ARD

 

Yere ve onu yuvarlayıp döşeyene andolsun. (Şems: 26/6)

30- Bundan sonra da Yeri dahvetti, 31- Ondan suyunu ve otlağını çıkardı, 32- Dağları oturttu; 33- Sizin ve hayvan­larınızın geçimi için. (Nâzi'ât: 81/30-33)

Şems: 26/6, Nâzî'ât: 81/30'ncu âyetlerde Allah'ın, arzı dahvettiği be­lirtilmektedir. Bir şeyi bir yerden bir yere götürmek anlamına gelen dahv ve dahy   köklerinde bir yuvarlaklık anlamı vardır. Çocukların topu, yerde eşilen bir çukura düşürmelerine dahv denir. Deve kuşunun yuva yapmasına, yatacağı yerdeki taşları temizlemesine idhâ   dendiği gibi,

yumurtladığı yere ve yumurtasına da udhiyy denir. Lisânu'1-arab sahibi İbn Manzûr, bu kelime hakkında şu bilgiyi veriyor.

" deve kuşunun, kumda yumurtladığı, udhiyy" civcivlerini çıkardığı yerdir. Dahv: Taş atıp bir çukura düşürme yarışıdır. Ceviz oynamaya da dahv denir. Hasan'la Hüseyin (Allah ikisinden de razı olsun) de bu oyunu oynarlardı. Bir çukur eşerler, yuvarlak taşlar atıp o çukura düşürmeğe çalışırlardı. Taşı çukura düşüren kazanır, düşüremeyen kaybederdi. İşte dahv,

taş, ceviz ve sâireyi o çukura düşürme oyunudur. Medâhiyy (^l-u»), yufka biçiminde yuvarlak taşlardır[1].

Hasılı dahv döşemek, düzeltmek ise de sadece basit bir döşemek ve düzeltmek değil, yuvarlak olarak düzeltmek, döşemek anlamını verir ki bu âyetten de Yer'in yuvarlak yaratıldığı anlamı çıkar.

Ard: üstünde yaşadığımız gezegendir. Türkçede z ile Arz diye telaffuz ettiğimiz Arçl'm çoğulu Aradûn dur. Fakat Kur'ân'da çoğul olarak geçmez.

Allah O’dur ki göğü ve yerden de onların benzerini yarattı. (Allah'ın) Buyruğu, bunlar arasında (Allah'tan yaratıklara) iner ki Allah'ın her şeye kadir olduğunu ve Allah'ın bilgisinin her şeyi kuşattığını bilesiniz- (Talak: 100/12)

Bu âyette de Allah'ın, yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarattığı, emir ve fermanının bunlar arasında indiği, Allah'ın bilgisinin her şeyi kuşatmış

olduğu vurgulanmaktadır. Bazı miifessirler 

Allah O'dur ki yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarattı." âyetinden yedi gök ve yedi arz olduğunu anlamıştır. İbn Mes'ûd'un: "Kürsîye göre yedi gök ve bunların içinde ve aralarında bulunanlar; yedi yer ve bunların içinde bulunanlar, bir çölün ortasına atılmış bir halka gibidir" dediği rivayet edilir[2]. Abdullah ibn Abbâs'ın da: "Allah yedi göğü yarattı, her göğün kalınlığı beşyüz yıllık mesafedir. Ve her gök arasında beşyüz yıllık yol vardır. Yedinci göğün üstünde su vardır. Yüce Allah da suyun üstündedir. Âdem oğullarının hiçbir işi Allah'tan gizli kalmaz. Arz da yedidir. Her iki arz arasında beşyüz yıllık yol vardır ve her arzın kalınlığı beşyüz yıllık mesafedir" dediği rivayet edilir[3].

Bu ve benzeri rivayetler, Hz. peygamber(s.a.v.)den değil, bazı sahâbî ve tâbi'îlerden nakledilmiştir. Bu sözlerin, gerçekten dayandırıldıkları kişilere âidolup olmadığı kuşkuludur.

Yıldızlar hakkındaki bu tür açıklamaların, Yahûdî ve Hıristiyan-lardan, bazı sahâbî ve tabiîlere geçtiği kanısındayız. Nitekim Barnaba İncîlinde de benzeri ifadeler mevcuttur.

Peygamber'in kesin sarahatine dayanmayan bu tür rivayetlerle Kur'ân'ın anlamı sınırlanamaz. Çünkü o zaman Astronomi ilmi çok sınırlı olduğu gibi, bu sözlerin atfedildiği kimseler de bu ilmin uzmanı değillerdi. Kaldı ki o zamanın Astroloji ile karışık olan Astronomi ilminin bilgi ve teorileri de müspet ilimlerin ilerlemesiyle çok değişmiştir.

Bu konuda Kur'ân'ın dediği sınırda durmak gerekir. Tahminlere göre bir şeyler söylemek, insanı doğru sonuca götürmez. Tamamen dünyâya, coğrafyaya ve astronomiye âit konularda vahye dayanmayan bu rivayetlerin

 bilimsel bir değeri olamaz. Çünkü onlar da bu düşünceleri vahy kaynağından değil, yine kendileri gibi insanlardan almışlardır. O zamanın coğrafî düşünce ve teorilerinin bugün için artık bir değeri kalmamıştır.

Kur'ân'ın amacı, ayrıntıya girmeden yaratılışın genel esaslarını hatırlatıp insanları Allah'a kulluğa yöneltmektir. Astronomi, fizik, kimya gibi ilimler, insanın dünyâsını ilgilendiren şeylerdir. Bu konudaki ayrıntılar, uzmanların işidir. Hz. peygamber (s.a.v.): "Siz dünyânızı daha iyi bilirsiniz. Dininize ilişkin işleri de ben bilirim." buyurmuştur[4].

Kanâatimize göre yedi sayısı halkın o zamanki inançlarına işarettir. O zamanın insanları, yedi gök bulunduğuna inandıkları için bu âyetlerde: "İşte yedi göğü yaratanın Allah olduğu, onları O'ndan başkasının yaratmadığı, kâinatı böyle mükemmel yaratan Allah'a tapmak gerektiği" vurgulanmıştır.

Bazı müfessirlere göre de "yedi gök" ile Güneş sistemimizde, Dünyâ ile en çok ilgili olan yedi gezegen kasdedilmiştir. Gerçi gezegenlerin sayısı onbiri bulmuştur ama eskiden yedi gezegen bilinirdi. İşte âyette o zamanki insanların bildiği, aralarında konuştukları yedi gezegene işaret edilmiştir.

"Seb'u semâvât: Yedi gök" ta'bîri,yedi göğün varlığını kesin olarak ifade etmekle beraber bunun ötesinde gök olmadığı anlamını taşımaz. Kitâb ve Sünnette yedi göğün daha ötesi bulunduğuna kanıtlar vardır. Âyetu'l-kürsî, Kürsî'nin, bütün göklerden ve Arzdan daha geniş olduğunu gösterdiği gibi, Kürsî'nin de Arşın içinde, çöldeki bir halka gibi kaldığını ifade eden Hadîs vardır. Gökler o kadar geniştir ki "Yedi gök" ta'bîri ile hepsi bütün olarak kasdolunduğu takdirde, dünyâya ışığı yetişebilen bütün yıldızlar alanı, es-senıâu'd-dunyâ (en yakın gök) denilen birinci semâ'dan ibaret kalır. Çünkü: "Biz en yakın göğü yıldızlarla süsledik"[5] âyeti, görebildiğimiz yıldızlar alanının en yakın gök olduğunu bildirmektedir. Bunun ötesinde daha altı gök vardır ki tasavvuru, akılların ötesindedir. Kâinat, akıl ve hayalin alamayacağı kadar geniştir. Türkiyenin Sesi Radyosunun 11 Kasım 1983 tarihli yayınında şu haberi dinlemiştim: "Amerika'nın gönderdiği kızılötesi Araştırma peykinin gönderdiği bilgilerden, Güneş sisteminin tâbi olduğu Samanyolu Galaksisi içinde yaklaşık yedibin galaksinin oluştuğu anlaşılmıştır."

 Yerden de onların benzerini yarattı" âyetinde ben­zerlik, sayıda olabileceği gibi sıfatta da olabilir. Yani "Allah, onlar gibi yedi arz yarattı", yahut "Allah, arzı da onlara benzer yarattı" mânâları mümkündiir. Fakat Kur'ân-ı Kerîm'de Arz, hiçbir yerde çoğul olarak kullanıl­madığından, benzerliğin sayıda değil, sıfatta olduğu anlaşılmaktadır. Kasimî şöyle diyor:

"Âyette iki ihtimâl vardır: Birine göre  zaidedir, diğerine göre zaide değildir. Birinci ihtimâlde âyet

 takdirindedir. Yani "Yedi göğü yaratan Allah, arzı da onlara benzer yarattı" demektir. Buna göre âyet, yerin de her bakımdan öteki gezegenler gibi Güneşin çevresinde döndüğünü, Güneşten ışık aldığını, öteki yıldızlar üstünde canlıların yaşadığını, Güneşin bir parçası olup sistemin yasalarına tâbi olduğunu ifade eder. Nitekim yüce Allah

  O nankörler görmediler mi ki göklerle yer bitişik (yani aynı şey) idi, biz onları birbirinden ayırdık."[6] buyurmuştur. Demek ki yüce Allah, Yeri, tamamen öteki gökler(gezegenler)in benzeri olarak yaratmıştır.

"Eğer   zaide değilse, âyet takdirinde olur. Mânâ, soyutlandırma üslubuyla anlatılmıştır. Bu, tıpkı

Yedi arkadaş edindim. Falan ile de onlar gibi dostluğum vardır" sözü gibidir. Yahut 

 Yerin bir kısmı da temel elemanlarında o gezegenler gibidir" takdirinde olur.

"Kur'ân'da, bazılarının sandığı gibi, Yer'in yedi olduğuna dair en ufak bir delîl yoktur. Yer'in de öteki gezegenler gibi bir gezegen olduğu gerçeği, o zamanki Arapların hatırından bile geçmezdi. İşte bu da Kur'ân'ın Hak'tan gelen gerçek olduğunu kanıtlar."[7]

Kasimî'nin dediği gibi âyet, Yer'in yedi olduğunu değil, yaratılış ve düzeninde öteki gezegenler gibi Güneşe tâbi bir gezegen olduğunu anlat­maktadır. Ama müfessirlerin çoğu, âyetteki benzerliği sayıda görerek Arzın da yedi olduğunu söylemişlerdir. Onlara göre âyet, kâinatta aynen bu Dünyâ gibi yedi Dünyâ, yahut Güneş sisteminde Dünyâ gibi yedi gezegen bulun­duğunu ifâde eder.

Dahhâk gibi bazı müfessirler de "Yerden de onların benzerini yarattı" cümlesinin, Arzın tabakalarına işaret olduğunu ileri sürmüşlerdir. İbn Ab-bâs'tan rivayet edilen bir söze göre yedi Arz birbiri üstünde değil, düz ve birbirine komşudur. Bu Arzları, denizler birbirinden ayırır. Buna göre yedi Arz, denizlerle birbirinden ayrılmış Asya, Avrupa, Afrika, Kuzey Amerika, Güney Amerika, Avusturalya ve Antartika kıt'aları olabilir.

Yahut göklerin sayısı yedidir. Bizim sonsuz kabul ettiğimiz, yıldızlarla donatılmış olan bu Dünyâ Gök (en yakın gök), birinci göktür. Daha bundan öte yedi gök vardır. Gerçeği Allah bilir.

Anapça'da sayı, her zaman belli bir rakam belirtmez. Bazen çokluk ifade eder. "Yedi gök ve onların benzeri yer", Allah'ın, sadece yedi değil, birçok gök ve yer yarattığına işaret olabilir. [8]

 

Arzın Biçimi:

 

 (Allah,) Gökleri ve yeri hak ile yarattı. Geceyi gündüzün üzerine dolar, gündüzü de gecenin üzerine dolar. Güneşi ve Ayı buyruğu altına almıştır. Her biri, belli bir süreye kadar akıp gitmektedir. İyi bil ki O, azizdir, çok bağışlayandır! (Zümer: 59/5)

Allah, gökleri ve yeri hak ile yaratmıştır. Bu varlık, öyle amaçsız, hik-metsiz değildir, bir hikmet uyarınca yaratılmıştır. Ayetin bu ilk cümlesi, kâinatın gerçekten var olup olmadığından kuşku duyan bazı filozofların düşüncelerini de reddetmiş oluyor. Ayet, kâinatın bir hayal değil, hakikat olduğunu, ayrıca boş yere değil, bir amaçla yaratıldığını belirtiyor. Kâinatın boş yere değil, gerçek olarak ve bir amaçla yaratıldığı, Sâd: 38/27., Duhân: 64/38-39. ây­etlerinde de vurgulanmaktadır.

Bu bağlamda bizi asıl ilgilendiren, âyetin

 Geceyi gündüzün üzerine tekvîr eder (dolar), gündüzü de

gecenin üzerine tekvîr eder (dolar)." cümlesidir. Tekvîr: ip yumağı gibi bir şeyi, bir şeyin üzerine sarmak, dolamaktır. "Allah geceyi gündüzün üzerine dolar, gündüzü de gecenin üzerine dolar" cümlesi gayet açık olarak Dünyânın yuvarlaklığını ve ekseni çevresinde döndüğünü gösterir. Çünkü dolama ve sarma işi, yumak gibi top şeyler üzerinde olur. Dünyâ ekseni çevresinde dönerken Güneş karşısında kalan yüzü gündüz, arkada kalan yüzü gecedir. Dünyâ döndükçe bir yandan karanlık (yani gece), aydınlık (yani gündüz) olan yüzün üstüne sarılıp onu gece yaparken; diğer yandan da aydınlık, karanlık olan yüzün üstüne sarılıp onu gündüz yapmaktadır. Bunu yapan, Allah'ın kudretidir. O, bu kâinatı böyle yaratmış, bu yasaları koymuştur. Güneş ve Ay da O'nun buyruğu uyarınca belli bir süreye kadar akıp gider. [9]

 

Arzın Yaratılış Süresi:

 

9- De ki: "Siz mi arzı iki günde yaratana karşı nankörlük ediyor ve O'na eşler koşu-yorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir. 10- Arza, üstünden ağır baskılar yaptı, onda bereketler yarattı ve onda -arayıp soranlar için-gıdalarını tam dört günde takdir etti (düzene koydu). 11- Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi, ona ve arza, 'Gönüllü veya gönülsüz olarak (buyruğuma) gelin' dedi. 'Gönüllü olarak buyruğuna geldik' dediler. 12-Böylece onları iki günde yedi gök yaptı ve her göğe emrini (yasalarını) vahyetti. Biz en yakın göğü lambalarla ve koruma (güçleri) ile donattık. İşte bu, o güçlü, bilen(Allah)ın takdiridir." (Fussılet: 61/9-12)

Dünyânın iki günde ve tüm evrenin altı günde dumandan (gaz kütlesin-den)yaratılması:

Fussılet: 61/9-10'ncu âyetlerde Yeri iki günde yaratan Allah'a karşı nankörlük edip O'na ortaklar, benzerler tasarlayan insanlara, inkâr tarzında bir soru ile bu yaptıklarının, şaşılacak bir şey olduğu belirtiliyor ve aslı iki günde yaratılmış olan Dünyânın üzerine yüksek dağların birer baskı gibi atıldığı, bitki ve ürünlerinin yaratıldığı, Dünyânın yaratılmasından itibaren dört gün içinde canlıların yaşamasına elverişli hale getirildiği anlatılmaktadır.

