27- Onların, ateşin başında durdurulmuş iken: "Âh ne olurdu keşke biz (dünyâya) geri döndürülseydik de Rabbimizin âyetlerini yalanla-masaydık, inananlardan olsaydık!" dediklerini bir görsen! 28- Hayır, daha önce gizlemekte oldukları, onlara göründü. Geri gönderilselerdi yine meno-lundukları şeyi yapmağa dönerlerdi, çünkü onlar yalancılardır. (En'âm: 55/27-28)
Rabbimiz, bizi bundan çıkar. Eğer bir daha (yaptığımız kötü işlere) dönersek artık biz gerçekten zâlimleriz." (Mü'minûn: 74/107)
Bu âyetlerde çekimli fiil olan 'udnâ ve 'âdû kelimeleri, 'avd kökünden yapılmıştır. 'Avd ve 'avdet, ilk yere geri dönmektir.
Bu âyetlerde, Allah'ın âyetlerini inkâr edenler, ateşin karşısında durduruldukları zaman dünyada yaptıklarına pişman olup: "Keşke geri dön-dürülsek de bir daha Rabbimizin âyetlerini inkâr etmesek ve inananlardan olsak!" diyecekleri; fakat istedikleri gibi geri döndürülseler bile yine eski alışkanlıklarına devam edecekleri anlatılmaktadır. 55/27'nci âyet, onların bu psikolojik durumlarını canlandırmaktadır.
55/28'nci âyet de bu âteşin mâhiyetini ve onlar tekrar dünyâya gönderilmiş olsalar ne yapacaklarını anlatmaktadır. Bu âyete iki mânâ verilmiştir: Kâfirler bu sözü, yani dünyâya geri dönme isteklerini samimî olarak söylemezler. İçlerinde küfür gizlidir. Fakat duydukları korku yüzünden böyle söylerler. Yoksa dünyâya döndürülseler, eskiden olduğu gibi yine inkâr ederler.
İçlerinde gizlediklerinin ortaya çıkması, dünyâda gönüllerinde taşıdıkları küfrün gerçek yüzünün ortaya çıkmasıdır. Orada küfrün gerçek yüzü ortaya çıkınca o korkunç manzaradan kurtulmak için dünyâya döndürülmek isterler.
Bu mânâdan şu sonuç çıkan Dünyâda içlerinde taşıdıkları küfür, âhirette ateş, azâb şeklinde karşılarına çıkar. Demek insanın içinde taşıdığı temel düşünceler, inançlar bu hayattan sonra bir şekle girerek insanın karşısına çıkmaktadır. İnsan, içinde sürekli taşıdığı, benimsediği inançlarının gerçek yüzünü, hakiki bir varlık gibi görür. Bu şekil, ya cennet nimeti veya cehennem azabıdır. Nitekim insanın amelleri de birer şekle bürünüp kendisine görünür.
İnsanın düşünceleri, düşünceye dayalı eylemleri, ruhsal alemde birer şekle bürünmektedir. Âhiret nimeti veya azabı, dünyâdaki düşünce ve davranışlarının timsâlidir. Bunlar ruhanîdir, dünyâdaki nimet ve azâblara benzese de mâhiyetleri onlardan ayrıdır. Çünkü ma'nevîdir, maddî değildir. Şekilli göründüğünden dolayı biz bunlara maddî diyoruz. Fakat bunları, dünyadaki maddeler gibi sanmak hatalı olur. Nitekim Onlara, dünyâdakilere benzer (nimetler) verilmiştir."[1] âyeti, cennet nîmetlerinin, dünyâ-dakilere benzer verildiğini bildiriyor. Demek cennet nimetleri, dünyâdaki nimetlerin aynı değil, fakat benzeridir. Şekilce benzer ama mâhiyetçe farklıdır.
İşte insanların, karşısında durduruldukları zaman korkudan ürperecekleri ateş de maddî bir ateş değil, içlerindeki küfür ve ilhâdın almış olduğu şekildir. Küfür ve ilhâdları kendilerine görünmüştür .
