Araçların bu yola gidip geldiği gibi, şuursuzca bir gidiş-geliş mi olacak? Hacca gidişimiz neyi ne kadar değiştirecek? Ailemiz ve çevremizde, bize ne gibi saygınlık getirecek? Hacı ağa, hacı teyze veya hacı abi lakaplı ünvanlar almak için mi bu kadar çaba gösteriyoruz?
Haccı anlatmak ve yazmak başkadır, hac yapıp dönmek ise çok daha farklıdır. Tarihte nice insanlar yüzyıllar boyunca, milyonlarca insanın özlemlerinin yurdu, özlem-lerinin hedefi Kâbe, Allah’ın evi, Beytu’l-Ma’mur oldu...
Bu hedefe ulaşmak için, her çağda nice nice insanlar, ağır sıkıntılara katlanmış, nicesi bu yolda ölmüş ve birçoğu da ancak yoksulluklara göğüs gererek Kâbe’ye ulaşmıştır. Hepsi için arzu ve iştiyakların yeri, özlemlerin bedeli bu küçük dört köşe yapı, Kâbe’dir.
Kâbe’deki tevhidi mimarlık nişanesi ve imanla olan insicam yeryüzünün hiçbir yerinde veya hiçbir yapıtında yoktur. Yapılan araştırmalarda, hacca giden müslümanları en fazla etkileyen yerler ve menâsiklerin başında Kâbe gelir.[1]
İhlasla Allah için yapılan bu kutlu seferden sonra bedenler oralardan dönse bile, gönüller mutlaka Kâbe’yle birlikteliğini sürdürürler. Bedenimiz Kıble’ye ruhumuzla birlikte günde en az beş kez yönelir.
Malcolm X Hac anılarını ve duygularını şöyle anlatır: “Hacca gitmek, görüş açımı alabildiğine genişletmiştir. Bu gezi, yeni bir anlayış üfledi benim ruhuma. Kutsal Belde’de geçirdiğim iki hafta içersinde, Amerika’da geçirdiğim otuzdokuz yıl boyunca hiç rastlamadığım şeylere tanık oldum. Bütün ırkları bütün renkleri tanıdım; hem de gerçek bir kardeşlik anlayışı içerisinde ! Tek bir yürek gibi çarpan! Tek bir beden gibi yaşayan! Tek bir varlık gibi ibadet eden! Irk ayrımcıları yok. Liberaller yok; bu sözcüklerin ne anlama geldiğini, ne işe yaradığını bile bildikleri yok o insanların. ...Gerçek İslâm bana göstermiştir ki, sıyahların tümünü, birden bir kalemde, silip atmak ne kadar yanlış bir tutumsa, beyazların tümünü birden, bir kalemde silip atmak da, o kadar yanlış bir tutumdur.” [2]
Bizim için ibadet sıradan yemek ve içmek gibi fani şeylere hizmet eden sıradan eylemler değildir. İbadet bizim fani hayatımıza anlam kazandıran ve ebedileştiren en büyük vesiledir. İbadetin sırrında görülen ve görülmeyen birçok hikmetler ve dersler vardır. İbadet müslümanın hayatındaki durağanlığı aktif hâle getirir, tembelik ve ataleti çalışmaya çevirir, düşüncedeki değişimi pratize eder. Yaradılış gayesine en uygun yakınlaşma vesilesiyle Rabb’e ulaşmaya çalışır.
Müslümanın yapmakla emrolunduğu her ibadetin müminin gündelik hayatında çok büyük önem arzeder. Namaz ibadetiyle kişinin Rabbiyle birlikteliğini sürekli kılmak, yaşamını disiplinize etmek, Allah’ın hududu olan, helal ve harama karşı tavrını denetlemek, Allah’a olan kulluğunu günde en az beş kez kırk rekat namaz ve kırk defa fatiha ile teyid etmektir.
Oruc ibadetinin çok önemli iki yönü vardır; Birincisi, gün boyu yemeden ve içmekten kaçınarak, yoksulların ve açların hissettiği şeyleri kendi bedeninde hissetmesini; böylece toplumsal sorumluluğun İslâmî bir yaptırım olarak insan bilincine yerleşmesidir. İkincisi ise, bir aylık oruç süresince kişinin kendi nefsini paklaması ve bu yönde kendisini belli bir sıkı düzen içerisinde günlük hayatı, bir ibadet hayatı, bir ibadet iştiyaki içinde yaşamayı öğrenmesidir.
Zekat ibadeti de tıpkı namaz ve oruç gibi bir türlü arınmadır. Müslüman bu ibadetle, zihnini ve malını kirlerden, bencillikten ve israftan arındırır. Zekat ve sadaka müessesinin çalışmasıyla da toplumsal birçok sorunun çözümüne katkıda bulunur. Kişi, tüm bu ibadetleri yaparken, vergi memuruna gönülsüz verilen vergi psikolojisiyle değil de sırf Allah emretti diye ihlasla yerine getirir.
