bir taifenin gitmesi yeter. Taife, üçten aza da denilir. Bu da iki veya birdir. Buna göre dini iki veya bir kişinin öğrenip kavmine duyurması hüccettir. Böyle bir yorumla tek kişinin haberi hüccet haline gelmektedir. Ancak Kadî, tek kişinin haberiyle amel etmenin farz olmadığını söyler. Çünkü taife, söylediği haber hüccet olacak topluluk anlamına da gelir (bir iki kişinin haberi hüccet olmaz).

Âyetin sözgeliminden Kadî'nin haklı olduğu açıktır. Çünkü âyet, her kabileden bir taifenin çıkıp dini öğrenmesini salık vermektedir. Bunlar bir kişi değil, bir topluluktur. Ayrıca   Dinde bilgi, anlayış

sahibi olsunlar" cümlesinde  fi'li tekil veya ikil değil çoğuldur. Bu ifâdenin, tek kişi haberinin geçerliliğine hüccet yapılması, insan manta-litesinin, zorlanınca neler yapacağını, nasıl Allah'ın ve Peygamber'in kasdetmediği anlamlar çıkarabileceğini göstermesi bakımından ilginçtir.

Kadî'ye göre  kavimlerini uyarsınlar" cümlesinden,

bir kişinin kavmini uyarması anlamının çıkarılması doğru olsa bile, tek kişinin uyarısına uymak gerekli olmaz. Nitekim olayı gören kişinin tanıklık etmesi gerekir ama, o tek kişinin tanıklığını kabul etmek gerekmez. Ayrıca inzâr korkutma belirtir. Sadece inzâr ile amel vâcib değildir[3]

Bu üçüncü anlam, Kur'ân'ın sözgeliminde yoktur. Âyetler baştan sona Tebûk Seferi ve cihâd ile ilgilidir. Tamamen savaşla ilgili bir sözgelimi içine, bu konu ile hiç ilgisi olmayan bir âyetin konması ma'kul olamaz. Kaldı ki Kur'ân, yukarıdaki âyetlerden beri nefr kelimesini savaşa gitmek anlamında kullanmıştır: "Nefr etmezseniz, yani savaşa gitmezseniz, Allah size acı bir azâb eder."[4] âyetinde de nefr savaşa çıkmak anlamındadır; sıradan bir yere gitmek anlamında değildir. Bundan dolayı son ihtimal doğru olmadığı gibi, bu âyete dayanarak vâhid (tek kişi) haberini hüccet saymak da temelden çürüktür.

Genellikle çoğunluk, âyete birinci mânâyı vermiştir. Yani Müslüman­lardan bir grup savaşa giderken bir grupun da Peygamber'le beraber kalıp dini öğrenmeleri ve savaştan dönüp gelenleri uyarmaları gerektiği anlamını vermişlerdir.

Fakat Hasan-ı Basrî'nin verdiği anlam, âyetlerin sözgelimine daha uygundur. Çünkü konu Tebûk Seferi üzerindedir. Bu seferde Peygamber geri kalmamıştı ki her kabileden bir grup onunla beraber kalıp da ondan dini öğrensinler. Sonra her kabileden bir grupun Peygamber'le beraber kalması da büyük sorun ortaya çıkarırdı. Çünkü onların barındırılması ve beslenmesi gündeme gelirdi. Ayrıca Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihâda çıkmış insanlar için "Belki sakınırlar diye onları uyarmaları gerekmez mi?" ifâdesi kullanılmaz. Çünkü zaten onlar sakınmasalar, Allah yolunda mal ve canlarını ortaya koyup sefere çıkmazlardı. Uyarma deyimi, sapık ve kâfirler için kullanılır. Âyet için tek doğru mânâ, Hasan-ı Basrî'nin verdiği mânâ olduğu için biz mealde bu mânâyı yeğledik.

Tebûk'ten geri kalan kimselerin davranışları kınandıktan sonra bu âyette de "Mü'minlerin hepsinin sefere çıkması gerekmez. Ama her fırkadan bir topluluk, Peygamber'le beraber savaşa çıkmalı ki Peygamber'in yanında bulunup, Allah'ın Müslümanlara yardımını, derme çatma insan-ların, nasıl Bizansa dahi karşı koyacak bir güce ulaştıklarını, dinin birleştirici ruhunu anlasınlar ve kavimlerine döndüklerinde onları uyarsınlar" buyurul-maktadır.

İşte bu âyette sefere katılmanın fazilet ve önemi belirtilmektedir. Böylece âyet, diğer âyetlere yabancı değil, onlarla tam uyum içinde olmak­tadır. Öteki mânâlar birtakım takdirleri, katmaları gerektirir ki vahiy sözleri bu tür katmalardan uzaktır. Eğer o takdirler kasdedilmiş olsaydı, o şekilde vahyedilirdi. Madem ki vahy böyledir, onda olmayan sözleri ona katmak anlamsız ve onu değiştirme, çarpıtma olur.

Taberî'nin rivayetine göre Peygamber (s.a.v.) bir cemâati, İslâmı öğretmek üzere çöle göndermişti.  

  Ne Medine halkının, ne de onların çevresindebulunan bedevi Arapların, Allah'ın Elçisinden geri kalmaları ve onun canından önce kendi canlarının kaygısına düşmeleri, onlara yakışmaz. Böyledir, çünkü Allah yolunda uğrayacakları hiçbir susuzluk, yorgunluk, açlık; kâfirleri öfkelendirecek bir yeri çiğne(yip zaptet)meleri ve düşmana karşı bir başarı kazanmaları yoktur ki mutlaka bunlarla kendilerine iyi bir amel yazılmış olmasın. Allah güzel davrananların ecrini zayi etmez." (Tevbe: 113/120)âyeti inince gönde-rilenler, Allah Elçisinden geri kalan­lardan olmamak için dönüp geldiler. Bunun üzerine mü'minlerin hepsinin sefere gitmesinin gerekli olmadığını, her kabileden bir topluluğun sefere katılmasının yeterli olduğunu bildiren 122. âyet indi[5].

Bu rivayete göre çöle gidenlerin, Tebûk Seferinden önce çölden dönmeleri ve dolayısıyla bu âyetlerin seferden önce inmiş olması gerekir. Oysa açıkça anlaşılıyor ki âyetler sefer esnasında ve dönüşünde, bir kısmı da döndükten sonra inmiştir. Bundan dolayı bu tür rivayetlerin, âyete bir iniş sebebi yakıştırma çabasından kaynaklandığı kanısındayız. Âyet, konu ile ilgili diğer âyetlere bağlı ve onlarla birlikte inmiştir.

Bazı bilginler, bu âyete dayanarak savaşın, farz-ı kifâye olduğunu, bir topluluk savaşa gidince diğerlerinden bu farzın düşeceği hükmünü çıkarmışlardır. Bu çıkarım doğrudur. Ancak Bakara: 92/216. âyetinde, savaş, genel bir ifâde ile, mü'minlere farz kılınmıştır. Ama herkesin katıl­masına ihtiyaç yok ise o zaman cihâd farz-ı kifâye olur. Bir kısmının yapmasıyla diğerlerinden düşer.

Bugün düzenli ordu döneminde cephe savaşı, ordunun görevidir. Cephe gerisindeki Müslümanlar da üzerlerine düşen görevi yaparlar, çağ­rıldıkları zaman da savaşa koşarlar. Gerideki hizmetleri de bir cihâddır.

 

Özürsüz Savaşa Katılmama:

 

95- İnananlardan özürsüz olarak yerlerinde oturanlar ile, mallariyle canlariyle Allah yolunda cihâdedenler bir olmaz- Allah, mallariyle canlariyle cihâdedenler i, derece bakımından oturanlardan üstün kılmıştır. Gerçi Allah hepsine de güzellik va'detmiştir ama mücâhidleri oturanlardan çok daha büyük ecirle üstün kılmıştır: 96-Kendi katından yüksek dereceler, bağış ve rahmet. Allah, bağışlayandır, esirgeyendir...100- Allah yolunda göç eden kimse, yeryüzünde gidecek çok yer ve bolluk bulur. Kim Allah ve Elçisi için göç etmek amacıyla evinden çıkar da kendisine ölüm yetişirse, onun mükâfatı Allah'a düşer. Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (Nisa: 98/95-96,100)

Nisa: 98/95-96. âyetler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihâd eden mü'minlerin, özürsüz olarak evlerinde kalan mü'minlerden üstün olduğunu; inandıklarından dolayı Allah'ın, ikisine de güzellik (cennet) sözü vermekle beraber, mücâhidleri, savaştan geri kalanlardan derecelerle (kat kat) üstün kıldığını bildirmektedir.

Bu âyetlerin anlatımına göre cihâd eden mü'minler, cihâda gitme­yenlerden üstündür ama Allah, bütün mü'minlere güzellik va'det-miştir. Bu da cihâdın farz-ı ayn değil, farz-ı kifâye olduğunu gösterir. Çünkü farz-ı ayn olsaydı, bunu yapmayanda hiçbir fazîlet kalmaz, tersine o kimse günahkâr olurdu. Oysa âyete göre cihâda gitmeyen mü'minde de fazîlet vardır ama onun fazîleti, cihâda gidenlerinkinden aşağıdır. Cihâd, amellerin en güzelidir.

Bu âyetler, kuşkusu olmadığı halde psikolojik veya herhangi bir nedenle cihâda katılmayan Müslümanların durumunu anlatmaktadır.  

 özürlü olmayanlar" cümlesi, maddî bir özürle cihâda katılma­yanları bu hükmün dışında tutmaktadır. Çünkü kör, sakat, hasta ve güçsüzler savaştan muaf tutulmuşlardır, onlar için cihâda katılmamalarından ötürü bir sorumluluk yoktur.[6]

 Hz. Peygamber (s.a.v.), cihâda katılmak istedikleri halde katılamayan özürlü mü'minlerin de aynen cihâda katılmış gibi sevâb alacaklarını açık­lamıştır. Zeyd ibn Sabit şöyle diyor: "Allah'ın Elçisi, bana  

  âyetini yazdırırken gelen kör İbn Umm-i Mektûnı:

- Yâ Resûlallah, eğer cihâd yapabilecek güçte olsaydım, elbette cihâda giderdim, dedi.

(Kalabalık yüzünden) Hz. Peygamber 'in dizi, benim dizimin üzerine düşmüştü. Tam o sırada vahiy inmeğe başladı. Peygamber'in dizi, üzerimde o kadar ağırlaştı ki dizimin kırılacağını sandım. Allah, ğayru ulî'd-darar: özürlüler hariç) cümlesini indirdi."[7]

Ahmed ibn Hanbel'in Müsnedinde hadîs daha açık olarak şöyle yer almıştır: "Bir gün Peygamber(s.a.v.)in yanında oturuyordum. Vahiy geldi, kendisini sekine (huzur, kendinden geçme hali) kapladı. Sekine onu kapla­yınca bacağı, bacağımın üstüne düştü. Vallahi, CJhllah Elçisinin bacağından daha ağır bir şey görmemiştim. Sonra bu hal kendisinden gidip aydan Allah Elçisi:

'- Zeyd, yaz, dedi

  Ben de hemen bir kürek kemiği alıp âyeti yazdım. O

sırada kör İbn Ümm-i Mektûm geldi. Cihâdedenlerin faziletini duyunca ayağa kalktı:

- Yâ Resûlallah, kör ve benzerleri gibi cihâd yapamayanların durumu ne olacak dedi?

Vallahi, İbn Ümm-i Mektûm henüz sözünü tamamlamadan Allah'ın Elçisi'ni yine sekine kapladı. Yine bacağı bacağımın üstüne düştü. İlkinde olduğu gibi yine büyük bir ağırlık hissettim. Sonra açıldı:

- Oku, dedi  okudum.

Peygamber (s.a.v.)  ziyâde edildi, dedi. Onu da yazdım. Vallahi kemikte çatlak üzerine düşen o ilâveyi hâlâ görür gibiyim."[8]

 in, asıl âyetin inişinden sonra, Abdullah ibn Ümm-i

 Mektûm'un üzülmesi üzerine, âyetten ayrı olarak indiğini söyleyen bu rivayetin, Peygamber'in müezzini de olan a'mâ Abdullah ibn Ümm-i Mektûm'a fazilet biçmek için üretildiği kanısındayız. Çünkü yalnız başına sadece bu iki kelimenin inmesi anlamsız olur. Allah ne indireceğini bilir. "Kişiye, gücünün üstünde bir şey yüklemez." Zaten özürlülere cihâd farz kılınmamıştır. Özürsüz olarak cihâda gitmeyenlerin derecesi, öteki mü'min-lerin derecelerinin altındadır. Ama özürlü mü'minler, üstlerine düşen görevi yapıyorlarsa savaşa katılmadıklarından dolayı öteki mü'minlerin derecesin­den aşağı kalmaz, mücâhidlerin derecesine ererler.

  96. âyette cennet derecelerinden söz edilir. Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Cennette yüz derece vardır ki Allah onları, yolunda cihâdedenlere hazır­lamıştır. Her derece arasında gökle yer arası kadar mesafe bulunmaktadır. Allah'tan Firdevs'i isteyiniz. Çünkü Firdevs, cennetin ortası ve en yük­seğidir. Onun üstünde Rahman'in Arşını görüyorum. Cennetin ırmakları oradan fışkırır."[9]

 11- Göçebe Araplardan geri bırakılanlar, sana diyecekler ki: "Mallarımız, ve çocuklarımız bizi, (seninle beraber gelmekten) alıkoydu. Bizim için mağfiret dile." Onlar, dilleriyle kalblerinde olmayan bir şeyi söylüyorlar. De ki: "Allah size bir zarar vermek istemiş, yahut size bir yarar vermek istemiş olsa Allah'ın,

 sizin için dilediğine kim engel olabilir? Hayır (hiç kimse engel olamaz), Allah yaptıklarınızı haber almaktadır.!2- Herhalde siz sandınız ki Elçi ve mü'minler, bir daha ailelerine dönmeyecekler. Bu (düşünce) gönüllerinizde süslendirildi, (size güzel gösterildi,) kötü zanda bulundunuz ve helaki hak etmiş bir topluluk oldunuz. 13- Kim Allah'a ve Elçisine inanmazsa bilsin ki, biz, kâfirler için alevli bir ateş hazırlamışadır. 14- Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. O, dilediğini bağışlar, dilediğine azâb eder. Allah bağışlayandır, esirgeyendir. 15- O geri bırakılanlar, ganimetleri almak için gittiğiniz zaman: "Bizi bırakın, sizinle beraber gelelim," diyecekler. Onlar, Allah'ın sözünü değiştirmek istiyorlar. De ki: "Siz, bizimle gele­mezsiniz. Allah, önceden böyle buyurdu." Onlar: "Bizi çekemiyorsunuz" diyecekler. Hayır, onlar, pek az anlarlar. 16- O geride kalan göçebe Araplara de ki: "Siz yakında çok kuvvetli bir kavme karşı savaşmağa da'vet edileceksiniz, onlarla (ya) dövüşürsünüz, yahut (onlar) Müslüman olurlar. Eğer itâ'at ederseniz, Allah size güzel bir mükâfat verir; (yok) eğer önceden döndüğünüz gibi yine dönerseniz, size acı bir şekilde azâbeder.

(Fetih: 109/11-16)

  11-14. âyetlerde Hudeybiye seferine katılmayan bazı Arap kabilelerinin, mallarına ve aile­lerine bakacak kimse olmadığı için seferden geri kaldıklarını ileri sürerek Peygamber'den özür dileyecekleri; aslında onların, Müslümanların Mekke-liler karşısında yenilerek bir daha geri dönemeyeceklerini sandıkları ve bu seferden bir ganimet ummadıkları için sefere katılmadıkları; Allah'a ve Elçisine inanmayan kâfirlerin alevli cehennem ateşine girecekleri; göklerin ve yerin sahibi olan Allah'ın, dilediğini affedip dilediğini bağış-layacağı bildiriliyor ve sonunda da Allah'ın bağışlayan, esirgeyen sıfatları vurgula­nıyor.

Savaşa katılmayanlar, Medîne yöresinde oturan Ğifâr, Müzeyne, Cüheyne,Eşca',Nah've Eşlem kabileleri idi. Hz. Peygamber ömre niyetiyle sefere karar verince müşriklerin, Ka'be'yi ziyaretlerine engel olmamaları için Medîne yöresindeki göçebe kabilelerin de sefere katılmalarını istedi. Fakat onlar bu seferden ganîmet ummadıkları ve Mekkelilerin saldırıp Müslümanları öldüreceklerini sandıkları için işleri olduğunu bahane ederek sefere katılmadılar.

İşte âyetlerde bu kabilelerin, Müslümanların sağlıkla yurtlarına dön­düklerini gördükleri zaman Peygamber'e gelip bahaneler ileri sürerek kendileri için istiğfar etmesini isteyecekleri, fakat onların, samimi olmadığı,

 sözlerinin, özlerine uymadığı bildiriliyor ve içlerinde taşıdıkları düşünceleri açığa vuruluyor.

11 ve 15'nci âyetlerin, gelecek zaman kipiyle başlaması, bu âyetlerin, henüz kabilelerin gelip özür dilemelerinden önce indiğini gösterir. Ve bu da sûrenin, Medine'ye dönerken yolda indiği hakkındaki rivayetleri des­tekler .Burada Peygamber'den özür dileyecek olan bu kabilelerin, Müslüman olup olmadıkları hakkında bir açıklık yoktur. Ancak Peygam-ber'den istiğfar talebetmelerinden, bunların Müslüman oldukları kanısı uyanır. Çünkü inanmayan kimse gelip Peygamber'den kendisi için istiğfar etmesini istemez.

Fakat:

  Siz kötü zanda bulundunuz, helaki hak eden bir toplum oldunuz. Kim Allah'a ve Elçisine inanmazsa bilsin ki biz, inkâr edenler için alevli bir ateş hazırlamış izdir" âyetlerinden bunların henüz kâfir oldukları anlaşılmaktadır. Gelip istiğfar talebetmeleri de Müslümanlardan korkmalarından ötürü olabilir. Nitekim âyette bunu gönülden değil, sadece dilden söyledikleri bildirilmektedir.

İbn Sa'd, Tabakatında Hicretin beşinci yılında Müzeyne ve Eşlem kabilelerinden cemâatlerin gelip Müslüman olduklarını yazmaktadır. Pey-gamber(s.a.v.)in, Mekke üzerine yürüdüğü sekizinci Hicret yılında ise İslâm ordusu içinde Müzeyne, Eşca', Eşlem ve Ğifâr kabilelerinden cemâ­atler de vardı. Bu da bunların Müslüman olduklarını gösterir. Bunlar Müs­lüman olsalar dahi âyetlerin inişi sırasında henüz iman gönüllerine yerleşmemişti. Nifak tarafları daha ağır basıyordu. "Çevrenizdeki göçebe Araplardan da ikiyüzlüler vardır"[10], "Göçebe Araplar: 'Biz inandık' dediler De ki: 'Siz inanmadınız, fakat İslâm olduk deyiniz. Kalblerinize iman girmedi!"[11] âyetleri de henüz gönüllerine imanın yerleşmediği, dünyâ çıka­rını ma'nevî sorunlara üstün tutan bu göçebe Arap kabilelerinin durumunu anlatmaktadır.

  15: İşte onbeşinci âyette mallarını ve ailelerini bahane ederek Hudeybiye Seferinden geri kalan bu adamların, ganimet alacaklarını bildikleri bir sefer olunca Bize de müsâade edin, biz de sizinle beraber gelelim" diyecekleri, Allah'ın sözünü değiştirmek istedikleri belirtiliyor. Onların, öyle bir sefere katıl­malarına müsâade edilmemesi emrediliyor. Allah'ın emriyle sefere katıl­maları menedilince de onların   Siz bizi çekemiyorsunuz"

diyecekleri ve onların çok az anlayan insanlar oldukları belirtiliyor.

16'ncı âyette de bu Arapların, samimi olup olmadıklarının deneneceği, bunun için yakın gelecekte yapılacak olan savaş çağrısına uyup ya güçlü bir milletle çarpışacakları veya o milletin İslâm olacağı bildiriliyor. İmdi eğer böyle tehlikeli bir savaş çağırışına itaat ederlerse Allah onları ödülle­ndirir. Ama öyle bir durum karşısında yine Hudeybiye seferinde yaptıkları gibi sözlerinden cayar, dönerlerse o zaman da Allah'ın acı azabına uğrarlar.

Gerçekten üç yıl sonra, Hicretin dokuzuncu yılında vukubulan Tebûk Seferinde de yine bu çevre kabilelerinden bazıları, Medine içindeki müna­fıklarla işbirliği yapmışlar, o tehlikeli savaşa katılmamışlardır. "Allah'ın Elçisinin arkasından, oturmakla sevindiler, mallarıyla ve canlarıyla cihâd-etmekten hoşlanmadılar: 'Sıcakta sefere çıkmayın ' dediler De ki: 'Cehen­nemin ateşi daha sıcaktır!' Keşke anlasalardı!"[12] âyetleri bunlar hakkında inmiştir.

  Allah'ın kelâmını değiştirmek istiyorlar .

Müfessirlere göre bu âyetin anlamı şudur: Onlar Allah'ın, Hudeybiye'ye katılanlara verdiği sözü değiştirmek istiyorlar. Çünkü Allah, Hayber ganimetlerinin, yalnız Hudeybiye'ye katılanlara mahsus olmasını dilemiştir. Bunlar ise Allah'ın bu sözünü değiştirmek istiyorlar. Zira Allah, Peygam-ber'e, onlardan hiçbirinin Hayber seferine katılmamasını emretmiştir. Onlar ise bu sefere katılmakta ısrar etmekle Allah'ın buyruğunu değiştirmek isteyeceklerdir[13].

Hayber vak'ası, Hudeybiye dönüşünden iki ay, başka bir rivayete göre beş ay sonra olmuştur[14]. Sîret kitapları, Hayber Seferine yalnız Hudey­biye'ye katılmış olanların katıldıklarını, başkalarının katılmadığını yazmaz. Bundan dolayı bu âyetlerden, Hudeybiye'ye katılmayanların Hayber'e katılmayacakları anlamını çıkarmak, tarihsel gerçeklere uymaz.

Bu âyetler, göçebe Arapların genel karakterini çizmektedir. Bunlar tehlikeden uzak dururlar, arna menfaat sezince üşüşürler. Allah'ın sözlerini değiştirmek istemeleri de bu yola baş koymak istememelerindendir. Onlar için önemli olan menfaattir. Menfaat bulamayınca Allah'ın sözlerini kendi lehlerine değiştirmek isterler. İstedikleri biçimde te'vil ederler.

İşte bu kimselerin böyle ganîmet seferine katılmadan önce ganîmet ihtimali az, fakat tehlikesi çok olan bir kavmin karşısına çıkarılarak dene­necekleri bildiriliyor. Böyle yapmalıdır ki gerçekten inanıp inan-madıkları belli olsun.

Bu güçlü kavmin: Hevâzin ve Sakîf kabileleri yahut Müseylemetu'l-Kezzâb'ın kavmi olan Hanîfe oğullan, yahut Rumlar veya Farslar olduğu hakkında rivayetler vardır. Bir görüşe göre de âyet geneldir, belli bir kavim kasdedilmemiştir[15]. O kabilelerin, herhangi bir güçlü kavim ile denenecekleri bildirilmektedir. Muhammed İzzet Derveze'ye göre en uygun olan da budur[16]

Her zaman bedevi Araplar gibi menfaate göre hareke den, tehlikeden kaçan, menfaat görünce üşüşen insanlar vardır. Siyasî olaylar da bunu göstermiyor mu? İktidar ve mevki sahiplerinin çevresini saran insanların çoğu, iktidar ve mevkiinden düşenin semtine dahi uğramazlar. Zarar gelmesin diye bir kere olsun onun ziyaretine gitmezler. İşte âyetlerin genel hükmü uyarınca böyle kimselerin, ganimeti belli olan bir cihâda çıkarılmadan önce tehlikeli bir kavmin karşısına çıkarılarak, savaşacakları hakkındaki sözlerinde samimi olup olmadıklarının denenmesi gerekir. Çünkü bu insanlar denenmeden, yararlanacakları sefere götürülürlerse kamuya zararlı olabilirler, asıl mücâhidlerin hakkını alırlar. Allah'ın, mü-câhidlere nasibedeceği ganimetlerden, nimetlerden yararlanabilmeleri için önce bunların da mücâhidler gibi tehlikeye atılmaları, İslâm için gerekince canlarını ortaya koymaları gerekir. Bu yolda ölmek de var. Ama şehîd olmadan, Allah zafer ve ganîmet nasib ederse elbette ondan, dâ'vâ uğruna baş koymuş mücâhidler yararlanmalıdırlar.

 blü: Onlarla çarpışırsınız, yahut onlar islâm olurlar." Yani onlar İslâm olunca artık çarpışmazsınız demektir. İslâm olmak, teslim olmak veya Müslüman olmak anlamına gelir. Âyette iki anlam da vardır. Düşman teslim olunca veya Müslüman olunca savaş sona erer. Muhammed İzzet Derveze şöyle diyor:

 "İslâmda savaş, zorla insanları dine sokmak için değil, savunma ya da düşmana misliyle mukabele için yapılır. Kur'ân'ın genel içeriğinden anlaşılan budur. "Onlarla çarpışırsınız, yahut onlar İslâm olurlar" âyeti, bu anlayışımıza aykırı değildir. Burada savaşılması emredilen kavim, düşman olan kâfirdir. Onları öyle bırakmak Müslümanlar için tehlikelidir. Tehlikeyi bertaraf etmek için onlarla savaşmak gerekir. Düşmanın, savaşa neden olan tutumlarına son vermesiyle savaş da sona erer. Bu da düşmanın Müslüman, yahut teslim olması veya barış yapılmasiyle olur. Hudeybiye barışı bunun en güzel örneğidir. Peygamber (s.a.v.) Müslüman olmayan müşriklerle barış yapmıştır. Barış, Araplardan başkası hakkındadır, 'Arap­larla barış olmaz, mutlaka onların Müslüman olmaları gerekir' diye Kur'ân'da bir hüküm yoktur."[17]

Nitekim Suriye ve Lübnan'da yaşayan gayri müslim Arapların din­lerine dokunulmamış, bunların bir kısmı Hıristiyan olarak kalmıştır. Bugün Lübnan'da ikisi de Arap olmasına rağmen Müslüman ve Hıristiyan toplum­ları arasındaki din farkı, yıllarca Lübnan'ı, iç savaşın içinde kanlara boğ­muştur.