61/9'ncu âyette Allah'ın, arzı iki günde yarattığı, 10'ncu âyette Arzın dağlarını, bereketlerini, bitki ve ağaçlarını dört günde yarattığı, 12'nci âyette ise gökleri iki günde yarattığı buyurulmaktadır. Bunların toplamı sekiz gün

 eder. Oysa başka âyetlerde Allah'ın, gökleri ve yeri altı günde yarattığı be­lirtilmektedir:

 Andolsun biz gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde yarattık, bize hiçbir yorgunluk dokunmadı. (Kaf: 34/38)

 Rabbiniz o Allah'tır ki gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arşa istiva etti (evreni yönetmek üzere tahtına oturdu). O, geceyi durmadan kovalayan gündüzün üzerine bürüyüp örter; Güneşi, Ayı ve yıldızları buyruğuna boyun eğmiş vaziyette (yaratmıştır). İyi bilin ki yaratma ve emir O'nunduY. Âlemlerin Rabbi Allah, ne uludur! (A'raf: 39/54, yine bak: Yûnus: 51/3)

 O, gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları altı günde yarattı, sonra Arşa kuruldu(yönetim tahtına oturdu). Rahmandır, bunu bir bilene sor." (Furkan: 42/59, Hadîd: 112/4)

  Gökleri ve yeri altı günde yaratan O'dur. O zaman Arşı su üzerinde idi. (Evreni yarattı ki) Hanginizin daha güzel iş yaptığınızı denesin. (Hûd: 52/7, Secde: 75/4)

Dünyânın iki günde, bitki ve azıklarının dört günde, yedi göğün de iki günde yaratıldığını söyleyen Fussılet: 61/9-10 ve 12'nci âyetler ile göklerin ve yerin altı günde yaratıldığını söyleyen bu âyetler arasında ilk anda bir çelişki var gibi gelirse de gerçekte âyetler arasında çelişki yoktur. Gökler ve

yer altı günde yaratılmıştır. Allah'ın, göğe ve yere: 

  Ona ve arza, 'Gönüllü veya gönülsüz olarak (buy­ruğuma) gelin' dedi. 'Gönüllü olarak buyruğuna geldik' dediler" sözünden, yerin yaratılışı sürerken göklerin de yaratıldığı anlaşılır. Yani önce gökler yaratılmış, sonra yerin yaratılışına başlanmış değil, bütün gök cisimlerinin aslı, hep beraber iki günde yaratılmıştır. Öteki gök cisimlerinin evrimi bizi fazla ilgilendirmeyeceği için yüce Allah, bize yerin evrim sürecini bildirmiştir.

 Yerin dört gün içerisinde evrimleşerek canlıların yaşamasına elverişli duruma geldiğini haber vermiştir. Bu arada öteki yıldızlar da evrimleşmiş ve yedi gök, altı günde evrimini tamamlayıp bu hale gelmiştir. Yer nasıl iki günde yaratılıp ondan sonra dört gün içinde evrimleşmiş ise gökler de öyle olmuştur. Ayetlerin sözgeliminden bu anlaşılmaktadır.

  cümlesinde sevâ', eyyâm'm sıfatı olursa bu dört günün, birbirine eşit günler olduğunu ifade eder. Bilindiği üzere tam Ekvator kuşa­ğında yılın bütün günleri birbirine eşittir. Kuzeye, güneye inildikçe mevsim­lerin değişmesiyle günler birbirinden farklı olur, uzayıp kısalır. Bu âyetten Yerin, birbirine eşit dört günde evrimleşip canlıların yaşamasına elverişli duruma geldiği anlaşılır. Fakat sevâen kelimesi, li's-sâilîn ile de ilgili olabilir. es-Sâilîn arayanlar, soranlar demektir. Yani Allah, rızkı arayanların hepsine Arzın rızıklarını dört günde yarattı, yahut araştırıp soranlara dört günde yarattı, demektir. Her canlı rızkını arar. Allah hepsinin rızkını yaratmıştır. Arayan, Allah'ın yarattığı rızkı bulur.

Bunları yapan yalnız Allah'tır. Tanrı diye tapılan şeyler değildir. Gaye, Allah'ın, bütün evrenin yaratıcısı olduğunu, O'ndan başkasının bir şey yarat­madığını, O'ndan başkasına tapmanın sapıklık olduğunu belirt-mektir.

Herhalde kâinatın yaratılışından söz eden âyetlerde kasdedilen gün, insanların kullandığı yirmidört saatlik zaman birimi değil, kâinatın yaratılış evreleridir. Gün, her yıldızın, kendi ekseni çevresinde bir dönüşünden ibarettir. Dünyâmız, kendi çevresindeki dönüşünü yirmidört saatte tamam-lar. Dün­yâmız Güneşin bir uydusudur ve Güneş, çevresinde dönmekte, bu dönüşünü de üçyüz altmış beş gün, altı saatte tamamlamaktadır. Demek ki bu dönüş, gözönünde tutulursa Dünyânın bir dönüş günü, 365,25 güne karşılıktır.

Güneşimiz, içinde bulunduğu Samanyolu Galaksisinin merkezinden 32000 (otuziki bin) ışık yılı uzaklıkta bulunan bir yıldızdır. Güneş sistemimiz, Galaksinin çevresinde yavaş yavaş döner ve bu dönüşünü 225 (ikiyüz yir-mibeş) milyon yılda tamamlar. Samanyolu Galaksisinde yüz milyar yıldız vardır. Bu Galaksi, Andromeda Galaksisi nden sonra ikinci büyük galaksidir.

Samanyolu Galaksisinin bir öğesi olan bizim Güneşimizin dokuz uy­dusu vardır. Güneş ve uydularını gösteren şematik fotgrafı Güneş maddesine bakınız.

Rabbiniz o Allah'tır ki gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arşa istiva etti (evreni yönetmek üzere tahtına oturdu). O, geceyi durmadan kovalayan gündüzün üzerine bürüyüp örter; Güneşi, Ayı ve yıldızları buyruğuna boyun eğmiş vaziyette (yaratmıştır). İyi bilin ki yaratma ve emir O'nundur. Âlemlerin Rabbi Allah, ne uludur! (A'raf: 39/54, yine bak: Furkan: 42/59; Yûnus: 51/3; Hûd: 52/7; Secde: 75/4; Hadîd: 112/4)

37- Gece de onlar için bir  âyettir. Gündüzü ondan soyup, alırız,

birden onlar karanlıkta kalıverirler. 38- Güneş de kendi müstekarrı (istikrarı veya istikrar bulacağı yer) için akıp gider. Bu, üstün ve bilen(Allah)ın takdiridir. 39- Aya da konaklar tâyin ettik. Nihayet o, eski urcun(hurma salkımının sapın)a benzer bir hâle geldi. 40- Ne Güneş Aya erişebilir, ne de gece, gündüzün önüne geçebilir. Hepsi bir felekte (yörüngede) yüzmek­tedirler. (Yâsîn: 41/37-40) [10]

 

Evrenin Duman (Gaz Kütlesin)den Yaratılması:

 

11- Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi, ona ve arza: "İsteyerek veya istemeyerek (buyruğuma) gelin" dedi. "İsteyerek geldik." dediler. 12- Böylece onları, iki günde yedi gök yaptı ve her göğe emrini (yani onu yöneten tabiat kanunlarını) vahyetti. Ve biz, en yakın göğü lambalarla (yıldızlarla) ve koruma ile (koruyucu güçlerle) donattık. İşte bu, o azız, alîm(Allah)ın takdiridir. (Fussilet: 61/11-12)

Fussilet: 61/11-12'nci âyetlerde: Allah'ın, duman halinde bulunan göğe yönelip, hem göğe, hem de Yere, gönüllü veya gönülsüz, (isteyerek veya istemeyerek) buyruğuna uymalarını buyurduğu; onların da isteyerek Rableri-nin buyruğuna uyduklarını söyledikleri; bunun üzerine Allah'ın, duman halinde bulunan gökleri yedi gök halinde düzenleyip, her göğe buyruğunu vahyettiği, yani yönetim yasalarını bildirdiği, onların içine koyduğu; göğü de lambalarla ve koruyucu güçlerle donattığı; bunun o yüce ve güçlü Allah'ın takdiri olduğu belirtilmektedir.

Duhân, duman, yani gaz demektir. Bu âyetlerden, gök cisimlerinin gaz halinden yoğunlaştırılarak katı duruma getirildiği anlaşılır. İlim de evrenin, gaz halinden yaratıldığını, enerji demek olan gazın, kütle kütle yoğunlaşarak galaksilerin ve yıldızların oluştuğunu söylüyor.

Uzayı dolduran gaz kütlesinin parça parça yoğunlaşıp sıkışmasıyla yıldızların oluştuğu söylenir. Yıldızlar, gazın sıkışmasından ibarettir. Evrende hâlâ birtakım yıldızlar doğarken birtakımları dağılmakta ve başka yıldızlar tarafından yutulmaktadır. Aslında bu gaz da herhalde enerji bulutu idi. Zaten madde de enerjinin yoğunlaşmasından ibarettir. İşte Kur'ân'ın dediği gibi gök cisimleri, duman görünümündeki gaz bulutundan yaratıl-mıştır. Arzın Güneşten önce anılması, Güneşten önce soğuyup kendisinde hayatın meydana gelmesinden ötürüdür. Güneş ateşli bir gaz kütlesinden ibarettir. Henüz soğumamıştır. Bilginlerin ifadesine göre Güneş daha beş milyar yıl, dünyâdaki hayâtın devamına yetecek enerjiyi gönderebilecektir. Güneşin gezegenlerinden olan Arzın kabuğu soğumuş ve üzerinde hayât oluşmuştur. Daha milyarlarca Güneş sistemleri vardır.

Bizim Güneşimizden gezegenler oluştuğu gibi, diğer Güneşlerin de gezegenleri ve arzları vardır. Kâinatta üçyyüz milyon kadar arz bulunduğu tahmin ediliyor. Esasen akıl, uzayın büyüklüğünü kavramaktan âcizdir. Yıl­dızlar arasındaki boyut o kadar büyüktür ki kilometre ile anlatmak mümkün olmadığı için bunlar ışık hızı ile ifade edilir. Işık, bir saniyede üçyüzbin kilometre hızla gider. Öyle yıldız vardır ki, ışığı bize ancak milyonlarca, hattâ milyarlarca ışık yılında ulaşabilir. Dünyâmızdan o kadar uzaktır. Birkaç yıl önce Amerikalı bilim adamları, bizden on milyar ışık yılı ötede bir galaksinin bulunduğunu keşfettiler ve bunu dünyâya açıkladılar. Şimdi bunları düşü­nürken: "Yoo, yıldızların mevkilerine, yani bulundukları yerlere, yörünge­lerine yemin ederim. Çünkü bilirseniz bu, büyük bir yemindir."[11] âyetlerinin taşıdığı derin ilim ve hikmete hayran kalmamak mümkün değildir. Bu iki âyette yıldızların bulundukları yerlere, aradaki mesafe boyutlarına yemîn et­menin, büyük bir yemîn olduğu vurgulanarak yıldızlar arasındaki mesafelerin büyüklüğüne işaret edilmiş olu-yor. Fesubhânellah!

Aşağıdaki âyet de bütün evrenin bir tek kütleden koparılarak ya-ratıldığını vurgulamaktadır:

nankörler görmediler mi ki göklerle yer bitişik idi, biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık? Hâlâ inanmıyorlar mı? (Enbiyâ: 73/30)

Ratk: birbirine yapışık, bitişik olmak ise yarmak, ayırmak demektir. Âyette Allah'ın, birbirine yapışık olan göklerle yeri birbirinden ayırdığı ve her canlı şeyi sudan yarattığı bildirilmektedir.

En son bilimsel teoriye göre dünyâmız da dahil bütün yıldızlar birleşik bir gaz kütlesinden koparak oluşmuştur. Milyarlarca yıldan beri dönen gazdan bir ateş kütlesi olan Güneşin ekvator bölgesinden, üzerinde yaşadığımız dünya ve diğer gezegenler kopmuştur. Dünyamız, Güneşin diğer uydularıyla birlikte hem kendi çevresinde, hem de Güneşin çevresinde dönmeğe baş­lamıştır. Diğer gezegenlerin de kendilerinden kopmuş gezegenleri vardır. Evrende en az üçyüz milyon dünyâ vardır ama bizim Güneşimizin gezegenleri içinde, dünyâmızdan başkasında böyle mükemmel bir hayat yoktur. Çünkü onlarda böyle bir hayat için uygun ortam mevcut değildir. Yalnız Merih (Mars)ta bir çeşit hayât olabileceği tahmin ediliyor. Merih'te donmuş du­rumda suya rastlanmıştır. Ama henüz hayat olup olmadığı hakkında kesin kanıt yoktur.