Hac ibadeti ise, tabir caizse bütün ibadetleri kendi içinde barındırmıştır. Bütün ibadetlerin özü mahiyetinde âhirete hazırlık yapmanın, oraya göçmek için hazır olduğunu belirtmenin ifadesidir. Hac ibadeti, Allah’ı birlemenin ve hiçbir Peygamber’i ayırdetmeksizin hepsine imanın, insanlık onur ve şerefinin kurunduğunu, gerçek özgürlüğüne kavuşmayı ifade eden en büyük göstergedir.
Hac ibadetinde hem namaz, hem malın infakı ve harcaması, hem hedy (kurban kesmek) hem orucç ve hemde bedenin malla birlikte menâsiklere-hac vazifelerine lebbeyk diye itaatı vardır.
Hac ibadetinin tüm menâsiklerinde (vazifelerinde) semboller, remizler ve işaretler vardır. İhram, dünyadan ayrılırken giyilen bir kefen; Kâbeyi tavaf, insanların tevhidi inanış çerçevesinde bir merkezde toplanması, Safa ve Merve arasında sa’y yapmak, Hacer’in gayret ve sa’yı gibi çalışmak ve çaba göstermektir. Arafat ve Müzdelife‘de vakfeye durmak, Mahşeri an be an hissetme ve huzura varabilme heyacanını yaşamadır. Nohut tanesi gibi taşlar toplamak ve Mina ’da sırasıyla şeytanı taşlamakda; İnsanın Rabbine karşı isyanda, şeytanın davetini reddetmesinin, nefsine teslim olmayacağının işaretidir. Kurban kesmek, müminin İbrahim (a.s.) gibi Allah’a dostluğunu ve yakınlığını ispat etme nişanesidir. Tıraş olup ihramdan çıkmak ise, tekrar dünya nimetlerine dönme, dünya hayatına yeniden başlama, o büyük günde verilen sözü tutma ve yapılan tevbe ile istiğfarın gereğini yapmadır. Tüm bu semboller, yüce şuur ve nişaneler, müminin hayatında büyük bir hicreti gerçekleştirir.
Hac, sadece maddî bir gözle yapıldığında, kalabalığın ve hacıların birtakım düzensizliğinin dışında ve bedeni bir yorgunluğun haricinde, manevî hiçbir şey hissedilmeden geri dönülecektir.
Kendisinin aydın olduğunu iddia eden bir kimse, Mekke’de biriylr tartışırken kendisini ikaz ettiğimizde, buranın mübarek bir belde, kutsal Kâbe olduğunu, bu nedenle burada tartışmanın, kavga etmenin caiz olmayacağını hatırlattığımız zaman ise bize “Kâbe’nin kendisi için çok fazla bir mâna taşımadığını sadece milyonlarca insanın gidip görmek istedikleri Arab’ın Kâbe’sini merak edip buralara kadar geldiğini ve kendisi için Kâbe taşlardan örülü ve siyah örtü ile örtülü bir yapıdan başka bir şey olmadığını” söyledi.
Evet, maddî bir gözle, gönül dünyasına giden hidâyet ışıklarını kalbinin tüm pencerelerini kapalı tutan insan, neyi ne kadar görebilir ki? Mekke müşrikleri gibi Peygamberden gelen davete şöyle karşılık veriyorlardı “Şâyet bu (Kur’an) Senin indinde haksa üzerimize taşlar yağdır” Böylece kendilerine hidâyet vermesini akıl edip istemeleri yerine azap istiyorlardı.
Bu hareket ve bu sözler tamamen doğru yoldan sapkınlığın ve kör inadın bir göstergesidir. Ebû Cehil’in iman etmeyişi, sıradan herhangi bir insanın, iman etmeyişi gibi değildi. Çünkü Ebû Cehil, hakkı ve hakka giden yolu bildiği hâlde inatkar tavrı ile hidâyete gönlünü tamamen kapatarak, şeytanın sesini dinliyordu.
Burada özellikle üzerinde durmak istediğimiz konu, haccın menâsikleri-görevleri değildir. Hac farizasını yerine getirmek isteyen kardeşlerimiz veya hacla ilgili bilgi almak isteyenler için “niçin hac” sorusunun cevabı üzerinde üzerinde durmak istedik. Haccın menâsikleri hem müstakil ve hem de tüm fıkıh kitaplarında geniş bir şekilde yer almıştır. Hac bilinci üzerine çok fazla sayıda olmasa bile bazı kitaplar mevcuttur. Bu çalışmamızda haccın hem menâsik ve hem de bu menâsiklerin ihtiva ettiği hikmet ve remizleri aralamaya çalıştık. Elbette haccın hikmetleri ve sırları sadece bunlardır denilemez. Bunlar, bizim görmeye çalıştığımız ve irdelemeye güç bulduğumuz şeylerdir. İnanıyorum ki, gerçek olarak haccın menâsiklerinin hikmet ve sırlarına vakıf olan sadece Allah’tır.