   81- Allah'ın Elçisinin arkasından oturmakla sevin­diler, mallarıyla ve canlarıyla cihâdetmekten hoşlanmadılar: "Sıcakta sefere çıkmayın." dediler. De ki: "Cehennemin ateşi daha sıcaktır!" Keşke anlasalardı! 82- Artık kazandıkları işlere karşılık az gülsünler, çok ağlasınlar! 83- Eğer Allah, seni onlardan bir topluluğun yanına döndürür de (onlar savaşa) çıkmak için senden izin isterlerse "Asla benimle çıkmayacaksınız, benimle beraber düşmanla savaşmayacaksınız. Siz ilk önce oturmağa razı olmuştunuz. Öyle ise geri kalanlarla beraber oturun!" de. 84- Ve onlardan ölen birinin üzerine asla namaz kılma, onun kabri başında durma. Çünkü onlar Allah'ı ve Elçisini tanımadılar ve yoldan çıkmış olarak öldüler.... 86- "Allah'a inanın, Elçisiyle beraber cihâdedin!" diye bir sûre indirildiği zaman içlerinden servet sahibi olanlar, senden izin istediler: "Bizi bırak, oturanlarla beraber oturalım." dediler. 87-Geride kalan kadınlarla beraber olmağa razı oldular, kalbleri mühürlendi, artık onlar anlamazlar. 88- Fakat Elçi ve onunla beraber inananlar, mallarıyla, canlarıyla cihâdettiler. İşte bütün hayırlar onlarındır ve işte başarıya erenler onlardır.... 90- Özür bahane eden bedevi Araplar, ken­dilerinim savaşa katılmamasın)a izin verilmesi için geldiler; Allah'a ve Elçisine yalan söyleyenler oturdular. Onlardan inkâr edenlere, acı bir azâb erişecektir. (Tevbe: 113/81-84, 86-87,90)

  81-82. âyetlerde Allah'ın Elçisiyle birlikte sefere çıkmaktan geri kalan ve bu eylemleriyle de sevinen kimselerin, dünyâ sıcağından çok daha fazla olan cehennem ateşine düşecekleri; bu hareketlerine sevinip gülmek yerine üzülüp ağlamaları gerektiği anlatılmaktadır. "Bu sıcakta sefere çıkmayın" sözlerinden, Tebûk Seferinin sıcak yaz günlerine rastladığı anlaşılmaktadır.

  83-84. âyetlerdePeygamber(s.a.v.)e, Medine'ye döndüğünde, sefere katılmayanlar gelip, bundan sonraki sefere katılmak için izin isterlerse onların katılmasına müsâade etmemesi ve onlardan ölen birinin üzerine cenaze namazı kılma­ması emrediliyor; onların Allah'a ve Elçisine karşı nankörlük ettikleri ve fâsık olarak öldükleri belirtiliyor.

  86-87. âyetlerde Allah'a inanmayı ve O'nun Elçisiyle birlikte cihâda gitmeyi emreden bir sûre indiği zaman, zengin münafıkların, savaşa katılmamak için izin istedikleri, böylece evde oturan kadınlar, âcizler gibi oturmağa razı oldukları bildirilmektedir.

Münafıklar tehlikeli zamanlarda korkak, normal zamanlarda övün-gendirler. Atıp tutmasını becerirler. Yüce Allah onların tutumunu başka bir âyette şöyle belirtmiştir: "Allah içinizden (savaştan) alıkoyanları ve kardeşlerine: "Bize gelin!" diyenleri biliyor. Onlar savaşa pek az gelirler.

 (Geldikleri zaman da) Size karşı cimriler olarak (gelirler). Ama korkulu bir durum olunca onların, üstüne ölüm baygınlığı çökmüş insan gibi, gözleri dönerek sana baktıklarını görürsün. Korku gid(ip de sıra ganimetleri paylaşmağa gel)ince mala düşkünlük göstererek sizi sivri dillerle incitirler..."[18]

 90. âyette bazı ikiyüzlü bede­vilerin, sefere katılmamak için izin almağa geldikleri, Allah'a ve Elçisine karşı yalan söyleyen bu adamların, sefere katılmayıp oturdukları, bunlardan inkâr edenlere acı bir azabın ulaşacağı bildirilmektedir.

Bizim anladığımıza göre "Özür bahane eden bedevi Araplar, ken-dilerin(in savaşa katılmamasın)a izin verilmesi için geldiler; Allah'a ve Elçisine yalan söyleyenler oturdular." cümlelerinde anlatılan şey, sefere katılmamak için özür dileyen bedevi Arapların sefere katılmadıklarıdır. Fakat müfessirlere göre izin alanlar bir grup, geri kalıp oturanlar da ayrı bir gruptur. Bedevilerden bir kısmı sefere katılmamak için gelip özür dilemişler, bir kısmı da özür dilemeğe gerek görmeden katılmayıp otur­muşlardır[19]. İlk bakışta âyette böyle bir mânâ vehmedilirse de asıl anlatılmak istenen, yalan özür beyân edenlerin sefere katılmadıklarıdır.

Bu özür dileyen kabilelerin isimleri, rivayetlere göre değişmektedir. Kimine göre bunlar Gifâr oğullarından, kimine göre Gatafan 'dan bir grup­tur, kimine göre de Âmir ibn et-Tufeyl'in adamlarıdır[20]

Hz. Peygamber (s.a.v.), genellikle taktik gereği seferlerini gizler, hangi tarafa gideceğini söylemez, asıl hedeften başka bir yere sefer yapacağı imajını verirdi. Ancak Tebûk Seferi bu kuralın dışında tutulmuş, Peygamber bu seferde niyyetini, nereye gitmek istediğini açıklamıştı. Çünkü gideceği sefer uzun ve güç bir yolculuğu gerektiriyordu. Ayrıca hasat zamanı idi. Harmanın kaldırılma, ürünlerin ve meyvaların devşirme zamanı idi. Kıtlık zamanı da olduğundan herkes işini düzene koysun ve gelmek isteyen, gönüllü gelsin diye herkese nereye gideceğini bildirmişti[21].

 

Özürlülerin Savaştan Affı:

 

Köre güçlük yoktur, topala güçlük yoktur, hastaya güçlük yoktur. (Bunlar savaşa katılmak zorunda değillerdir.) Kim Allah'a ve Elçisine ita1 at ederse (Allah) onu, altından ırmaklar akan cennetlere sokar. Kim de yüz çevirirse onu da acı bir azaba uğratır. (Fetih: 109/17)

Fetih Sûresinin, bundan önceki âyetlerinde, Hudeybiye Seferinden geri kalanlar kınanmıştı. Tabii bu kınananlar, güçleri olduğu halde kasden sefere katılmayanlar idi. Bundan, özrü dolayısı ile sefere katılamayan hastalar, sakatlar, güçsüzler de sefere katılmadıklarından, günâh işledik­lerini düşünüp üzülebilirlerdi. İşte onların bu düşüncelerini ve onlar hakkında uyanacak bu tür düşünceleri savmak için Fetih: 109/17. âyette özürlerinden dolayı sefere katılamayanların, sorumlu olmayacakları; Allah'ın, Kendisine ve Elçisine itaat edenleri, alt taraflarından ırmaklar akan cennetlere koyacağı; kasden yüz çevireni ise şiddetle cezalandıracağı belirtilmektedir.

Hâzin'in belirttiğine göre hastabakıcılar (doktorlar) da cephe sava­şından muaftırlar[22].

Âyet, Hudeybiye Seferi ile ilgili olarak inmiş olsa da her zaman için genel bir hüküm getirmiştir. Bu prensip, daha sonra inmiş olan Tevbe Sûresinde de vurgulanmıştır:

  91- Zayıflara, hastalara, harcayacak bir şey bulamayanlara, Allah ve Elçisi için öğüt verdikleri takdirde (sefere katılmamalarından ötürü) bir günâh yoktur. İyilik edenlerin aleyhinde bir yol yoktur (onlar kınanmazlar). Allah, bağışlayandır, esirge­yendir. 92- Kendilerini (binek sağlayıp) bindirmen için sana geldikleri zaman, sen: "Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum" deyince harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözlerinden yaş akarak dönen kimselerin aleyhine de (yol yoktur, onlar da kınanmazlar). 93- Ancak şu kimselerin kınanmasına yol vardır ki, zengin oldukları halde (geri kalmak için) senden izin isterler. Geri kalan kadınlarla beraber olmağa razı oldular. Allah da onların kalblerini mühürledi; artık onlar bilmezler. (Tevbe: 113/91-93)

113/91-93: Tevbe Sûresinin, bundan önceki âyetlerinde de, yalan bahanelerle savaşa katılmayanlar, şiddetle kınanmış ve onların acı azaba uğrayacakları belirtilmişti. Bu âyetlerde ise savaşa katılamayacak durumda olanlar, ma'zur sayılmaktadır: Zayıfların, hastaların, yol harçlığı bulunma­yanların geride kalmasında bir sakınca yoktur. Ancak bunların, bulunduk­ları yerde nushetmeleri (üstlerine düşen eğitim, öğretim, va'z ve irşâd gibi görevleri yapmaları) gerekir. Güzel davrananlar kınanmaz. Orduda kendilerini bindirecek yeterli miktarda binit bulunmayan kimselerin de geri kalmasında bir sakınca yoktur. Bunlar bedence sağlam oldukları halde nöbetleşe de olsa binecekleri binit bulunmadığı için geri bırakılmışlardı. Çünkü o kadar uzun mesafeyi tamamen yaya gitmek mümkün değildi. Bunların sefere katılması, ordunun işini daha da güçleştirirdi. Onun için bunların geride kalıp orada kendilerine düşen görevi yapmaları daha uygun görülmüştür.

Mücâhid'in nakline göre Müzeyne Kabilesinin kolu olan Mukarrin Oğullarından yedi kişilik fakır bir cemâat, Allah'ın Elçisine gelip sefere katılmak için kendilerine binek sağlamasını rica ettiler. Allah'ın Elçisi: "Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum" deyince gözlerinden yaş aka aka geri döndüler[23].

113/92. âyetin bunların durumu ile ilgili olarak indiği rivayet edil­mektedir. Sîret kitaplarında bunlar "Bekkâ'ûn: ağlayanlar" olarak tanımla­nırlar. Bunların, Medîne halkından çok, çevre Araplarından olması daha büyük bir olasılıktır. Çünkü konu, çevre Arapları üzerindedir. Onlar içinde yalan bahanelerle geri kalanlar olduğu gibi, sefere katılamadıkları için üzülüp ağlayanlar da vardı. Âyet, böyle kimselerin geri kalmasında bir günâh, suçlanacak bir şey bulunmadığını bildiriyor. Günâh ve kusur, insanın gücü yettiği halde Allah'ın emrini yapmamasıdır. Hiç kimseye gücünün üstünde teklîf (görev) verilmez. Özürlü, sakat kimseler, cephede savaşa katılmak zorunda değillerdir, ama cephe gerisindeki hizmetlerde çalışır, orduyu desteklerler.

 Savaştan geri kaldığından dolayı sorumlu tutulacak olanlar, öyle zayıflar, hastalar değil, katılabilecek bedensel ve ekonomik gücü olduğu halde savaşa katılmayan kimselerdir. İşte onlar, kadınlarla beraber bulun­mağa razı olmuş, önyargılarıyla kalbleri mühürlenmiş anlayışsız insan­lardır.

 

Cephede Sebat:

 

 45- Ey inananlar, bir toplulukla karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah'ı çok anın ki, başarıya eresiniz. 46- Allah'a ve Elçisine ita'at edin, birbirinizle çekişmeyin, yoksa korkuya kapılırsınız, devletiniz gider. Sabredin, çünkü Allah sabredenlerle beraberdir. 47- Yurtlarından çalım satarak, insanlara gösteriş yaparak çıkan ve Allah yolundan men'edenler gibi olmayın. Allah, onların bütün yaptıklarını kuşatmıştır. 48- O zaman şeytân onlara yaptıkları işi süslemiş: "Bugün insanlardan sizi yenecek kimse yoktur, (korkmayın), ben sizin yanınızdayım!" demişti. Fakat iki topluluk birbirini görünce iki ökçesi üzerine (geriye) dönüp: "Ben sizden uzağım, ben sizin görmediğinizi görüyorum, ben Allah'tan korkarım, zira Allah'ın cezası çetindir!" demişti. 49- Münafıklar ve kalblerinde hastalık bulunanlar (sizin için): "Bunları dînleri aldatmış, (baksana başa çıkamayacakları bir kuvvetle savaşmağa kalkıyorlar)." diyorlardı. Oysa, kim Allah'a dayanırsa, şüphesiz Allah,

dâima gâlib, hüküm ve hikmet sahibidir. (Enfâl: 93/45-49)

 45.âyette inananlara, düşmanla karşılaştıkları zaman başarılı olmak için sağlam durmaları, Allah'ı çok anmaları emredilmektedir. Demek ki savaşta başa­rının temel koşulu, diğer savaş gereklerinden ayrı olarak sebat, metanet ve Allah'a güvenmektir. Bu, ordunun üstün moral gücüne sâhib olması, kazanacağına inanarak çarpışması demektir. Korkarak savaşa giren, çekin­gen, pısırık insanların başarılı olması, imkânsız denecek kadar zordur.

  46. âyette mü'minlere, Allah'a ve Elçisine itaat etmeleri; birbirleriyle çekişmeden, kavgadan uzak durmaları emrediliyor. Çekişmenin, mü'minleri başarısızlığa götüreceği, devletlerini, güçlerini gidereceği bildiriliyor ve böyle bir duruma düşmemeleri için sabretmeleri, Allah'ın, sabredenlerle beraber olduğu vurgulanıyor.

İnanan topluma yakışan budur. Mü'minler Allah'a dayanır, Allah için hareket ederler. Allah için birbirlerini sever, gösterişten hoşlanmazlar.

  47-48. âyetlerde de kâfir Kureyş ordusunun durumu çizilmektedir. Onların bütün çabası gösteriş ve Allah yoluna engel olmaktır. Şeytân onların yaptıkları kötü işleri gözlerine süslü göstermiş, kalblerine kendilerini kimsenin ye­nemeyeceği gururunu sokmuş, kendisinin de onlarla beraber olduğunu söyleyerek onları aldatıp savaşa sürmüş, fakat iki topluluk karşılaştığı zaman kâfirlerin göremediği şeyleri: mü'minlerin sarsılmaz durumunu, Allah'ın onlara yardımını görünce, aldattığı insanları bırakıp dönmüş, on­ların yaptıklarından uzak olduğunu, Allah'tan korktuğunu söyleyip git­miştir.

Tefsirlerde bu âyetlerin, şu olaya işaret ettiği belirtilmektedir:

Mekke ordusu yola çıktığı zaman Ebûsüfyân yolunu değiştirip kervanı tehlikeli noktadan çıkarmış ve Kureyş'e de, kafilenin kurtulduğunu, artık gelmelerine gerek kalmadığını bildiren mesaj göndermişti. Fakat Ebûcehil:

- Hayır, dönmeyeceğiz, Bedir'e gidip orada üç gün kalacağız; hay­vanlar kesip yemekler yiyeceğiz; şarap içeceğiz; cariyeler bize şarkı söyle­yecek. Araplar ünümüzü, gücümüzü duyacaklar; bundan böyle daima bizden korkacaklar; yürüyünüz! demişti[24].

Bedir, Arapların her yıl belli mevsimde toplandıkları panayırlardan biri idi. Demek ki o zaman panayır mevsimi idi. Kureyş diğer Arap kabilelerine gücünü göstermek istiyordu. Ebûcehil'in bu sözleri, Kureyş ordusunun nasıl bir şımarıklık, kaba kuvvet gösterisi peşinde olduğunu ifâde eder. İşte 47. âyetteki batar ve riâ'en-nâs (şımarıklık ve insanlara gösteriş için) deyimleri, onların bu niyyetlerini ve ruh durumlarını yansıt­maktadır.

 Kureyş ile Kinâne Oğulları arasında bir kan dâvası vardı. Kureyş, yolları üzerinde bulunan Kinâne Oğullarının kendilerine saldırmasından çekiniyordu. Tefsirlerde ve Siyer kitaplarında anlatıldığına göre şeytân, Kureyşlilere cesaret verip onları Müslümanlarla savaşa sürmek için Kinâne Oğullarının liderlerinden Sürâka ibn Mâlik ibn Cu'şum kılığına girerek gelmiş:

-  Ben Kinâne Oğullarından size, arkanızda herhangi bir saldırıda bulunulmayacağına dair söz veriyor, kefil oluyorum. Ben sizinle beraberim, deyip onları kışkırtmış. Kureyş de derhal yola çıkmış[25].

İki topluluk karşılaştığı zaman şeytân, Müslümanların sarsılmaz imanını, kahramanlık ve cesaretlerini, melekler tarafından da desteklen­diğini görünce geriye dönmüş, o sırada eli (vedalaşmak için) Haris ibn Hişâm'ın elinde imiş, Haris ona:

- Ey Sürâka, hem bizi koruyacağını söylüyor, hem de bırakıp gidiyor musun? deyince, şeytân:

- Ben sizin görmediğinizi görüyorum, ben Allah'tan korkarım, demiş[26].

Bu rivayet, sağlam bir rivayet değildir. Âyetteki şeytân kelimesiyle Arapların ileri gelen liderlerinden birinin kasdedilmiş olması daha kuv­vetlidir. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'de kötülüğe teşvik eden insanlara da şeytân denmiştir: "Gerek cinlerden, gerek insanlardan (olan bütün vesvesecilerin şerrinden Allah'a sığınırım) ."[27] "Böylece biz, her peygam-bere insan ve cin şeytânlarını düşman yaptık."[28]

İşte bu gerçeği göz önünde tutarak tefsirini yaptığımız âyetteki şeytân ta'biriyle de Kureyşlileri kışkırtıp savaşa sürükleyen, işin ciddiyetini gö­rünce de savaş alanından dönüp giden veya hiç savaşa katılmayan müşrik liderlerden birinin kasdedildiği kanâatini benimsiyoruz. Yahut bu âyetle kâfirlerin, şeytânın vesveselerine kapılarak, kaba kuvvetlerine güvenerek kendilerini felâkete sürükledikleri anlatılmıştır. Hasan-ı Basrî'ye göre şeytân insan kılığına girmemiş, fakat vesveseleriyle müşriklerin kalblerine attığı düşüncelerle, onların yaptıkları işi gözlerine süslü göstermiştir[29].

 İki topluluğun durumunda tam bir tezat simetriği vardır: Biri Allah'a güveniyor, öbürü kendi gücüne. Birinin yardımcısı Allah, ötekinin teşvikçisi şeytân. Melekler mü'minlerin yanından ayrılmazken, dostlarını kışkırtıp savaşa süren şeytân, onları kritik anda yalnız bırakıp kaçıyor ve yaptıkları işten de uzak duruyor. Kâfirler güçlerine dayanarak yola çıkmışlardı. Müslümanların dayanağı ise Allah'a imanları, O'nun yardımına güvenleri idi.

 49. âyette münafıkların ve hastayüreklilerin, Kureyş ile çarpışmaya giden Müslüman­lar için "Bunları dinleri aldatmış, ne yaptıklarını bilmiyorlar. Şu bir avuç insanla kendilerinden kat kat fazla bir kuvvete karşı nasıl çarpışacaklar? " dedikleri anlatılmakta, Allah'ın, kendisine tevekkül edenlere azîz ve hakîm sıfatları ile tecellî edeceği vurgulanmaktadır. Yani Allah, güçlüdür, daima galiptir. Kendisine tevekkül edenlere yardım eder, güç verip onları galip getirir. O hükümdardır, dilediğini yapar, hiçbir şey O'nun irâdesini en­gelleyemez.

Münafıklar, Medîne Müslümanları içinde bir gruptur. Kalblerinde hastalık bulunanlar ise Kureyş içinde Müslüman olmuş, fakat imanları güçlenmemiş, hicret etmemiş Müslümanlar olarak tefsîr edilir. Bizim kanâatimize göre yüreklerinde hastalık bulunanlar, Mekke'deki hicret etmemiş Müslümanlar değil, Medine'de bulunan bazı Müslümanlardır. Bunlar zaman zaman yüreklerine kuşku düşen, imanları tam yerleşmemiş mü'min insanlardı. Hâlis münafık olmamakla beraber münafıkların güdü­münde ve etkisi altında idiler. İşte Müslümanların Kureyşe karşı savaşa­bilecek güçte olmadığını söyleyip savaşa katılmayan bu insanlar, Müslü­manların Kureyşe karşı gidişini alayla karşılamışlardı. Hasan-ı Basrî'nin rivayetine göre bunlar, Bedir Savaşına katılmadıkları için kendilerine münafık denilen bir topluluktur[30].

 

Savaş Stratejisi:

 

4- (Savaşta) inkâr edenlerle karşılaştığınız

zaman boyunlarını vurun. Nihayet onları iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (onları esir alın). Ondan sonra artık ya lütfen bırakır veya karşılığında fidye alırsınız. Harb, ağırlıklarını bırakıncaya (savaş sona erinceye) kadar (böyle yaparsınız). Allah dileseydi (kendisi) onlardan öc alırdı, fakat sizi birbirinizle denemek için (size savaşı emrediyor). Allah, kendi yolunda öldürülenlerin yaptıkları işleri zayi etmeyecektir. 5- Onları doğru yola iletecek ve durumlarını düzeltecektir. 6- Onları, kendilerine tanımladığı cennete sokacaktır. (Muhammed: 99/4-6)

99/4-6'ncı âyetlerde, mü'minlere, kâfirlerle karşılaştıkları zaman onların boyunlarını vurmaları, onları sindirip savaşta galip gelince bağlayıp esîr etmeleri, savaştan sonra esirleri ya bir iyilik ve ikram olarak veya fidye karşılığında serbest bırakmaları buyurulmaktadır. Allah dilese Müs­lümanların çarpışmasına gerek kalmadan kâfirleri yener, tepeler. Fakat Allah böyle yapmayı dilememiş, insanları birbirleriyle denemek istemiştir. Mü'minlerin, kâfirler karşısında dayanıp dayanmayacaklarını, Allah yolun­da savaşıp savaşmayacaklarını denemek istediği için iki zümrenin çarpış­masını takdir buyurmuştur. Eşyanın tabiatına uygun olan da budur. Yüce Allah bu suretle, inananların başarıya ulaşacaklarını ortaya çıkarır.

Hiç kuşkusuz Allah, savaşta kendi yolunda öldürülenlerin amellerini boşa çıkarmaz, o kahramanlıkları zayi etmez. Onları cennet yoluna iletir, onların ödüllerini kat kat verir, işlerini düzeltir, ruhlarını huzura kavuşturur ve onları bu dünyâda kendilerine tanımladığı cennete sokar.

Burada "Boyunlarını vurun" tâbîri, öldürün, anlamınadır. Çünkü o zaman temel savaş âleti kılıç olduğundan insan, boynu vurularak öldürü­lürdü. Boynu vurulan canlı yaşamaz, fakat kolu bacağı vurulanın yaşaması mümkündür. Bundan dolayı boynu vurmak, öldürmek anlamınadır. Bu, yerleşmiş bir tâbirdir. Ama suçluyu idam etmek için ille boynunu vurmak da gerekmez. İdamı hak eden, daha modern yöntemlerle acı çektirmeden de öldürülebilir.

Hakkında müfessirlerin, bir iniş nedeni zikretmedikleri bu âyetler, kâfirlerle savaş konusunda genel hüküm getirmiştir: "Savaşta kâfirlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun!" âyeti mü'minleri, kâfirlerle savaşmaya teşvik etmektedir. Fakat savaşılması, boyunlarının vurulması emredilen kâfirler, kendi halinde bulunan, kendi inancına göre yaşayan zararsız kâfirler değil, hem inkâr eden, hem de Müslümanlara saldıran,

 Allah yoluna engel olan kâfirlerdir. "İnkâr edip, Allah yoluna engel olanlar" mealindeki birinci âyet bunu ortaya koymaktadır. Âyetlerin, Mekke müşrikleri hakkında olduğunu düşünürsek, savaşılması emredilen kâfir­lerin, Müslümanlara saldıran ve İslâmın yayılmasına engel olan kâfirler olduğunu anlarız.

Bu âyetlerin bulunduğu Muhammed Sûresinin l'nci âyetinde Allah'ın, nankörlük edip Kendisinin yolundan saddedenlerin, yani Hak yoluna engel olanların eylemlerini boşa çıkaracağı vurgulanmaktadır. Sadd: daveti boşa çıkarmak, çelmelemek, Müslümanlara düşmanlık etmektir.

  Allah dilese onlardan öc alır" cümlesi de bu anlamı pekiştirir. Çünkü intişâr, düşmanlığı savmak, düşmanlığa misliyle karşılık vermektir. Böylece Kur'ân'ın temel cihâd emri, genel cihâd pren­siplerine uygun düşer. Kur'ân'ın temel cihâd emri, yalnız saldırganlara karşı savaşmaktır. Savaş, saldırı ve haksızlığın kalkması içindir: "Fitne, yani saldırı, işkence, baskı ve haksızlık kalmayıncaya dek onlarla savaşın!" (Bakara: 92/190) buyurulmaktadır. Her kâfir ile savaşmak, Kur'ân'ın emri değildir. Saldırmayan insanlara saldırmak, Kur'ân'ın prensiplerine aykırıdır. Kendi vicdanî kanâatine göre yaşayan, İslâm dâvetine engel olmayan kimselere saldırmak haramdır. "Çünkü Allah, saldırganları sevmez" (Ba­kara: 92/190)

Nisa Sûresinin 90'ncı âyetinde tarafsız kimselerle barış içinde yaşanması emredilmektedir. Savaşın amacı, hakka engel olan küfrün belini kırmak, zulmü ortadan kaldırmaktır. Bu amaç gerçekleştikten sonra artık insanları öldürmek doğru olmaz. Nitekim yüce Allah: "Nihayet onları vurup sindirdikten sonra bağı sıkıca bağlayın, ondan sonra ya bir lütuf olarak veya fidye alarak onları serbest bırakabilirsiniz" âyetinde kâfirleri ezip mağlûbettikten sonra onları bağlayıp esîr almayı, savaş bittikten sonra da ya fidyesiz veya fidye ile serbest bırakmayı emretmektedir. Esirlerin öldürülmesi emredilmediği gibi, onların zorla dine sokulması da emredil-memiştir.

 Ey inananlar, (uyanık bulunup) korunma(tedbirleri)nizi alın, bölük bölük, ya da birlikte savaşa gidin. (Nisa: 98/71)

Bu âyet de, bir savaş taktiği getirmekte ve askerî örgütün esaslarını göstermektedir: Âyetteki  korunmanızı alın!" ifâdesi, silâh­larınızı ve diğer savaş araçlarınızı alınız demektir. Çünkü insan ancak böylece düşmanın saldırısından korunabilir. Düşmanın durumunu araştır­mak, gafil avlanmamak, savaş için daima uyanık ve hazırlıklı bulunmak da "korunmanızı alın!" sözünün kapsamına girer. Burada mü'minlere, düşmana saldırı fırsatı vermemeleri öğütlenmektedir. Âyetin hükmü uya­rınca her zaman düşmana karşı yeterince asker gücü bulundurmak lâzımdır. Çünkü âyette bölük bölük ve topluca savaşa çıkılması emredilmektedir. Bu da ancak yeterli asker bulundurmakla mümkün olur.

l oü \jjâj\J: Bölük bölük, ya da birlikte savaşa gidin!"

cümlesi, askerî örgütün esaslarını göstermektedir. Sübât kelimesi, ayrı ayrı topluluklar demektir ki bölük, tabur ve alayları kapsamına alır. Cemî'an kelimesi de hep beraber demektir ki topyekün savaşı gösterir. Böylece âyet, ordunun bölük, tabur, alay, kolordu ve ordu gibi birliklerden oluşa­cağına, düşmana karşı birkaç birlik, ya da topyekün ordu millet ile çıkıla­cağına işaret etmiş bulunmaktadır.