Dünyâ Güneşten koptuğu gibi, Güneş de kendisinden büyük başka bir Güneşten, o da daha büyük bir Güneşten kopmuş ve her Güneş, sistemiyle birlikte kopmuş olduğu daha büyük Güneşin çevresinde dönmeğe başlamıştır. Her Güneşin çevresindeki gezegenleri, uzayda onun çevresinde yüzdüğü gibi, her Güneş de ana Güneşinin çevresinde yüzmektedir. İşte "Bunların her biri bir felekte (yörüngede) yüzmektedir."[12] âyeti, tam bu teorinin söylediği gibi Dünyânın, Ayın, Güneşin birer yörüngede yüzdüklerini ifade etmektedir.

Kâinatın oluşumu hakındaki bilimsel teorileri, Kur'ân'ın indiği çağlarda ne Araplar, ne de başka uluslar biliyorlardı. O zaman yıldızların feleklerinde sabit, onlara çakılı olduğu sanılıyordu. Kur'ân ise bunların feleklerinde yüz­düğünü söylüyor. Yüzmek için cismin serbest olması, bir şeye asılı veya çakılı olmaması gerekir. Demek ki Kur'ân'ın dediği, o zamanki kâinat düşünc­esine aykırıdır ve bilim ilerledikçe Kur'ân'ın söylediği doğrulanmıştır.

Keza bu âyette, her canlı şeyin sudan yaratıldığı buyurulmaktadır. Bundan hayatın suya dayalı olduğu anlaşılır. Tabii bu hayat, şu dünyamız-daki hayattır.

Burada canlıların bileşiminin yarıdan fazlasını su oluşturmak-tadır. Özellikle suyun ana elemanı Hidrojen, hayatın temel kaynağıdır. Bu da Kur'ân'ın ayrı bir bilimsel mu'cizesidir. [13]

 

Arzın Sarsılması:

 

O gün yer ve dağlar sarsılır ve dağlar, dağılan kum yığınları olur. (Müzzemmil: 3/14)

Hayır,yer birbiri ardınca sarsılıp dümdüz edildiği zaman... (Fecr: 10/21)

Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah'ındır. (Necm: 23/31, Nisa: 98/126,131-132,170, Nûr: 102/64)

24- İnsan şu  yiyeceğine baksın. 25- Biz suyu iyice döktük. 26- Sonra toprağı güzelce yardık da, 27- Orada bitirdik: Dâne, 28- Üzüm, yonca, 29- Zeytin, hurma, 30- İri ve gür bahçeler, 31- Meyva ve çayır; 32- Sizin ve hayvanlarınızın geçimi için. (Abese: 24/24-32)

24/24-32'nci âyetlerde Allah'ın, âfâktaki nimetleri hatırlatılmaktadır: İnsan yediği ekmeği, gıdaları düşünmelidir. Bunlar kendi kendine mi oldu? Hayır, Allah gökten yağmur yağdırmak suretiyle yeri suladı, o su bereketiyle yerin altındaki dâneler filizlendi, yeri yarıp dışarı çıktı. Böylece Allah çeşit çeşit bitkiler: buğday, arpa, diğer hububat bitirdi. Çeşit çeşit meyvalan üzümler, yoncalar, zeytinler, hurmalar, girift, boylu, iri gövdeli ağaçlar, bahçeler ve çeşitli otlaklar yetiştirdi. Bunları, insanlara ve besledikleri hayvanlara ürün olarak yarattı. Şimdi insanın, kendisine bu kadar nimetler veren Rabbine nankörlük etmesi yakışır mı? Elbette yakışmaz. Fakat nankörlük etmesi, kimsenin değil, kendisinin zararınadır. Çünkü bu kısa dünyâ hayâtı bir sınav zamanıdır. Bunun sonunda insanın, yaptıklarından hesap vereceği bir gün gelecektir. İşte aşağıdaki âyetlerde o günün dehşeti ve korkunçluğu tasvir edilmektedir:

25- Arz'ı toplanma yeri yapmadık mı?; 26- Diriler ve ölüler için. 27- Orada yüksek yüksek dağlar meydana getirmedik mi? Ve size tatlı su(lar) içirmedik mi? (Mürselât: 33/25-27)

33/25-2: İnsanı, önce alınan gıdalardan, babasının belinde tohum (sperm) olarak yaratan, sonra onu ana rahminde sağlam bir yerde biçimlendirip işitici, görücü, düşünücü ve iş yapıcı mükemmel bir varlık yapan Allah, daha sonra onu şu dünyâya çıkarıp yeryüzünde barındırmadı mı? Yeryüzünü, onu ve üstündeki bütün canlıları ve ölüleri bağrına basan bir ana kucağı gibi yapmadı mı? Kift ve kifât: toplamak, kendine çekmek, kucaklamak demektir. Üzerinde yaşadıkları şu dünyâ, insanları: Dirileri ve ölüleri bir ana kucağı gibi bağrına basmaktadır. Eğer Arz, çekim kuvvetiyle üstündekileri kendine çekmese, üzerinde bulunan her şey, diriler de, ölüler de savrulur. Ama Arz, çekim kuvvetiyle üstünde bulunanları kendine çekmekte, dirileri toprağın üstünde, ölüleri de altında taşımaktadır. Canlı yaratıklar, Arzın üstünde top­lanırlar. Ayrıca kıyametteki Yüce Dîvân toplantısı da yine bu Arz üzerinde olacaktır ki "Arzın toplantı yeri yapılması" ifadesinde bu noktaya da işaret vardır.

Allah Yeryüzünde yüksek dağları yaratmadı mı? İnsanları tatlı sularla sulamadı mı? Dinleyenlerin zihninde bu olumsuz soruların cevabı hep olum­ludur (yani evettir). Çünkü dinleyiciler, bu işlerin Allah tarafından yapıldığını kabul etmektedirler. Bu sorularla Allah'ın kudretine dikkat çekildikten ve zihin, O'nun her şeyi yapabileceğini kabul eder duruma getirildikten sonra hesaplaşma günü olan bozgun günü veya âhireti yalanlayanların hallerinin yaman olacağı vurgulanıyor,

Dinleyenlerin yani Kur'ân'ın ilk muhatabı olan müşrik Arapların, bu sayılan şeyleri Allah'ın yaptığına inandıkları, başka âyetlerde de açıklanmaktadır ki biz Ansiklopedi'de yeri geldikçe bunlara işaret etmekteyiz. Meselâ:

"Âd ve Semûd'u da helak ettik. Bu, oturdukları yerlerden size belli olmaktadır. Şeytan onlara, yaptıkları işleri süsleyip onları yoldan çıkardı. Halbuki bakıp ibret alabilirlerdi (ama almadılar). "[14]

"Lût da gönderilen elçilerdendi. Onu ve ailesini kurtardık. Yalnız azâbda kalacaklar arasında bulunan ihtiyar bir kadın hâriç. Sonra ötekileri kırdık geçirdik,. Siz onların yanlarından geçip gidiyorsunuz: Sabahleyin ve geceleyin. Düşünmüyor musunuz?."[15]

"Andolsun onlara: 'Gökleri ve yeri kim yarattı?' diye sorsan elbette derler ki: 'Onları çok üstün, çok bilen Allah yarattı! O ki yeri sizin için beşik kıldı ve doğru gitmeniz için yeryüzünde size yollar yaptı. O ki gökten bir ölçüye göre su indirdi de, onunla ölü bir ülkeyi canlandırdık. İşte siz de böyle canlandırılıp çıkarılacaksınız. O ki bütün çiftleri yarattı ve size, bineceğiniz gemiler ve hayvanlar var etti"[16] âyetleri, Arapların, Allah'ın eski milletleri, isyanları yüzünden helak ettiğine, gökleri ve yeri yarattığına, Arzı insanlara karargâh yaptığına, yağmuru yağdırıp ölü toprağı canlandırdığına, bütün çiftleri yarattığına inandıklarını gösterir.

Bu âyetler, bildikleri hipotezlerden yürüyerek dinleyenleri asıl önemli bir meseleye inandırma metodunu göstermektedir. Kur'ârfın metodu, ikna metodudur: "Tâ ki helak olan kanıtla helak olsun, yaşayan da kanıtla yaşasın."[17]

 

Dağların, Arz Üzerine Kazık Yapılması:

 

Arzı nasıl yaydık, ona sağlam dağlar attık, onda her güzel çifti bitirdik! (Kaf: 34/7)

Yahut şu dünyâyı durulacak yer yapan, arasından ırmaklar çıkaran, üstünde sağlam dağlar yaratan ve iki deniz arasına bir perde koyan kimdir? Allah ile beraber başka bir tanrı mı var? Hayır çokları bilmiyorlar. (Nemi: 48/61)

 Arzı da yaydık, oraya sağlam dağlar attık ve orada ölçülü mütenâsib şeyler bitirdik. (Hicr: 54/19)

 (Allah,) Gökleri görebil­diğiniz bir direk olmadan yarattı, sizi sarsar diye yere de sağlam ve yüksek dağlar attı ve orada her çeşit canlıyı yaydı. Gökten bir su indirdik de orada her güzel çifti bitirdik. (Lokman: 57/10)

31- Fer, onları sarsar diye, onun üstünde yüksek dağlar yarattık. Ve istedikleri yere gide­bilmeleri için orada geniş yollar açtık. 32- Göğü, korunmuş bir tavan yaptık; onlarsa hâlâ göğün (Allah'ın kudretini gösteren) âyetlerinden yüz çevirmektedirler. (Enbiya: 73/31-32)

6- Yapmadık mı biz, Arzı bir beşik, 7- Dağları birer kazık? (Nebe': 80/7)

Kaf: 34/19, Nemi: 48/61, Lokman: 57/10, Enbiyâ: 73/31'nci âyetlerde dağların, yeryüzünde revâsiy yapıldığı; Nebe': 80/7'nci âyette de dağların Yere birer kazık olarak çakıldığı belirtilmektedir. Veted kazık, evtâd kazıklar demektir. Bu âyette dağların dünyâ üzerine kazık gibi çakıldığı buyurul-maktadır. Dağlar düz bir alana çakılmış birtakım kazıklar görünümü verdiği için kazıklara benzetilmiştir. Kazık, çadırın sağlam durması için temel görevi yapar. Dağların da arz binasının korunması için böyle bir temel görevi yaptığı

anlaşılmaktadır. Yer, onları sarsar diye yeryüzünde yüksek dağlar yarattık"(Enbiya: 73/31) âyetiyle de Yer'in, üzer­indeki canlıları sarsmaması için, üzerine yüksek kazıkların çakıldığı belirtilm­iştir. Dağlar, arzın merkezinden dışa doğru patlamaların oluşturduğu yük­seltilerdir. Bu yükseltiler de bir ölçüde arzın patlamalarını baskılar. Bu patla­maların daha çok sarsıntı yapmasını önler. Aynı zamanda deniz sularının yeryüzünü istfla etmesini engeller. Rüzgârların, bulutların, yağmurların çeşitli akımlarla dağılımını da sağlar. Bunlar yanında dağların daha birçok yararı vardır. [18]

 

Göklerin Ve Arzın Uzayda Direksiz Tutulması:

 

Allah odur ki gökleri, görebileceğiniz bir direk olmadan yükseltti, sonra Arş üzerine istiva etti (mülkünün tahtına oturdu), güneşi ve ay'ı irâdesine boyun eğdirdi. Her biri, belli bir süre için akıp gitmektedir. (Yaratma) işi(ni) düzenler, âyetleri açıklar ki, Rabbinizle karşılaşacağınıza kesin olarak inanasınız. (Ra'd: 87/2)

87/2'nci âyet, bir doğa kanununa işaret etmektedir: Allah, gökleri bizim görebileceğimiz bir direk olmadan yükseltmiştir. Demek gökleri birbirinden uzakta tutan, birbiri üstüne düşmekten koruyan bir kuvvet vardır ama biz bu kuvveti göremeyiz. Bu kuvvet bizim görebileceğimiz bir madde değil, gözle görülmesi mümkün olmayan bir kanundur. Gök cisimleri arasında bir itme gücü vardır. Her biri diğerini iter. Eğer bu cisimler arasındaki itme gücü sonsuz olsaydı, bunların birbirinden sonsuzca uzaklaşmaları gerekirdi. Oysa bunlar, birbirlerinden belli uzaklıkta bulunurlar. Öyle ise bunların birbirinden sonsuzca uzaklaşmalarını engelleyen bir karşı güç vardır. Bu güç de gök cisimleri arasındaki çekme gücüdür. Her cismin kendine özgü bir çekim gücü vardır. Yüce Allah: "Göğü tutuyor, yer üzerine düşmesini önlüyor. Ancak O'nun izniyle düşebilir"[19] âyetiyle de gök cisimleri arasındaki çekim gücüne işaret buyurmuştur.

Göklerde buna benzer nice kanunları yaratan Allah, bütün kâinatı ku­caklayan Arşına kurulmuştur. Burada insanların kavraması için Allah, tahtına oturup ülkesini yöneten bir krala benzetilmiştir. Allah, bütün kâinatın pâdi­şâhıdır. O da kendine mahsus tahtından, yarattığı ülkesini yönetmektedir. [20]

 

Arzın Biçimi:

 

 (Allah,) Gökleri ve yeri hak ile yarattı. Geceyi gündüzün üzerine dolar, gündüzü de gecenin üzerine dolar. Güneşi ve Ayı buyruğu altına almıştır. Her biri, belli bir süreye kadar akıp gitmektedir. İyi bil ki O, azizdir, çok bağışlayandır! (Zümer: 59/5)

Allah, gökleri ve yeri hak ile yaratmıştır. Bu varlık, öyle amaçsız, hik-metsiz değildir, bir hikmet uyarınca yaratılmıştır. Âyetin bu ilk cümlesi, kâinatın gerçekten var olup olmadığından kuşku duyan bazı filozofların düşüncelerini de reddetmiş oluyor. Âyet, kâinatın bir hayal değil, hakikat olduğunu, ayrıca boş yere değil, bir amaçla yaratıldığını belirtiyor. Kâinatın boş yere değil, gerçek olarak ve bir amaçla yaratıldığı, Sâd: 38/27., Duhân: 64/38-39. ây­etlerinde de vurgulanmaktadır.