Hayır, içlerinde gizledikleri, kendilerine göründü." (55/28) âyeti bunu belirtmektedir. Münkirler, inkârlarının gerçek yüzünü gördüklerinde o düşüncelerinden ürperirler, o düşüncelerin elinden kurtulmak için dünyâya döndürülmek ve yeni yaşamlarında inanmak isterler. Fakat bu, onların o andaki psikolojik hallerinden doğan temennileridir, korkunun sonucudur. Dünyaya gelseler o hali unutur ve yine inkâr ederler.
Bu, insanın za'fıdır. İnsan nice işlerinin sonunda pişman olur, bir daha öyle yapmayacağını söyler, tevbe eder ama korkuyu atlatınca aynı sonuçları doğuracak hatâları yine işler, yine yapar, yine pişman olur. Binlerce kez tevbe edip yine günâhlarına dönenler vardır.
İkinci mânâya göre: Kâfirlerin dünyada gizledikleri, Peygamberin doğru söylediğini bilmeleridir. Onlar Peygamber'in doğru söylediğini biliyorlar, fakat çevrelerine bunu söylemiyorlar; başkaları ona inanmasın diye bu düşüncelerini gizliyorlardı. Bu mânâ da muhtemel ise de birinci mânâ, âyetin sözgelimine daha uygundur.
106- "Rabbimiz, dediler, bahtsızlığımız bizi yendi. Biz sapık bir topluluk olduk." 107- "Rabbimiz, bizi bundan çıkar. Eğer bir daha (yaptığımız kötü işlere) dönersek artık biz gerçekten zâlimleriz." 108- Buyurdu ki: "Sinin orada, bana bir şey söylemeyin!" (Mü'minûn: 74/107-108)
74/106-108: Gerçeği gören suçlular, suçlannı itiraf ederler: "YaRabbi şekâmız, azgın nefsimiz bizi yendi onun için yoldan çıktık. Ya Rabbi bizi buradan çıkar, bir daha dünyâya gönder. Eğer yine eskisi gibi kötü halimize dönersek o zaman biz zalimleriz, haksız insanlarız" diyerek özür dilerler. Yüce Allah onları azarlan "Sinin orada, konuşmayın, bana kendinizi mazur göstermeğe çalışmayın!" der.
Kadınlarına zıhar edip sonra söylediklerine dönenler, kanlarıyla temaslarından önce bir köleyi hürriyete kavuşturmalıdırlar. Size öğütlenen budur. Allah, yaptıklarınızı haber almaktadır. (Mücâdele: 104/2-3)
3'ncü âyette Sonra dönerler" kelimesi, Eğer dönerlerse" cümlesi üzerinde çok yorum yapılmıştır. Şöyle ki:
1) Dediklerine dönmek, İslâm'da da zıhâr yapmaktır. Yani onlar câhiliye devrinde zıhâr yaparlardı. İslâm'da da bu zıhâr sözlerine dönüp zıhâr yaparlarsa bu, tekrar eski âdet olan zıhâra dönmektir.
2) Dediklerine dönmek, zevce ile cinsel ilişkide bulunmak veya buna karar vermektir.
4) Dediklerine dönmek, hem ilişkiye, hem de kadını yanında tutmağa karar vermektir. Mâlik'ten gelen rivayetlerin en doğrusu budur.
5) Dediklerine dönmek, özellikle kadını yanında tutmağa karar vermektir.
6) Dediklerine dönmek, tekrar zıhâr yapmaktır. Zâhiriyye'ye âidolan bu re'ye göre bir kere zıhâr yapmakla keffâret gerekmez. Ancak bir kez yaptıktan sonra bir daha zıhâr yapmak keffâreti gerektirir[2].
Bizim siyaktan (sözün akışından) anladığımıza göre en isabetli görüş, Ebu Hanîfe, Mâlik ve Ahmed ibn Hanbel'in de benimsediği ikinci görüştür. Zıhârdan sonra zevcesiyle ilişkide bulunmak istemeyene keffâret gerekmez. Ancak âyet, zıhârdan normal duruma dönmeyi öğütlediği halde bundan dönmeyen ve bir câhiliye geleneğini sürdüren kimse, Allah'ın gazabına uğrayabilir. Çünkü söylediği çirkin ve uydurma bir sözden dönmemiştir. Âyette bundan dönenleri Allah'ın affedeceğine işaret edilmiştir.