 

Savaş Eğitimleri:

 

Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihâd için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın. Bununla Allah'ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah'ın bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız tam olarak size ödenir, hiç haksızlığa uğratılmazsınız. (Enfâl: 93/60)

 Onlar ki, inandılar, hicret ettiler, Allah yolunda savaştılar ve onlar ki, (göç edip gelen mü'minleri) barındırdılar ve (onlara) yardım ettiler, işte gerçek mü'minler onlardır. Onlar için bağış ve bol rızık vardır. 75- Onlar ki sonradan inandılar, hicret ettiler, sizinle beraber savaştılar, işte onlar da sizdendir. Rahim sahihleri (kan akrabaları), Allah'ın Kitabına göre birbirlerine daha yakın dostturlar. Allah herşeyi bilir. (Enfâl: 93/74-75)

 

Harbde Misilleme:

  

 126- Eğer a2âb edecekseniz, size

yapılan azâb kadar azâb edin. Ama sabrederseniz, andolsun ki o, sabre­denler için daha iyidir. 127- Sabret, sabrın ancak Allah(ın yardımı) iledir. Onlara üzülme, kurdukları tuzaklardan da sıkıntıya düşme. 128- Çünkü Allah, korunanlarla ve iyilik edenlerle beraberdir. (Nahl: 70/126-128)

 Bir kavmin, (andlaşmaya) hiyânet etmesinden korkarsan, sen de (onlarla yaptığın andlaşmayı) aynı şekilde onlara at; çünkü Allah; hâinleri sevmez. (Enfâl: 93/58)

 

Düşmanı ta'kib:

 

O topluluğu tâkibetmekte gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı çekiyorsanız, onlar da sizin acı çektiğiniz gibi acı çekmektedirler. Üstelik siz Allah'tan, onların ummayacakları şeyleri, ummaktasınız. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Nisa: 98/104)

 

Barış isteyenlerle barış:

 

Eğer onlarbarışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah 'a dayan, çünkü O, işitendir, bilendir. (Enfâl: 93/61)

 

Harbde Namaz:

 

101-Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman inkâr edenlerin size bir kötülük yapmalarından korkarsanız, namazı kısaltmanızdan ötürü size bir günâh yoktur. Muhakkak ki kâfirler, sizin açık düşmanınızdır. 102- Sen de içlerinde bulunup onlara kamet okuyarak onlara namazı başlattığın zaman onlardan bir bölük seninle beraber namaza dursun ve silâhlarını da yanlarına alsınlar. (Namazda olanlar,) Secde edince arkanıza geçsinler; bu kez namaz kılmayan öteki bölük gelsin, seninle beraber namaz kılsınlar, korunma(tedbir)lerini ve silâhlarını da alsınlar. İnkâr edenler istediler ki siz silâhlarınızdan ve eşyanızdan gaflet etseniz de birden üzerinize bir baskın yapsalar. Yağmurdan zahmet çekerseniz, ya da hasta olursanız, silâhlarınızı bırakmanızda size bir günâh yoktur. Ama korunma tedbirinizi alın (uyanık bulunun). Allah, kâfirlere alçaltıcı bir azâb hazırlamıştır. 103- Namazı bitirdiğiniz zaman ayakta, oturarak ve yanlarınız üzerinde (uzanarak) Allah'ı anın; güvene kavuştunuz mu namazı (tam) kılın. Çünkü namaz, mü'minlere vakitli olarak farz kılınmıştır. (Nisa: 98/101-103)

  101-102. âyetlerde de sefer esnasında, düşmanın saldırısından korkulduğu zaman, namazı kısaltmada bir sakınca olmadığı vurgulanmakta ve böyle durumlarda (özel­likle cephede) cemâatin büyük imamın arkasında nasıl kısa namaz kılacağı anlatılmaktadır.

101. âyetin, yalnız savaş yolculuğu değil, genel olarak bütün yolcu­lukları kapsadığını söyleyenler varsa da bu görüş, âyetin sözgelimine uygun düşmediği gibi, anlamına da uygun düşmez. Zira Hz. Âişe'den gelen sahîh bir hadîse göre: "Namaz ikişer rek'at olarak farz kılındı. Peygamber(sxı.v.)in hicretinden sonra sefer namazı iki rek'at olarak kaldı, hazar namazı (yolculuk olmayan zamanlardaki namaz) artırıldı."[31] Hz. Ömer de: "Muhammed(s.a.v.)in kendi diliyle ifâde buyurduğuna göre sefer namazı iki rek'attır. Cuma namazı iki rek'attır. Bayram namazı iki rek'attir.

 Bunlar tamdır, kısaltılmış değildir."[32] demiştir.

Bu hadîsler, seferi namazın, kısaltma değil, aslında tam iki rek'at olduğunu ve öyle kaldığını, fakat hazardaki namazın sünnet yoluyla artı­rıldığını gösterir. O halde normal yolculuk esnasındaki namazda bir kısaltma yoktur, o zaten aslı üzere kısadır. Peygamber (s.a.v.) yolculukta, dört rek'atli namazları daima iki rek'at kılmıştır. Yolculukta bunları dört kılan, sünnete aykırı davranmış olur.

Bu âyet, savaş için çıkılan yolculukta düşman saldırısı gibi bir tehlike ile karşı karşıya kalınınca namazın kısaltılmasında bir sakınca olmadığını bildirmektedir. O zaman bu kısaltma, iki rek'atli namazın bir rek'at kılın­ması anlamına gelir. Süddî şöyle demiş: "Seferde namazı iki rek'at kılarsak bu, kısaltma değil, tam kılmadır. Ancak kişi, kâfirin saldırısından korkarsa o zaman kısaltılmış namaz bir rek'attir."[33]

Seferde namazın bu âyet hükmünce kısaltıldığı kanâatinde olanlar, kısaltmanın ruhsat olduğunu söylemişlerdir. Onlara göre "Üzerinize günâh yoktur" cümlesi, farziyyet bildirmez, cevaz ve ruhsat bildirir (müsâade belirtir). Mücâhid, Tâvûs, Şâfi'î ve Ahmed ibn Hanbel bu görüştedir. Buna göre yolculukta dört rek'atli namaz tam da kılınabilir. Nitekim Hz. Osman da Minâ'da namazı tam kılmıştır.

Abdullah ibn Abbâs, Abdullah ibn Ömer, Câbir ibn Abdullah ve Ebû Hanîfe'ye göre yolculukta namazın kısa oluşu, bu âyetin hükmü gereği değildir, namaz aslında kısadır. Yolcunun namazı tam iki rek'at olduğundan onun, namazı dört rek'at kılması caiz değildir. Hz. Osman'ın Minâ'da tam kılmasına da Abdullah ibn Mes'ûd karşı çıkmış: "Ben, Hz. Peygamber'e arkadaşlık ettim, o ikiden fazla kılmazdı. Ebubekir, Ömer ve Osman da böyle yapardı. Fakat Osman, hilâfetinin sonlarında namazı tam kılmaya başladı. Benim, ona karşı çıkışımın sebeplerinden biri budur" demiştir.[34]

Kısaltma iki türlüdür: Kemiyyet (nicelik) kısaltması, keyfiyyet (nite­lik) kısaltması. Kemiyyet kısaltması, namazın rek'atlerini kısaltmak, dört rek'atli namazı iki rek'at kılmak şeklinde olur. Fakat üç rek'atli namazlar tam kılınır. Eğer âyet, bütün yolculukları kapsıyorsa, o zaman kemiyyet kısaltması anlaşılır.

 Namazın rek'at sayısını değil de kılınış biçimini kısaltmak ise keyfiy-yet kısaltmasıdır. Âyetin sözgelimi de bu görüşü güçlendirmektedir. Çünkü konu, savaş konusudur, genel yolculuk söz konusu değildir. Âyette sefer yolculuğundan söz edilmemiştir. Bu yolculukta bir tehlike anında namazın keyfiyyeti kısaltılabilir. Meselâ binek üzerinde olan kişi, yüzünün dönük olduğu yöne doğru sadece iki tekbîr almak suretiyle namazını kılmış olur. Namazın rükû' ve secdesi, ayakta durması kalkar, namaz, özü olan Allah'ı anmaya dönüşür ve iki tekbîr ile namaz kılınmış olur. Bu âyet böyle korkulu bir durumu anlatmaktadır, yolcu namazını değil[35].

Abdullah ibn Abbâs'a göre korku namazı bir rek'attir. Çarpışma esnasında yalnız bir tekbîr dahi kâfi gelir. Fakat kimi bilginlere göre çarpışma anında namazı erteleme mübâh olur. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.) Ahzâb günü öğle ve ikindiyi ertelemiş, akşam namazı vakti geçtikten sonra önce bunları, sonra akşam ve yatsıyı kıldırmıştır.

  102. âyette, korku durumunda cemâ­atle nasıl namaz kılınacağı açıklanmaktadır. Buna göre en büyük komutan ve imam olan Allah Elçisinden sonra, onun yerine geçecek olan imam, askerleri iki kısma ayırır. Bir bölük imam ile birlikte namaza durur, diğer bölük onları bekler. Birinci bölük ilk rek'atin secdesini tamamlayınca kalkıp öteki bölüğün yerini alır. Bu kez nöbette olan öteki bölük gelip imam ile birlikte ikinci rek'ati kılar. Böylece her bölük, bir rek'at, imam ise iki rek'at kılmış olur.

Kimi rivayetlere göre imam selâm verdikten sonra herkes kendi yerinde bir rek'at daha kılıp selâm verir[36]. Fakat âyette herkesin kendi yerinde bir rek'at daha kılacağına dair bir hüküm yoktur. Âyetten anlıyoruz ki bu kılış tarzı bir kısaltmadır. Adetâ 102. âyet, 101. âyetin izahıdır. Cemâat halinde imam iki rek'at, cemâ'at ise bir rek'at kılar. İmamın iki rek'at kılması da bütün askerlere namaz kıldırmak içindir. Böylece askerlerin hepsi, büyük imamın, büyük komutanın arkasında namaz kılmış olur. Zaten Abdullah ibn Abbâs'a göre korku namazı, bir rek'attir. İbn Abbâs şöyle demiştir: "Allah'ın Elçisi (s.a.v.), Zî-Kurad'da insanları iki safa ayırdı. Bir saf kendi arkasında namaza durdu, bir saf da düşmanın karşısında bulundu. Kendi arkasında ilk rek'ati kılanlar, ötekilerin yerine gittiler. Bu kez onlar gelip Allah Elçisinin arkasında bir rek'at kıldılar.

 (Kılmadıkları ilk rek'ati) Tamamlamadılar."[37] Âyet de İbn Abbâs'ın görü­şünü güçlendirmektedir. İbn Ebî Hatim'in rivayetinde Câbir ibn Abdullah, Allah'ın Elçisi ile birlikte kıldığı korku namazını şöyle anlatmıştır:

"Seferde iki rek'at kılmak, namazı kısaltma değil, tam kılmadır. Kısaltma, savaş zamanında yalnız bir rek'at kılmaktır. Biz Allah'ın Elçisi ile birlikte savaşta idik. Namaz vakti geldi. Allah'ın Elçisi, askerlerden bir bölüğünü saf düzenine koydu, bir bölüğünü de düşmana karşı yöneltti. Saftakilere bir rek'at kıldırdı, iki secde yaptı. Sonra bunlar kalkıp arkadak-ilerin yerine gittiler, onların yerinde durdular. Bu kez onlar geldiler, Allah'ın Elçisinin arkasında durdular. Allah'ın Elçisi onlara da bir rek'at kıldırdı ve iki secde yaptı. Sonra Allah'ın Elçisi ve arkasındakiler selâm verdiler. Arkada bekleyenler de bulundukları yerde selâm verdiler. Allah'ın Elçisi iki rek'at, ötekiler birer rek'at kılmış oldular."

Abdullah ibn Ömer'in rivayetinde ise Allah Elçisinin ardında bir rek'at kılanlar, sonra gittikleri mevzide birer rek'at daha kılmışlardır[38] ki bu anlatım, âyetin anlatımına uymamaktadır: "Allah'ın Elçisi (s.a.v.), savaş­larından birinde korku namazı kıldırdı. (Mücâhidlerden) Bir bölük kendi­siyle beraber namaza durdu, bir bölük de düşmanın karşısında (tetikte) bekledi. Kendisiyle beraber namaza duranlar, bir rek'at kılıp gittiler, bu kez ötekiler geldiler. Allah'ın Elçisi onlara da bir rek'at kıldırdı. Sonra her bölük, (bulundukları yerde) birer rek'at daha kıldılar."

Câbir'den naklettiği aynı mealde bir hadîste, Allah Elçisinin, seferde askerleri iki bölüğe ayırıp her bölüğe bir rek'at kıldırdığını, böylece as­kerlerin birer rek'at, kendisinin ise iki rek'at kıldığını söyleyen İmam Ahmed ibn Hanbel[39], korku namazı hakkında rivayet edilen hadîslerin hepsiyle amel edilebileceği kanısındadır[40]

Korku Namazı konusunda, Hadîs Mecmu'alarında hayli ayrıntı ve ihtilaflı rivayetler vardır. İbn Hanbel'in Müsned'ine yaptığı şerhte bu rivayetleri toplayan Ahmed Abdu'r-Rahmân el-Bennâ', bunlara dayanarak yedi çeşit korku namazı şekli saptamıştır. Bu şekilleri özetlemekte yarar görüyoruz:

1) Birinci çeşit rivayetlere göre her grup, imam ile birlikte sadece

 bir rek'at kılar: Ebû Ayyaş er-Ruzakî'nin rivayetine göre Usfân'da korku namazı kıldıran Peygamber (s.a.v.), ashabını iki safa ayırmış. Her iki saf da onun arkasında namaza durmuş, rükû'a varmışlar. Secdeye sıra gelince yalnız Resûlullah ve arkasındaki saf secdeye varmışlar; ikinci saftakiler secde etmeyip beklemişler. Secdedekiler doğrulunca bunlar, bulundukları yerde secde ettikten sonra ilerleyip birinci safa, birinci saftakiler de bunların yerine geçmişler. Yine hep birlikte rükû'a varmışlar. Bu Resûlullah ve arkasındakiler secdeye vardıklarında, ikinci safta bulunanlar ayakta bek­lemişler. Resûlullah ve beraberinde secdeye varmış olanlar, doğrulup otur­duklarında diğerleri de oturmuşlar. Allah'ın Resulü selâm verip cemâate dönmüş. Allah'ın Elçisi, bu şekilde iki kez: bir kez Usfân'da, bir kez de Süleymoğulları topprağı olan Zâtu'-Rika'da korku namazı kıldırmıştır.

Câbir'in benzeri rivayetinde, birinci rek'atin rükû'unun ardından birinci saftakiler secedeye varırken, ikinci saftakiler düşmanın karşısına geçmişler. Allah'ın Elçisi ve arkasındakiler secdeden kalkınca ikinci saftakiler, bulundukları yerde secde etmişler; sonra ilerleyip birinci safta-kilerin yerini almışlar; Allah'ın Elçisi ile birlikte ikinci rek'ati secdesiyle birlikte kılmışlar. Bunların secdesinin ardından, bu kez ikinci saftakiler secdeye varmışlar. Ve Allah Resulünün selâmının ardından hep birlikte selâm vermişler.

"Korku namazı, bugün liderlerinizi bekleyen muhafızların namazı gibi sadece bir rek'at idi, ancak nöbetleşe kılınırdı" diyen Abdullah ibn Abbâs, Allah'ın Elçisi ile birlikte koıku namazı kılanlardan bir bölük secde ederken öteki bölüğün beklediğini; sonra bekleyenlerin, birincilerin yerine geçip Allah'ın Elçisi ile birlikte ikinci rek'ati secdesiyle beraber kıldıklarını; Resûlullah ve beraberindekiler ikinci rek'atin secdesinden doğrulunca ayakta bekleyenlerin de oturduklarını ve Allah Resulünün, hepsine birden selâm verip namazı tamamladığını belirtmektedir[41].

Taberistan Savaşında komutan olan Saîd ibn el-Âs, yanında bulunan bir grup sahâbîye, kimin, Allah'ın Elçisi ile birlikte korku namazı kılmış olduğunu sordu. Allah'ın Elçisi ile birlikte korku namazı kılmış olduğunu söyleyen Huzeyfe ibn el-Yemân'a dedi ki:

"- Adamlarına emret, iki bölük olsunlar. Bir bölük senin arkanda namaza dursun, bir bölük de düşmanın karşısında bulunsun. Sen tekbîr aldığında herkes seninle beraber tekbîr alsın, birlikte rükû'a gider, doğru­lursunuz. Sonra sen ve arkandaki birinci saf secdeye gidersiniz. Düşmanın

 karşısında bulunan bölük bekler. Sen başını secdeden kaldır-dıktan sonra ötekiler secdeye varırlar. Sonra senin arkanda bulunanlar geriye geçer, geridekiler de öne geçip saflarını alırlar. Yine hep birlikte rükû'a varırsınız. Ancak secdeye, sadece senin arkanda bulunanlar gider, ötekiler düşmanın karşısında tetikte bekler. Sen başını secdeden kaldırınca bu kez onlar secdeye varırlar. Sonra sen selâm verirsin. Onlar da birbirlerine selâm verirler. Ve adamlarına söylersin; şayet namaz esnasında düşmandan rahatsız edici bir hareket olursa savaşmak ve konuşmak helâl olur[1].

2) İktinci çeşit rivayetlere göre imam, her grupa birer rek'at kıldırır. Sonra her grup, kalan bir rek'ati kendi başına kılar. Abdullah  İbn Mesud’un rivayeti:”Bize korku namazı kıldıran Resulullah’ın arkasında sahabiler iki saf oldular.Bir saf Allah Resulünün arkasında ,bir saf da düşmanın karşısında durdu.Allah Resulünün arkasında bir rekat kılanlar,kalkıp düşmanın karşısına geçtiler.Düşmanın karşısındakiler gelip birincilerin yerine durdular. Resûlullah bunlara da bir rek'at kıldırdıktan sonra selâm verdi. Bunlar kalkıp bir rek'at daha kıldılar, selâm verdiler ve gidip düşmanın karşısındakilerin yerine geçtiler. Bu kez onlar yerlerine dönüp kendi başlarına bir rek'at daha kılıp selâm verdiler (böylece her bölük, bir rek'at Allah Resulü ile, bir rek'at de kendi başına kılmış oldu).

Abdullah ibn Ömer'den de benzeri bir rivayet gelmiştir.

3)  Üçüncü çeşide göre her bölük, sadece bir rek'at kılar. İkinci rek'ati kaza etmez. Bu konudaki rivayetler de Abdullah ibn Abbâs ve Câbir ibn Abdullah'tan gelir:

Abdullah ibn Abbâs şöyle demiştir: "Allah'ın Elçisi (s.a.v.) Süleym Oğulları toprağından olan Zî-Kurad'da korku namazı kıldırdı. Halkı iki safa ayırdı. Bir safı kendi arkasında, bir safı düşman karşısında bıraktı. Kendi arkasında bulunanlar, kendisiyle beraber bir rek'at kıldıktan sonra ötekilerin, ötekiler de bunların yerine geçtiler. Resûlullah bunlara da bir rek'at kıldırdı. Böylece Resûlullah iki rek'at, bölüklerden her biri de birer rek'at kılmış oldu. Câbir'in rivayeti de buna benzerdir[2].

Huzeyfe ibn el-Yemân'ın korku namazını anlatan Muhmil ibn De-mâs'ın rivayetinde Huzeyfe, Allah Resulünün, korku namazı kıldırmak üzere iki bölüğe ayırdığı ashabından her bölüğe birer rek'at kıldırdığı şeklindedir: "Allah'ın Resulü iki rek'at, her bir bölük de birer rek'at kılmıştır."

4)  Dördüncü çeşide göre her bölüğe bir rek'at kıldıran imam, her bölüğün namazını tamamlamasını bekler:

Salih ibn Havvât'ın rivayetine göre Zâtu'r-Rikâ' günü, bir bölük Allah'ın Resulü ile namaza durmuş, bir bölük düşmanın karşısında bek­lemiş. Allah'ın Elçisi, yanında bulunanlara bir rek'at kıldırmış. Sonra ayağa kalkıp beklemiş. Namaz kılanlar, kendi başlarına bir rek'at daha kılıp namazı tamamlamışlar; gidip ötekilerin yerini almışlar. Ötekiler gelmiş; Allah'ın Elçisi onlara da bir rek'at kıldırmış ve beklemiş. Bunlar da namazı tamamladıktan sonra Resûlullah selâm vermiş. İmâm-ı Mâlik, bu konuda en çok bu rivayeti beğendiğini söylemiştir[3]

5) Beşinci çeşide göre imam, her bölüğe ayrı ayrı bir rek'at kıldırır. Ebubekir'in rivayetine göre Peygamber (s.a.v.), ashabından bir grupa iki rek'at korku namazı kıldırdı, selâm verdi. Namaz kılanlar öteki grupun yerine, ötekiler de bunların yerine geçtiler. Resûlullah bunlara da iki rek'at kıldırıp selâm verdi. Böylece Allah'ın Resulü dört rek'at, bölükler de ikişer rek'at kılmış oldular[4]

Bu mealde bir rivayet de Câbir ibn Abdullah'tan gelir: "Allah'ın Elçisi (s.a.v.), Nahl'da Muhârib ibn Hasafa Kabilesiyle savaştı. Düşman, istirâhate çekilmiş olan Müslümanları gafil avlamak istedi (çünkü Müs­lümanlar, dağılıp her biri bir ağacın gölgesine sığınmış, sıcağın da etkisiyle kendilerini uyku bastırmıştı. Allah'ın Elçisi (s.a.v.) de kılıcını astığı bir ağacın altında istirâhate çekilmişti. Bu durumu fırsat bilen Gavras ibn el-Hâris isimli bir adam ansızın Allah Elçisinin başına dikiliverdi:

- Seni benim elimden kim kurtarır? dedi. Allah'ın Elçisi:

- Yüce Allah, kurtarır! dedi.

Gavras'ın elinden kılıç düştü. Allah Resulü, düşen kılıcı aldı ve:

- Şimdi seni benim elimden kim kurtarır? dedi. Gavras:

- Kılıcı alanların en hayırlısı ol! de(yip yalvarmağa başla)dı.

 Allah'ın Elçisi:

- Allah'tan başka tanrı olmadığına tanıklık eder misin? dedi. Gavras:

- Hayır, ama seninle savaşmayacağıma, sana karşı savaşanlara yardım etmeyeceğime söz veririm, dedi.

Resûlullah'ın serbest bıraktığı Gavras, adamlarının yanına gidip: "- Ben insanların en hayırlısının yanından geliyorum!" dedi.

Öğlen veya ikindi vakti olunca Allah'ın Elçisi, ashabına korku namazı kıldırdı. İnsanlar iki bölük oldular. Biri düşmanın karşısında beklerken, biri de Allah'ın Elçisi ile birlikte namaza durdu. Resûlullah yanındakilere iki rek'at kıldırdı. Sonra bunlar düşmanın karşısına gittiler. Bu kez ötekiler geldi. Allah'ın Elçisi onlara da iki rek'at kıldırdı. Böylece bölükler ikişer rek'at, Allah'ın Elçisi dört rek'at kılmış oldu[5].

6)  Altıncı çeşide göre her bölük, imamın kıyamına ve selâmına iştirak eder: Ebû Hüreyre'den gelen rivayete göre Necid (Zâtu'r-Rikâ') Gazvesinde Allah'ın Elçisi (s.a.v.) ikindi namazına durdu. Bir bölük de kendisiyle beraber namaza dururken bir bölük sırtı kıbleye dönük vaziyette düşmanın karşısında durdu. Resûlullah ve ashabı, -yanındakiler ve düşma­nın karşısındakiler- hep beraber tekbîr aldılar. Resûlullah bir rek'at kıldı. Arkasında bulunanlar da bir rek'at kıldılar. Resûlullah secde etti, arkasın­dakiler de secde ettiler. Ötekiler düşmanın karşısında duruyordu. Resûlullah kalktı, Yanında bulunanlar da kalkıp düşmana doğru gittiler. Düşmanın karşısında bulunanlar rükû ve secde ettiler. Resûlullah, ayakta bekliyordu. Sonra kalkıp Resûlullah'ın arkasında durdular. Resûlullah bir rek'at daha kıldı. Onlar da onunla beraber rükû' ve secde ettiler. Sonra düşmanın karşısına geçmiş olanlar, rükû' ve secde ettiler. Resûlullah ve yanındakiler oturuyordu. Sonra hep birlikte selâm verdiler. Bu suretle hem Allah'ın Elçisi, hem de gruplar ikişer rek'at kılmış oldular[6].

7)  Yedinci çeşide göre her grup, imamın birinci rek'atinin birinci secdesi sonuna dek imama katılır, diğer grup da birinci rek'atin ikinci secdesine katılır. Ve her iki grup da ikinci rek'atin tamamına katılır. Bu da Hz. Âişe 'den rivayet edilmiştir:

 "Resûlullah (s.a.v.), Zâtu'r-Rikâ'da korku namazı kıldırdı. Ashabını iki kısrna ayırdı. Bir bölük arkasında saf tuttu, diğer bölük düşmanın karşısında tetikte bekledi. Resûlullah tekbîr aldı. Arkasındakiler de tekbîr aldılar. Resûlullah ve arkasındakiler rükû' ve secde yaptılar. Resûlullah secdeden başını kaldırınca onlar da kaldırdılar. Sonra Resûlullah oturakaldı. Saftakiler kendi kendilerine ikinci secdeyi yapıp kalktılar. Ökçeleri üzerinde geri geri giderek arka tarafa geçtiler. Öteki grup geldiler, Resûlullah'ın arkasında saf olup tekbîr aldılar. Kendi kendilerine rükû' ve secde ettiler. Sonra ikinci secdeye varan Allah Resulünün secdesine iştirak ettiler.