Bu bağlamda bizi asıl ilgilendiren, âyetin: 

Geceyi gündüzün üzerine tekvîr eder (dolar), gündüzü de gecenin üzerine tekvîr eder (dolar)." cümlesidir. Tekvîr: ip yumağı gibi bir şeyi, bir şeyin üzerine sarmak, dolamaktır. "Allah geceyi gündüzün üzerine dolar, gündüzü de gecenin üzerine dolar" cümlesi gayet açık olarak Dünyânın yuvarlaklığını ve ekseni çevresinde döndüğünü gösterir. Çünkü dolama ve sarma işi, yumak gibi top şeyler üzerinde olur. Dünyâ ekseni çevresinde dönerken Güneş karşısında kalan yüzü gündüz, arkada kalan yüzü gecedir. Dünyâ döndükçe bir yandan karanlık (yani gece), aydınlık (yani gündüz) olan yüzün üstüne sarılıp onu gece yaparken; diğer yandan da aydınlık, karanlık olan yüzün üstüne sarılıp onu gündüz yapmaktadır. Bunu yapan, Allah'ın kudretidir. O, bu kâinatı böyle yaratmış, bu yasaları koymuştur. Güneş ve Ay da O'nun buyruğu uyarınca belli bir süreye kadar akıp gider.

İşte  Gece de onlar için bir âyettir. Gündüzü ondan soyup alırız, birden onlar karanlıkta kalıverirl-er." (Yâsîn: 41/37) âyeti gibi bu âyet de başka bir vecîz üslûb ile dünyânın yuvarlaklığına ve kendi ekseni çevresinde döndüğüne işaret etmiştir.

 30- Bundan sonra da Yeri dahvetti, 31- Ondan suyunu ve otlağını çıkardı, 32- Dağları oturttu; 33- Sizin ve hayvan­larınızın geçimi için. (Nâzi'ât: 81/30-33)

Bir şeyi bir yerden bir yere götürmek anlamına gelen dahv   ve dahy köklerinde bir yuvarlaklık anlamı vardır. Çocukların topu, yerde eşilen bir çukura düşürmelerine dahv denir. Deve kuşunun yuva yapmasına, yatacağı yerdeki taşları temizlemesine idhâ  dendiği gibi, yumurtladığı yere ve yumurtasına da udhiyy (  denir. Lisânu'1-Arab sahibi İbn Manzûr, bu kelime hakkında şu bilgiyi veriyor  deve

kuşunun, kumda yumurtladığı,  udhiyy" civcivlerini çıkardığı yerdir.

Dahv: Taş atıp bir çukura düşürme yarışıdır. Ceviz oynamaya da dahv denir. Hasanla Hüseyin (Allah ikisinden de razı olsun) de bu oyunu oynarlardı. Bir çukur eşerler, yuvarlak taşlar atıp o çukura düşürmeğe çalışırlardı. Taşı çukura düşüren kazanır, düşüremeyen kaybederdi. İşte dahv, taş, ceviz ve

sâireyi o çukura düşürme oyunudur. Medâhiyy (^Ijl-0, yufka biçiminde yuvarlak taşlardır[21].

Hasılı dahv döşemek, düzeltmek ise de sadece basit bir döşemek ve düzeltmek değil, yuvarlak olarak düzeltmek, döşemek anlamını verir ki bu âyetten de Yer'in yuvarlak yaratıldığı anlamı çıkar. Bunun için biz meâl'de "Yeri yayıp yuvarlattı" anlamını uygun gördük. [22]

 

Arzın Yürütülmesi:

 

Görüp de donuk sandığın dağlar, bulutun yürümesi gibi yürümektedir. (Bu,) Her şeyi gayet iyi yapan Allah'ın yapısıdır. O, yaptıklarınızı haber almaktadır. (Nemi: 48/88)

Tekvîr7/73, Nemi: 48/88, Kehf: 69/47, Tûr: 76/10, Nebe1: 80/20'nci âyetlerde Kıyamet olayında dağların yürütüleceği; Müzzemmil: 3/14, Mürselât: 33/10,Tâhâ: 45/105, Vâkı'a: 46/5, Hakka: 78/14, Me'âric: 79/9'ncu âyetlerde Kıyametin dehşetli depremiyle dağların yerinden kaldırılıp savrulacağı; par­çalanıp un ufak olacağı; atılmış yün gibi gevşeyip uçuşacağı anlatılıyor. Nebe1: 7'de dağların, yere kazık gibi çakıldığı; Nâzi'ât: 81/32'de dağların yere irsâ edildiği belirtiliyor. Mürselât: 33/10, Enbiyâ' 74/79'da dağların, Davud'un sesini yankılayarak Allah'ı tesbîh ettikleri belirtiliyor.

Nebe': 80/7. âyette dağların Yere birer kazık olarak çakıldığı belirtil­mektedir. Veted kazık, evtâd kazıklar demektir. Bu âyette dağların dünyâ üzerine kazık gibi çakıldığı buyurulmaktadır. Dağlar düz bir alana çakılmış birtakım kazıklar görünümü verdiği için kazıklara benzetilmiştir. Kazık, çadırın sağlam durması için temel görevi yapar. Dağların da arz binasının korunması

için böyle bir temel görevi yaptığı anlaşılmaktadır. 

Yer, onları sarsar diye yeryüzünde yüksek dağlar var ettik" âyetiyle de Yer'in, üzerindeki canlıları sarsmaması için üzerine yüksek kazık­ların çakıldığı belirtilmiştir. Dağlar, arzın merkezinden dışa doğru patlamaların oluşturduğu yükseltilerdir. Bu yükseltiler de bir ölçüde arzın patlamalarını baskılar. Bu patlamaların daha çok sarsıntı yapmasını önler. Aynı zamanda deniz sularının yeryüzünü istila etmesini engeller. Rüzgârların, bulutların, yağmurların çeşitli akımlarla dağılımını da sağlar. Bunlar yanında dağların daha birçok yararı vardır.

Haşr: 95/2l'de de Kur'ân dağa indirilmiş olsa, Allah'a saygıdan dağın parçalanacağı; Ahzâb: 97/72'de de emânetin, dağların dahi taşımaktan çekindiği ölçüde ağır bir sorumluluğunun bulunduğu belirtilmektedir.

Dağların yürütüldüğünü anlatan âyetler, aslında Kıyamet olayının de­hşetini tasvir etmektedir.

Hareketsiz, sabit gibi görünen dağlar, Kıyamet olayında bulutlar gibi yürür, dağılır. "O gün dağları yürütürüz, arzı açık görürsün"[23], " Sana dağlardan soruyorlar. De ki: 'Rabbim onları (kül gibi) ufalayıp savuracak, yerlerini bom boş, dümdüz bırakacaktır. Orada ne bir eğrilik, ne de bir tümsek görmeyeceksin. O gün çağırana uyarlar."[24], "Dağlar, atılmış renkli yün gibi olur."[25] âyetlerinin hepsi, Kıyamette dağların toz gibi savrulup, ye­rinden kaldırılacağını bildirmektedir. Bu âyetler, hep Kıyamet halini tasvir etmektedir.

Yalnız Nemi 88'nci âyetin, "Görüp de donuk sandığın dağlar, bulutun yürümesi gibi yürümektedir" ifadesinden, dağların hareketsiz görünmesi-nin, aslında gerçek değil, yanlış bir sanıdan ibaret olduğu anlaşılır. Dağların hareket­siz görülmesi, yanlış bir zan, bir algılama hatâsı ise o halde donuk, hareketsiz gibi görünen dağlar, gerçekte yürümektedir. Dağlar, dünyânın sivri nokta­larıdır. Gerçekte dağlar hareketli ise, onların oturduğu arz da hareketli demektir. Bundan dünyânın döndüğü ve hareket ettiği anlaşılabilir. Nitekim âyetin sonunda: "Bu, her şeyi en güzel biçimde yapan Allah'ın yapısıdır!" cümlesi, Kıyametteki yıkım halinden çok, dünyânın ince bir düzen halinde yapıldığını gösterir.

 11- Dönüşlü göğe andolsun, 12- (Bitkilerin çıkması için) Çatlayan yere andolsun ki, 13- O (Kur'ân, hak ile bâtılı) ayırdedici bir sözdür. 14- O, şaka değildir. (Tank: 36/11-14)

36/11-12'nci âyetlerde gök için: "zâti'r-rac1: Dönüşlü, dönme sahibi" deniyor. Dönüşlü gök tabiriyle dönüp dönüp yağmur yağdıran, yahut yerden aldığı suları yağmur olarak yine yere döndüren göğe, yahut döne döne başlangıç noktasına gelen gök cisimlerine; yahut parçalanıp dağılarak ilk durumuna gelecek olan göğe; zâti's-sad': çatlamalı yer tabiriyle de çatlayarak bitkiler, çiçekler, filizler çıkaran, yahut üstünde hendekler, arklar açılan, kıyamette yarılıp içindekileri dışarı atacak olan arza yemîn edilerek Kur'ân'ın, hak ile bâtılı ayırdeden, doğruyu, eğriyi açıklayan bir söz olduğu; boş, oyun eğlence türünden bir şey olmadığı vurgulanıyor. [26]

 

Arz Bir Amaç İçin Ve Hak Olarak Yaratılmıştır, Dünyâ Bir Hayâl Değil, Gerçektir:

 

Göğü, yeri ve ikisi arasında bulunanları boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. O inkâr edenlerin ateşten vay hallerine! (Sâd: 38/27)

Js»Jl; 5/z gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları ancak hak ile

yarattık. O saat de mutlaka gelecektir. Şimdi sen güzel bir biçimde hoşgörülü davran. (Hicr: 54/85)

Gökleri ve yeri hak ile yaratan O'dur. "Ol" dediği gün oluverir. Sözü haktır. Sûr'a üfleneceği gün de mülk O'nundur. Gizliyi ve açığı bilendir. O, hükümdardır, her şeyi haber alandır. (En'âm: 55/73)

Gökleri ve yeri hak ile yarattı. (Zümer: 59/5) 

38- Biz gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları eğlenmek için yaratmadık, 39- Onları sadece gerçek bir sebeple yarattık, ama çokları bilmiyorlar. (Duhân: 64/38-39)

 gökleri ve yeri gerçek olarak yaratmıştır ki her can' kazandığıyla cezalandırılsın, kimseye haksızlık edilmesin. (Câsiye: 65/22)

Biz gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları (boş yere değil) ancak hak ile ve belli bir süreye göre yarattık. İnkâr edenler, uyarıldıkları şeyden yüz çevirmektedirler. (Ahkaf: 66/3)

Allah, gökleri ve yeri hak ile yarattı. O, onların ortak koştukları şeylerden yücedir. (Nahl: 70/3)

Allah'ın, gökleri ve yeri hak ile yarattığını görmedin mi? Dilerse sizi götürür ve yepyeni bir halk getirir. (İbrâhîm: 72/19)

16- Biz göğü, yeri ve bunlar arasında bulunanları eğlence için yaratmadık. 17- Eğer biz eğlence edinecek olsaydık, kendi katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık, böyle yapardık. (Enbiyâ: 73/16-17)

115- Bizim sizi boş yere, oyuncak ve eğlence olarak yarattığımızı ve sizin bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sandınız? 116- Hak pâdişâh olan Allah, pek yücedir. O, Kerîm Arş'ın sahibidir. (Mü'minun: 74/115-116)

 Kendi  içlerinde hiç düşünmediler mi ki Allah, göklerde, yerde ve bu ikisi arasında bulunan her şeyi ancak hak ile ve belirtilmiş bir süre ile yaratmıştır? insanlardan çoğu, Rablerine kavuşmayı inkâr etmektedirler. (Rum: 84/8)

 Allah gökleri ve yeri hak ile yarattı. Şüphesiz bunda inananlar için bir ibret yardır. (Ankebut: 85/44)

 Gökleri ve yeri hak (hikmet) ile yaraattı, sizi biçimlendirdi, biçimlerinizi güzel yaptı. Dönüş O'nadir. (Teğâbün: 107/3)

Bu âyetlerde Allah'ın, gökleri ve yeri hak ile, gerçek bir amaç ile yarattığı, bu kâinatın bir hayal değil, gerçek olduğu ve yüksek bir gaye uğruna yaratıldığı; bu gayenin de olgunlaşarak, yücelerek âhiret hayatına yükselmek olduğu; âhiret olmasa bu kâinatın amaçsız yaratılmış olacağı; Allah'ın, abes, yani amaçsız bir şey yaratmaktan münezzeh bulunduğu; bu kâinatın zübdesi olan insanın, başı boş, amaçsız yaratılmadığı; insanın mutlaka

 Rabbinin huzuruna döndürüleceği vurgulanmaktadır.

Bu âyetler, insanların özgür iradeleriyle yaptıkları işlerden sorumlu olduklarını gösterdiği gibi, âhiretin gerekliliğini de gösterir. Çünkü dünyâda bu varlıkları yaratan Allah, ya bunları sırf zarara uğratmak, yahut ne zarar, ne de yarar vermek için yaratmıştır. Allah, yaratıklarını onlara zarar vermek için yaratmış olamaz. Çünkü bu, O'nun rahmet ve keremine aykırıdır. Ne zarar, ne de yarar vermek için de yaratmış olamaz. Çünkü ancak yok olmaları halinde bu olasılık söz konusudur. Öyle ise tek olasılık kalıyor: O da Allah'ın, yaratıkları, kendilerine yarar vermek için yaratmış olmasıdır.

Bu dünyâda yaratıklar tam yarar göremez. Çünkü dünyâ ömrü kısadır. Dünyânın yararı az, zararı çoktur. Az yarar için çok zarara katlanmak hikmete uygun değildir. Dünyâda ızdıraplara katlananlar, haksızlığa, baskıya, zulme uğrayanlar vardır. Şimdi bunlar sabırlarının karşılığını; zâlimler de zulümlerinin cezasızını görmezlerse Yaratıcının adaleti gerçekleşmez. Bu adalet dünyâda tam gerçekleşmediğine göre mutlaka bunun gerçekleşeceği bir âlem vardır. Çünkü Allah, kâinatı boş yere değil, hikmetle yaratmıştır. Hikmet, tam adaletin gerçekleşeceği âhiret âlemini gerekli kılar. Allah kâfirleri, fâcirleri inanıp korunanlarla bir tutacak değildir. Öyle ise âhiret gerekir. Dünyâda çoğu kez inançsızlar, zâlimler rahat eder, inanıp kötülüklerden sakınanlar, ezilirler. Âhiret de olmazsa kâfirler, inananlardan üstün tutulmuş; onlara daha çok iyilik ve ikram edilmiş olur. Bu, Allah'ın sözüne ve adaletine aykırıdır. Onun için âhiretin vukuu muhakkaktır, bunda kuşku yoktur.