'Avd kökünden yapılmış bir isim olan 'âdet (8aû) bir fi'lin tekrar edile
edile alışkanlık haline gelmesidir. Âdet: alışkanlık, gelenek, töre anlamına gelir.
Yine 'avd kökünden yapılmadığı ileri sürülen îd de bayram demektir:
112- Havariler demişlerdi ki: "Ey Meryem oğlu îsâ,Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi? (îsâ): "İnanıyorsanız Allah'tan korkun!" dedi. 113- "İstiyoruz kir ondan yiyelim, kalblerimiz iyice yatışsın, senin bize doğru söylediğini bilelim ve buna bizzat tanık olalım." dediler. 114- Meryem oğlu îsâ da: "Allah'ım, Rabbimiz, bizim üzerimize gökten bir sofra indir ki bizim için, önce ve sonra gelenlerimiz için (o gün) bir bayram olsun ve (o olay) Senden de bir mu'cize olsun. Bizi rızıklandır, Sen rızık verenlerin en hayırlısısın!" dedi. (Mâide: 110/112-114)
Biraz önce açıkladığımız üzere 'îd kelimesi, 'avd kökünden gelir, 'avd, ayrıldığı yere dönmektir. Aynı kökten gelen âdet de bir şeyi tekrar tekrar yapmak, alışkanlık haline getirmektir. Biz buna gelenek, görenek diyoruz. İşte iyt- 'avd kökünden yapılmış olan îd de, belli aralıklarla yinelenen sevinç ve şenlik günü olduğu için bayrama îd denmiştir. Aynı kökten ism-i fail kipi olan ('âid) de insanın kendisine dönen yarar, yani gelir demektir. Yine
bu kökten mîmli masdar olan (me'âd), insanın dönüp varacağı yer, yani
âhirettir. ('avd) yürümeye ve çalışmaya alışmış olan yaşlı deve, üzerinde uzun zaman yürünmüş olan yol anlamına da gelir. Bu kökten türemiş olan (iyâdet) hasta ziyaretine gitmektir. Aynı dammıyla (ûd) da tütsü için yakılan ağaçtır[3].
İ'âde: geri vermek, yeniden yapmaktır: İlkin var eden, sonra geri çevirip yeniden yaratan O'dur." (Bürûc: 27/13), Sizi topraktan yarattık, yine oraya döndürürüz ve sizi bir kez daha ondan çıkarırız." (Tâhâ: 45/55) âyetlerinde Allah'ın, yaratıp, sonra yeniden yaratacağı; insanları topraktan yarattığı, yine toprağa döndürdüğü ve bir kez daha topraktan yaratacağı belirtilmektedir. Yeryüzündeki fiziksel hayâtın temeli toprağa dayanır. Çünkü canlıların aslı olan tohum ve yumurta topraktan alınan besinlerle oluşmaktadır. Öyle ise her insanın temel yaratılışı toprağa dayanmaktadır. İnsan da, diğer yeryüzü canlıları da bu toprağın ürünüdür.
Me'âd dönülecek yer ve zamandır:
Kur'ân'ı sana (indiren ve) gerekli kılan (Allah), elbette seni varılacak yere döndürecektir. De ki: "Rabbim kimin hidâyet getirdiğini ve kimin apaçık bir sapıklık içinde bulunduğunu bilir." (Kasas: 49/85)
49/85'nci âyette Hz. Muhammed(s.a.v.)e, Kur'ân'ı indiren ve onun buyruklarına göre hareket etmesini gerekli kılan Allah'ın, kendisini mutlaka dönülecek yere döndüreceği bildiriliyor. Daha sonra âyette Allah'ın yoluna geleni de, yoldan sapanı da gayet iyi bildiğini söylemesi Hz. Peygamber'e emredilerek âhireti inkâr edenler uyarılıyor. [4]