Daha sonra her iki grup da Allah Resulünün arkasına dizildiler; onunla birlikte rükû' ve secdeye varıp doğruldular. Bu ikinci rek'ati müm­kün olduğunca çabuk kıldıran Allah Resulü, sonra selâm verdi, onlar da selâm verdiler. Böylece Allah'ın Elçisi namazı tamamlayıp kalktığında herkes Allah Resulünün kıldığı namazın tamamına katılmış oldu."[7]

Korku namazı hakkında bu kadar ayrıntı ve ihtilâf, Hz. Peygamber'in, birkaç türlü namaz kıldırdığından dolayı değil, fakat nakledenlerin, olayı kendilerine göre hatırlamalarından, belleklerinde kalış tarzından kaynaklan­maktadır. Bu tür namaz, her zaman uygulanan bir şey olmadığından, insanların hafızalarında değişik biçimlerde kalmış ve herkes anımsadığını aktarmıştır. Nitekim senede iki kez kılınan bayram namazı da çoğu kez unutulmakta, imam namazdan önce namazın şeklini izah ettiği halde yine de cemâat içerisinde yanılanlar olmaktadır. İşte bu tür yanlış hatırlamalar, rivayetlerin çeşitlenmesine neden olmuştur. Fakat âyetin anlatımına en uygun olan, Abdullah ibn Abbâs ve Câbir ibn Abdullah'ın anlattığı şekildir ki o da bölüklerden her birinin, Büyük İmâm ile birlikte sadece bir rek'at kılmış olduğudur. Böylece imam iki rek'at, bölükler birer rek'at kılmış olur.

Korku namazının, bu şekilde bir imam arkasında kılınmasının, Allah Elçisine mahsus olduğunu, ondan sonra kaldırıldığını söyleyenler varsa da âyetin neshedildiğine dair bir delîl yoktur. Allah'ın Elçisinden sonra gelen halîfeleri, ondan feyz alan din bilginleri de onun yerine geçer, korku namazı yine böyle kılınabilir.

Dediğimiz gibi bu şekilde namaz, korku ve tehlikenin fazla olmadığı zamanlarda kılınır. Ve herkes, büyük hüsni zan beslenen bir insanın arka­sında namaz kılmak isterse böyle yapılır. Şayet her bölük kendi bulunduğu yerde, ayrı ayrı imamlar arkasında kılacak olursa buna lüzum kalmaz. Bu, ancak velî olduğuna inanılan, büyük hüsni zan beslenen muhterem bir zatın arkasında bütün cemâat namaz kılma arzusunu gösterdiği zaman uygulanacak bir yöntemdir. Şayet böyle namaz kılmak tehlikeli olursa îmâ ile kılınır. Abdullah ibn Ömer şöyle demiş: "Korku fazla ise o zaman binek üzerinde, ya da yürüyerek namaz kıl, rükû' ve sücûdu başını eğerek yap.'"[8]

Korku namazında namaz kılanların, silâhlarını üstlerinde bulundur­maları emredilmektedir. Bu ihtiyatî tedbirdir. Çünkü silâh bırakılırsa tekrar toparlanıp silâhı almak, zaman kaybettirir, bu da düşmana zaman kazandırır. Düşmana saldırı fırsatı bulacak zaman bırakmamak için silâhın, askerin üzerinde bulundurulması emredilmiştir.

Fakat yağmur, hastalık gibi nedenlerle silâhın taşınması çok güç olur, yağmur vurmakla silâhın bozulması tehlikesi bulunursa o zaman silâh hemen yanına bırakılabilir. Ama daima uyanık bulunmak ve düşmana gafil avlanmamak gerekir.

Hâzin'in rivayetine göre âyetler şu münâsebetle inmiştir: Allah'ın Elçisi, ashâbiyle birlikte 'Usfân'a [9] geldi. Önlerinde de Hâlid ibnu'l-Velîd komutasında müşrik ordusu vardı. Allah'ın Elçisi, öğle namazını kıldırdı. Müşrikler dediler ki: "Biz gaflete geldik, eğer namazda iken onlara saldırsaydık çok iyi olurdu!" Fakat Müslümanların, öğle namazından daha çok üzerine titredikleri ikindi namazları olduğunu düşünerek o namazda Müslümanların üzerine saldırmayı tasarladılar. Bunun üzerine öğle ile ikindi arasında bu âyetler indi. Allah'ın Elçisi de âyetin tanımladığı şekilde ikindi namazını kıldırdı[10]

'Usfân olayı, Hudeybiye barışındadır. Halbuki bu âyetlerin daha önce inmiş olması, tercihe şayandır. Çünkü Allah Elçisinin, korku namazını birkaç yerde kıldırdığına dair rivayetler vardır. Meselâ Zû-Kurad'da, Zâtu'r-rika'da korku namazı kıldırmıştır[11]. Müşriklerin, 'Usfân'a gelen Allah Elçisine ve ashabına namazda baskın yapmayı tasarladıkları ve bu yüzden Allah Elçisinin, 'Usfân'da korku namazı kıldırdığı, Nesâ'î'de de anlatılmaktadır[12]. Fakat orada bu olay üzerine âyetin indiğinden söz edilmemiştir. Allah'ın Elçisi, 'Usfân'dan önce de korku namazı kıldırdığana göre -çünkü Zû Kurâd olayı da, Zâtu'r-rika' olayı da Hudeybiye'den öncedir- âyetin 'Usfân'da indiğini söylemek hatâdır. Âyet, Uhud Sava­şından sonraki zamanlarda inmiştir. Hep savaşlarla geçen bu yıllarda inen âyetlerle mü'minlere ihtiyatlı olmaları emredilmiştir.

Gerçi âyet, savaş seferinden söz etmekle beraber diğer seferlerde de namaz kısa, yani ilk farz kılındığı hali üzere kılınır. Ancak bu seferin uzunluğu üzerinde hayli görüş ayrılıkları vardır: Kimi, âyetin zahirine bakarak mesafe söz konusu olmadan, kısa, uzun her türlü yolculukta namazın kısa kılınabileceğini, kimi üç mil, yahut üç fersahlık[13], kimi bir günlük, kimi iki günlük, kimi üç günlük mesafeyi, sefer mesafesi kabul etmiştir. Kimine göre de yaya veya deve yürüyüşüyle üç gün, üç gecelik mesafe gerekir. Esasen sefer mesafesini belirleyen açık bir hadîs yoktur. Rivayetler arasındaki ihtilâflar, bu çeşitli görüşlerin doğmasına neden olmuştur. En doğrusu, kendisine yolculuk denebilecek bir yere giden kişi, namazı kısa kılabilir, orucu da yiyebilir. Köyünün, kentinin evlerini geçmekle de seferîlik başlar[14]

  103. âyette de namazdan sonra ayakta, otururken ve yatarken Allah'ı anmaları; güvene kavuştuklarında namazı tam kılmaları emredilmekte ve namazın, mü'­minlere vakitli olarak yazıldığı belirtilmektedir.

Gerçi her namazdan sonra Allah'ı anmak teşvik edilir ama özellikle korku namazından sonra "Allah'ı anınız" buyurulmaktadır. Çünkü bu namazda namazın dış rükünleri kısaltılmıştır. Böyle durumlarda esas olan namazın özüdür ki o da Allah'ı anmaktır. Ayakta durmak, eğilmek ve secdeye varmak namazın kalıbıdır; Allah'ı anmak ise namazın ruhudur. Tehlikeli durumlarda namazın kalıbı, dış şekli kısaltılmakta, hattâ tamamen kalıptan vazgeçilerek namaz, özüne döndürülmektedir. Fakat korku geçip güven durumu hasıl olunca tekrar namazın kalıbıyla kılınması emredil-mektedir.

Tehlikeli durumlarda namaz böyle kısaltılarak, hattâ imâ ile kılınır ama korku gidip güven gelince "Namazı tam olarak kılınız. Çünkü namaz, mü'minlere vakitli olarak farz kılınmıştır" buyuruluyor. 103. âyetin bu

 son cümlesi, namazın, belli vakitler içinde mü'minlere farz olduğunu bildirmektedir. Namaz vakitleri İsrâ: 50/ 78-79 ve Hûd: 52/114. âyetlerde belirtildiği için burada ayrıca vakitlerin belirtilmesine gerek görülmemiştir.

Buhârî, "Kaleleri kuşatma ve düşmanla karşılaşma durumunda na­maz" babında Evzâ'î'den naklen şöyle diyor: "Fetih hazırlığı içinde (mü'-minler) namaz kılmazlarsa herkes kendi başına îmâ ile kılar. îmâ da yapamazlarsa savaş sona erip güvene kavuşuncaya dek namazı ertelerler. Güvene kavuştuklarında da iki rek'at kılarlar. Bu mümkün değilse bir rek'at kılıp iki secde yaparlar. Bunu da yapamazlarsa yalnız tekbîr yetmez, tam güvene kavuşuncaya kadar namazı ertelerler. Mekhûl de böyle demiştir. Tüster Kalesi kuşatmasında bulunan Enes (ibn Mâlik), sabah ışırken savaş sürdüğünden namaz kılamadıklarını, ancak güneş yükseldikten sonra kendilerine fetih nasib olup namaz kılabildiklerini ve Ebû Mûsâ ile kıldıkları o namazın, kendisi için dünyâdan ve dünyâ içinde bulunan herşeyden daha hayırlı olduğunu anlatmıştır."[15]

Buhârî, bu görüşüne, Hz. Peygamber'in, ikindi namazını erteleyip güneş battıktan sonra kıldığını delîl gösterir. Çoğunluk, Hendek Savaşında, henüz korku namazı hakkındaki emrin gelmediğini söyleyerek Buhârî 'nin görüşüne itiraz etmişler, bu husustaki emirler geldikten sonra, Nisa 102'nci âyetin emri ve bunu açıklayan hadîslerin tanımına göre namaz kılınabile­ceğini söylemişlerdir.

Fakat korku namazı hakkındaki emirlerin, Hendek Savaşından sonra gelmiş olması, Buhârî'nin, tehlikeli anlarda namazın ertelenebileceği hak­kındaki görüşüne aykırı düşmez. Zira bu hal, nâdir bir durumdur. Tehlike çok fazla ise namaz ertelenebilir. Nitekim Hz. Ömer zamanında fethedilen Tüster Kalesi kuşatmasında sahâbîler, sabah namazını ertele-mişlerdir[16].

Biz yine çoğunluğun görüşüne uymayı uygun görüyoruz: Tehlike fazla değilse Nisa 102'nci âyette tanımlandığı biçimde namaz kılınır. Teh­like fazla ise herkes kendi başına, yaya veya binek üzerinde îmâ ile, iki veya bir rek'at namaz kılar. Bunu da yapmak tehlikeli ise yalnız iki tekbîr almak, iki defa "Allahu ekber, Allahu ekber" demek yeterlidir. Maksat, Allah'ı gönülden anmak, her işte, her zaman O'nunla beraber olduğunu unutmamaktır.

 

 Harbde Hezimet (bozulma durum):

 

 139- Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer inanıyorsanız, mutlaka siz üstün geleceksiniz. 140- Eğer size bir yara dokunduysa, o topluluğa da benzeri bir yara dokunmuştu. O günler... onları biz insanlar arasında çevirip dururuz (kâh bir kavme, kâh ötekine galibiyet veririz; bazen bir topluma iyi veya kötü günler gösteririz, bazen ötekine). Allah inananları ortaya çıkarmak, sizden şehîdler edinmek için (zamanı kâh lehinize, kâh aleyhinize çevirmektedir). Allah, zâlimleri sevmez.

141- Ve inananları iyice özleştirmek, kâfirleri de mahvetmek için (günleri insanlar arasında böyle çevirmektedir). 142- Yoksa siz, Allah, içinizden cihâd edenleri (sınayıp) bilmeden, sabredenleri (sınayıp) bilmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? 143- Andolsun ki, siz ölümle karşılaşmadan önce onu arzuluyor dunuz. İşte onu gördünüz, ama bakıp duruyorsunuz. 144- Muhammed, sadece bir elçidir. Ondan önce de elçiler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse siz ökçelerinizin üzerinde geriye mi döneceksiniz? Kim ökçesi üzerinde geriye dönerse, Allah'a hiçbir ziyan veremez. Allah, şükredenleri mükâfatlandıracaktır. 145- Allah'ın izni olmadan hiçbir kişi ölmez. (Ölüm,) Belirli bir süreye göre yazılmıştır. Kim dünyâ sevabını (menfaatini) isterse, kendisine ondan veririz; kim âhiret sevabını isterse, kendisine ondan veririz, şükredenleri mükâfatlan­dıracağız. 146- Nice peygamber var ki, kendileriyle beraber birçok erenler çarpıştılar; Allah yolunda başlarına gelenlerden yılmadılar, zayıflık göstermediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever. 147- Sadece şöyle diyorlardı: "Rabbimiz, bizim günâhlarımızı ve işimizde taşkınlığımızı bağışla, ayaklarımızı (yolunda) sağlam tut, kâfir topluma karşı bize yardım eyle!" 148- Allah da onlara hem dünyâ karşılığını, hem âhiret karşılığının en güzelini verdi. Çünkü Allah, güzel davrananları sever.

149- Ey inananlar, eğer inkâr edenlere itâ'at ederseniz, sizi arkanıza (küfre) çevirirler, o zaman büsbütün kaybedersiniz. 150- Hayır, Mevlânız Allah'a (itâ'at edin), yardımcıların en iyisi O'dur. 151- Allah'ın, kendilerine hiçbir güç (vermediği, haklarında hiçbir delil) indirmediği şeyleri, Allah'a ortak koştuklarından dolayı inkâr edenlerin kalblerine korku salacağız; gidecekleri yer de cehennemdir! Zâlimlerin varacağı yer, ne kötüdür! 152- Kendi izniyle onları öldürdüğünüz sürece Allah, size (yardım) va'dini doğruladı: nihayet siz korktunuz, Allah size sevdiğinizigalibiyet)i göster­dikten sonra (verilen) emir hakkında (birbirinizle) çekişip isyan ettiniz: Kiminiz dünyâyı istiyordu, kiminiz âhir eti istiyordu. Sonra Allah sizi dene­mek için onlardan geri çevirdi (yenilgiye uğrattı. Buna rağmen) sizi bağış­ladı. Allah mü'minlere karşı çok lütufkârdır. 153- Elçi, arkanızdan sizi çağırırken siz, boyuna uzaklaşıyor, hiç kimseye dönüp bakmıyordunuz. Bundan dolayı Allah, size gam üstüne gam verdi ki ne elinizden gidene, ne de başınıza gelene üzülmeyesiniz. Allah, yaptıklarınızı duymaktadır.

154- Sonra o üzüntünün ardından (Allah) size bir güven, bir kısmınızı bürüyen bir uyku indirdi; bir kısmınız da kendi canlarının kaygısına düşmüştü. Allah'a karşı câhiliyye zannı gibi haksız bir zanda bulunuyorlar: "Bu işten bize bir şey var mı?" diyorlardı. De ki: "Bütün iş, Allah'a aittir." Onlar sana açıklayamadıklarını içlerinde gizliyorlar. Diyorlar ki: "Bu işten bize bir fayda olsaydı, burada öldürülmezdik." De ki: "Evle­rinizde dahi olsaydınız, yine üzerine öldürülme(si) yazılmış olanlar, mutlaka (vurulup) yatacakları yeri boylardı. Allah göğüslerinizdekini denemek, kalblerinizdekini açığa çıkarmak için (bunları başınıza getirdi)." Allah göğüslerin özünü bilir. 155- İki topluluğun karşılaştığı gün, içinizden yüz çevirip gidenleri, yaptıkları bazı işlerden dolayı şeytân, (yoldan) kaydırmak istemişti. Ama yine de Allah, onları affetti. Şüphesiz Allah, çok bağış­layandır, halimdir. 156- Ey inananlar, siz inkâr edenler ve yeryüzünde sefere, ya da savaşa çıkan gazi kardeşleri için: "Eğer bizim yanımızda olsalardı, ölmezlerdi ve vurulmazlar di." diyenler gibi olmayın. Allah, onların bu düşünce ve sözlerini, kalblerinde dert yapar. Yaşatan da, öldüren de Allahtır. Allah, yaptıklarınızı görmektedir.157- Eğer Allah yolunda öldürülür, ya da ölürseniz, Allah'ın bağışlaması ve rahmeti, onların top-ladıkları(dünyâ malı)ndan daha hayırlıdır.

158- Ölür veya öldürülür seniz, elbette Allah'a götürüleceksiniz! 159-Allah'ın rahmeti sebebiyledir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, çevrenden dağılıp giderlerdi. Öyleyse onlar(ın kusurların)dan geç, onlar için mağfiret dile, iş(in hakkın)da onlara danış, karar verince de Allah'a dayan; çünkü Allah kendine dayanıp güvenenleri sever. 160- Eğer Allah size yardım ederse, artık sizi yenecek yoktur. Ve eğer sizi yüz üstü bırakırsa, O'ndan sonra size kim yardım edebilir? Mü'minler, Allah'a dayansınlar. 161- Bir peygamberin aşırması, hiyânet etmesi, olur şey değildir. Kim (emânete hiyânet eder), aşırırsa Kıyamet günü aşırdığını boynuna yüklenip getirir. Sonra herkese kazandığı tasta­mam verilir, hiçbir haksızlığa uğratılmazlar. 162- Hiç Allah'ın rızâsına uyan kimse; Allah'ın hışmına uğrayan, yeri de cehennem olan adam gibi olur mu? Ne kötü sonuçtur orası! 163- O(insa)nlar, Allah katında derece derecedirler. Allah, onların yaptıklarını görmektedir. 164- Andolsun ki, Allah, mü'minlere büyük lutufta bulundu: Zira daha önce açık bir sapıklık içinde bulunuyorlarken onlara, kendi içlerinden, kendilerine Allah'ın âyetlerini okuyan, kendilerini yücelten ve kendilerine Kitâb ve hikmeti öğreten bir elçi gönderdi. 165- Başınıza bir belâ gelince — siz, onun iki katını onların başlarına getirmiş olduğunuz halde yine - "Bu nereden başımıza geldi?" dediniz. De ki: "O (belâ), kendinizdendir." Allah, herşeye kadirdir.

166- İki topluluğun karşılaştığı gün, sizin başınıza gelen, ancak Allah'ın izniyle olmuştur ki, (O), inananları bilsin (deneyip ortaya çıkarsın). 167-Ve iki yüzlülük yapanları bilsin (ortaya çıkarsın). Onlara: "Gelin, Allah yolunda savaşın, ya da savunun." dendiği halde: "Eğer savaş (olacağını) bilseydik, sizinle gelirdik." dediler. Onlar, o gün, imandan çok küfre yakın idiler. Ağızlarıyla, kalblerinde olmayanı söylüyorlar. Halbuki Allah, içlerinde sakladıkları şeyi çok iyi bilmektedir. 168- (Savaştan geri kalıp) Oturarak, kardeşleri için "Bizim sözümüzü tutsalardı, öldürülmezlerdi." diyenlere söyle: "Eğer doğru iseniz, kendinizden ölümü savınız!" 169-Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanma; hayır, (onlar) diridirler, Rab'leri katında rızıklanmaktadırlar. 170- Allah'ın, keremiyle kendilerine verdikle­rinden sevinçli olarak, arkalarından henüz kendilerine yetişeme-yenlere de korku olmadığına, onların da üzüntüye uğramayacaklarına sevinirler. 171- Allah'ın ni'metine, lütfuna ve Allah'ın mü'minlerin ecrini zayi etme­yeceğine sevinirler.172- O(mü'mi)nler ki yaralandıkları halde yine Allah'ın ve Elçinin çağrısına uydular; onlardan güzel davrananlar ve (günâhlardan) korunanlar için pek büyük ecir vardır. 173- Onlar ki, halk kendilerine: "(Düşmanınız olan) İnsanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan kor­kun!" deyince, (bu söz,) onların imanını artırdı. Ve: "Allah bize yeter, O, ne güzel vekildir." dediler. (Âl-i İmrân: 94/139-173)

  139-141. âyetlerde, Uhud Savaşında yenik düşen Müslümanlara, Allah'ın yasalarının daha önceki milletlere de uygulandığı anımsatılıyor. Tarihi olayları düşü­nerek umutsuzluğa kapılmamaları, durumlarını düzelttikleri takdirde er geç zafere ulaşacakları anlatılıyor. Yol, âdet, örnek anlamlarına gelen sünen sünnetin çoğuludur. Kur'ân'da daha çok, Allah'ın tarihi süreç içindeki sosyolojik yasaları anlamında kullanılır. Toplumlara egemen olan kurallar ve İlâhî yasalar anlamına da gelir.

Savaşta Allah'ın koyduğu savaş yasalarına uygun davrananlar, in­karcı, putatapar da olsalar yine Allah'ın yasası uyarınca galip gelirler. Tedbirsiz, düzensiz davranarak bu yasalara ters düşenler de peygamber ve velî de olsalar yenik düşerler. Çünkü Allah savaşın şart ve gereklerine uyanların galip, buna uymayanların mağlûbolmalarını bir yasa olarak koy­muştur. Allah'ın koyduğu ve daima yürürlükte olan bu yasalar kimsenin hatırı için değişmez. O günleri biz insanlar arasında çevirip dururuz" âyeti, Allah'ın sosyolojik yasasını açıklamak­tadır. Allah, zafer günlerini toplumlar arasında dolaştırır; kâh bir topluma, kâh ötekine zafer verir. Hangisi zaferin şartlarını yerine getirmiş, savaşın gereklerine göre hazırlanıp savaşmış ise o zafere ulaşır. Zafer, sadece belli bir dine mensubolmakla elde edilmez. Çalışmak, hazırlanmak, güven duygusu, yüksek moral ve cesaretle çarpışmakla kazanılır. Kuru kuruya dindarlık taslayıp tembellik edenler zafere ulaşa-mazlar.

  142-148. âyetlerde savaştan önce ölümü temennî eden, yani şehîdlik isteyenlerin, savaşın içine girip bazı arkadaşlarının da şehîd düştüklerini görünce şaşkınlık geçirmeleri, telaşa düşmeleri, moral çöküntüsüne uğramaları, eleştiri üs­lubuyla dile getirildikten sonra geçmiş peygamberlerin yanında birçok ribbîlerin (kendini Allah'a vermiş, samimi dindarların) savaştıkları, Allah yolunda uğradıkları belâlardan yılmadıkları, başlarına gelen olaylara sab­rettikleri, Allah'tan direnme ve sebat istedikleri, Allah'ın da onlara dünyânın da, âhiretin de en güzel ödülünü verdiği belirtilmektedir.

  149-155. âyetlerde mü'minlere, kâfirlere uymaktan kaçındırılıyor,

onlarıa itaat etmenin, dünyâda ve âhirette zillete sebebolacağı vurgulanıyor. Daha sonra Allah'ın, yüreklerine korku salacağı putperestlerin, mü'min-lerden çekinecekleri, dünyâda başarıya ulaşamayacakları gibi âhirette de cehennem ateşine tutsak olacakları belirtiliyor ve Allah'ın, mü'minlere yardım va'di vurgulanıyor.

 156-158. âyetlerde mü'minlere, inanmayanlar gibi yanlış inanç ve düşün­ceye sapmamaları, savaştan geri kalmakla insanın daha çok yaşamayacağı gibi savaşa katılmakla da ölmeyeceği; bu tür düşüncelerin, insanın üzüntüsünü artırdığı; Allah yolunda öldürülenlere, ya da ölenlere verilecek Tanrı rahmetinin, dünyâda yaşamaktan ve mal biriktirmekten çok daha iyi olduğu belirtiliyor ve ölseler de, öldürülseler de insanların sonunda Allah'a götürülecekleri vurgulanıyor.

  159-160. âyetlerde Peygamber(s.a.v.)in, çevresine olan

şefkatlive merhametli kibar davranışı övüldükten sonra Allah’ın yardım ettiğini kimsenin yenemeyeceği belirtiliyor ve mü’minlere Allah’a dayanmaları emrediliyor.

161-164.ayetlerde de hiçbir peygamberin hiyanet etmeyeceği,ganimet malını aşırmayacağı;Allah’ın rahmetine uyanın gazabına uğrayan gibi davranmayacağı belirtildikten sonra Hz. Muhammed(s.a.v.)in kendi­lerine gönderilmesinin, Allah'ın bir lütfü olduğu vurgulanıyor.

Hep Uhud Savaşıyla ilgili olan bu âyetler, ganimetlerin eşit taksim edilmeyeceği endişesiyle bulundukları yeri terk edip savaş alanına dalan, böylece savaşın Müslümanların aleyhine dönmesine neden olan kimselerin davranışını eleştirmekte, Peygamber'in adaletinden kuşkulananları kına­maktadır.

  165-168. âyetlerde Uhud Savaşındaki kötü sonuçlara işaret

buyurularak şöyle buyurulmaktadır: Ey mü'minler, eğer siz Uhud'da bozulup yetmiş şehîd verdinizse, Bedir'de de siz onlara bunun iki katı zarar vermiştiniz; yetmiş kişiyi öldürmüş, yetmişini de tutsak etmiştiniz. Yahut siz bu savaşta bozuldunuz, zarara uğradınızsa, onlar da savaştan galip ayrılmadılar. Siz de başlangıçta onlara, sizin zararınızın iki katı zarar verdiniz. Sonunda bozguna uğramanızı hazmedemediniz: "Bu neden başımıza geldi?" dediniz. Bu, sizin kendi hatânız yüzünden oldu. Çünkü Allah'ın Elçisi, size yerinizden ayrılmamanızı tenbih etmişti. Fakat okçu­larınız, onun emrini dinlemeyip yerlerinden ayrıldılar. İşte o emre aykırı hareketinizden dolayı bu iş başınıza geldi. Ama iki ordunun yani Müslüman ve kâfir ordusunun karşılaştığı gün başınıza gelen bu olay, yine de Allah'ın takdiriyle olmuştur. O'nun izni olmadan hiçbir şey vukubulmaz. Allah'ın dilemediği şey olmaz.

 169-171. âyetlerde de Allah yolunda öldürülenlerin, gerçekte ölmedikleri; sonsuzluk yurdunda diri oldukları; hem kendilerinin ni'met içinde bulun­duklarına, hem de henüz kendilerine katılmayan mücâhid kardeşlerinin çabalarının zayi olmayacağına sevindikleri anlatılmaktadır.

 172-173. âyetlerde de, savaşta yaralanmış olmalarına, uğradıkları sıkıntılara ve acılara rağmen yine Allah ve Elçisinin çağrısına uyarak yeni bir savaşa çıkan, "İnsanlar sizinle savaşmak için toplandı" gibi moral kırıcı sözlerden korkmayıp, bilâkis Allah'a güvenleri artan, gönülden Allah'a tevekkül eden, böylece Allah'ın ni'metine ve rızâsına nail olan yiğit mü'minlerin durumu tasvir edilmektedir.

Bu konuda Uhud Savaşı maddesine bakınız.