Ayrıca bu âyetlerde, dünyâyı bir hayâl gören, gerçek olup olmadığına karar veremeyen kuşkucu filozofların, karamsarlık aşılayan görüşlerine cevap da vardır. Çünkü göklerin, yerin ve bunlar arasında bulunan her şeyin bir hayâl değil, gerçek olarak yaratıldığı, bu varlıkların gerçek olduğu belirtilmek­tedir. Varlıkları hayal sanan, hiçbir gerçek kabul etmeyen düşüncede bilimsel ilerleme olamaz. Çünkü hayal üzerine ilim ve tecrübe yapılamaz. İnsanın ilerleyebilmesi için önce üzerinde yaşadığı, gördüğü âlemin gerçek olduğuna inanması ve bu gerçek alana dayanması, burada yaptığı deneylerin sonuçlarına bağlanması gerekir. İşte âyetlerde insana bu dayanak verilmektedir. Birçok âyette Allah'ın, gökleri ve yeri gerçek olarak yarattığının yinelenmesi, bu hikmete bağlı olsa gerektir.

Doğrusu biz sizi yeryüzünde yerleştirdik, orada size geçimlikler verdik; ne kadar da az şükrediyorsunuz! (A'râf: 39/10)

 39/10'ncu âyette yüce Allah'ın, insanı yeryüzünde yerleştirdiği, orada ona yaşama olanakları verdiği anımsatılmaktadır. [27]

 

İnsanın Arza (Toprağa) İnmesi:

 

  (Allah) Buyurdu: "Birbirinize düşman olarak inin, sizin yeryüzünde bir süreye kadar kalıp geçinmeniz gerekmektedir." (A'râf: 39/24)

39/24'ncü âyette de Allah'ın, Âdem'le, onu kandıran İblîs'e hitaben birbirlerine düşman olarak inmelerini, Arzda (yeryüzünde) bir süre kalıp yaşamaları gerektiğini söylediği anlatılmaktadır.

Burada Allah'ın, insan ve İblîs ile konuşmasının mâhiyetini anlamamız mümkün değildir. Belki de bu, Allah, Âdem ve İblîs arasındaki halin sembolize edilişidir. Âdem'in kendi içinde pişmanlık duyduğu anlatılmaktadır. Gönülde uyanan düşünceler de yüksek düzeyde olursa sözsüz bir konuşmadır. Allah'ın, konuşması, harf ve sese muhtaç değildir. Buna nefsi kelâm (içten geçen düşünce, konuşma) denir. İşte Allah'ın, yaratılışta Âdem ve İblîs'e hitabı, bu tür bir nefsî kelâm, bir ilâhî ilham anlamını taşıyabilir. Gerçeği Allah bilir. Çünkü Şûra Sûresi'nin 51'nci âyetine göre Allah, insan ile "ya vahy, ya perde arkasından veya elçi göndererek konuşur, başka türlü konuşmaz" buyurulmaktadır.

Râzî, "Birbirinize düşmansınız!" cümlesinin tefsîrinde şöyle diyor: "Adı geçenler: Âdem, eşi ve İblîs'tir. 'İniniz' sözü, bu üçünü de kapsar. 'Birbirinize düşmansınız' sözü, cinlerle insanlar arasında düşmanlığın kök-leştiğini, bunun hiç kalkmayacağını ifade eder."

Bu âyette cinlerle insanlar arasındaki düşmanlık anlatıldığı gibi insanlar arasında düşmanlığın bulunduğuna da işaret olabilir. Çünkü insanlar arasında sürekli bir rekabet vardır.

Bu âyetlerde insanın, yeryüzünde ortaya çıkışı anlatılmaktadır. Yüce Allah, Kur'ân'da yedi yerde Âdem ile İblîs kıssasını beraber zikretmiştir. Âdem'in, yeryüzünde nasıl yaratıldığı, nasıl ortaya çıktığı hakkındaki ayrıntıyı Allah bilir. 24'ncü âyette "İnin, birbirinize düşmansınız!" ifadesinden mü-fessirler, Âdem'in cennette yaratıldığı, cennetin gökte olduğu anlamını çıkar­mışlardır. Fakat âyette böyle bir ifade yoktur. Bakara Sûresi'nin 30'ncu âyetinde Allah'ın, meleklere, yeryüzünde birisini halîfe yapacağını söylediği buyurulmakta, "Biz sizi ondan (yani yerden) yarattık, yine oraya döndüreceğiz ve bir kez daha ondan çıkaracağız"[28] âyetinde de insanın şu topraktan yaratıldığı açıkça bildirilmektedir. Demek ki insan, gökteki cennette yaratılıp dünyaya düşürülmemiş, dünyada yaratılmıştır. Hattâ bu Sûrenin 25'nci âyetinde ve şimdi kaydettiğimiz Tâhâ Sûresi'nin 55'nci âyetinde insanın tekrar dirilişinin de bu dünyâda olacağı bildirilmektedir. Müfessir Ebu Müslim el-Isfahânî: "Âdem ve İblîs'in bulunduğu cennet, dünyâ cennetlerinden (bah­çelerinden) biri idi" demiştir[29].

  İniniz!" sözü, Âdem'in, ilk anda yüksek bir ormanlıkta zuhura gelip oradan düz araziye indirildiği anlamını ifade edebileceği gibi; bulunduğu manevî durumdan, yüksek makamdan inmesi anlamını da ifade edebilir. Nitekim, İbn Kesîr'in, biraz önce sözünü ettiğimiz tefsirinde buna işaret sezilmektedir.

Cennet, bahçe anlamınadır . Bir tepede bulunan bahçe gibi" âyeti ve benzerleri, yeryüzü bahçelerine de cennet dendiğini gösterir. Öyle ise Âdem'in yaratıldığı cennet, dünya bahçesidir. Ama ruhen veya kıyametteki dirilişinde gideceği cennet, sürekli yaşam cennetidir. Onun yerini ve mahiyetini Allah bilir.

Demek ki insan, şu yeryüzünün ürünüdür. Allah onu, çamurdan süze süze yaratmıştır. Yaratılışının ne gibi safhalardan geçirildiğini yalnız Allah bilir. H'nci âyetteki: "Biz sizi yarattık, sonra size suret verdik, sonra meleklere 'Âdem'e secde edin' dedik." ifadesinden anladığımıza göre Âdem ile, onun temeli arasında uzun safhalar vardır. Zira âyette "Sizi hemen yaratıp insan yaptık" denmiyor, önce insanın temelinin yaratıldığı, sonra insana şekil verildiği, en sonunda da meleklere, insana secde etmelerinin emredildiği buyuruluyor. İnsanın temeli, kökü yaratılır yaratılmaz hemen Âdem adını almamış; yüce Allah, yeryüzünde bir varlığı, bir ilk maddeyi, bir hücreyi veya hücreler manzumesini insan olma yönüne yöneltmiş, bu temel madde insan şeklini kazandığı zaman Âdem adını almış ve melekler ona boyun eğmişlerdir. "Biz sizi yarattık, sonra sizi şekillendirdik, sonra meleklere: 'Adem'e secde edin' dedik " âyetinde aşamadan aşamaya geçişi belirleyen summe (sonra) kelimeleri, ilk maddenin insan şekline gelişinin uzun zaman aldığını gösterir. Çünkü summe terâhî yani bir şeyin, başka bir şeyden, bir zaman sonra olduğunu ifade eder. Ne zaman ki ilk temel, ilk hücre veya hücreler manzumesi veya Âdem'in aslı -mâhiyetini Allah bilir- insan şekline girmiş, işte o zaman ona Âdem adı verilmiş ve meleklerin ona secde etmeleri emredilmiştir.

 Secde itaat, boyun eğmek, saygı göstermek anlamlarına gelir. İmam Gazâlî, Âdem'e secde eden meleklerin, gök melekleri değil, yer melekleri olduğunu söylemiştir[30]. Gök melekleri, ruhanî meleklerdir. Onlar yalnız Allah'a secde ederler. Kanâatimize göre Âdem'e secde eden melekler, Allah'ın yer­yüzüne hakim kıldığı tabiat kuvvetleridir. Tabiat kuvvetleri, insanın hizmetine verilmiş, insan akıl gücüyle onlara hakim olmuştur. Gerçeği Allah bilir.

Reşîd Rızâ da bu konuda: "Yüce Allah, yasalarını yönetmekte olan arz meleklerini, Âdem'in ve soyunun emrine verdi. Çünkü Allah, insan türünü, yasalarından yararlanma istidadında yarattı" diyor[31].

Şeytânın Âdem'e düşman oluşu da yine Allah'ın kanunu gereğidir. Âdem iki etken arasındadır. Kendisine dost olan meleklerle, düşman olan şeytân. Düşmanı olan şeytân, onu makamından düşürmek için ona kötü telkinler, düşünceler aşılamağa çalışır. Dostu olan melekler ise kalbine düşür­dükleri iyi düşüncelerle, ilhamlarla onu iyilik yönüne sevk ederler. İnsan psikolojisinde bu iki güç de vardır. Bunlar da Allah'ın, insanda yarattığı kanunlardır.

Burada melekler çoğul, şeytân ise tekil olarak zikredilir. Demek ki insanı iyiliğe sevk eden psikolojik etkenler, kötülüğe iten etkenlerden fazladır. Şeytânın telkinleri, gerçi insanı düşürür ama, insana ihtiras aşılamasından dolayı bir ölçüde yararlıdır. Allah, şeytanı da boş yere yaratmamıştır. Çünkü Allah, abes, anlamsız iş yapmaz. İnsanın içinde uyanan ihtiras, dünya tutkusu, insanı çalışmaya iter; dünyanın imârına, sanayi'in gelişmesine, insanların kal­kınmasına sebeb olur. Fakat bu ihtiras, aşırı bir hal alırsa insan için zararlı olur ve insan azar. O halde ihtirasın frenlenmesi gerekir.

Demek ki ölçülü dozajda kalır, iyilik etkenlerine tamamen galip gel­mezse şeytanın dürtülerinin de yararı vardır. Bunlar, insanın rahatça yaşaması için gereklidir. Bunlar olmasa, insan dünyâ için hiçbir iş yapamaz, yaşamını dahi sürdüremez. Nitekim şeytanın dürtüsüyle insan, melekler gibi sürekli yaşamayı aramış, bunun için yasak meyvadan yemiştir. Dünyâ mülkü, ebedî yaşama arzusu, insanın en büyük tutkusudur. İnsan sürekli yaşamak, hiç ölmemek ister. Ama bu mümkün değildir. Ebedî yaşayabilmek için çare aramış, bunun için yasak meyvadan yemiştir.

Acaba yasak meyva nedir? Âyette bunun mâhiyeti zikredilmemiştir. Fakat bunu yemekle, kadınla erkeğin aslında gizli olan cinsel organlarının açığa çıkıp görünmesi, bu meyva ile cinsel organ arasında bir ilişki bulun­duğunu hatıra getirir. Biz bu yasak meyvanın, cinsel birleşmeden kinaye olduğunu sanıyoruz.

Kendi ömrünün sürekli olmadığını görünce insan, hiç değilse nesliyle, çocuklarıyla yaşamak istemiş, bunun yollarını aramış, daha önce bilemediği cinsel birleşmeye gitmiştir. Demek ki insanın bundan önceki safhası, eşeysiz üreme idi, bundan sonra insan, cinsel birleşme yoluyla üreme durumuna gelmiştir. İşte bu duruma geldikten sonra artık bilincine ermiş olan insan, cinsel organlarını örtme ihtiyacını duymuş, edep yerlerini, ağaç yapraklarıyla örtmüştür. Cinsel birleşme ile nesli de çoğalınca artık bulunduğu dağlık, ormanlık bölgede yaşayamamış, düz araziye inip tarımla geçinmeğe başlamıştır.

İnsanlar çoğalınca fertler arasında, rekabet, düşmanlık da başlamıştır. İşte "Birbirinize düşmansınız" cümlesinde, insanlar arasındaki rekabete, insanın her şeye yalnız kendisinin sahibolma tutkusuna işaret edilmektedir. Zaten rekabet, düşmanlık, insanın her şeye yalnız kendisinin sahibolma tutku­sundan doğar. Şeytandan gelen bu tutku, uygun dozajda kalırsa gereklidir, insanın ilerlemesine yardım eder, insana yaşama gücü ve arzusu verir. Ama aşırı olursa felâket halini alır. İşte dinler, bu tutkuyu zararsız halde tutmanın, frenlemenin yöntemlerini getirmişlerdir.

Mütekellimlere göre Âdem, nebî ve resuldür. Resuller, Allah'a isyandan masumdurlar. Böyle iken şeytân ona nasıl vesvese getirmiştir? Adem, Şeytân'ın, Allah'ın sözüne aykırı olan sözünü nasıl doğrulamıştır?

Mütekellimlerin, kıssada problem olarak ortaya çıkardıkları bu hayallere, Reşîd Rıza şöyle cevap veriyor: "Âdem, ilk yaratılışı sırasında resul nebî değildir. Zaten daha insan bulunmayan o aşamada risâlete gerek de yok idi. Âyetlerden ve sahih Hadîslerden anlaşılıyor ki Âdem, hiçbir zaman resul olmamıştır. İlk resul, Hz. Nûh Aleyhisselâm'dır. Peygamberlerin, nübüvvetten önce ve sonra her günâhtan masum oldukları görüşü, sadece bazı Râfızîlerden nakledilmiştir. Âdem'in masum olmasının ne kanıtı, ne de hikmeti vardır. Çünkü o zaman Âdem'in, kötü örnek olacağı bir kimse yoktu."[32]

Yeryüzü düzeltildikten sonra onda bozgunculuk yapmayın, korka­rak ve umarak O'na du'â edin. Muhakkak ki Allah'ın rahmeti, iyilik edenlere yakındır. (A'râf: 39/56)

39/56'ncı âyette yeryüzü düzeldikten sonra onda bozgunculuk yapıl­maması, korkarak ve umarak Allah'a duâ edilmesi emrediliyor ve Allah'ın rahmetinin iyilere yakın olduğu vurgulanıyor. Düzelmiş olan yeryüzünü bozmak, esasında dünyanın bozuk olduğu anlamını taşımaz. Dünyâ güzel ve mükemmel yaratılmıştı. Ama insanlar onu bozdular, Allah'ın kanunlarına aykırı davrandılar, yeryüzünde bozgunculuk yaptılar. İnsanların müdâhaleleri, kötü davranışları yüzünden dünyâda düzen bozuldu. Peygamberler düzeni kurmağa çalıştılar. Son peygamber gelip İlâhî düzeni hakim kıldı. Zulüm çekildi, ahlâksızlık can çekiştirmeğe başladı.

İşte yüce Allah buyuruyor ki: Allah, gönderdiği diniyle yeryüzünü düzelttikten, düzeni yeniden sağladıktan sonra siz onu bozmağa çalışmayın. Korkarak ve umarak Allah'a duâ edin. İsteyeceğinizi yalnız Allah'tan isteyin. Allah'ın Elçisi, Veda hutbesinde şöyle buyurmuştur: "Zaman döndü, dolaştı, Allah'ın yeri göğü yarattığı sıradaki haline geldi..."[33]

  (O) Ülkelerin halkı inanıp (kötülüklerden) korunsalar di, elbette üzerlerine gökten ve yerden bolluklar açardık; fakat yalanladılar, biz de onları kazandıklarlyla yakaladık. (A'râf: 39/96)

39/96'ncı âyette, ülkeler halkının, cezalara uğramasının nedeni açık­lanmaktadır: İnanmadıkları, Allah'a yönelmedikleri için Allah onları sıkış­tırmıştır. Eğer onlar inanıp Allah'a yönelselerdi, Allah onların üzerine gökten ve yerden bolluklar açardı. Bol, bereketli yağmurlar verir, bol ürünler bitirirdi. Fakat Allah'ın âyetlerini yalanladıkları için Allah onları cezalandırdı. Onlar yaptıkları kötülüklerin cezasını gördüler. Çünkü "Her can, yaptığı işlerle yakalanır."[34]

 

Arzın Doğuları Ve Batıları:

 

Hor görülüp ezilmekte olan milleti de içini bereketlerle donattığımız yerin, doğularına ve batılarına mirasçı kıldık. Rabbinin İsrâîloğullarına verdiği güzel söz, sabretmeleri yüzünden tam yerine geldi. Firavun'un ve kavminin yapageldiği şeyleri ve yükseltmekte oldukları sarayları (ve bahçeleri) de yıktık. (A'râf: 39/137)

39/137'nci âyette o ülkenin doğularının ve batılarının İsrâîloğullanna verildiği bildirilmektedir. Bundan, İsrâîloğullarının, bütün Mısır toprağına egemen oldukları anlaşılabilir. Bu konuda ayrıntı için İsrâîloğulları mad­desine bakınız.

Ancak burada  Arzın doğuları ve batıları" söylemine dikkat çekmek isteriz. Bilindiği üzere insanın bulunduğu her noktada doğu ve batı vardır. Bulunulan noktada Güneş ufukta bir yerden doğar, karşı yönde de batar görünür. O halde gerçekte Güneşin meşrik (doğuş yeri) ve mağribi (batış yeri) bir tane değil, dünya üzerindeki her noktadır. İşte âyette doğu ve batı kelimelerinin, "Arzın doğuları ve batıları" şeklinde çoğul söylenmesinde bu gerçeğe işaret vardır.

Göklerin, yerin melekûtuna ve Allah'ın yarattığı şeylere ve ecellerinin yaklaşmış olabileceğine bak(ıp ibret al)madılar mı? Peki bun(a inanmadık)dan sonra hangi söze inanacaklar? (A'râf: 39/185)

39/185'nci âyette, insanlar göklerin ve yerin melekûtunu, bunların kimin yönetiminde olduğunu, sonlarını düşünmeğe yönlendiriliyor. Bu gök­lerin ve yerin sahibi kim? Bunları yaratan ve yöneten kim? İnsanlar, göklerde ve yerdeki harika yaratılışı ve Allah'ın yarattığı her şeydeki yaratış inceliklerini düşünseler, ibret alırlar.

Bu ince düzeni yalnız Allah'ın yarattığını, O'nun emrine karşı gelenlerin cezalandırılacağını, kendilerinin de sonlarının yaklaşmış olabileceğini düşün­müyorlar mı ki ibret almıyor, uslanmıyorlar? Bu gerçekler gerçeği Kur'ân'a inanmadıktan sonra artık hangi söze inanacaklar? [35]

 

Toprağın, Yağmur Ve Su İle Canlandırılması:

 

Yeri kaynaklar halinde fışkırttık, (göğün ve yerin) su(ları) takdir edilmiş bir işin olması için birleşti. (Kamer: 37/12) âyetinde, Nûh Tûfânı'nda arzın, kaynaklar halinde fışkırtıldığı belir­tilmektedir ki bu söylemden, o olayda sanki Tûfân bölgesinde yeryüzünün tamamen su kaynakları haline geldiği, her yandan suların fışkırdığı anlaşıl­maktadır.

 Allah'tır ki, gönderdiği rüzgârlar bir bulut kaldırır, onu ölü bir ülkeye süreriz, ölmüş olan yeri onunla diriltiriz. İşte diriltme de böyledir. (Fâtın 43/9)

43/9'ncu âyette de Allah'ın, gönderdiği rüzgâr ile, denizlerden, göl­lerden, ırmaklardan kaldırdığı bulutları ölü gibi topraklara gönderdiği ve yağ­dırdığı yağmur ile ölmüş olan yeri dirilttiği, tevhîdin (Allah'ın birliğinin) kanıtı olarak anlatılır. Ölü yerin yağmurla diriltilmesi, ölmüş olan canlıların da dirileceğine delildir. Birçok yerde ölü tabiatın, yağan yağmur ile diriltilmesi, ölülerin diriltileceğine örnek verilir: "İşte kabirlerden kalkıp çevreye yayılmak, yüce dîvâna gitmek de böyledir" buyurulur. Yağmur nasıl ölü yere hayât verirse ruh da öyle ölü bedene can verir.

 Yere bakmadılar mı orada her çeşit güzel çifti bitirmişiz? (Şu'arâ: 47/7) âyetlerinde de Allah'ın, ölü toprağı yağan yağmurlarla canlandırdığı, nice bitkisel ve hayvansal çiftler bitirdiği; böylece insanların ve diğer canlıların besinini sağladığı anlatılmaktadır.

Allah'ın, toprakta her türlü değerli çifti bitirdiğine dikkati çeken 47/7'nci âyet, bilimsel bir gerçeğe işaret etmiştir: O da bitkilerin erkekli dişili olmasıdır. Bu husus, Yâsîn Suresi'nde daha açık olarak belirtilmiştir:

33- Ölü  toprak, onlar için bir âyettir, (ölüleri nasıl dirilteceğimize işarettir): Biz onu dirilttik, ondan dâne çıkardık da ondan yiyorlar. 34- Orada hurma ve üzüm bahçeleri yarattık; orada çeşmeler akıttık. 35- Ki o(suyun, yahut bahçe)nin ürününden ve ellerinin emeğinden yesinler. Hâlâ şükretmiyorlar mı? 36- Ne yücedir O (Allah) ki toprağın bitirdiklerinden, kendilerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden olan bütün çiftleri yaratmıştır. (Yasîn: 41/33-36)

41/33-35: Ölmüş, kupkuru olmuş yeri, yağdırdığı yağmurla yeşerten;

ekinler, dâneler çıkaran, yeryüzünde hurma ve üzüm bahçeleri oluşturan; çeşmeler, kaynaklar fışkırtan Allah'tır. 35'nci âyetteki Ürü­nünden yesinler" cümlesinde zamir ya bahçelere veya kaynaklardan akan suya gider. Yani insanların, o bahçelerin meyvalarından veya o suyun yetiş­tirdiği meyvalardan ve kendi ellerinin emeğinden elde ettikleri rızıkları yiyip Allah'a şükretmeleri gerekir. Yedikleri rızıklar, Allah'ın yarattığı su ve topraktan elde edilir. Kendileri de o bahçeleri, ekinleri sularlar; kazarlar; diktikleri ağaçlara bakarlar; meyvaları işleyip şıra, pestil, bekmez yaparlar. Allah'ın lûtfu ve kendi çalışmalarıyla rızıklarını sağlarlar. Tanrı diye taptıkları şeyler kendilerine bir şey vermez. O halde yalnız, o rızıkları kendilerine lütfeden Allah'a şükretmeleri gerekir. O'ndan başkasına tapılmaz.

36'ncı âyette bitkileri, insanları ve daha bilmedikleri nice şeyleri çift çift: Erkekli, dişili yaratan Allah'ın sânının yüceliği vurgulanıyor. Subhân: ne yücedir, eksikliklerden uzaktır, anlamına gelir.

Dünyâda her şey alternatifli, zıtlı, erkekli ve dişilidir. İnsanlar erkekli, dişili olduğu gibi ağaçların, bitkilerin çiçekleri de öyledir. Bütün maddelerin temeli olan atomlarda da bu çiftlik görülür: Pozitif elektrik yüklü çekirdek ve onun çevresinde korkunç bir sür'atle dönen negatif elektrik yüklü elek­tronlar. "Âlemdeki her şeyin bir benzeri veya zıddı bulunur: Rûh ve cisim; madde ve kuvvet; cevher ve araz; enfüs ve âfâk; yer ve gök; karanlık ve aydınlık, dünyâ ve âhiret. Elektrik bile pozitif ve negatif diye ikiye ayrılır. Ancak burada asıl kasıt, bütün âlemin yaratıklarını anlatmak değil, bir şerîk ve nazîri bulunan bütün eşlerin, bütün çiftlerin yaratılmış olduğunu, yaratıl­mışların da yaratıcı olamayacağını anlatarak Yaratıcı'nın nezâhet ve birliğini ispat etmektir. Ayrıca ezvâc deyiminde, insan hayâtı için önceki nîmetlerden daha önemli olan evlenme nimetinin yaratılmasına işaretle, bunu lütfeden Allah'a şükretmeğe teşvîk vardır."[36]

 Yahut gökleri ve yeri kim yarattı? Size gökten su indirdi de onunla sizin bir ağacını dahi bitire­meyeceğiniz gönül açan bahçeler bitirdik. Allah ile beraber başka bir tanrı mı var? Hayır, onlar (haktan) sapan bir kavimdir. (Nemi: 48)60)

60'ncı âyette, Allah'ın gökleri, yeri yarattığı, yağdırdığı yağmur ile, insanların tek ağacını dahi bitiremeyecekleri güzel bahçeler yetiştirdiği, anlatılmakta, bunları yapan Allah'tan başka tanrı olmadığı vurgulanmaktadır.

 Allah O’dur ki arzı size durulacak yer, göğü de bina yaptı; sizi şekillendirdi, şekillerinizi de güzel yaptı. Ve sizi güzel rızıklarla besledi. İşte Rabbiniz Allah budur. Bütün âlemleri yaratan Allah, ne yücedir! (Mü'min: 60/64)

60/64: Şu dünyâyı insanların ve canlıların üzerinde durup yaşamalarına uygun yapan Allah'tır. Gök de bir binanın tavanı gibi canlıları korumaktadır. Bilindiği gibi dünyâmız döner, eğer üzerinde bulunan cisimleri Dünyâya bağlayacak bir güç olmasaydı insanların ve canlıların Dünyâ'nın üstünde durmaları mümkün değildi. Cisimler uzaya savrulurlardı. Ama Allah'ın, Dün-yâ'ya koyduğu emir (çekim gücü), üzerinde yaşayan varlıkları Dünyâ'ya bağlamakta, onları Dünyâ üstünde tutmaktadır. Dünyâ'ya bu gücü veren, onu canlıların yaşamasına uygun hale getiren Allah'tır.

Gök yüksek anlamına gelir. Yerden yüksek olan her kâinat cismi gök sayılır. Yeri bir kılıf gibi saran atmosfer tabakası da göktür. Yerin tavanı durumunda olan bu tabaka, uzaydan gelen ışınları süzer, canlılara yararlı hale getirir. İşte bu tabaka bir tavan gibi Dünyâ üstünde yaşayan canlıları koru­maktadır. Bunları yapan, anne karnında döllenmiş yumurtayı (zigotu) üreterek

Şu dünyâ (yakın) hayât, tıpkı gökten indirdiğimiz bir suya benzer: İnsanların ve hayvanların yediği arz bitkisi o su ile karıştı. Nihayet yer zinetini takınıp süslendiği ve halkı da on(un ürününü devşirmeğje kadir olduklarını zannettikleri sırada birden buyruğumuz ona gece veya gündüz geldi; sanki dün o hiç (bitkisiyle süslenip) şenlenmemiş gibi, onu biçilmiş yaptık (süsünü, zenginliğini biçtik, yok ettik). İşte biz, düşünen bir toplum için âyetleri böyle geniş geniş açıklarız. (Yûnus: 51/24)

51/24'ncü âyette, uğrunda menfaat sağlamak için insanların haksızlık ettikleri şu dünyâ hayâtının kısalığı ve değersizliği şöyle bir benzetme ile anlatılıyor:

Gökten inen yağmurun etkisiyle insanların ve hayvanların yiyecekleri bitkiler yeşerdi, yeryüzü süslendi, yeşillendi, şenlendi. Her yanda gür ürünler baş gösterdi. Sahipleri bu ürünleri devşireceklerini,buna sahıbo\acafc\arını sandılar, sevindiler. Onlar böyle mutlu bir umut içinde iken gece veya gün­düzün herhangi bir saatinde Allah'ın buyruğuyla ansızın çıkan dondurucu bir kasırga veya sel gibi bir felâket o ürünleri, ekinleri biçti, attı; bugün yere serilen o ürünler ûün sanki hiç yokmuş, ya da yeryüzü bu üîüîuetle. hiç şenlenmemiş gibi oldu.

İşte dünyâ hayâtı da böyle kısa süren bir bahar mevsimine benzer. İnsan gençlik çağma gelir, kuvvetini kazanır, hiç ölmeyeceğini sanır. Birden "Dire öYüm gâiii,"Kuvvetti, carin şarta \»itTû teV\fvN«ra, «say^ s> V&K&& ^, yokmuş gibi olur.

Âyette iman ve amelle süslenen ruhun küfr ile mahvedileceğine de işaret vardır. Küfür, insan ruhunun bütün güzelliklerini mahveden dondurucu bir kasırga gibidir. İnsanın imanı ve güzel işleri ruhunu süsler. Fakat içinde esen küfür rüzgârları, bütün iyiliklerini silip götürür.