 

Harbde Bozgunculuk:

 

9- Ey inananlar, Allah'ın size olan ni'metini hatırlayın, hani bir zaman size ordular gelmişti de biz onların üzerine bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah, yaptıklarınızı görmekteydi. 10- Hani onlar üstünüzden ve alt tarafınızdan gelmişlerdi, gözler (şaşkınlıktan ötürü) kaymış, yürekler (korkudan) hançerelere dayan­mıştı. Allah hakkında türlü zanlarda bulunuyordunuz. 11- İşte orada mü'-minler denenmiş, şiddetli bir sarsıntı ile sarsılmışlardı. 12- Münafıklar ve kalblerinde hastalık bulunan kimseler: "Allah ve Resulü bize sadece boş vaadlerde bulundu." diyordu. 13- Onlardan bir grup da demişti ki: "Ey Yesrib (Medine) halkı, artık size duracak yer yok, (haydi durmayın, evlerinize) dönün (Yahut: Artık bu dînde durmanız doğru değil, dönün)." Onlardan bir topluluk da: "Evlerimiz (sağlam değil), açıktır" diyerek Peygamberden izin istiyordu. Oysa onlar(ın evleri) açık değildi. Sadece kaçmak istiyorlardı. 14- Eğer (Medine'nin) her yanından onların üzerine giril(ip saldırıl)saydı da kendilerinden (halka) baskı ve işkence yapmaları istenseydi bunu yaparlardı; bunu yapmakta fazla gecikmezlerdi. 15- Oysa arkalarına dön(üp kaç)mayacaklarına dair Allah'a söz vermişlerdi. Allah'a verilen sözden sorumlu idiler. 16- De ki: "Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmak size fayda vermez. Kaçsanız bile pek az bir zaman yaşatılırsınız (sonunda yine ölürsünüz)." 17- De ki: "Allah size kötülük istese veya size rahmet dilese, sizi O'ndan kim korur? (Allah'ın azabından sizi kim kurtarır, O'nun rahmetine kim engel olur?)" Kendilerine Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulurlar. 18- Allah içinizden (savaştan) alıkoyanları ve kardeşlerine: "Bize gelin!" diyenleri biliyor. Onlar savaşa pek az gelirler. 19- (Geldikleri zaman da) Size karşı cimriler olarak (gelirler). Ama korkulu bir durum olunca onların, üstüne ölüm baygınlığı çökmüş insan gibi, gözleri dönerek sana baktıklarını görürsün. Korku gid(ip de sıra ganimetleri paylaşmağa gel)ince mala düşkünlük göstererek sizi sivri dillerle incitirler. Onlar, (içtenlikle) inanmamışlar, bu yüzden Allah onların işlerini boşa çıkarmıştır. Bu, Allah'a göre kolaydır. 20-(Korkaklıklarından ötürü düşman) Orduların(ın Medine'den) gitmedik­lerini sanıyorlardı. Eğer o ordular (ikinci kez) gelseler, bunlar çölde bedevi Araplar arasında bulunmayı, sizin haberlerinizi (başınıza gelecek olayları) oradan sorup öğrenmeyi arzu ederlerdi. İçinizde bulunsalardı dahi pek az dövüşürlerdi. 21- Andolsun Allah'ın Elçisinde sizin için Allah'a ve âhiret gününe kavuşmaya inanan ve Allah'ı çok anan kimseler için, (uyulacak) en güzel bir örnek vardır. (Ahzâb: 97/9-21);

  72- İçinizden bir kısmı var ki, pek ağır davranır. Eğer size bir felâket erişirse: "Allah bana lütfetti de onlarla beraber bulunmadım." der. 73-Eğer Allah'tan size bir ni'met erişirse, sizinle kendisi arasında hiç sevgi yokmuş gibi: "Keşke ben de onlarla beraber olsaydım da büyük bir başarı kazansaydım! " der. 74- Dünyâ hayâtını âhiret hayâtı karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya gâlib gelirse, biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.

88- Size ne oldu ki, münafıklar hakkında iki gruba ayrıldınız? Oysa yaptıkları işlerden dolayı Allah onları baş aşağı etmiştir. Allah'ın sap­tırdığını doğru yola iletmek mi istiyorsunuz? Allah birini saptırırsa artık onun için bir yol bulamazsın! 89- Sizin de kendileri gibi inkâr etmenizi istediler ki, onlarla bir olasınız. O halde onlar Allah yolunda göç edinceye kadar onlardan dostlar edinmeyin. Eğer yüz çevirirlerse onları yakalayın,

 nerede bulursanız öldürün ve onlardan ne dost, ne de yardımcı tutmayın! 90- Ancak sizinle kendileri arasında andlaşma bulunan bir topluma sığınanlar, yahut ne sizinle ne de kendi toplumlarıyla savaşmak( isteme-diklerijnden yürekleri sıkılarak size gelenler hariç. Allah dileseydi, onları sizin üstünüze salardı, sizinle savaşırlardı. O halde onlar, sizden uzak dururlar, sizinle savaşmazlar ve sizinle barış içinde yaşamak isterlerse, Allah size, onlara saldırmak için bir yol vermemiştir. 91- Başka birtakım insanlar da bulacaksınız ki, hem sizden, hem de kendi toplumlarından ernîn olmak isterler. Ama ne zaman fitneye gö'türülseler, fitnenin içine başaşağı atılırlar. Eğer onlar sizden uzak durmazlar, sizinle barış içinde yaşamak istemezler, ellerini (saldırıdan) çekmezlerse onları yakalayın ve nerede bulursanız öldürün! İşte öylelerine karşı size açık bir yetki verdik. (Nisa: 98/72-74,88-91);

 38- Ey inananlar, size ne oldu ki: "Allah yolunda topluca savaşa çıkın!" dendiği zaman yere çakılıp kaldınız? Âhirettense dünyâ hayâtına mı razı oldunuz? Ama dünyâ hayâtının geçimi, âhiretin yanında pek azdır. 39-Eğer topluca (savaşa) çıkmazsanız, (Allah) size acı (bir şekilde) azâbeder ve yerinize sizden başka bir topluluk getirir, O'na hiçbir zarar veremezsiniz, Allah herşeyi yapabilendir. 40- Eğer siz o(Hak elçisijne yardım etmezseniz, iyi bilin ki, Allah ona yardım etmişti: Hani yalnız iki kişiden biri olduğu halde, inkâr edenler kendisini (Mekke'den) çıkardıkları sırada ikisi mağarada iken arkadaşına "Üzülme, Allah bizimle beraberdir!" diyordu. (İşte o zaman) Allah (ona yardım etti) onun üzerine sekîne(huzur ve güven duygu)sunu indirdi ve onu, sizin görmediğiniz askerlerle destekledi; inanmayanların sözünü alçattı. Yüce olan, yalnız Allah'ın sözüdür. Allah dâima üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir. 41- Gerek hafif, gerek ağır olarak savaşa çıkın, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihâdedin. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır. 42- Yakın bir dünyâ menfaati ve orta bir yolculuk olsaydı (savaşa katılmayan o münafıklar), elbette sana tâbi olurlardı. Fakat güç aşılacak mesafe, kendilerine uzak geldi. Bir de "Gücümüz yetseydi, sizinle beraber çıkardık!" diye Allah 'a yemin edecekler. Boşuna kendilerini mahvediyorlar. Allah, onların yalancı olduklarını biliyor. 43- Allah seni affetsin; doğru söyleyenler sana iyice belli olup, yalan söyleyenleri bilmezden önce niçin onlara izin verdin?

 44- Allah'a ve âhiret gününe inananlar; mallariyle, canlariyle, cihâdet-mek(ten geri kalmaları) için senden izin istemezler. Allah, korunanları bilir. 45- Ancak Allah'a ve âhiret gününe inanmayan, kalbleri kuşkuya düşmüş ve şüpheleri içinde bocalayıp duranlar, (geri kalmak için) senden izin isterler. 46- Eğer (cihâda) çıkmak isteselerdi, onun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah, onların davranışlarından hoşlanmadığı için onları durdurdu: "Oturan(kadın ve çocuk)larla beraber oturun!" denildi. 47-Sizin içinizde (sefere) çıkmış olsalardı, size bozgunculuktan başka bir katkıları olmazdı. Sizi birbirinize düşürmek için hemen aranıza sokulur­lardı, içinizde de onlara kulak verenler vardı. Allah zâlimleri bilir. 48-(Onlar) Önceden de fitne çıkarmak istediler ve sana nice işleri ters çevirdiler. Nihayet hak geldi, onlar istemedikleri halde Allah'ın emri galebe çaldı. 49- İçlerinden öylesi var ki: "Bana izin ver, beni fitneye düşürme" der. İyi bilin ki, onlar zaten fitneye düşmüşlerdir. Cehennem de kâfirleri kuşatacaktır. 50- Sana bir iyilik ulaşsa (bu,) onların hoşuna gitmez ve eğer sana bir kötülük ulaşsa: "Biz önceden (sefere katılmamakla) başımızın çaresine bakmışız" derler, sevinerek döner(gider)ler. 51- De ki: "Allah, bizim için ne yazmış (ne takdir etmiş) ise ancak o, bize ulaşır, bizim sahibimiz O'dur. İnananlar Allah'a dayansınlar." 52- De ki: "Bize yalnız iki iyilikten (ya gazilik veya şehîdlikten) birini gözetmiyor musunuz? Ama biz, Allah'ın size ya kendi tarafından veya bizim ellerimizle bir azâb ulaştırmasını gözetiyoruz. Haydi gözetin, biz de sizinle beraber gözeten­leriz." 53- De ki: "İster gönüllü, ister gönülsüz sadaka verin: sizden kabul edilmeyecektir. Çünkü siz yoldan çıkan bir kavimsiniz! " 54- Sada­kalarının kabul edilmesine engel olan sadece şudur: Onlar Allah'a ve Elçisine karşı nankörlük ettiler; namaza da üşene üşene gelirler ve istemeye istemeye sadaka verirler. 55- Onların ne malları, ne de evlâdları seni imrendirmesin. Allah bunlarla onlara dünyâ hayâtında azâbetmeyi ve kâfir olarak canlarının çıkmasını istiyor. 56- Sizden olduklarına Allah'a yemîn ediyorlar. Oysa onlar sizden değiller, fakat onlar korkak bir top­luluktur. 57- Eğer (sizden korunmak için) sığınacak bir yer, yahut (ba­rınacak) mağaralar, ya da sokulacak bir delik bulsalar di, hemen oraya doğru koşarlardı...

81- Allah'ın Elçisinin arkasından oturmakla sevindiler, mallarıyla ve canlarıyla cihâdetmekten hoşlanmadılar: "Sıcakta sefere çıkmayın." dediler. De ki: "Cehennemin ateşi daha sıcaktır!" Keşke anlasalardı! 82-Artık kazandıkları işlere karşılık az gülsünler, çok ağlasınlar! 83- Eğer Allah, seni onlardan bir topluluğun yanına döndürür de (onlar savaşa) çıkmak için senden izin isterlerse "Asla benimle çıkmayacaksınız, benimle beraber düşmanla savaşmayacaksınız. Siz ilk önce oturmağa razı olmuş­tunuz. Öyle ise geri kalanlarla beraber oturun!"de. 84- Ve onlardan ölen birinin üzerine asla namaz kılma, onun kabri başında durma. Çünkü onlar Allah'ı ve Elçisini tanımadılar ve yoldan çıkmış olarak öldüler...

86- "Allah'a inanın, Elçisiyle beraber cihâdedin!" diye bir sûre indirildiği zaman içlerinden servet sahibi olanlar, senden izin istediler: "Bizi bırak, oturanlarla beraber oturalım." dediler. 87- Geride kalan kadınlarla bera­ber olmağa razı oldular, kalbleri mühürlendi, artık onlar anlamazlar. 88-Fakat Elçi ve onunla beraber inananlar, mallarıyla, canlarıyla cihâdettiler. İşte bütün hayırlar onlarındır ve işte başarıya erenler onlardır. 89- Allah, onlar için altlarından ırmaklar akan, içlerinde ebedî kalacakları cennetler hazırlamıştır. İşte büyük başarı budur.

91-  Zayıflara, hastalara, harcayacak bir şey bulamayanlara, Allah ve Elçisi için nushettikleri (üstlerine düşen görevleri yaptıkları) takdirde (sefere katılmamalarından ötürü) bir günâh yoktur. İyilik edenlerin aleyhine bir yol yoktur (onlar kınanmazlar). Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.

92-  Kendilerini (binek sağlayıp) bindirmen için sana geldikleri zaman, sen: "Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum " deyince harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözlerinden yaş akarak dönen kimselerin aleyhine de (yol yoktur, onlar da kınanmazlar). 93- Ancak şu kimselerin kınanmasına yol vardır ki, zengin oldukları halde (geri kalmak için) senden izin isterler. Geri kalan kadınlarla beraber olmağa razı oldular. Allah da onların kalblerini mühürledi; artık onlar bilmezler. 94- (Seferden) Geri dönüp onların yanına geldiğiniz zaman sizden özür dilerler. De ki: "Hiç özür dilemeyin, size inanmayız! Allah bize sizin haberlerinizden (bize karşı çevirdiğiniz entrikalardan) bazılarını bildirdi. Yaptığınızı Allah da görecek, Elçisi de. Sonra görülmeyeni ve görüleni bilenin huzuruna döndürüleceksiniz, O size yaptıklarınızı haber verecek." 95- Siz yanlarına geldiğiniz zaman kendilerinden vazgeçesiniz diye Allah'a yemîn edecekler. Onlardan vazgeçin, çünkü onlar murdardır. Kazandıkları işlerin cezası olarak varacakları yer de cehennemdir. 96- Size yemîn ediyorlar ki kendilerinden razı olasınız. Siz onlardan razı olsanız bile Allah, yoldan çıkan topluluktan razı olmaz...

111- Allah, mü'minlerden canlarını ve mallarını cennet kendilerinin olmak üzere satın almıştır. Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. Bu, Allah'ın, Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'ân'da üstlendiği gerçek bir sözdür! Kim Allah'tan daha çok sözünde durabilir? O halde O'nunla yaptığınız

 bu alışverişinizden ötürü sevinin. Gerçekten bu, büyük başarıdır. (Tevbe: 113/38-57,81-84,86-89,91-96,111)

 

Savaştan Kaçmak, Ölüm Ve Esaret:

 

 iken ölüm korkusuyla yurtlarından çıkanları görmedin mi? Allah onlara, "Ölün" dedi de sonra kendilerini diriltti. Şüphesiz Allah, insanlara karşı ikram sahibidir. Ama insanların çoğu şükretmezler. 244- Allah yolunda savaşın ve Allah'ın semV (işitici), alîm (bilici) olduğunu bilin! 245- Kimdir o adam ki, Allah'a güzel bir borç versin de, Allah da ona kat kat fazlasıyla (verdiğini) ödesin! Allah (rızkı) kısar da, açar da. Hep O'na döndürü­leceksiniz. (Bakara: 92/243-245)

  243'ncü âyet, savaştan kaçmanın bir yarar sağlamayacağını, aksine insanı ölüme, ölümden de beter olan zillete düşüreceğini anlatmaktadır.

243'ncü âyette anlatılan olayın, hangi toplumun başına başına geldiği anılmamakla beraber tefsirlerde olay, genelde İsrâîloğullarıyla ilgili bir olay olarak değerlendirilir. İbn Abbâs'tan gelen rivayete göre: İsrâîloğul-larının bulunduğu bir bölgede veba salgını olmuştu. Kent halkı ölümden korkarak kentten kaçtılar. Allah da iki melek gönderdi. Onların saldığı bir gürültü ile bu adamların hepsi öldü (yani vebaya yakalanmış olanlar, gittikleri yerde öldüler). Aradan çok zaman geçtikten sonra bir gün bunların kemiklerinin yığıldığı vâdîden, Hezekiyel adında bir İsrâîloğlu peygamberi geçti. Hezekiel, Allah'tan, bunları diriltmesini niyaz etti. Allah da onun du'âsını kabul buyurdu. Kemiklere, bir araya toplanmaları için emir ver­mesini istedi. Hezekiel 'in emriyle her bedenin kemikleri ,bir araya toplanmalıdır.Toplanan bu kemiklere et giydirildi.Sonra rüzgara emretti, rüzgar bu cesetlere soluk verdi.

Başka bir rivayete göre de Peygamber Hezekiel İsrailoğullarından bir grupu savaşa teşvik etmiş.Onlar korkup isteksizlik göstermişler.Allah da onların üzerine ölüm göndermiş. Sonra Hezekiel'in yani Zülkifı'in

 du'âsiyle Allah onları hayata döndürmüştür[17].

Kitabı Mukaddes'te Hezekiel'in ağzından şöyle deniliyor:

"Beni vâdînin ortasına koydu; vâdî kemiklerle dolu idi. Onların üzerinden her yandan beni geçirdi. Ve işte ovanın yüzünde kemikler pek çoktu. Ve işte çok kurumuşlardı. Ve bana dedi, Âdem oğlu, bu kemikler dirilebilir mi? Ve ben: Ya Rab Yehova, sen bilirsin, dedim. Ve bana dedi: Bu kemikler üzerine peygamberlik et ve onlara de: Kuru kemikler, Rabbin sözünü dinleyin; Rab Yehova bu kemiklere şöyle diyor: İşte sizin içinize soluk sokacağım ve dirileceksiniz. Ve üzerinize adaleler koyacağım ve üzerinizde et bitireceğim ve sizi deri ile kaplayacağım ve içinize soluk koyacağım ve dirileceksiniz ve bileceksiniz ki ben Rabbim."[18]

Hezekiel'in, Rabbin emriyle peygamberlik ettiğini, bir gürültü kop­tuğunu, kemiklerin birbirine yaklaşıp üzerine adaleler giydirildiğini ve üstten bunları deriler kapladığını, nihayet yele de peygamberlik etmesiyle bu cesetlerin içine soluk dolduğunu ve bunların dirilerek ayaklan üzerine dikildiklerini ve büyük bir ordu olduğunu Kitabı Mukaddes anlatır ve bunun, Allah'ın kudretinin delîli olduğunu söyler.

Kur'ân-ı Kerîm, Müslümanları cihâda teşvike başlarken bu kıssayı anlatıyor ki Müslümanlar korkaklık göstermesinler. Yaşatanın da, öldürenin de Allah olduğunu bilsinler. Herhalde Medîne döneminin başlangıcında ilk cihâd emri geldiği sırada bazı Müslümanlar tereddüd göstermişlerdi. Nitekim: "Kendilerine: 'Ellerinizi (savaştan) çekin, namazı kılın, zekâtı verin!' denilenleri görmedin mi? Kendilerine savaş yazılınca hemen içle­rinden bir grup, insanlardan, Allah'tan korkar gibi hatta daha fazla kork­maya başladılar: 'Rabb'imiz, niçin bize savaş yazdın? Bizi yakın bir süreye kadar ertelesen (savaş emrini bir süre geciktirsen) olmaz mıydı?' dediler. De ki: 'Dünyâ geçimi azdır, korunan için âhiret daha iyidir. Size kıl kadar haksızlık edilmez.' Nerede olsanız, sağlam kaleler içinde de bulunsanız yine ölüm sizi bulur."[19]

Bu kıssada anlatılan ölümün, mecazî ölüm olması da muhtemeldir. Belki de İsrâîloğullarından bir grup, çalışmadan, cihâddan uzak durdukları için geri kalmışlar, düşmanlarının istilâsına uğrayıp esaret ve zillet içine

 düşmüşlerdir. Bu, onlardan birçok kimsenin ölmesine, birçoğunun da ölüm­den de kötü bir hakaret içinde kalmasına sebebolmuştur. Yıllarca böyle esaret içinde kaldıktan sonra nihayet içlerinden çıkan bir peygamberin, kutsal kuvvet sahibi kurtarıcının uyarılarıyla uyanmışlar, kölelik zincirini kırıp bağımsızlığa kavuşmak suretiyle yeniden hayat bulmuşlardır. Bağım­sızlık ve özgürlük, bir ulus için hayat; esaret ise ölüm demektir. Gerçekten yılgınlık gösterenler, ölümden korkanlar, millet olarak varlıklarını sürdü­remezler. Özgürlük uğrunda ölmesini bilenlerdir ki yaşamağa lâyıktırlar.

  244-245'nci âyetlerde Müslü­manlar, Allah yolunda cesaretle savaşmağa ve bu uğurda mallarını harca­mağa teşvik edilmektedir.

  15- £y inananlar, inkâr edenlerle toplu halde karşılaşırsanız,

onlara arkalar(ınız)ı döndür(üp kaç)mayın. 16- Kim o gün savaşmak için bir tarafa çekilmek, ya da başka bir birliğe katılmak dışında arkasını döner(kaçar)sa o, Allah'tan bir gazaba uğrar, onun yeri cehennemdir, o ne kötü varılacak bir yerdir! (Enfâl: 93/15-16)

93/15-16. âyetlerde inananlara, düşmanla karşılaşınca arkaya dönüp kaçmamaları emrediliyor. Bir savaş taktiği veya başka bir birliğe katılıp düşmanla çarpışmak için geri çekilmeğe veya kaçar gibi görünmeğe müsâ­ade ediliyor. Savaş tekniği gereği veya başka bir birliğe katılma amacı olmadan korkaklıkla düşmandan kaçanların, Allah'ın gazabına uğrayıp cehenneme gidecekleri vurgulanıyor. Buhârî ve Müslim'de bulunan hadîs­lerde, savaştan kaçmak, büyük günâhlardan sayılmaktadır.

Abdullah ibn Ömer'in de dahil olduğu birkaç kişi, bir seriyyeden kaçmışlar. Sonra kendi aralarında:

-  Şimdi biz ne yapacağız? Düşmanın önünden kaçmakla Allah'ın gazabına uğradık. Medine'ye gidelim, bir gece yatıp ertesi gün Allah'ın Elçisine varıp durumumuzu arz edelim. Tevbemiz makbul ise ne aiâ, değilse başımızı alıp gidelim, demişler.

Öğle namazından sonra Mescidden dışarı çıkan Allah Elçisinin elini öpmüşler.

- Topluluk kimdir? demiş.

 - Biz firar edenleriz, demişler. Buyurmuş ki:

- Hayır, siz hamle yapanlarsınız. Düşmana saldırmak için geldiniz. Ben de sizin katılacağınız birliğinizim. Ben Müslümanların, dönüp katıla­cakları birliğim, diyerek 15-16. âyetleri okumuş[20]

 15- Oysa arkalarına dön(üp kakmayacaklarına dair Allah'a söz vermişlerdi. Allah'a verilen sözden sorumlu idiler. 16- De ki: "Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmak size fayda vermez. Kaçsanız bile pek az bir zaman yaşatılırsınız, (sonunda yine ölürsünüz)." 17- De ki: "Allah size kötülük istese veya size rahmet dilese, sizi O'ndan kim korur? (Allah'ın azabından sizi kim kurtarır, O'nun rahmetine kim engel olur?)" Kendilerine Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulurlar. (Ahzâb: 97/15-17)

97/15-17. âyetlerde savaştan kaçmanın bir yarar sağlamayacağı, Allah'ın dilediğinden başkasının olmayacağı, eğer Allah bir insanın ölme­sini dilemişse hiçbir tedbirin, onu bu sonuçtan kurtaramayacağı belirtiliyor.

 

Terörizmle Savaş:

 

 33- Allah ve Elçisiyle savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuk yapmağa çalışanların cezası: (ya) öldürülmeleri, ya asılmaları, ya ellerinin, ayaklarının çapraz kesilmesi veya bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu, onların dünyâda çekecekleri rezilliktir. Ahirette ise onlara büyük azâb vardır...

64- Yahudiler "Allah'ın eli bağlıdır (Allah cimridir)." dediler. Kendi elleri bağlandı ve söyledikleri sözden ötürü lanetlendiler. Hayır, Allah'ın iki eli de açıktır, dilediği gibi verir. Andolsun, Rabbinden sana indirilen, onların çoğunun azgınlığını ve küfrünü artıracaktır. Biz onların aralarına tâ Kıyamet gününe kadar düşmanlık ve kin almışızdır. Ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa Allah onu söndürmüştür. (Onlar) Yeryüzünde bozgunculuğa koşarlar. Allah da bozguncuları sevmez. (Mâide: 110/33, 64)

110/33'ncü âyette de Allah ve Elçisiyle savaşan ve yeryüzünde bozgun­culuk yapmağa çalışanların, öldürülmeleri, yahut asılmaları, yahut el ve ayaklarının çapraz kesilmesi ya da sürülmeleri emredilmekte; dünyâda böyle cezalandırılacak o eşkıyanın, ahirette daha büyük bir cezaya çarpı­lacakları vurgulanmaktadır. Yahûdîlerin çeşitli olumsuz davranışlarını anla­tan bir sözgelimi içinde yer almış olan bu âyetler, teröristlere verilecek cezayı belirlemektedir.

Yahudiler, Allah'ın Elçisine çeşitli biçimlerde hiyânet etmişler, onun­la yaptıkları ittifakı bozarak Müslümanların düşmanlarıyla birleşip Müslü­manları imha etmeğe çalışmışlar; müşrik Arapları Peygamber'e ve Müslü­manlara karşı kışkırtarak Hendek Olayının çıkmasına neden olmuşlardı. İşte bu sûrede, kendi kitaplarında okuduklarından misaller verilerek zulmün, kıskançlığın, hasedin kötülüğü hatırlatıldıktan sonra Allah'ın Elçisine karşı gelen, onunla savaşan, yeryüzünde fesad çıkaran, terör yapan kimselerin şiddetle cezalandırılacakları ihtar edilmiştir. Allah ve Elçisi ile savaşanların, terör yapanların sonucu budur. Burada, ileride vukubulacak bir cezaya işaret edilmiştir. Nitekim Allah'ın Elçisine sui kast girişiminde bulunan Nadîr Oğulları yurtlarından sürülmüş, Hendek Savaşında Müslümanlara hiyânet edip Müslümanlara saldıran düşmanla birleşen Kurayza Oğullarının savaşan erkekleri öldürülmüş kadınları ve çocukları tutsak edilip satılmıştır.

  64'ncü âyette de Yahûdîlerin Allah'a karşı saygısızlıkları, Allah için "Eli bağlı" dedikleri anlatılıyor. "Eli bağlı" deyimi, cimrilikten kinayedir. Bast ise cömertlik anlamındadır. Bazı münasebetsiz Yahûdîlerin bu tür saygısız sözlerine cevaben Allah'ın elinin açık olduğu, dilediğine bol nimet verdiği belirtilmekte ve Hz. Muhammed'e indirilen Kur'ân'ın, onların azgınlık ve inkârını artıracağı belirtildikten sonra onların arasına Kıyamet gününe kadar sürecek bir düşmanlık atıldığı;

 onlar ne zaman bir savaş ateşi yaksalar, insanları birbirine düşürmeğe çalışsalar, Allah'ın o savaş ateşini söndüreceği bildirilmekte ve Allah'ın, bozguncuları sevmediği vurgulanmaktadır.

 (Seferden gerikalanlar arasında) Zarar vermek, nankörlük etmek, mü'minlerin arasını açmak ve önceden Allah ve Elçisiyle savaşmış olan(adamın gelmesin)i gözetmek için bir mescid yapanlar da var. "İyilikten başka bir niyetimiz yoktu" diye de yemin edecekler. Oysa Allah onların yalan söylediklerine şahittir. (Tevbe: 113/107)

Bu âyette münafıklardan bazılarının da zarar vermek, inkâr etmek, mü'minler arasında ayrılık çıkarmak, daha önce Allah'a ve Elçisine karşı savaşmış (düşmanlık mücadelesi vermiş) adamın gelmesini beklemek için bir mescid yaptıkları, bunu iyi niyyetle yaptıklarına dair yemin de edecek­leri, fakat onların yalan söyledikleri bildiriliyor.