Görmedin mi Allah gökten bir su indirdi, onu yerin içindeki kaynaklara geçirdi. Sonra onunla çeşitli renklerde ekin çıkarıyor. Sonra (ekin) kurur, onu sararmış görürsün. Sonra Allah onu bir çöp yapar. Şüphesiz bunda sağduyu sahipleri için bir ibret vardır. (Zümer: 59/21)

Bu âyette de, âhirete nisbetle dünyâ hayâtının ve nimetlerinin geçiciliği şöyle bir temsil ile anlatılıyor:

Allah'ın, gökten yağdırdığı yağmur derelerden akar, yerin alt tabaka­larında birikir, sonra bazı noktalardan yeryüzüne çıkar, kaynaklardan, dere­lerden akan sular, bitkileri, ekinleri sular. Böylece çeşit çeşit renk ve türde bitkiler, ekinler yetişir: Sarı, yeşil, kırmızı, beyaz; buğday, arpa, mısır, darı, pamuk vs. Sonra bu ekinler ve bitkiler sararır, kurur ve kırılan çöpler haline gelir. İşte nasıl bitkiler önce yeşil iken bir süre sonra kuruyup kırılan çöp oluyorsa insanlar ve tüm canlılar da öyledir. Onlar da büyür, gelişir, güçlenir, sonra gitgide zayıflar ve sonra hayat soluğu olan ruh bedenden çekilince beden çöp gibi kuruyup yere düşer. Ufalanır, parçalanır ve aslı olan toprağa dönüşür.

O'nun âyetlerinden biri de (şudur): Sen, toprağı, boynu bükük görürsün. Onun üzerine suyu döktüğümüz zaman titreşir ve kabarır. Onu dirilten, elbette ölüleri de diriltir. O, her şeye kadirdir. (Fussilet: 61/39)

61/39'ncu âyette de: sıcaktan solmuş, kupkuru olmuş, hayâtı çekildiği için Allah'a boyun eğen, hal diliyle "Ne olur, bana hayât ver!" dercesine Allah'a yalvaran, huşu eden arzın, yağan yağmurla kabarıp yeşermesi de Allah'ın ölüleri dirilteceğine bir misal olarak anlatılır. Allah yağdırdığı yağmurla ölü toprağı nasıl yeşertiyorsa indireceği ruh ile de ölü bedenleri öyle di-riltecektir. O'nun her şeye gücü yeter. [37]

 

Allah'ın Kudret Ve İhtişamını Canlandırma:

 

Allah'ı gereği gibi bilemediler. Halbuki kıyamet günü yer, tamamen O'nun ovucu içindedir, gökler de sağ elinde durulmuştur. O, onların ortak koştuklarından uzak ve yücedir. (Zümer: 59/67)

59/67'nciâyette, Allah'ın yüceliğini ve kudretini belirtmek üzere kıya­mette Yer'in, Allah'ın avucunda, göklerin de sağ elinde katlı bulunacağı; gökleri ve yeri elinin içine alacak kadar büyük kudret ve haşmet sahibi olan Allah'ı, müşriklerin lâyıkıyla takdir edemeyip O'na ortaklar koştukları; Allah'ın, kendisine ortak koşulan şeylerden çok yüce olduğu vurgulanıyor.

Bu âyet, temsil yoluyla Allah'ın kudretini anlatmaktadır. Kabda, avuç içi demektir. Kafin zammiyle kubda avuçla alınan şeye denir. Temsil ile Allah'ın kudretini anlatmakta olan bu âyetten, Allah'ın, eli, avucu olduğu düşüncesi uyanabilir. Fakat âyetin amacı sadece Allah'ın kudretini anlatmaktır. Kur'ân'da soyut kavramlar, tasvir üslubuyla somut biçime sokularak anlatılır. Göklerin ve yerin Allah'ın elinde bulunması, O'nun kudretinin ne kadar büyük olduğunu gösterir. O, o kadar büyük, o kadar kuvvetlidir ki gökleri bir eline, yeri bir eline alır. Fakat bu sözden Allah'ı, bir eline gökleri, bir eline de yeri almış bir insan.gibi düşünmek hatâdır. Çünkü bu, Allah'ı insana benzetmek ve O'na cisim vermek olur ki batıldır. O'nun zâtının mâhiyetini bilemeyiz. Göklerin ve yerin O'nun yönetiminde, kudret elinde olduğuna inanırız.

Bir şeyi kabzetmek: Katlamak, yok etmek, gidermek anlamlarına da gelir. Yemîn de kudret ve mülk anlamlarında kullanılır."

Onun  sağını, yani kudret ve kuvvetini alırız" [38]demektir. Bu takdirde: "Arz tamamen O'nun avucundadır" cümlesi, Allah kıyamet gününde Arzı tamamen yok eder, gökleri de kudretiyle katlayıp kaldırır, ne yer kalır, ne gökler mânâsına da gelebilir.

Abdullah ibn Mes'ûd'un rivayetine göre Yahûdî hahamlarından biri Hz. Peygamber'e gelip: "Ey Muhammed, demiş, biz Tevrat'ta: Allah'ın, gökleri bir parmağı üstüne, yerleri bir parmağı üstüne, ağaçları bir parmağı üstüne, suyu ve toprağı bir parmağı üstüne, diğer yaratıkları da bir parmağı üstüne koyup: 'Ben melikim' diyeceğini buluyoruz" demiş. Peygamber (s.a.v.), Yahûdînin sözünü doğrulama zımnında dişleri görününceye kadar güldükten sonra "Allah'ı lâyıkıyla takdir edemediler..." âyetini okumuştur[39].

Gerçi tefsirlerde tecsîm (cisimlendirme) ve teşbîh(benzetme)den kaç­mak için bu âyet çeşitli biçimlerde yorumlanmıştır ama gerçekte, yukarıdaki Hadîsten de anlaşılacağı gibi Tevrat'ta geçen âyet Kur'ân'da da zikredilmiştir. Bundan dolayı âyeti gereksiz olarak çeşitli biçimlerde te'vil yerine aynen kabul edip mahiyeti üzerinde fikir yürütmemek en uygun yoldur. Abdullah ibn Ömer'in şöyle dediği rivayet edilir: "Ben Peygamber(s.a.v.)i minberde gördüm, şöyle diyordu: Cebbar, gökleri ve yeri iki eline alır (Peygamber (s.a.v.) böyle derken iki elini yumup açmağa başlamış) sonra der: 'Ben Rahmanım, ben melikim, cebbarlar nerede, kibirliler nerede?' Sonra Pey­gamber (s.a.v.) sağına soluna eğildi, minberin alt tarafının sallandığını gördüm. Kendi kendime (acaba bu, Peygamberdi düşürecek mi) diye söy­lendim."[40] Taberî, aynı mealde bir Hadîsi Ebû Hüreyre'den ve Sâlim'in baba­sından da rivayet etmektedir. [41]

 

Arzın Değiştirilmesi:

 

O gün yer başka yere, gökler de (başka göklere) değiştirilir. (Bütün) İnsanlar tek ve kahredici Allah'ın huzurunda görünürler. (İbrâhîm: 72/48)

72/48'nci âyette Allah'ın ceza gününde yerin ve göklerin başka yer ve göklere değiştirileceği ve canların, kahreden tek Allah'ın huzurunda görü­necekleri bildirilmektedir. Yerin ve göklerin değiştirilmesi hakkında iki ihtimal vardır: Ya kıyamet gününde yerin ve göklerin kendileri değil, vasıfları değişecek, yahut bizzat kendileri değişecektir.

1) İbn Abbâs ve Ebû Hüreyre'den gelen rivayetlere göre yer ve gökler yok edilmeyecek fakat sıfatları değişecektir. O takdirde mana şöyle olur: "O gün yer ve gökler bambaşka olacaktır." İbn Abbâs şöyle demiş: "Yer yine aynıdır, fakat sıfatları değişir. Dağlan kaldırılır, denizleri fışkırtılır, dünyâ düm­düz olur. Üzerinde engebe, tümsek, çukur kalmaz." Ebu Hüreyre de Hz. Peygamber(s.a.v.)in şöyle dediğini rivayet eder: "Allah dünyayı bambaşka yapar, uzatır, düz yapar, çukur, tümsek göremezsin."

2) İbn Mes'ûd ise: "Dünya o gün temiz, gümüş gibi parlak, üzerinde kan dökülmemiş, günah işlenmemiş bir dünyaya değişir" demiştir[42].

Yerin ve göklerin aslının değil, sıfatlarının değişeceğini söyleyen birinci görüşü daha kuvvetli bulan Râzî ise: "İhtimâldir ki yüce Allah dünyâyı cehennem, gökleri de cennet yapar. Yüce Allah'ın: "Hayır, iyilerin yazısı yücelerdedir"[43], "Hayır, sapanların yazısı siccîn(aşağı zindan)dadır."[44] âyet­leri bunun kanıtıdır" diyor[45]. Ka'bu'l-ahbâr'ın da: "Gökler cennetlere çevrilir, denizlerin yerinde ateş olur, arz da başka arza değiştirilir" dediği rivayet edilir[46].

13- Sûr'a bir tek üfleme üflendiği, 14- Arz ve dağlar yerlerinden kaldırılıp şiddetle birbirine çarpılarak darmadağın ol­duğu zaman, 15- İşte o gün, olan olmuştur. 16- Gök yarılmıştır; o gün o, zayıf, sarkıktır. 17- Melekler de onun kenarlarındadır. O gün Rabbinin tahtını, üstlerinde sekiz (melek) taşır. 18- O gün (Allah'a) arz olunursunuz. Sizden hiçbir giz, (Allah'a) gizli kalmaz. (Hakka: 78/13-18)

78/13-18'nci âyetlerde kıyametin kopması tasvir edilmektedir: İsrafil tarafından bir kere Sûr'a üflendiği, Yer ve dağlar yerlerinden kaldırılıp birbirine çarpılarak un ufak olduğu zaman, işte olan olur, en büyük kıyamet kopar. Dağlar yerinden kaldırılıp savrulur, gök yarılır, pörsür, sarkar. Gök yarılınca ondaki melekler düşmemek için kenarlara çekilirler.

Esasen bu âyetlerde âhiretteki Yüce Mahkeme'ye çağırma borusunun uyandıracağı dehşet canlandırılmaktadır. O çağın öyle bir dehşet ve korku verir ki sadece canlılar değil, dağlar, yer gök dahi korkudan sarsılır, dağlar savrulur, gök parçalanır.

Zümer Sûresi'nin 68'nci âyetinde belirtildiği üzere bu boru, iki kez ardı ardına çalınır. Birinci sesi duyan canlar, neden çağırıldıklarını anladıkları için korkudan bayılırlar. Yalnız Allah'ın güçlendirdiği bazı kimseler kork­mazlar, sarsılmazlar. Bu birinci ses öldürücü değil, dirileri yüce Mahkemeye davet çağrısıdır. Orada ölüm yoktur. Canlan Mahkemeye çağırmak için Sûra üflenir (yani boru çalınır). İşte o Yüce Divanda toplanma sesini duyan canlar, korkudan bayılırlar; dağlar heybetten yerinden fırlar; engebeler kalkar; gök sarkar, zayıflar. O ses, sadece canlıları değil, cansız olan dağları, yıldızları dahi sarsacak heybettedir. Sûra bir kez daha üflenir, yani çağırma tekrar edilir. Bu ikinci üfleme ile akılları başlarına gelen canlar, Yüce Divân'a çıkmaktan başka çare olmadığını anlar ve hesap vermek üzere Rabbin huzuruna koşarlar.

İşte Kur'ân-ı Kerîm'de anlatılan "Sûr'a üfleme", Tanrısal Mahkemeye çağırmadır. Bu iki üfleme ayrı ayrı zamanlarda değil, aynı zamanda olacaktır. Birincisi öldürücü, ikincisi diriltici değil, her ikisi de Mahkemeye çağındır. Ancak birincisini duyanlar, korkudan bayılırlar. İkinci sesi duyunca akılları başlarına gelir, Mahkemeye koşarlar. Şimdi konu ile ilgili âyetleri, iniş sırasına göre gözden geçirirsek bu husus daya iyi anlaşılır:

"Sûr'a üflendi İşte bu, kendisine karşı uyardan gündür! Her cân, yanında bir sürücü ve bir şâhidle geldi..."[47]

"Sûr'a üflendi. İşte onlar kabirlerden (kalkıp) Rablerine koşuyorlar. Dediler: 'Vah bize, bizi yattığımız yerden kim kaldırdı?' İşte Rahmân'ın va'dettiği (haber verdiği) şey budur. "[48]

"O gün Sûr'a üflenir ve o gün suçluları, (yüzleri kapkara, gözleri) gömgök (kör bir durumda) süreriz."[49]

"Sûr'a üfleneceği gün göklerde ve yerde bulunan kimseler, hep korku içinde kalır. Yalnız Allah'ın diledikleri bunun dışındadır. Hepsi boyun bükerek O'na gelirler. Görüp de donuk sandığın dağlar, o gün bulutun yürümesi gibi yürür. Bu, her şeyi gayet iyi yapan Allah'ın yapısıdır. Doğrusu O, yaptıklarınızı haber almaktadır."[50]

"... Sûr'a üfleneceği gün de mülk O'nundur. Gizliyi ve açığı bilendir."[51]

"Sûr'a üflendi göklerde ve yerde olanlar korkudan bayılıp yıkıldılar, ancak Allah'ın dilediği bayılmadı. Sonra ona bir kez daha üflendi, birden onlar kalktılar, bakıyorlar. Yer Rabbinin, nuru ile aydınlandı, kitâb (ortaya) kondu, peygamberler ve şâhidler getirildi ve aralarında adaletle hükmedildi. Onlara haksızlık edilmez. Herkese, yaptığının karşılığı tam verildi. O, onların ne yaptıklarını en iyi bilendir. "[52]

"Biz o gün (Ye'cûc ve Me'cûc 'u) bırakmışadır, birbiri içinde dalga­lanmaktadırlar. Sûr'a da üflenmiştir ve onları hep bir araya toplamışızdır. O gün cehennemi kâfirlere açıkça göstermişizdir. "[53]

"Sûr'a üflendiği zaman, artık o gün aralarında soylar yoktur ve (insanlar birbirlerine soylarını) sormazlar. Kimlerin tartıları ağır gelirse işte onlar kurtuluşa erenlerdir. Kimlerin tartıları hafif gelirse işte onlar da kendilerini ziyana sokanlar, cehennemde sürekli kalanlardır. Yüzlerini ateş yalar. Öyle ki (ateşin) içinde (yanarlar) dişleri açıkta kalır. "[54]

"Sûr'a bir tek üfleme üflendiği, Arz ve dağlar yerinden kaldırılıp şiddetle birbirine çarpılarak darmadağın olduğu zaman, işte o gün olan olmuştur. Gök yarılmıştır, o gün gök zayıf, sarkıktır. Melekler de onun kenarlarındadır. O gün Rabbinin tahtını üstlerinde sekiz (melek) taşır. O gün (hesâb vermek için hâkimlerin hâkimi Allah'a) arz olunursunuz. Sizden hiçbir gizli, gizli kalmaz, (Her yaptığınız açığa çıkar)."[55]

"O gün Sûra üflenir, (yüce Mahkemey) bölük bölük gelirsiniz- Gök açılıp kapı kapı olmuştur, dağlar yürütülüp serâb olmuştur. Cehennem de durmadan gözetlemektedir,.."[56]

Görüldüğü üzere bu âyetlerin hiçbirinde Sûr'a üflemeden sonra ölüm­den veya iki üfleme arasında uzun bir zaman bulunduğundan söz edilmez. Sûra üflemenin ardından derhal Yüce Divana çıkma ve İlâhı Mahkeme sahnesi, o Mahkemenin kararı sonunda cennete veya cehenneme gitme anlatılmaktadır.