 278- Ey inananlar, Allah'tan korkun, eğer inanıyorsanız faizden (henüz alınmayıp) geri kalan kısmı bırakın (almayın)...79 Eğer böyle yapmazsanız, Allah ve Elçisiyle savaşa girdiğinizi bilin. Tevbe ederseniz, ana malınız sizindir. Ne haksızlık edersiniz, ne de haksızlığa uğratılırsınız. (Bakara: 92/278-279)

Bu âyette de Allah'tan korkup, tahsil edilmemiş ribâ alacaklarının bırakılması; faizi bırakmayanların, Allah ve Elçisi ile savaşa girmiş ola­cakları vurgulanmaktadır.

 

Savaş Esirleri:

 

Yoksula, yetime ve esîre sevdikleri yemeği yedirirler, "Biz size sırf Allah rızası için yediriyoruz, sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz" derler. (İnsan: 90/8-9)

Âyette yemek yedirilecek üç sınıf sayılmıştır: Miskin, yetîm ve esir.

 Miskin: geçimini sağlayamayan yoksul; yetîm: kendisine bakacak babası ölmüş çocuk; esîr de tutsak demektir. Müslüman olsun olmasın bütün yoksullar, yetimler ve esirler âyetin kapsamındadır. Çünkü âyette bunların Müslüman olacağı belirtilmemiştir. Kur'ân, dini ne olursa olsun, yoksula, yetime ve esîre, daha genel bir ifâdeyle kendisini geçindirmekten âciz olanlara yardım edilmesini emretmektedir. Bu husus, ilk Mekke sûrelerinden Beled Sûresinin  Fakat o sarp yokuşu geçemedi. Sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bileceksin? Bir boynu (kölelik, esaret zincirinden) çözmek, yahut açlık gününde akraba olan yetimi, yahut hiçbir şeyi olmayan yoksulu doyurmak, sonra inanıp birbirlerine sabır tavsiye eden ve merhamet tavsiye edenlerden olmak." (35/11-17.) âyetlerinde başka bir üslûb ile vurgulanmıştır.

Peygamber (s.a.v.) alınan esirleri Müslümanlara dağıtır, herkese götürdüğü esîre iyi bakmasını emrederdi. Sahâbîler, kendilerine verilen ve yanlarında iki üç gün tuttukları esirlere, kendi canlarından daha iyi bakarlardı. Katâde'nin de vurguladığı gibi o gün onların götürüp canlarından iyi baktığı esirler, müşrik idiler[21].

Zaten âyetler indiği sırada Müslümanlar arası bir savaş vukubulmadığı için esîr ancak gayr-i müslimlerden olurdu. Müslüman esîr söz konusu değildi.

  67- Yeryüzünde ağır bas(ıp küfrün belini iyice kır)ıncaya kadar hiçbir peygambere, esirler sahibi olmak yakışmaz. Siz geçici dünyâ menfaatini istiyorsunuz, Allah ise (sizin için) âhireti istiyor. Allah daima üstün, hüküm ve hikmet sahibidir. 68- Eğer Allah'tan, bir yazı(lı karar) geçmiş olmasaydı, aldığınız fidyeden dolayı size mutlaka büyük bir azâb dokunurdu. 69- Artık aldığınız ganimetten helâl ve temiz olarak yeyin ve Allah'tan korkun. Kuşkusuz Allah bağışlayandır, esirgeyendir. 70- Ey peygamber, ellerinizde bulunan esirlere söyle: "Eğer Allah sizin kalblerinizde bir hayır olduğunu bilirse size, sizden alınan(fidye)den daha hayırlısını verir ve sizi bağışlar. Allah bağışlayan, esirgeyendir." 71- Eğer sana hainlik yapmak isterlerse daha önce Allah'a da hainlik yapmışlardı. Bu yüzden (Allah) onlara karşı (sana) imkân verdi (seni onlara galip getirdi). Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Enfâl: 93/67-71)

  67'nci âyette geçen ishân: güçlendirmek, sağlamlaştırmak, kalınlaştırmak demektir, sehânet, kalınlıktır. yeryüzünde kuvvet ve şiddet bulup düşman­ları iyice ezinceye kadar, anlamına gelir. Bu âyette, bir peygamberin, yeryüzünde iyice güçlenip dâvasını kökleştirmeden elinde esirler tutmasının doğru olmayacağı belirtiliyor.

  68- 69'ncu âyetlerde: "Allah'tan bir Kitâb geçmiş olmasaydı, yani Allah, kendisine merhametli olmayı, affetmeyi yazıp takdir etmiş olmasaydı, esirleri serbest bırakmak için fidye aldığınızdan dolayı size büyük bir azap dokunurdu. Artık aldığınız ganimetleri (fidyeleri) helâl ve temiz olarak yeyiniz, Allah'tan korkunuz" buyuruluyor ve Allah'ın bağışlayıcı esirgeyici sıfatları vurgulanıyor.

  70'nci âyette esîrler teselli edilmektedir: Eğer Allah, sizin gönüllerinizde hayır, samîmiyyet bulursa size, sizden alınan fidyeden daha iyisini vereceği gibi üstelik sizi af ve rahmetine de lâyık görür.

  71 'nci âyette de Allah'a ve Allah'ın Elçisine hiyânet edenlerin sonlarının perişan olacağı bildirilmekte, Allah'a ve Elçisine hiyânet edenler uyarılmakta ve Allah'ın, herşeyi bilip hikmetle yaptığı vurgulanmaktadır.

Bu âyetler, Bedir'de alınan esîrler hakkındadır. Allah'ın Elçisi, bu esîrler hakkında ne yapılacağını ashabına danıştı. Hz. Ebubekir:

- Bunlar senin kabîlenin adamları, akrabândır. Bunları serbest bırak, dedi.

Hz. Ömer ise bunların öldürülmesini önerdi. Ebubekir'in düşün­cesinde olan Hz. Peygamber, bunları fidye karşılığında serbest bırakmayı uygun buldu. Sonunda alınan esîrler, fidye karşılığı serbest bırakıldı. İşte bu âyetler, Bedir esîrleri hakkında fidye istemine işaret etmektedir.

Tabii savaşın ardından bu esîrler, Medine'de bir süre bekletilmişlerdir. Daha sonra bunlar hakkında yapılacak işlem görüşülmüş ve serbest bırakılmaları kararlaştırılmıştır. Bu karardan sonra da hepsi bir anda fidye­lerini veremediklerinden, bunların tamamının serbest bırakılması, epey zaman almıştır.

O zaman Müslümanlar sıkıntı içinde idiler. Her Müslümanın, birer, ikişer evlerinde baktığı bu esîrler, Müslümanlara malî külfet yüklüyordu. Bundan dolayı âyette: "Bir peygamberin, yeryüzünde iyice güçlenmedikçe esîrler sahibi olması doğru değildir" buyuruluyor. Bu âyetlerin, Kaynuka Oğulları Yahûdîleriyle ilgili âyetlerden sonraya konması, Bedir esirlerinin, serbest bırakılmasının epey zaman aldığını, ancak Kaynuka Oğullan Ola­yından sonra serbest bırakıldıklarını gösterir ki bu durum, esîrler sorununun, Müslümanlara hayli külfet yüklemiş olması demektir.

Âyet esîr almayı veya onu fidye karşılığı serbest bırakmayı yasak­lamıyor; ancak bir peygamberin, dâvasını iyice yerleştirmeden, karşıtlarının gücünü iyice kırıp onları kendisine baş kaldıramayacak duruma getirmeden elinde esîrler bulundurmasının, esîrlerle uğraşmasının doğru olmadığını belirtiyor. Ayetin ifâdesinde, daha iyi olanı, iyi olana yeğlemediğinden dolayı Peygamber'e bir çeşit dokundurma vardır. Elbette bu, Peygamber'in günâh işlediği anlamına gelmez. Bunun anlamı şudur:

Peygamber henüz iyice güçlenmeden esîrler alıp onların koruması ve geçimiyle uğraşmasaydı daha iyi olurdu. Çünkü esîrler almak, onları bir yerde bekletip geçimlerini sağlamak veya onları birer ikişer Müslü­manlara dağıtıp barındırmak ve baktırmak, henüz yeni kurulmakta olan İslâm toplumuna yük olur. Aslında yapılan iş iyidir ama, Peygambere ve mü'minlere külfettir. Bundan dolayı bununla uğraşılmasaydı daha iyi olurdu. Fakat düşman iyice sindirildikten, Müslümanlar güçlendikten sonra esîrler alıp bunları fidye karşılığında serbest bırakmakta bir sakınca yoktur.

Amaç, İslâmın ezilmekten kurtulması, kâfirlere, güçlenip yeniden İslama saldırma fırsatı verilmemesidir. İslâm kuvvet bulduktan sonra gere­kirse esîrler fidyesiz de serbest bırakılır. Nitekim, Muhammed Sûresinin 4'ncü âyetinde bu husus belirtilmiştir.

Hz. Peygamber, Bedir'de alınan esîrleri Medine'ye getirmiş, bunları ashabına birer, ikişer dağıtmış, herkese, götürdüğü esîre iyi mu'âmele etmesini, kulak burun kesmemesini emretmiştir[22]. Yalnız iki kişinin öldü­rülmesini emretmiştir ki bunlar da Mekke'de Müslümanlara çok işkence etmiş bulunan Nadr ibn el-Hâriaeile Ukbe ibn Ebî'l-Mu'ayt'tir. Bunlar öldürülmüşlerdir.

Az zaman sonra esirlerin adamları, Mekke'den gelip, fidye vererek onları kurtarmışlardır. Konulan fidye, kişinin malî durumu göz önünde bulundurularak bin dirhem ile dört bin dirhem arasında değişmekte idi[23]. Fakat çok fakîr olanlar, fidyesiz bırakılmışlardır.

Bedir Savaşında Peygamber'in amcası Abbâs, amcası oğlu 'Akıl ibn Ebîtâlib, damadı Ebû'I-'Âş da düşman safında çarpışmış ve esîr düşmüşlerdi. Amcası Ebûleheb savaşa katılamamış, yerine birini bedel göndermişti.

Abbâs zengin idi. Kendisinden fidye olarak yüz okıyye (11,200 kg.)[24] altun istendi. Ensârdan bazı kimseler:

-  Yâ Resûlallah, müsâade buyur, kızkardeşimizin oğlu Abbâs'tan fidye almayalım, dediler. Allah'ın Elçisi:

-  Vallahi bir dirhem bile bırakmayacaksınız, hepsini alacaksınız, buyurdu[25]

Abbâs:

- Yâ Resûlallah, ben Müslüman idim, dedi. Allah'ın Elçisi:

- Senin Müslüman olduğunu Allah bilir. Eğer dediğin gibi ise Allah seni ödüllendirir. Fakat görünüşte bize karşı idin. Hem kendin için, hem de iki kardeşinin oğlu Nevfel ve 'Akîl ve andlın Ömer oğlu 'Utbe için fidye vereceksin, dedi.

Abbâs:

- Yâ Resûlallah, ben o kadar parayı nereden bulayım? Kureyşe el açıp dilenmemi mi istiyorsun? dedi. Allah'ın Elçisi:

- (Karın) Ümmü'1-Fadl ile birlikte gömdüğünüz: "Ben bu seferimde ölürsem, bu gömdüğüm mal oğullarım Fadl, Abdullah ve Kuşem'indir, dediğin para nerede? dedi.

Abbâs:

- Vallahi yâ Resûlallah, şimdi anlıyorum ki sen hiç kuşkusuz Allah'ın Elçisisin. Bari yanımda bulunan ve savaştan sonra benden aldığınız o yirmi okıyyeyi de fidyeme sayın, dedi. Allah'ın Elçisi:

- Hayır, o Allah'ın, senden bize verdiği ganimettir, dedi.

Sonuçta Abbâs, kendisinin, iki kardeşi oğlunun ve andlısının fidyesini verdi. Sonradan Abbâs demiş ki:

- Allah, yirmi okıyye yerine bana İslâmda yirmi köle verdi ki her birinin malı, dillere destandır. Rabbimden beklediğim mağfiret de başka[26].

Allah'ın Elçisinin damadı Ebû'l-'Âş da esirler arasında idi. Mekke'nin sayılı tacirlerinden olan Ebû'l-'Âş, güvenilir, herkesçe sevilen mert bir insandı. Hz. Hadîce'nin yeğeni olurdu. İslâm'dan önce Hz. Hadîce, kızını yeğenine vermeyi önermiş, Hz. Muhammed de onu kırmamıştı. Böylece Peygamberin kızı Zeyneb, teyzesinin oğlu ile evlenmişti.

İslâm gelince Allah Elçisinin hanımı ve kızları hep kendisine inan­dılar. Damadı Ebû'l-'Âş inanmadı. Fakat Bedir Savaşına kadar Zeyneb, müşrik kocasıyla beraber kaldı. Ebû'l-'Âş Bedir'de esîr düşünce Zeyneb, kocasını kurtarmak için, annesi 0adîce'nin, kendisine düğün hediyesi olarak verdiği gerdanlığı gönderdi. Allah'ın Elçisi o gerdanlığı görünce çok duygulandı:

- Eğer isterseniz, onun esîrini, gönderdiği fidye ile birlikte gönderiniz, dedi. Derhal:

- Peki, yâ Resûlallah, dediler. Ebû'l-'Âş'ı fidyesiz serbest bıraktılar.

Ancak Peygamber, ondan kızı Zeyneb'i Medine'ye göndereceğine dair söz aldı ve ashabından iki kişiyi gönderip Zeyneb'i getirtti.

Olaydan altı yıl sonra Ebû'l-'Âş, ticaret amacıyla gittiği Şam'dan dönerken yolda Allah Elçisinin bir bölüğü tarafından esîr alınıp Medine'ye getirilmiş, gizlice Zeyneb'in himayesine sığınmış, Allah'ın Elçisi kendisini serbest bırakmış ve malını da geri vermişti. Ebû'l-'Âş, Mekke'ye gidip herkesin emanetini verdikten, işlerini gördükten sonra Medine'ye gelip Müslüman olmuş ve aradan altı yıl geçmiş olmasına rağmen, Hz. Pey­gamber, yeni bir nikâha gerek görmeden Zeyneb'i tekrar kocasına geri vermişti[27].

Fidye verip kurtulan, sonradan Müslüman olan o esirler, İslâmdaki fütuhatın geliri ile çok büyük servetlere ermişlerdir. İşte "Eğer Allah sizin kalblerinizde bir hayır olduğunu bilirse size, sizden alınan(üdye)den daha hayırlısını verir." mealindeki 70'nci âyette, Müslümanların, ileride erecek­leri büyük ganimet ve servetlere işaret buyurulmaktadır.

  4- (Savasta)Iinkâr edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onları iyice vurup sin­dirince bağı sıkıca bağlayın (onları esir alın). Ondan sonra ya lütfen veya fidye ile serbest bırakırsınız. Harb ağırlıklarını bırakıncaya (savaş sona erinceye) kadar böyle yaparsınız. Allah dileseydi, kendisi onlardan öc alırdı. Fakat sizi birbirinizle denemek için (savaşı emrediyor). Allah, kendi yolunda öldürülenlerin yaptıkları işleri zayi etmeyecektir. 5- Onları doğru yola iletecek, durumlarını düzeltecektir. 6- Onları, kendilerine tanımladığı cennete sokacaktır. (Muhammed: 99/4-6)

Bu âyetlerde, mü'minlere, inançsızlarla karşılaştıkları zaman onların boyunlarını vurmaları, onları sindirip savaşta galip gelince bağlayıp esîr etmeleri, savaştan sonra esirleri ya bir iyilik ve ikram olarak veya fidye karşılığında serbest bırakmaları emrediliyor. Allah'ın dilese, çarpışmağa gerek kalmadan Müslümanları galip getireceği, fakat insanları birbiriyle deneyip sabır ve dirençlerini ortaya çıkarmak için inançlılarla inançsızların çarpışmasını takdir buyurduğu belirtiliyor. Kendi uğrunda öldürülenlerin eylemlerini boşa çıkarmayacağı, onları cennet yoluna ileteceği, ödüllerini kat kat verip gönüllerini hoş edeceği, ruhlarını huzura kavuşturacağı ve onları dünyâda kendilerine tanımladığı cennete sokacağı vurgulanıyor.

Savaşın amacı, vicdanlar üzerindeki baskıyı kaldırmak, insanlara inanç özgürlüğü sağlamaktır. Bu özgürlüğü sağlayabilmek için insanları baskı altında tutan saldırgan küfür ve zulüm liderlerini sindirmek, küfrün belini kırmak gerekir. Savaşılması ve sindirilmesi istenen kimseler, Müslü­manlara saldıran küfür liderleridir. Kendi hallerinde bulunan kimselere saldırılmayacağı birçok âyette vurgulanmıştır: "Allah saldırganları sev­mez. Zâlimlerden başkasına düşmanlık olmaz."[28] Nisa: 98/90'ncı âyette tarafsız kimselerle barış içinde yaşanması emredilmekte; Mümtehine: 111/8 de de Müslümanlara saldırmayan barışsever insanlara iyilik edilmesi öğüt-lenmektedir.

Saldırgan küfür erbabı ile yapılan savaşta, zorunlu olarak insan öldürülür. Çünkü savaşta saldıran düşman öldürülmezse, bu kez onlar öldürür ve savaş da kaybedilir. Öldürmek kötü bir şey olsa da savaşın kaçınılmaz sonucudur. Ama saldırganlar sindirildikten ve savaş bittikten sonra artık insan öldürülmez. Müslüman, katliâm yapmaz. Nitekim "Nihayet onları iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (onları esir alın). Ondan sonra ya lütfen veya fidye ile serbest bırakırsınız." âyetinde kâfirleri ezip sindirdikten sonra onları bağlayıp esîr alma, savaştan sonra da ya fidyesiz veya fidye karşılığında serbest bırakma emredilmiştir. Esirlerin öldürülmesi emredilmediği gibi, onların zorla dine sokulması da emredilmemiştir.

Esirlerin bağlanıp tutulması, savaştan sonra fidyesiz veya fidye ile serbest bırakılması hakkındaki bu emir ile, "Yeryüzünde ağır bas(ıp küfrün belini iyice kır)ıncaya kadar hiçbir peygambere, esirler sahibi olmak yakışmaz. Siz geçici dünyâ menfaatini istiyorsunuz, Allah ise (sizin için) âhireti istiyor. Allah daima üstün, hüküm ve hikmet sahibidir." (Enfâl: 93/67) âyeti arasında bir çelişki yoktur. Her iki âyetin içeriği birbirine uygundur. Orada Peygamber'in otoritesi, egemenliği iyice yerleşmeden esîrler alıp onlarla uğraşmasının, onlara yer ve gıda sağlamanın, yeni kurulmakta olan İslâm devletine külfet yükleyeceğine işaret ediliyor. Esîri besleyip muhafaza edebilmek için devlet otoritesinin yerleşmesi gerekir. Henüz bu aşamaya gelmeden esîr almak, topluma yük olur. İlk aşamada en önemli olan şey, küfrü ezmektir. Küfrün beli kırıldıktan, peygamberin otoritesi ve heybeti kâfirlerin içine yerleşip, egemenliği tanındıktan sonra savaşta yenik düşen kâfirler esîr alınır, kamplarda korunur. Savaş sona erdikten sonra esîrler serbest bırakılır. Her iki âyet de bunu anlatmaktadır. Nitekim Abdullah ibn Abbâs: "Müslümanlar çoğalıp otoriteleri güçlenince Allah esîrler hakkında: 'Ya lütfen veya fidye ile serbest bırakınız' hükmünü indirdi" demiştir[29]

  Ya lütfen veya fidye ile serbest bırakınız" cümlesi üzerinde çok yorum yapılmıştır. İbn Abbâs, Katâde, Dahhâk, Mücâhid, İbn Cureyc ve Süddî'ye atfedilen görüşe göre bu cümle, "Haram ayları çıkınca müşrikleri nerede bulursanız öldürünüz; onları yakalayınız, tutuk-layınız ve her gözetleme yerinde oturup onları bekleyiniz. Eğer tevbe ederler, namazı kılarlar, zekâtı verirlerse yollarını serbest bırakınız. Kuş­kusuz Allah, bağışlayandır, esirgeyendir."[30] mealindeki âyet ile neshedil-miştir. Kâfir esîri ne fidyesiz, ne de fidye ile serbest bırakmak caiz değildir. Esîr, Müslüman olmazsa öldürülür veya köle yapılır.

Çoğunluğun kanısına göre neshedilmemiş olan bu cümle, imam(dev-let başkanın)a, esîri ya fidye ile, veya fidyesiz serbest bırakma seçeneği vermiştir. Ancak imam dilerse esîri öldürme yetkisine de sahiptir. Nitekim Hz. Peygamber Bedir Savaşında alınan esirlerden ikisini öldürmüş, çoğunu fidye ile, bir kısmını da fidyesiz serbest bırakmıştır. Yani kendisi her üç seçeneği de uygulamıştır. İmam Şâfı'îye göre: İmam dilerse esîri öldürür, dilerse fidyesiz veya fidye ile serbest bırakır, dilerse köle yapar[31]

Bir başka görüşe göre esîr, ya fidyeli veya fidyesiz serbest bırakılır veya köle yapılır, öldürülmez. Başka bir görüşe göre de âyette esîr hakkında sadece fidyesiz veya fidye ile serbest bırakma hükmü vardır. Bundan dolayı esîri öldürme veya köle yapma caiz değildir. Hasan-ı Basrî bu görüştedir.

Çoğunluğun görüşü, âyetin muhkem olduğu merkezindedir. Haccâc, getirdiği esirleri öldürmesi için Abdullah ibn Ömer'e gönderdiği zaman Abdullah ibn Ömer şöyle dedi: "Bize böyle emredilmedi. Yüce Allah: 'Onları vurup sindirdikten sonra bağlayınız; daha sonra ya lütfen veya fidye ile serbest bırakınız!' buyurmuştur."[32]

Taberî şöyle diyor:

"Bize göre bu âyet muhkemdir, neshedilmemiştir. Nâsih ve mensûhun hükmü bir arada bulunamaz. Halbuki burada iki âyetin hükmü de uygu­lanabilir. Burada öldürmeden söz edilmemiştir. Ama "Müşrikleri nerede

 bulursanız öldürünüz!" âyeti, Peygamber'e öldürme yetkisi de vermiştir. Peygamber (s.a.v.), eline düşen esirlerden kimini öldürür, kimini fidye ile, kimini de lütfen serbest bırakırdı. Meselâ Bedir'de Ukbe ibn Ebî Mu'ayt ile Nadr ibn Hâris'i, Kurayza Savaşında teslîm olan Kurayza Oğullarının savaşan erkeklerini öldürtmüş, kadın ve çocuklarını köle yapmış idi. Bedir'de tutsak edilen öteki müşrikleri fidye ile, Ebû'l-'Âş'ı ve Sümâme ibn Esâl el-Hanefî'yi de fıdyesiz serbest bırakmıştı. Hayatı boyunca Allah Elçisinin uygulaması böyle olmuştur."[33]

Hz. Peygamber'in gönderdiği birliklerden biri, Necd yöresindeki Hanefiyye Oğullarından Sümâme ibn Esâl'i tutsak edip getirmişler ve Mescidin direklerinden birine bağlamışlardı. Allah'ın Elçisi Sümâme'nin yanına gelip:

- Sümâme, yanında neyin var (paran var mı)? diye sordu. Sümâme:

-Ya Muhammed, yanımda param var. Eğer öldürürsen kanı araştırı­lacak birini öldürmüş olursun. Eğer lütfen serbest bırakırsan sana teşekkür edecek birini serbest bırakmış olursun. Mal istiyorsan, istediğin kadaf verilir, dedi.

Peygamber gitti, ertesi gün gelip aynı şeyi sordu ve aynı yanıtı aldı. Üçüncü gün de sordu ve aynı yanıtı alınca Sümâme'nin serbest bırakılmasını emretti. Serbest bırakılan Sümâme, Mescidin yakınındaki bir hurmalıkta yıkanıp Mescide geldi, şehâdet getirip Müslüman oldu ve şöyle dedi:

- Senin yüzün, en çok nefret ettiğim yüz idi. Şimdi en çok sevdiğim yüz oldu. Dinin en sevmediğim din idi. Şimdi en sevdiğim din oldu. Kentin en sevmediğim kent idi. Şimdi en sevdiğim kent oldu. Süvarilerin beni yakaladıkları zaman ömreye gidiyordum. Şimdi ne buyuruyorsun?

Allah'ın Elçisi onu müjdeledi, ömre yapmasını emretti. Sümâme, ömre için Mekke'ye gidince biri ona:

-Sâbiî mi oldun? dedi. Sümâme:

- Hayır, Allah'ın Elçisinin yanında Müslüman oldum. Vallahi bundan sonra Allah'ın Elçisi izin vermedikçe Yemâme'den size bir dâne dahi buğday gelmez, dedi[34].

Taberî'nin görüşü kısmen doğrudur. Şöyle ki: Tevbe Süresindeki âyet, savaş ve esirler hakkında değil, sürekli olarak Müslümanlara saldıran müşrikler hakkındadır. Onların, yakalandıkları yerde öldürülmeleri em-redilmektedir. Orada esirden söz edilmez. Zaten o âyetler savaş ile ilgili olarak da inmemiş, Hz. Ebûbekir hac emîri olarak Resûlullah'ın ashâbiyle birlikte Mekke'ye hareket ettiği sırada inmiş ve Hz. Alî sûreyi alarak yola çıkmış olanlara arkadan gelip katılmış, Mekke'de müşriklere Allah'ın hükmü duyurulmuştur.

Bu âyet ise genel olarak esîrler hakkında yapılacak işlemi belirlemek­tedir. Bu işlem de savaş esnasında onları tutuklamak, savaştan sonra da ya menn veyafidye'dir. Ancak Allah Elçisinin, bazı esirleri öldürttüğü de bir gerçektir. Bu öldürülen kişiler, Müslümanlara hiyânet etmiş olan azılı düşmanlardır. Bunların varlığı, İslâm için dâima tehlike oluşturduğu için Allah'ın Elçisi bunları öldürtmüştür. Kurayzalılara verilen ceza da, Kur'ân'ın hükmü değil, Tevrat'ın hükmüdür. Bu hükmü de Hz. Peygamber vermemiş, Kurayzalıların hakem kabul ettikleri Sa'd ibn Mu'âz vermiştir. Sa'd da, önce Müslümanların müttefiki iken sonradan en kritik bir anda İslâm düşmanlarıyla birleşerek en büyük hiyânet suçunu işlemiş olan bu yahudî kabilesine, Tevrat'ın Tesniye Kitabının 12- 14'ncü âyetlerinin, bu davranışı gösterenlere belirlediği cezayı vermiştir.

Gerek Kur'ân'ın bu konudaki âyetlerinden, gerek Allah Elçisinin uygulamasından şu sonuca varırız:

1) Esas prensip, esirlerin öldürülmemesidir.