Yalnız son iki sûrenin âyetlerinde o gün Arzın ve dağların kaldırılıp birbirine çarpılacağı, (dağların darmadağın edileceği) göğün yarılacağı, sarka­cağı, dağların yürütülüp serâb olacağı bildirilmektedir ki bu, o yüce Mahkeme gününün dehşetini canlandırmaktadır. Fakat bu âyetlerden Yerin ve göklerin tamamen ortadan kalkacağı, yok olacağı anlamı çıkmaz. Çünkü Tâhâ Sûre-si'nin 105-108'nci âyetlerinde şöyle buyurulmaktadır:

"Sana dağlardan soruyorlar. De ki: 'Rabbim onları ufalayıp savu-racak, yerlerini boş, dümdüz bırakacaktır. Orada ne bir eğrilik, ne de bir tümsek görmeyeceksin. O gün (Yüce Divân'a) çağrıya uyarlar, o(çağrı)dan sapma imkânı yoktur. Rahmân(a saygı için) sesler kısılmıştır, fısıltıdan başka bir şey işitemezsin."

Bu âyetlerde dağların yerinden savrulup, yerlerinin dümdüz olacağı, Arz üzerinde çukur, tümsek kalmayacağı bildirilmektedir ki bundan Dünyânın tamamen yok olmayıp, sadece şeklinin değişeceği, engebelerin kalkacağı, eğrilik büğrülüğün kalmayacağı anlaşılır. Zaten tam İlâhî adaletin tecellî ede­ceği, gönüllerdeki gizli düşüncelerin, tüm gizliliklerin ortaya çıkacağı o Yüce Divan gününe uygun düşmesi için Yerin de öyle dümdüz olması, bazı şeyleri gizleyen çukurların, tümseklerin kalkıp her tarafın al açık olması, her şeyin görülmesi gerekir. Nasıl o gün canlar dosdoğru, gizler ortaya çıkmış ise, Yer de o gün dümdüz, gizlilikleri kalmamış, al açık olmuştur. Dağların bulutlar gibi yürüyeceğini anlatan Nemi Sûresi'nin 87'nci âyeti de bu âyetler gibi kıyamette Dünyânın dümdüz olacağını bildirmektedir. Bundan Dünyânın tamamen yok olacağı anlamı çıkmaz. Zira:

Yâsîn Sûresi'nin 51'nci âyetinde Sûra üflenince insanların, kabir­lerinden kalkıp Rablerinin Divânına koşacakları; 'Âdiyât Sûresi'nin 9'ncu âyetinde kabirlerdekilerin dışarı atılacağı belirtilmektedir. Kabirler Dünyâ üzerindedir. Kıyamette insanlar, kabirlerinden kalkıp Mahkemeye gideceklerine göre, demek ki o zaman yine Dünyâ var olacaktır. "

Sizi Arzdan yarattık, yine oraya döndürürüz ve bir kez daha (diriltip) ondan çıkarırız"[57] âyeti de yeniden diriltmenin ve haşrin, şu Dünyâ üzerinde olacağını kanıtlar. Haşr (Yüce Divâna gidiş) bu

Dünyâdadır. Zümer Sûresi'nin 68-70'nci âyetlerini bir kez daha okuyup üzerinde düşünelim: Orada ilk boru sesini duyup bayılan, ikinci sesi duyunca ayılanların, (Mahkemeyi) bekledikleri; (Yüce Divân Hâkimi) Allah gelince O'nun nuru yani güzelliğinin şavkı ile Arzın (Yerin) aydınlandığı ifade edil­mektedir. O gün Arz (üzerinde yaşadığımız şu Dünyâ) Allah'ın güzelliğinin şavkı ile aydınlanıyorsa demek ki Yüce Divân şu Dünyâ üzerinde kurulacaktır. Bunun başka anlamı yoktur.

Daha önceki sûrelerde de bu konu üzerinde durmuştuk. Burada konuyu biraz daha açıp Kur'ân'ın anlattığı gerçeği kanıtlamak istedik. Bizim burada asıl vurgulamak istediğimiz, Sûr'a birinci ve ikinci üflemenin ayrı ayrı zaman­larda değil, aynı zamanda ve aynı amaçla olacağı; birinci üflemenin öldürücü, ikincisinin diriltici değil, her ikisinin de Yüce Dîvâna çağına olduğu; canların, hesap vermek üzere yüce Mahkemede toplanmaları için Sûr adlı borunun iki kez çalınacağıdır. Dünyâda da içtimâ borusu, bir kere değil, aynı anda birkaç kez çalınır. Allah Âhiret Mahkemesini, alışageldikleri bir tarzda insanlara anlatmaktadır. Onun mâhiyetini kavramak mümkün değildir.

Çalman boru ile, canlar Yüce Dîvân'da dururlar. Duruşma başlar. O Divânın hâkimi olan yüce Allah'ın tahtını, gök meleklerinin veya tüm meleklerin üstünde sekiz melek taşır.

Ustlerinde"ki zamir, meleklerin kendisine giderse âyetin anlamı: "O gün Rabbinin Arşını sekiz (melek veya sekiz dizi melek) başlarının üstünde taşır" demek olur.

O gün insanlar hesap vermek üzere hâkimler hâkiminin huzuruna sunulurlar ve onların işledikleri hiçbir şey O'ndan gizli kalmaz, her şey açığa çıkar. "Meleklerin, Arşın etrafını çevirmiş olarak Rablerini övgü ile andıklarını görürsün. Aralarında hak (adalet) ile hükmedilmiş ve Âlemlerin Rabbine hamdolsun' denilmiştir."[58], "Arşı taşıyanlar ve onun çevresinde bulunanlar, Rablerini överek teşbih ederler, O'na inanırlar, inananlar için de şöyle mağfiret dilerler: 'Rabbimiz, rahmet ve bilgi bakımından her şeyi kapladın. Tevbe edip senin yoluna uyanları bağışla, onları cehennem aza­bından koru!'."[59] âyetlerinde de Allah'ın Arşının melekler tarafından taşındığı anlatılmaktadır.

O gün Rabbinin Arşını, üstlerinde sekiz taşır" âyetindeki sekiz sayısının, neyi bildirdiği açık değildir. İbn 'Abbâs'a göre sekiz, meleklerin sayısını değil, dizisini bildirmektedir. Yani Allah'ın Arşını sekiz sıra melek taşır, demektir. Hasan-ı Basrî: "Sekiz melek mi, sekiz bin melek mi, sekiz sıra melek mi, yoksa sekiz bin sıra melek mi bilmiyorum" demiştir. Arşı taşıyan meleklerin sekiz tane olduğunu söyleyen Râzî, bu konuda bazı deliller zikreder[60].

Âyette Allah'ın, huzuruna getirilenlere böyle bir ihtişam ile görüneceği anlatılmaktadır. İnsanlar pâdişâhı taht ile düşündükleri için Allah'ın büyüklük ve hükümranlığı da insanların kavrayabilecekleri bir mânâ ile anlatılmaktadır. Bunun mâhiyetini Allah bilir. Allah'ın Arşta taşınmasını, bir kralın tahtın üstünde taşınması gibi düşünmek yanlıştır. Çünkü "O'nun benzeri gibi hiçbir şey yoktur" yaratıklar O'na benzemezler.

Âyetten Allah'ın Arşta olduğu anlamını çıkaran müşebbiheye Râzî şöyle cevap veriyor: "Eğer Allah Arşta olsa, meleklerin Allah'ı taşıması gerekir. Allah'ın meleklere muhtacolduğu ve meleklerin Allah'tan da kudretli olduğu sonucunu veren bu düşünce muhaldir ve küfürdür. Bundan dolayı bu âyeti te'vil etmek gerekir.

"Yüce Allah, insanların alışageldikleri üslûb ile onlara hitâbetmiştir. Kendisine, insanların ziyaret edecekleri Ev yapmıştır. O, evde oturmaz, Allah evde oturmaktan münezzehtir. Ev'in köşesindeki Taşı, yeryüzünde kendisinin sağ eli yapmıştır. Büyüklerinin ellerini öperek onlara saygı gösteren insanlar, Hacer'i öpmekle de Allah'ın elini öpmüş gibi olurlar. İnsanların üzerine, amellerini yazan melekler de dikmiştir. Bu, hâşâ kendisi, insanların yaptıkları işleri unuttuğundan ötürü değildir. Ancak insanlara, alışageldikleri anlamda amellerinin zaptedildiğini anlatmıştır. Bu âyette de böyle bir anlam vardır. Bir kral, işçilerinin işlerini muhasebe etmek istediği zaman tahtına oturur. Yardımcıları, onun çevresinde dizilirler. İnsanlar böyle düşündükleri için yüce Allah da kıyamet günü bir taht getirtir, melekler de o tahtın çevresinde dizilirler. Fakat bu taht, Allah'ın oturması veya ona muhtacolduğu için değildir. Beyt ve Beyt'i tavaf misalinde olduğu gibi insanlara kudret ve ululuğunu kavratmak içindir."[61]

 


 

[1] Lisânu'l-Arab: 1/954

[2] İbn Kesîr, Tefsîr: 4/386

[3] Cami'u'1-beyân: 28/153

[4] İbn Mâce, Ruhun: 15, h. 2471

[5] Sâffât: 56/6; Fussilet: 61/12, Mülk: 77/5

[6] Enbiyâ: 73/30

[7] M. Cemâlu'd-dîn Kasimî (1283-1332/1866-1914), Mehâsinu't-Te'vîl: 16/208-209

[8] Prof. Dr. Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kuba Yayınları: 23/491-495.

[9] Prof. Dr. Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kuba Yayınları: 23/495-496.

[10] Prof. Dr. Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kuba Yayınları: 23/496-499.

[11] Vâkı'a: 46/75-76

[12] Yâsîn: 41/40

[13] Prof. Dr. Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kuba Yayınları: 23/499-502.

[14] Ankebût: 85/38

[15] Sâffât: 56/133-138

[16] Zuhruf: 63/9-12

[17] Enfâl: 93/42

Prof. Dr. Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kuba Yayınları: 23/502-504.

[18] Prof. Dr. Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kuba Yayınları: 23/504-505.

[19] Hac: 88/65

[20] Prof. Dr. Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kuba Yayınları: 23/505-506.

[21] Lisânu'1-Arab: 1/954

[22] Prof. Dr. Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kuba Yayınları: 23/506-508.

[23] Kehf: 69/47

[24] Tâhâ: 45/105-108

[25] Kari'a: 30/5

[26] Prof. Dr. Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kuba Yayınları: 23/508-510.

[27] Prof. Dr. Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kuba Yayınları: 23/510-513.

[28] Tâhâ: 45/55

[29] Mefâtîhui-ğayb: 14/46.

[30] Mefâtihu'l-ğayb: 15/111

[31] Tefsîru'l-Menâr: 8/332.

[32] Tefsîru'l-Menâr: 8/354.

[33] Buhârî, Tefsîru Sûre: 9; Bed'u'1-halk: 2; Meğâzî, 77, Adâhî, 5; Tevhîd: 24; Müslim,

Kasâme: 29; Menâsik: 67; İbn Hanbel, Müsned: 5/73.

[34] Müddessir: 4/38

Prof. Dr. Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kuba Yayınları: 23/513-517.

[35] Prof. Dr. Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kuba Yayınları: 23/517-518.

[36] Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili: 5/4028.

[37] Prof. Dr. Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kuba Yayınları: 23/518-523.

[38] Hakka: 78/45.

[39] Buhârî, Tefsîr, Sûre: 39, Tevhîd: 19, 26, 36; Müslim, Sıfatu'l-munâfikîn: 19, 21;Tirmizî, Tefsîr, Sûre: 39; et-Tâc: 4/223

[40] Câmi'u'l-beyân: 24/27

[41] Prof. Dr. Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kuba Yayınları: 23/523-524.

[42] Câmi'u'l-beyân: 13/249-252; Keşşaf, Mefâtîh.

[43] Mutaffifîn: 86/18.

[44] Mutaffifîn: 86/7.

[45] Mefâtîhu'1-ğayb: 19/146-147.

[46] Câmi'u'l-beyân: 13/252; İbn Kesîr, 2/545.

[47] Kaf: 34/20.

[48] Yâsîn: 51-52.

[49] Tâhâ: 45/102.

[50] Nemi: 48/87.

[51] En'âm: 55/73.

[52] Zümer: 59/68-70

[53] Kehf: 69/99-100.

[54] Mü'minûn: 74/101-104.

[55] Hakka: 78/13-18.

[56] Nebe’: 80/18-21.

[57] Tâhâ: 45/55

[58] Zümer: 59/75.

[59] Ğâfir (MU'min): 7.

[60] Mefâtîhu'1-ğayb: 30/109

[61] Mefâtîhu'1-ğayb: 30/109

Prof. Dr. Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kuba Yayınları: 23/524-530.