2) Yaşaması ve serbest bırakılması tehlikeli olan, önceden ağır suç işlemiş esîrler öldürülebilirler. İşte Ukbe ve Nadr ibn Haris, vaktiyle Müs­lümanlara çok kötülük etmiş, yaman düşmanlar idiler. Onlar, Müslümanlara yaptıkları kötülüklerden, işledikleri cinayetlerden ötürü; Kurayzalılar da büyük hiyânetlerinden ötürü ölüm cezasına çarptırıl-mışlardır. Ama normal savaş esirleri hakkında Kur'ân'ın hiçbir âyetinde ölüm cezası yoktur. Bundan dolayı normal savaş esîri öldürülemez, toplu katli'âm yapılamaz.

Hamdi Yazır, bu konuda âlimlerin görüşlerini şöyle toplamış: Çoğun­lukla âlimler, imamın muhayyer olduğunu, dilerse:

1) Esîri öldürebileceğini söylemişlerdir. Maamâfîh, imamın emri olmadan gazilerden birinin esîri kendiliğinden öldürmesi caiz değildir. Esirin şerrinden korkmak gibi zorunlu bir neden bulunmadan onu öldüreni imam ta'zîr ile cezalandırır.

2) Yahut esîri köle yapabilir[35].

3) Veya özgürlük verip İslâm ülkesinde zimmî yapabilir.

4) Yahut da Müslüman esîrlerle değiştirebilir. Hz. Peygamber'in, iki müşrik esîri verip iki Müslümanı esaretten kurtardığı rivayet edilir.

5)  Ebû Hanîfe, Mâlik, Ahmed ibn Hanbel'e göre menn ile, hiçbir şey almadan esîri bırakmak caiz değildir[36]

Âyetin hükmü açık iken üç mezhep imamının, esîrin fidyesiz olarak serbest bırakılamayacağını söylemeleri tuhaftır. Herhalde Müslümanların sürekli savaş halinde bulundukları sırada esirleri serbest bırakmanın, düşmana yardım olacağı düşüncesinden bu yargıya varmış olmalıdırlar. Onlara göre âyette menn, köle veya zimmî olarak bırakmak demektir. Fakat Şâfi'î, fidyesiz salıvermeyi caiz görmüştür. Çünkü Peygamber (s.a.v.), Bedir esirlerinden bir kısmını fidyesiz bırakmıştır ki bunlardan biri de kendi damadı Ebû'l-'Âş'tır.

Âyet hakkındaki tefsir ve görüşleri böylece sıraladıktan sonra tekrar kelimelerin üstüne basa basa deriz ki: Ne bu âyette, ne de başka bir âyette esîrin öldürüleceğine dair bir hüküm vardır ve bu âyeti nesheden bir âyet de mevcut değildir. Tevbe Süresindeki âyet, esirler hakkında değil, Mekke müşrikleri hakkındadır ve savaş durumuyla ilgili değildir. İslâmın kıblesinin bulunduğu yerde oturan ve İslâmın en yaman düşmanı olan bu müşriklerin, dört ay içinde, yaptıklarından tevbe edip İslama gelmedikleri takdirde öldürülmeleri emredilmiştir. İslâmın merkezinin şirkten temizlenmesi için bu emir gerekli görülmüştür. Çünkü tam anlamıyla bir devrim yapılmıştır. Bu tevhîd devriminin yerleşmesi için zemînin şirk bulaşıklarından temizlenmesi gerekirdi.

O âyet savaş durumuyla ilgili olmadığı için onu esirlere uygulamak doğru değildir. Çünkü orada esirden söz edilmez. O âyette, müşriklerin nerede bulunurlarsa öldürülmeleri emredilir; fakat yakalanıp tutuklandıktan sonra öldürülecekleri söylenmez. Şimdi o âyeti, dikkatle inceleyelim:

 "Haram ayları çıktıktan sonra müşrikleri nerede bulursanız onları öldürünüz", "Yakalayınız", "Tutuklayınız ve her gözetleme yerinde oturup onları bekleyiniz!" buyurulmaktadır.

Bu âyette birkaç emir vardır. Önce burada bulundukları yerde öldürül­mesi emredilen müşrikler, suçlu, çok Müslümanın kanına girmiş, kısası birkaç kez hak etmiş azılı Mekke ve çevresi müşrikleridir. "Öldürünüz!" emri çarpışma esnasında yapılacak eylemi belirlemektedir. "Onları nerede bulursanız, eğer mukavemet ederlerse öldürünüz" demektir. Eşkıya muka­vemet ederse onu öldürmekten başka çare yoktur. Mukavemet etmezlerse veya mukavemetleri kırılırsa o zaman ikinci emir gelmektedir: "Onları yakalayınız, tutuklayınız ve onları bekleyiniz." Yakalanıp tutuklanan bu suçlu müşrikler için iki yol belirlenmektedir. Ya öyle müebbeden tutuklu kalacaklar veya Müslüman olacaklar. Eğer tevbe edip namazı kılar, zekâtı verirlerse serbest bırakılırlar. Ama tevbe etmezlerse, bu insanların öldürül­meleri emredilmiyor, "Her gözetleme yerinde onları gözetleyiniz!" deni­liyor. Bunun anlamı cezaevinde tutuklu bulunan o kimseleri, cezaevinin gözetleme kulelerinden gözetleyip kaçmalarına fırsat vermeyiniz demektir. Yani bu kimseler ya Müslüman olacaklar veya tutuklulukları sürecektir. Serbest bırakılmazlar, çünkü suçludurlar, cinayetleri haddi aşmıştır. Serbest bırakıldıkları takdirde yıkıcılıklarını, cinayet ve fesadlarını sürdürecek­lerdir. Bugün de uslanma-yan teröristler için aynı şey uygulanmıyor mu?

Âyette tutuklananların öldürüleceğinden kesinlikle söz edilmediği halde müfessirlerin, bu âyetten devlet başkanına öldürme yetkisi verildiği hükmünü çıkarmaları doğrusu gariptir. Onları bu anlayışa götüren, herhalde Hz. Peygamber'in, Bedir'de yakalanan iki kişiyi öldürdüğü hakkındaki rivayettir. Evvelâ o, sadece bir rivayettir, âyette öyle bir hüküm yoktur. Saniyen o kişiler çok kimsenin kanına girmiş, Mekke'de Peygamber'e ve ashabına çok eziyet etmiş kimselerdi. Onlara uygulanan, sadece kısastır, normal esîr muamelesi değildir. Normal esirler hakkında yapılacak işlemi belirleyen üç âyet: (İnsan: 90/8, Enfâl: 93/67, Muhammed: 99/4) de esirlere iyi davranılmasını, onların ya fidyesiz veya fidye ile serbest bırakılmasını emretmektedir.

Berâe (Tevbe): 113/5 ise genel değil, özel bir durumdan söz etmek­tedir. Yirmi yıl İslâm düşmanlığını sürdüren ve fırsat bulsalar aynı düş­manlığı daha fazlasıyla yapacak olan Mekke ve çevresi müşrikleri hakkın­dadır. Bunlar da yine ancak mukavemet ettikleri takdirde öldürülür, muka­vemet etmez yakalanır, tutuklanırlarsa ya tevbe edip Müslüman olurlar veya sürekli tutuklu kalırlar. Bunlarla diğer esîrler arasındaki fark şudur: Diğer esîrler, savaştan sonra tevbe edip Müslüman olmalarına bakılmadan, durumun gereğine göre ya fidyesiz veya fidye ile serbest bırakılırlar. Bu azılı müşrikler ise tevbe ederlerse serbest bırakılırlar, etmezlerse tutukluluk halleri sürer. Bunların serbest bırakılması fidyeye dğil, tevbeye bağlıdır. Âyetin birinci şıkkında, idamına karar verilmiş suçlular hakkındaki hükmün infazı istenmektedir. O emrin, savaş esîrleriyle bir ilgisi yoktur.

Kur'ân'ın hiçbir yerinde esîrin köle yapılacağını bildiren bir âyet de mevcut değildir. Tam tersine, Kur'ân: "Fakat o sarp yokuşa atılamadı. Sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bileceksin? Bir boynu (esaret ve kölelik zincirinden) çözmek; yahut açlık gününde doyurmaktır: Akraba olan yetimi, yahut hiçbir şeyi olmayan yoksulu." (Beled: 35/11-16) âyet-leriyle temeli esarete dayanan köleyi özgürlüğe kavuşturmayı, ulaşılması gereken ideal bir hedef olarak göstermekte; konunun başında açıkladığımız: "Yoksula, yetime ve esire sevdikleri yemeği yedirirler." (İnsan: 90/8) âyetiyle de esîre iyilik etmek, ona iyi bakmak; çöpe atılacak yemekler değil, sevilen, güzel yemekler yedirmek öğütlemektedir.

Bazı Bedir esirleri ve Sümâme olayında olduğu gibi, Peygamber (s.a.v.), bir kısım esîrleri fidyesiz serbest bırakmıştır. Ukbe ve Nadr'ın öldürülmesi, bu âyetin inişinden önce olduğu gibi, Kurayza Oğulları olayı da bu âyetten çok öncedir. Ve onlar hakkındaki hüküm, kendi hiyânetlerinin cezası olarak Tevrat'ta belirlenen hükümdür. Yani onlara, kendi Kitaplarının hükmü uygulanmıştır. O hüküm, Kur'ân'in hükmü değildir. Çünkü Kur'ân'm hiçbir yerinde ne Kitâb ehli, ne de bir başka din mensubu esirlerin öldü­rüleceğine dair bir hüküm yoktur.

Bedir'de öldürülen iki esîr, Mekke devrinde Peygamber'in en yaman düşmanı idiler. Ona etmedikleri eziyet bırakmamışlardı. Mekke'de inen âyetlerde onların bir azaba uğrayacakları bildirilmişti. Onlar, işledikleri suçların cezası olarak idam edilmişlerdir. Onları sıradan esîr saymak doğru değildir. Onlar sadece savaş suçlusu değil, çok eskiden beri suçlu idiler. Eski hiyânetlerinden ötürü öldürülmüşlerdir. Onlardan başka esîr müşrik­lerin öldürülmemesi de gösterir ki onlar savaş suçlusu olarak değil, fakat daha önceki suçlarından ötürü öldürülmüşlerdir. Kaldı ki sırf esîr oldukları için öldürülmüş olsalar bile, onlar hakkındaki uygulama, bu âyetin hükmünü değiştirmez. Çünkü o uygulamadan çok sonra gelen bu âyet, herhalde eski gelenekten kaynaklanan esîrin öldürülmesi uygula-masını kaldırmıştır.

Serbest bırakılmaları, Müslümanlar için tehlikeli olacak kimseler salınmaz. Savaştan önce Müslümanlar için büyük zarar vermiş, ağır suç işlemiş olanlar öldürülebilir. Ukbe ve Nadr gibi suçlu ve cânîler, Kuray-zalılar gibi hâinler öldürülebilir. Bu da komutanın takdirine bağlıdır. Fakat normal bir esîr öldürülmez.

Ayet muhkemdir. Müslümanların devlet başkanına, esirleri ya lütfen veya fidye ile serbest bırakma yetkisi vermektedir. Müslümanların genel yararı, siyasal durum hangi seçeneği gerekli kılıyorsa öyle yapılır. Ama âyete göre esîr öldürülmez, çünkü âyette böyle bir seçenekten söz edil­memiştir. Kaldı ki kendi devletinin yasaları gereği savaşa girmekten başka bir suçu olmayan insanı esîr alınca öldürmek, insanî bir işlem değildir ve esîrlerin öldürülmeyeceği, onlara iyi mu'âmele edileceği hakkındaki bu Kur'ân prensipleri, ruhen Birleşmiş Milletlerce kabul edilen İnsan Haklan Evrensel Beyannamesinde de yer almıştır.

Peygamber(s.a.v.)in bazı esîrleri köle yaptığı ve onları mücâhidlere ganîmet olarak verdiği, beşte birini de Beytu'1-mâle ayırdığı hakkında rivayetler vardır. Meselâ Huneyn Savaşında esîr alınan kadınları câriye yapıp Müslümanlara dağıtmış, sonra kocaları fidye verince onları serbest bırakmıştır.

Dört Halîfe devrinden beri de İslâm tarihi boyunca savaşlarda alınan esirler, henüz köle yapılmalarına karar verilmeden önce Müslüman olma­dıkları takdirde köle yapılmışlardır. Fakat henüz köleliklerine karar veril­meden Müslüman olanlar, köle yapılamayacağı için ya lütfen veya fidyesiz serbest bırakılmışlardır.

Âyette lütfen veya fidye ile esirin serbest bırakılacağı belirtilmiş, fakat fidye veremeyecek durumda olanlar hakkında bir şey söylenmemiştir. İşte veliyy-i emr(devlet başkanın)in, fidyesiz bırakmayı uygun görmediği, fidye de veremeyecek durumda olan esirler köle yapılmışlardır.

Savaş esirlerini köle yapmak, o zaman bütün dünyâda yaygın bir âdet idi. İnsan köleliğinin kaynağı da savaşlardı. Tâ yakın zamanlara kadar çeşitli uluslarda görülen bu uygulama, İslâm ile bir darbe yemiştir. Çünkü âyetleri göz önüne alırsak: Esîr hakkında yapılacak tek şey vardır: O da onu, savaştan sonra serbest bırakmaktır. Bu serbest bırakma da ya fidyesiz veya fidye ile olur. Âyette menn daha önce anıldığına göre esiri fidyesiz bırakmak daha makbuldür.

Kur'ân, insan özgürlüğünün kısıtlanmasını asla doğru bulmaz. Peygamber (s.a.v.) de hür bir insanı köle yapıp satan kimsenin, Kıyamette hasmı olacağını buyurmuştur[37]. Öyle ise İslâmın köleliği benimsediğini, ya da teşvik ettiğini söylemek insafsızlık olur. O zaman kölelik, bütün dünyâda yaygın olduğu ve Müslümanlar da çeşitli düşmanlarla savaş halinde bulundukları için İslâm, köleliği tümden kaldırmamış, fakat kaldırılması yolunda büyük adımlar atmıştır. Bazı günâhların ve hatâların keffâreti olarak köleyi özgürlüğe kavuşturma gereğini koymakla, insanları özgürlüğe kavuşturmanın ne denli önemli bir şey olduğunu göstermiştir.

Dediğimiz gibi köleliğin esas kaynağı savaşlar idi. Kur'ân, bu kaynağı kurutmakla köleliğin kaldırılmasına giden yolu açmıştır. Çünkü Kur'ân'ın savaş tutsakları hakkındaki hükmüne göre tutsak ya lütfen veya fidye ile serbest bırakılır. Tutsağın köle de yapılabileceği bir üçüncü seçenek yoktur. Demek ki İslâmın asıl hedefi, köleliği kaldırmak idi. Zaten kölelik, tevhîd dininin özüne aykırıdır. Zira tevhidin temel ilkesi, insanları sadece Allah'a kul yapmaktır. Kölenin anlamı kul demektir. İnsan insanın kulu olamaz, insan sadece Allah'ın kuludur.

Şimdi bugün dünyâda Kur'ân'ın bu amacı ruhen olmasa da görünürde gerçekleşmiş, kölelik kaldırılmıştır. Aslında dünyânın birçok yerinde tutsaklar köle gibi çalıştırılır. Uzağa gitmeğe hacet yok. Saraybosna'da Sırpların, Hırvatların, Müslüman esirleri aylarca esîr kamplarında aç, susuz, işkence altında ezmeleri, döverek, boğazlayarak öldürmeleri, kadınların ırzına geçmeleri bütün dünyânın gözleri önünde cereyan etmiştir. Dünyânın çeşitli ülkelerinde çoğunlukla güçlünün, güçsüzü ezmesi; kapitalistin işçiyi, sanayileşmiş zengin ülkelerin geri kalmış yoksul ülkeleri sömürüsü sür­mektedir. Ama ezilenlere, dövülenlere, sömürülenlere ismen köle denme­mektedir. Şeklen de olsa dünyânın hiçbir yerinde artık tutsak, eşya gibi alınıp satılan bir varlık değildir. Bu uygulama ortadan kaldırılmış, Kur'ân'ın gösterdiği bu hedefe şeklen ulaşılmıştır. Ruhen de ulaşılmasını dileriz.

 -: Savaş ağırlıklarını bırakıncaya dek" cümle­sini, müfessirlerden kimi: Dünyâda savaş kalmayıncaya dek; kimi de: şirk kalmayıncaya dek şeklinde yorumlamışlardır. Bu son yoruma göre inanmayanlar dönüp Müslüman oluncaya' dek savaşın sürmesi gerekir. Hattâ âyeti, "İsa'nın inişine dek, Kıyamete dek kâfirlerle savaşın" biçiminde yorumlayanlar da olmuştur. Bunlar aşırı, yanlış görüşlerdir. Âyetin amacı, her savaş durumunda Müslümanların kesin galibiyetine kadar beklemek, savaş bitmeden esirleri serbest bırakmamak, ancak savaştan sonra serbest bırakmaktır. Çünkü savaş bitmeden tutsakları serbest bırakmak, düşmana yardım olur. Salınan tutsaklar, tekrar düşman saflarına geçip Müslümanlara karşı savaşırlar. Zaten ağırlıklar anlamına gelen evzâr, âyette sûahlar anla­mında kullanılmıştır. Savaşın ağırlıklarını, yani silâhlarını bırakması, savaş durumunun sona ermesi, silâhların bırakılması demektir[38].

Kâfirlerin yenilip Müslümanların otoritesini kabul etmekle savaş sona erer. Onların mutlaka Müslüman olmaları gerekmez. Nitekim Peygam­ber (s.a.v.), Medine devrinde müşriklerle barış yapmıştır. Meselâ hicretin altıncı yılında, müşrik olan Kureyş kabilesiyle Hudeybiye Barış Andlaş-masını yapmıştır. Bu barış sonucunda müşrik olan Bekr Oğulları, Kureyş yanlısı olarak barışın, Kureyşliler hakkındaki hükümlerine tâbi olmuşlar; yine müşrik olan Huzâ'a kabîlesi de Peygamber'in yanlısı olarak barışın Müslümanlar hakkındaki hükümlerine tâbi olmuşlardır. Bu olayların ışığında âyeti: "Kâfirlerin Müslümanlığa veya barışa razı olmalarıyla, savaş durumu sona erinceye dek savaş esirlerini bağlayın (serbest bırakmayın)." şeklinde yorumlamak daha uygun olur.

  cümlesi, tutsaklardan fidye alıp almamakta

Müslümanları serbest bırakmakla beraber, menn'i daha önce anmakla, esirleri fidyesiz serbest bırakmanın daha uygun olduğuna işaret ediyor.

 

Şu Âyetler Askerlikle İlgilidir:

 

 Sonra Rabbin, şunların, şu işkenceye uğratıldıktan sonra göç eden, sonra savaşan ve sabredenlerin yanındadır. Elbette (bütün) bun(lar)dan sonra Rabbin bağışlayan, esirgeyendir. (Nahl: 70/110)

 Görmediler mi çevrelerinde insanlar kaçırılırken biz (kendi

şehirleri Mekke'yi), güvenli, dokunulmaz bir bölge yaptık? Hâlâ bâtıla inanıp Allah'ın ni'metine nankörlük mü ediyorlar? (Ankebut: 85/67)

 39- Kendileriyle savaşılan(mü'min)lere (karşı koyma) izn(iverildi. Çünkü onlara zulmedilmiştir ve şüphesiz Allah, onlara yardım etmeğe kadirdir. 40- Onlar, sırf "Rabbimiz Allah'tır" dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Eğer Allah'ın bazı insanları diğer bazılarıyla savunması olmasaydı, içlerinde Allah'ın ismi çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılırdı. Allah, kendi(dîni)ne yardım edene elbette yardım eder. Kuşkusuz Allah, kuvvetlidir, gâlibdir. (Hac: 88/39-40)

 154- Allah yolunda öldürülenlere, "ölüler" demeyin; hayır, onlar diri­dirler, ama siz farkında olmazsınız. ...

190- Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın; fakat haksız yere saldır­mayın, çünkü Allah, saldırganları sevmez. 191- Onları nerede yakalarsanız öldürün, onların sizi çıkardıkları yer(Mekke)den siz de onları çıkarın! Fitne (baskı yapmak), adam öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Haram'da onlarla savaşmayın ki, onlar da sizinle orada savaşmasınlar. Fakat onlar sizinle savaşırlarsa, hemen onları öldürün; kâfirlerin cezası böyledir. 192-Eğer onlar (saldırılarına) son verirlerse, Allah bağışlayandır, esirgeyendir. 193- Onlarla savaşın ki, fitne (baskı) ortadan kalksın, dîn yalnız Allah'ın dîni olsun. (Yalnız O'na tapılsın) Eğer (saldırılarına) son verirlerse artık zâlimlerden başkasına düşmanlık olmaz. 194- Haram ayı, haram aya karşılıktır. Hürmetler, karşılıklıdır. Kim size saldırırsa, onun size saldırdığı kadar siz de ona saldırın; Allah'tan korkun, bilin ki Allah (günâhlardan) korunanlarla beraberdir. 195- (Mallarınızı) Allah yolunda harcayın, kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın, iyilik edin, doğrusu Allah iyilik edenleri sever. ...

216- Hoşunuza gitmese de size savaş yazıldı (farz kılındı). Bazen hoşlan­madığınız bir şey, hakkınızda iyi olabilir ve hoşlandığınız bir şey de hakkınızda kötü olabilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz- 217- Sana haram ayında savaşmaktan soruyorlar. De ki: "Onda savaş, büyük bir günâhtır. Fakat Allah yoluna engel olmak, Allah'a ve Mescid-i Haram'a karşı nan­körlük etmek, halkını ondan (Mekke'den) sürüp çıkarmak, Allah yanında daha büyük bir günâhtır. Fitne (baskı yapmak, adam) öldürmekten daha büyük(bir günâh)tır." Onlar yapabilseler sizi dîninizden döndürün-ceye kadar sizinle savaşmaya devam ederler. Sizden kim dîninden döner ve kâfir olarak ölürse, işte onların bütün yaptıkları dünyâda da, âhirette de boşa çıkmıştır ve onlar, ateş halkıdır, orada sürekli kalacaklardır. 218-Onlar ki inandılar, göç ettiler, Allah yolunda savaştılar; işte onlar, Allah'ın rahmetini umarlar. Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.

244- Allah yolunda savaşın ve bilin ki Allah, işitendir, bilendir. ...

246- Musa'dan sonra İsrâîloğullarının ileri gelenlerini görmedin mi? Peygamberlerine: "Bize bir hükümdar gönder, (onun önderliğinde) Allah yolunda savaşalım." demişlerdi. "Ya size savaş yazılınca savaşmazsanız?" dedi. Dediler: "Bizler neden Allah yolunda savaşmayalım ki; oysa biz yurtlarımızdan ve oğullarımızın arasından çıkarılıp sürüldük?" Fakat kendilerine savaş yazılınca, içlerinden pek azı hariç, yüz çevirdiler. Allah zâlimleri bilir. 247- Peygamberleri onlara dedi ki: "Allah Talût'u size hükümdar gönderdi." Dediler ki: "O bizim üzerimize nasıl hükümdar olabilir? Biz hükümdarlığa ondan daha lâyıkız, ona bol mal da verilme­miştir." Dedi: "Allah onu sizin üzerinize (hükümdar) seçti, onun bilgisini ve gücünü artırdı." Allah mülkünü dilediğine verir. Allah(ın lutfu) geniştir, (O, her şeyi) bilendir. ...

249- Tâlût, askerleri(ni) yürütüp (ordugâhtan) çıkarınca dedi ki: "Allah sizi bir ırmakla deneyecektir. Kim ondan içerse benden değildir. Ondan (kana kana) tadmayıp sadece eliyle bir avuç alan bendendir." İçlerinden pek azı hariç, hepsi ondan içtiler. Nihayet Tâlût ve kendisiyle beraber inananlar, ırmağı geçince: "Bugün Câlût'a ve askerlerine karşı bizim gücümüz yok." dediler. Allah'a kavuşacaklarına kanâat getirenler ise: "Nice az bir topluluk var ki, Allah'ın izniyle çok topluluğa gâlib gelmiştir. Allah, sabredenlerle beraberdir." dediler. 250- (Tâlût'un askerleri) Câlût ve askerlerinin karşısına çıktıklarında şöyle dediler: "Rabbimiz, üzerimize

 sabır dök! Ayaklarımızı sağlam tut ve o kâfir millete karşı bize yardım et!" 251- Derken, Allah'ın izniyle onları bozdular, Dâvûd Câlût 'u öldürdü; Allah ona (Dâvûd 'a) hükümdarlık ve hikmet verdi ve ona dilediğini öğretti. Eğer Allah, insanların bir kısmıyla diğerlerini savmasaydı, dünyâ bozu­lurdu. Fakat Allah, bütün âlemlere karşı lütuf sahibidir....

261- Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her başağında yüz dâne olmak üzere yedi başak veren bir dânenin durumu gibidir. Allah dilediğine kat kat verir. Allah(ın lutfu) geniştir, (O) bilendir. (Bakara: 92/154, 190-195,216-218, 244,246-247,249-251,261)

 20- Ey inananlar, Allah'a ve Elçisine itâ'at edin, işittiğiniz halde ondan dönmeyin. 21- İşitmedikleri halde "İşittik" diyenler gibi olmayın. 22-Allah katında canlıların en kötüsü, düşünmeyen sağırlar ve dilsizlerdir. 23- Allah onlarda bir iyilik olduğunu bilseydi, elbette onlara işittirirdi, onlara işittirseydi de yine aldırmayarak dönerlerdi. 24- Ey inananlar (Elçi), sizi yaşatacak şeylere çağırdığı zaman Allah'ın ve Elçisinin çağrısına koşun ve bilin ki, Allah, kişi ile onun kalbi arasına girer ve siz, O'nun huzuruna toplanacaksınız. 25- (Öyle) Bir fitneden sakının ki, aranızdan yalnız haksızlık edenlere erişmekle kalmaz (hepinize erişir). Bilin ki Allah'ın azabı çetindir. 26- Düşünün ki bir zaman siz az idiniz, yeryüzünde hırpalanıyordunuz. İnsanların sizi kapıp götürmesinden korkuyordunuz. Allah, sizi barındırdı, sizi yardımıyla destekledi, sizi güzel şeylerle besledi ki, şükredesiniz... 39- Fitne (baskı) kalmayıncaya ve dîn tamamen Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın! Eğer (baskıya) son verirlerse muhakkak ki Allah, ne yaptıklarını görmektedir... 46- Allah'a ve Elçisine itâ'at edin, birbirinizle çekişmeyin, yoksa korkuya kapılırsınız, devletiniz gider. Sab­redin, çünkü Allah sabredenlerle beraberdir. 47- Yurtlarından çalım sata­rak, insanlara gösteriş yaparak çıkan ve Allah yolundan men'edenler gibi olmayın. Allah, onların bütün yaptıklarını kuşatmıştır. 48- O zaman şeytân onlara yaptıkları işi süslemiş: "Bugün insanlardan sizi yenecek kimse yoktur, (korkmayın), ben sizin yanınızdayım!" demişti. Fakat iki topluluk birbirini görünce iki ökçesi üzerine (geriye) dönüp: "Ben sizden uzağım, ben sizin görmediğinizi görüyorum, ben Allah'tan korkarım, zira Allah'ın cezası çetindir!" demişti... 55- Allah'a göre canlıların en kötüsü, kâfirlerdir; artık onlar inanmazlar. 56- Sen kendileriyle andlaşma yaptığın halde onlar, hiç çekinmeden, her defa andlaşmalannı bozarlar. 57- Savaşta onları yakalarsan, onlar(a vereceğin ceza) ile arkalarında bulunan kim­seleri de dağıt ki ibret alsınlar. 58- Bir kavmin, (andlaşmaya) hiyânet etmesinden korkarsan, sen de (onlarla yaptığın andlaşmayı) aynı şekilde

 onlara at; çünkü Allah; hâinleri sevmez. 59- İnkâr edenler (bizim elimizden kurtulup) geçtiklerini sanmasınlar. Onlar (bizi) âciz bırakamazlar. 60-Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihâd için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın. Bununla Allah'ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah'ın bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız tam olarak size ödenir, hiç haksızlığa uğratılmazsınız. 61- Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah'a dayan, çünkü O, işitendir, bilendir... 65- Ey peygamber, mü'minleri savaşa teşvik et. Eğer sizden sabreden yirmi kişi olursa, iki yüz(kâfir)i yenerler. Sizden yüz kişi olursa, kâfirlerden bin kişiyi yenerler. Çünkü kâfirler, anlamaz bir topluluktur. 66- Şimdi Allah sizden hafifletti, sizde zayıflık bulunduğunu bildi. Bundan böyle sizden sabreden yüz kişi olsa, iki yüz(kâfir)i yenerler. Ve eğer sizden bin kişi olsa Allah'ın izniyle iki bin(kâfir)i yenerler. Allah, sabredenlerle beraberdir. (Enfâl: 93/20-26, 39,46-48,55-61,65-66)

   2- Kitap sahiplerinden inkâr edenleri, hemen ilk haşirde (Müslümanların, kaleleri önünde toplanmalarında) yurtlarından O çıkardı. Siz onların çıkacaklarını sanmamıştınız. Onlar da. kalelerinin, kendilerini Allah'tan koruyacağını sanmışlardı. Allah onlara ummadıkları yerden geldi, yüreklerine korku saldı; öyle ki evlerini kendi

 elleriyle ve müzminlerin elleriyle harap ediyorlardı. Ey akıl sahipleri ibret alın. 3- Eğer Allah onlara sürgünü yazmamış olsaydı, mutlaka onlara dünyâda azâbederdi. Ahirette de onlar için ateş azabı vardır. 4- Bunun sebebi şudur: Onlar Allah'a ve Elçisine karşı geldiler; kim Allah'a karşı gelirse (bilsin ki) Allah'ın azabı çetindir. 5- Herhangi bir hurma ağacını kesmeniz, yahut onu kökleri üzerinde bırakmanız hep Allah'ın izniyle ve (O'nun) yoldan çıkanları cezalandırması için olmuştur... 11- İki yüzlülük edenleri görmedin mi? Kitap ehlinden inkâr eden kardeşlerine: "Eğer siz (yurdunuzdan) çıkarılırsanız, mutlaka biz de sizinle beraber çıkarız, sizin aleyhinize hiç kimseye itâ'at etmeyiz. Şayet sizinle savaşılırsa mutlaka size yardım ederiz." derler. Allah, onların yalancı olduklarına şâhidlik eder. 12- Andolsun eğer onlar, çıkarılsalar, (bunlar) onlarla beraber çıkmazlar; eğer onlarla savaşılsa onlara yardım etmezler; yardım etseler bile arkalar(ın)a dönüp kaçarlar, sonra kendilerine de yardım edilmez. 13- Onların kalblerinde sizin korkunuz, Allah'ınkinden fazladır (Allah'tan çok sizden korkarlar). Böyledir, çünkü onlar anlamaz bir topluluktur. 14-Onlar toplu olarak sizinle savaşamazlar, ancak müstahkem kaleler içinde, yahut duvarların ardından (savaşırlar). Kendi aralarında şiddetli ayrılık vardır. Sen onları toplu sanırsın, ama kalbleri dağınıktır. Öyledir, çünkü onlar düşünmez bir topluluktur. (Haşr: 95/2-5,11-14)

  21- Andolsun Allah'ın Elçisinde sizin için Allah'a ve âhir et gününe kavuşmaya inanan ve Allah'ı çok anan kimseler için, (uyulacak) en güzel bir örnek vardır. 22- Mü'minler (düşman) orduları(nı) gördükleri zaman (korkmadılar): "Bu Allah'ın ve Resulünün, bize va'dettiği(zafer)dir. Allah ve Resulü doğru söylemiştir" dediler. Ve bu, onların sadece imanlarını ve teslimiyetlerini artırdı... 25- Allah, inkâr edenleri öfkeleriyle geri çevirdi; hiçbir hayra eremediler. Allah savaşta (rüzgâr ve meleklerin yardımıyla) mü'minler e yetti. Allah güçlüdür, üstün­dür. (Ahzâb: 97721-22,25)

  74- Dünyâ hayâtını âhiret hayâtı karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya gâlib gelirse, biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz. 75- Size ne oldu ki Allah yolunda ve "Rabbimiz, bizi şu halkı zâlim kentten çıkar, bize katından bir koruyucu ver, bize katından bir yardımcı ver!" diyen zayıf erkek, kadın ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz? 76- İnananlar Allah yolunda savaşırlar, inkâr edenler de tâğût yolunda savaşırlar. O halde şeytânın dostlarıyla savaşın, çünkü şeytânın hilesi zayıftır. 77- Kendilerine: "Ellerinizi (savaştan) çekin, namazı kılın, zekâtı verin!" denilenleri görmedin mi? Kendilerine savaş yazılınca hemen içlerinden bir grup, insanlardan, Allah'tan korkar gibi, hattâ daha fazla korkmaya başladılar: "Rabbimiz, niçin bize savaş yazdın? Bizi yakın bir süreye kadar ertelesen (savaş emrini bir süre geciktirsen) olmaz mıydı?" dediler. De ki: "Dünyâ geçimi azdır, korunan için âhiret daha iyidir. Size kıl kadar haksızlık edilmez." 78- Nerede olsanız, sağlam kaleler içinde de bulunsanız yine ölüm sizi bulur. Onlara bir iyilik erişirse: "Bu, Allah tarafındandır" derler. Onlara bir kötülük erişirse: "Bu, senin yüzündendir" derler. De ki: "Hepsi Allah taraf ındandır." Bu topluma ne oluyor ki hemen hiç söz anlamı­yorlar?... 84- (Ey Muhammed,) Allah yolunda savaş; sen yalnız kendinden sorumlusun! İnananları da (savaşa) teşvik et. Umulur ki Allah, kâfirlerin gücünü kırar. Allah'ın baskını daha güçlü, cezası daha çetindir. (Nisa: 98/74-78,84);

 20- İnananlar: " (Savaş hakkında) Bir sûre indirilmeli değil miydi?" derler. Fakat hükmü açık bir sûre indirilip de onda savaştan söz edilince, kalblerinde hastalık bulunanların, sana ölümden bayılıp düşen kimsenin bakışı gibi baktıklarını görürsün. Onlara ölüm gerektir. 21- Onlara düşen, itâ'at etmek ve güzel söz söylemektir. İş ciddîye bindiği zaman Allah'a verdikleri söze sadık kalsalardı, elbette kendileri için daha iyi olurdu. 22- Demek işbaşına gelecek olursanız, yeryüzünde bozgunculuk yapacak, rahimleri (akrabalık bağlarını) koparacaksınız öyle mi? 23- Onlar, Allah'ın la'net ley ip sağır yaptığı ve gözlerini kör ettiği kimselerdir. 24- Kur'ân 'ı(n anlamını) düşün­müyorlar mı? Yoksa kalbler(inin) üzerinde kilitleri mi var (ki hiçbir hakikat, gönüllerine girmiyor)?..35- Siz galip durumda iken gevşeyip barış iste­meyin. Allah sizinle beraberdir, O sizin amellerinizi zayi etmeyecektir. (Muhammed: 99/20-24,35);

Allah, kendi yolunda kenetlenmiş binalar gibi saf bağlayarak çarpışanları sever...10- Ey inananlar, size, sizi acı azâbdan kurtaracak bir ticaret göstereyim mi?l 1- Allah'a ve Elçisine inanırsınız, Allah yolunda mal­larınızla ve canlarınızla cihâdedersiniz. İşte bilirseniz, sizin için en iyisi budur. 12- (Böyle yapınız ki Allah) Sizin günâhlarınızı bağışlasın ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere ve durulmağa değer bahçeler içinde güzel konutlara koysun. İşte büyük başarı budur. 13- Seveceğiniz bir şey daha var: Allah'tan bir zafer ve yakın bir fetih... Mü'minleri müjdele. (Saf: 108/4,10-13);

  4- O, imanlarına iman katsınlar diye müzminlerin kalblerine huzur indirdi. Göklerin ve yerin askerleri Allah'ındır. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir... 7- Göklerin ve yerin askerleri Allah'ındır. Allah azizdir, hakimdir... 18- Allah şu müzminlerden razı olmuştur ki onlar, ağacın altında sana bey'at ediyorlardı, Allah onların gönüllerinden geçeni bildiği için onların üzerine huzur ve güven indirdi ve onlara yakın bir fetih verdi. 19- Yine onlara alacakları birçok ganimetler bahşeyledi. Allah üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir. 20- Allah size elde edeceğiniz birçok ganimetler va'detti. Şimdilik size bu(Hûdeybiye Barışı)nı verdi. İnsanların ellerini sizden çekti ki bu, inananlara bir ibret olsun ve (Allah) sizi dosdoğru yola iletsin. 21- (Size) Başka (ganimetler)

de söz vermiştir ki henüz onları ele geçiremediniz, fakat Allah onları kuşatmış(sizin için ayırmış)tır. Allah her şeyi yapabilir. 22- Eğer kâfirler sizinle savaşsalardı, arkalarına dön(üp kaç)arlardı, sonra ne bir koruyucu, ne de bir yardımcı bulabilirlerdi. 23- Bu, Allah'ın ötedenberi süregelen yasasıdır: Allah'ın yasasında bir değişme bulamazsın. 24- Mekke'nin göbeğinde, sizi onlara galip getirdikten sonra onların ellerini sizden, sizin ellerinizi onlardan çeken O'dur. Allah, yaptıklarınızı görmektedir. 25-Onlar öyle kimselerdir ki inkâr ettiler, sizin Mescid-i Harâm'ı ziyaret etmenize ve bekletilen kurbanların yerlerine varmasına engel oldular. Eğer orada, kendilerini bilmediğiniz için tepeleyeceğiniz ve bilmeyerek tepelemenizden ötürü, kınanacağınız inanmış erkekler ve inanmış kadınlar olmasaydı (Allah sizin savaşmanıza engel olmazdı. Böyle yaptı) ki Allah, dilediğini rahmetine soksun. Şayet (inananlar ve inanmayanlar) birbirinden ayrılmış olsalardı elbette onlardan inkâr edenleri, acı bir azaba çarp-tırırdık. 26- O zaman inkâr edenler, kalblerine öfke ve gayreti, o câhiliyye (çağının) öfke ve gayretini koymuşlardı, Allah da Elçisine ve mü'minlere huzur ve güvenini indirdi; onları takva kelimesine (sebata ve ahde vefaya) bağladı. Zâten onlar, buna lâyık ve ehil idiler. Allah, her şeyi bilendir. 27- Andolsun, Allah, Elçisinin rüyasını doğru çıkardı. Allah dilerse, başlarınızı (kökten) traş ederek ve(ya) saçlarınızı kısaltarak, korkmadan, güven içinde Mescid-i Haram'a gireceksiniz. Allah sizin bilmediğinizi bildi, bundan önce size yakın bir fetih ver. (Fetih: 109/4,7, 18-27)

  10- Neden siz Allah yolunda har camay asınız ki? Göklerin ve yerin mır âsi zaten Allah'ındır. Elbette içinizden (Mekke'nin) feth(in)den önce (Hak yolunda) harcayan ve savaşanflar, ötekilerle) bir olmaz. Onların derecesi, sonradan infâk eden ve savaşanlardan daha büyüktür. Bununla beraber Allah hepsine de (gerek fetihten önce, gerek fetihten sonra infâk eden ve savaşan Müslümanlara) en güzel sonucu va'detmiştir. Allah, yaptıklarınızı haber almaktadır... 25-Andolsun biz elçilerimizi açık kanıtlarla gönderdik ve onlarla beraber Kitabı ve (adalet) ölçü(sün)ü indirdik ki insanlar adaleti yerine getirsinler. Ve kendisinde büyük bir kuvvet ve insanlara birçok yararlar bulunan demiri indirdik ki Allah, kimin (ondan yararlanarak) gaybda (görmediği halde) kendisine ve elçilerine yardım edeceğini bilsin, (ortaya çıkarsın). Şüphesiz Allah kuvvetlidir, dâima üstündür. (Hadîd: 112/10, 25);

 7- Ortak koşanların, Allah'ın yanında ve Elçisinin yanında nasıl andlaşması olabilir? Ancak Mescid-i Haram 'da andlaştıklarınız hariç. Onlar size dürüst davrandıkça siz de onlara dürüst davranın, çünkü Allah, korunanları sever. 8- Evet (Allah ve Elçisi yanında onların) nasıl (ahdi olabilir)? Eğer onlar size gâlib gelselerdi, sizin hakkınızda ne and ne de andlaşma gözetmezlerdi. Ağızlarıyla sizi razı ederler, fakat kalbleri (sizi) istemez. Çokları da yoldan çıkmışlardır. 9- Allah'ın âyetlerini az bir paraya sattılar da O'nun yoluna engel oldular. Onların yaptıkları, gerçekten ne kötüdür! W- Bir mü'mine karşı ne and, ne de andlaşma gözetmezler. İşte

 saldırganlar onlardır. 11- Eğer tevbe ederler, namazı kılarlar ve zekâtı verirlerse, dînde sizin kardeşlerinizdirler. Biz, bilen bir kavme âyetleri böyle uzun uzun açıklıyoruz-12- Eğer andlaşma yaptıktan sonra analarını bozarlar ve dîninize dil uzatırlarsa, o küfür önderleriyle savaşın. Çünkü onların andları yoktur; belki (böylece küfürden) vazgeçerler. 13- Andlarını bozan, Elçiyi (Mekke'den) çıkarmağa yeltenen ve ilk önce kendileri siz(inle savaş)a başlamış olan bir kavimle savaşmayacak mısınız? Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Eğer gerçekten inanan insanlar iseniz, kendisinden korkmanıza en lâyık olan Allah'tır. 14- Onlarla savaşın ki Allah, sizin ellerinizle onlara azâbetsin, onları rezîl etsin, sizi onlara üstün getirsin ve inananlar toplumunun göğüslerine şifâ versin; 15- Yüreklerinin öfkesini gidersin. Allah, dilediğinin tevbesini kabul eder. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. 16- Yoksa siz, Allah içinizden cihâdeden ve Allah'tan, Elçisinden ve mü'minlerden başkasını kendisine sırdaş edinmeyenleri bilmeden, bırakılacağınızı mı sandınız? Allah yaptıklarınızı haber almak­tadır... 19- (Ey müşrikler siz,) Hacılara su verme ve Mescid-i Harâm'ı şenlendirmeyi; Allah'a, âhiret gününe inanan ve Allah yolunda cihâd-eden(in eylemiy)le bir mi tuttunuz? Bunlar, Allah katında bir olmazlar. Allah, zâlimler topluluğuna yol göstermez- 20- İnanan, hicret eden ve Allah yolunda mallarıylea canlarıyla savaşanların, Allah katında dereceleri daha büyüktür. İşte kurtuluşa erenler onlardır. 21- Rableri onlara, ken­disinden bir rahmet, rızâ ve içinde sürekli kalacakları, ni'meti bol cennetleri müjdeler. 22- Orada ebedî kalacaklardır. Şüphesiz büyük mükâfat Allah kalındandır! (Tevbe: 113/7-16,19-22)

 

Savaş Mu'cizeleri:

 

 5- (Ganimetlerin bölüştürülmesinde bazı kimselerin hoşnutsuzluk göstermesi, daha önce, Bedir Savaşı 'na çıkmanı hoş görmeyenlerin durumuna benzer.) Nitekim hak uğruna (savaşa gitmek için) Rabbin seni, evinden çıkardığı zaman, mü'minlerden birtakımı, bundan hoşlanmıyordu. 6- Hak ortaya çıkmış iken sanki gözleri göre göre ölüme sürülüyorlarmış gibi seninle tartışıyorlardı. 7- Allah size, iki toplu­luktan birinin sizin olduğunu va'dediyordu; siz de kuvvetsiz olanın sizin olmasını istiyordunuz. Oysa Allah, sözleriyle hakkı gerçekleştirmek ve (kuvvetli olan takımı yok ederek) kâfirlerin ardını kesmek istiyordu. 8- Ki suçlular istemese de hakkı gerçekleşirsin, bâtılı da ortadan kaldırsın. 9-Siz Rabbinizden yardım istiyordunuz, O da: "Ben size birbiri ardınca bin melek ile yardım edeceğim," diye duanızı kabul buyurmuştu. 10- Allah bunu ancak müjde olsun (sevmesiniz) ve kalbiniz bununla yatışsın (güvene ve huzura kavuşsun) diye yapmıştı. Yardım, yalnız Allah katın-dandır. Allah dâima üstün, hüküm ve hikmet sahibidir. 11-0 zaman sizi, Allah'tan bir güven olmak üzere hafif bir uyku buruyordu, üzerinize sizi temizlemek, şeytânın pisliğini (içinize attığı kötü düşünceleri) sizden gidermek, kalblerinizi (birbirine) bağlamak ve ayaklarınızı) pekiştirmek için üzeri­nize gökten bir su indiriyordu. 12- Rabbin meleklere vahyediyordu ki: "Ben sizinle beraberim, siz inananları pekiştirin; ben inkâr edenlerin yüreklerine korku salacağım; vurun (onların) boy unlar ın( in) üstüne, vurun onların her parmağına!" (Enfâl: 93/5-12),

 25- Andolsun Allah size birçok yerlerde, Huneyn gününde de yardım etmişti. Hani (o gün) çokluğunuz sizi böbürlendirmişti. Fakat size hiçbir yarar da sağlamamıştı. Bütün genişliğine rağmen yeryüzü başınıza dar gelmişti, nihayet bozularak arkanızı dönmüş(kaçmağa başlamışımız. 26-Sonra Allah, Elçisinin ve mü'minlerin üzerine sekînetini (güven veren rahmetini) indirdi, sizin görmediğiniz askerler indirdi ve kâfirlere azâb etti (onları bozguna uğrattı). İşte kâfirlerin cezası budur! (Tevbe: 113/25-26)

 

Savaş Veya Fetih Ruhu:

 

Biz onları ve atalarını yaşattık, nihayet kendilerine ömür uzun geldi, (ebedî yaşayacaklarını sandılar). Bizim, yere gelip, onu uçlarından eksilttiğimizi görmüyorlar mı? Üstün gelen onlar mı (yoksa biz miyiz)? (Enbiyâ: 73/44)

 Bizim o toprağa gelip nasıl onu, uçlarından eksilttiğimizi görme­diler mi? Hüküm veren Allah'tır. O'nun hükmünün ardına düşüp onu iptal edecek yoktur. O, hesabı çabuk görendir. (Ra'd: 87/41),

 39- Kendileriyle savaşılan(mü'min)lere (karşı koyma) izn(i) verildi. Çünkü onlara zulmedilmiştir ve şüphesiz Allah, onlara yardım etmeğe kadirdir. 40- Onlar, sırf "Rabbimiz Allah'tır" dedik­leri için haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Eğer Allah'ın bazı insanları diğer bazılarıyla savunması olmasaydı, içlerinde Allah'ın ismi çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılırdı. Allah, kendi(dîni)ne yardım edene elbette yardım eder. Kuşkusuz Allah, kuvvetlidir, gâlibdir. 41- 0(Allah'ın dînine yardım ede)nleri yeryüzünde iktidara getirdiğimiz takdirde (zorbaların yoluna sapmazlar, bilakis) namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeğe çalışırlar. Bütün işle­rin sonu Allah'a aittir (her şey sonunda 0'na varacaktır). (Hac: 88/39-41),

  Ey inananlar, Allah'tan korkun, 0'na (yaklaşmağa) yol arayın ve O'nun yolunda cihâdedin ki, kurtuluşa eresiniz. (Mâide: 110/35),

 Kendilerine Kitap verilenlerden Allah'a ve âhiret gününe inanmayan, Allah'ın ve Elçisinin haram kıldığını haram saymayan ve gerçek dîni dîn edinmeyen kimselerle, küçül(üp boyun eğ)erek elleriyle cizye verecekleri zamana kadar savaşın. (Tevbe: 113/29)

 


 

[1] el-Feth: 7/6-7

[2] Aynı eser: 7/12-13

[3] Aynı eser: 7/16-17

[4] Aynı eser: 7/19-20

[5] Aynı eser: 7/20-21

[6] Aynı eser: 7/23-24

[7] Aynı eser: 7/25-26

[8] Müslim, Salâtu'l-musâfirîn: b. 57, h. 305-306

[9] Usfân, Mekke'ye 50 km. mesafede bir kasabadır. Cuhfe ile Mekke arasındadır (Mu'cemu'l-buldân: 3/673)

[10] et-Tefsîru'1-hadîs: 9/155

[11] Nesâ'î, Salâtu'1-havf, hadîs: 5,9; Tehzîbu Sîreti İbn Hişâm: 1/191

[12] Nesâ'î, Salâtu'1-havf, h. 16,22

[13] fersah, 3 mildir. 3 fersah 9 mil eder. 1 mil 6 bin zira', 1 zira' genişlemesine yan yana konan 14 parmak eder. 1 parmak 6 arpa dânesi genişliğindedir. Kimine göre de fersah 5541 metredir (Tefsîru'l-Kur'âni'l-hakîm: 5/371).

[14] Kurtubî,el-Câmi' li ahkâmi'l-Kur'ân: 5/355-356

[15] Buhârî, Salât, bâb as-salâtu 'inde munâhati'l-husûn

[16] İbnKesîr,Tefsîr: 1/295-296

[17] Câmi'u'l-beyân: 2/586; Mefâtîhu'1-ğayb: 6/162-163; Hâzin, Lubâbu't-Te'vîl fî Ma'ânî't-Tenzîl: 1/250-251; İbn Kesîr, Tefsîr: 1/299; et-Tefsîru'1-hadîs:

[18] Kitabı Mukaddes, Hezekiyel: 37/1-6

[19] Nisa: 98/77-78

[20] Ebû Dâvûd, Cihâd: 96; Tirmizî, Cihâd: 36; İbn Hanbel, Müsned: 2/70,86, 100, 111

[21] Rûhu'l-ma'ânî: 29/155

[22] İbnHişâm: Sîret: 2/293

[23] İbn Hişâm: Sîret: 2/306

[24] Okıyye: 40 dirhemdir. 1 dirhem=2.8 gr. ağırlığı gösterdiğine göre 1 Okıyye x 40 x 2.8=112 gr. eder.

[25] Buhârî, Meğâzî: 12

[26] İbnKesîr,Tefsîr: 2/328

[27] İbn Hişâm, Sîret: 2/296-304

[28] Bakara: 92/190,193

[29] Hâzin: 6/174

[30] Tevbe: 113/5

[31] İbn Kesîr, Tefsîr: 4/174

[32] Câmi'u'l-beyân: 26/41

[33] Câmi'u'l-beyân: 26/42

[34] Müslim, Cihâd: b. 19, h. 59; Hâzin: 6/174

[35] Bu köle yapma seçeneği, Kur'ân'da yoktur. Bunu yorumcular, fakîhler, rivayetlerden çıkarmışlardır. Biz bu rivayetlerin bağlayıcılığı ve Kurân'ın hükmünü değiştirebileceği kanısında değiliz.

[36] Hak Dini Kur'ân Dili: 6/4371-4372

[37] Buhârî, Buyu': 106, İcâre: 10; İbn Mâce, Ruhun: 4

[38] Kurtubî,el-Câmi': 16/228-229

 

 

 


 

[1] Müfredat, Harb maddesi

[2] Câmi'u'l-beyân: 11/67-70

[3] Mefâtîhu'i-ğayb: 16/225-227

[4] Tevbe: 113/39

[5] Câmi'u'l-beyân: 11/66-67

[6] Fetih: 109/15-17,Tevbe: 113/91. âyetler.

[7] Buhârî,Tefsir: Nisa Sûresi.

[8] Müsned: 5/190-191

[9] Buhârî, Cihâd: bâbu derecâti'l-mucâhidîn.

[10] Tevbe Sûresi: 113/101

[11] Hucurât: 105/14

[12] Tevbe: 113/81

[13] Kurtubî: el-Câmi': 16/271

[14] Tehzîbu Sîreti İbn Hişâm: 2/36; Ğazavâtu'r-Resûl: 106

[15] el-Câmi: 16/272; İbn Kesîr, Tefsîr: 4/191

[16] et-Tefsîru'l-hadîs: 10/199

[17] et-Tefsîru'1-hadîs: 10/200

[18] Ahzâb: 97/18-19

[19] Mefâtîhu'1-ğayb: 16/159; İbn Kesîr, Tefsir: 2/382

[20] Mefâtîhu'l-ğayb: 16/158; ct-Tefsîru'1-hadîs: 12/202

[21] Tehzîbu Sîreti İbn Hişâm: 2/97

[22] Lubâbu't-Te'vîl fî Ma'ânî't-Tenzîl: 6/194

[23] Câmi'u'l-beyân: 10/212

[24] İbn Hişâm, Sîret: 2/257-258

[25] Aynı eser, 2/250; İbn Kesîr, Tefsir: 2/318

[26] Mefâtîhu'1-ğayb: 15/174; İbn Kesîr, Tefsîr: 2/318

[27] Nâs: 21/6

[28] En'âm:55/112

[29] Mefâtîhu'1-ğayb: 15/174

[30] İbn Kesir, Tefsîr: 2/319-320

[31] Buhârî, Salât: 1

[32] İbn Mâce, İkamet: 73

[33] İbn Kesîr, Tefsîr: 1/546

[34] Buhârî, Taksîru's-salât: 2; Mehâsinu't-Te'vîl: 5/1510-1511

[35] İbn Kesîr, Tefsir: 1/546

[36] Buhârî, Mağâzî: bâbu ğazavâti Zâti'r-rika'; Müslim, Müsâfırîn: h. 305-306

[37] Nesâ'î,Salâtu'l-havf:h. 2

[38] Nesâ'î, Salâtu'1-havf: h. 4-8

[39] Müsned: 3/298. Bu hadîs, Nesâ'î, Salâtu'1-havf te de vardır: h. 17

[40] Mehâsinu't-Te'vîl: 5/1524

[41] el-Fethu'r-Rabbânî: 7/3-6